29 Nisan 2010 Perşembe

Vitrin


Birkaç gündür sadece düşünmüyorum tabi!

Annem aylardır aynı şeyi tekrar ediyor: temizlik için evimize gelen yardımcısından memnun değildi ve onun gidişiyle temizliği tamamen kendisi üstlenerek kâra geçti, üzerine sigarayı bırakma kârını ekledi ve bu kârdan kendisine bir çift küpeyle bir yüzük alacağı günü iple çekiyordu. İki gün önce kendisine bir yüzük almış, ama ne yüzük baktım hiç beğenemedim! Annem de aldıktan sonra bir türlü beğenememiş, ikimize de çikletten çıkmış hissi verdi. Yüzüğü iade ettik, doğru Panora'ya, beğendiği ayakkabıları almaya. Ayakkabıları denedi, bu sefer de ayakkabılar üç gün önceki gibi gelmedi bize, onları da beğenemedik! Şans eseri başka bir mağazada çok daha güzel başka ayakkabılar bulduk ve onları aldık, benim beğendiğim ayakkabıları almama da hiç ses etmedi annem ve ayakkabıcıklarımızı Türk kahvesi ve yanında muhallebiyle kutladık. Bu arada belirtmeliyim ki tatille beraber didiklenmekten kurtularak uzayan ve düzgünleşen tırnaklarımı aylar sonra kırmızı kırmızı boyadım.

Dün sabahtan anneme başka yüzük ve küpeler bakmak üzere Karum'a gittik. İlk uzun kuyumcu deneyimim böylece gerçekleşmiş oldu, bambaşka bir dünya sanki. Şık şıkırdım bir hanım; sakin, sessiz ve harika kokan bir dükkan, geniş bir masa ve önünde iki koltuk, zarif hareketlerle vitrinden önümüze taşınan takılar, incelemeler, yorumlar. Şimdilik düşünme arifesindeyiz, annemle babamın yirmi beşinci evlilik yıl dönümlerine az kaldığına göre yakında bir karar çıkabilir.


Tunalı'da ilerledik, gördüğümüz bütün gözlükçülere uğradık ve kemik gözlük arayışımızı sürdürdük. İlk gözlükçüdeki satış elemanı hemen üzerimize atladı, sanki biz gani gani dizilmiş gözlükler arasından beğenimize göre seçim yapamayacak insanlarız. Bu satış elemanlarının bir köşeye çekilip oturmaları ne kadar kötüyse başınıza üşüşmeleri de o kadar sinir bozucu. Siyah ya da beyaz gözlük baktığımı söylememe rağmen defalarca sedefli ya da renkli gözlükler çıkarıp "Şunu da bir deneseniz?" diyip durdu! İlk sorusu da "Bu ilk gözlüğümüz mü olacak yoksa daha önce gözlük kullanıyor muyduk?" oldu. "Biz" kim oluyoruz pardon? Nasıl gıcık kapıyoruz annemle bu "biz"li sorulara, anlatamam! Bir de Tonton'u gezdirirken severler, "Adın ne seniin?" diye sorarlar ve bizden cevap beklerler. Bana sor adını, cevaplayayım. Tonton'a soruyorsun madem, bekle o cevaplasın. Sonra bu ilk gözlüğünüz mü sorusu ne kadar anlamsız. İsterse beş yüzüncü gözlüğüm olsun, bugünkü alışverişimle ne ilgisi olabilir? Dayanamadım artık ikinci gözlükçü de aynı soruyu yöneltince ben de aradaki bağlantıyı soruşturdum. Efendim önceden kullanıyormuşsam o zaman belli bir tarzım olabilirmiş, kemik ya da çerçevesiz vesaire bir seçimim varsa ona göre yardımcı olmak istermiş. O zaman bana ne tür bir gözlük baktığımı sor. Zaten ben sana kemik diye söylemişim, daha niye doktor gibi sorguya çekiyorsun?


Eczaneye girdik ilaç almaya, ben de manikür ürünlerini falan inceliyorum, arkamda önlüklü kadın atmaca gibi bekliyor. Her an üstüme atlayıp ürünleri başımdan aşağı yağdırmaya başlayacak gibi. Nasıl gerildim. Git yahu, uzaklaş, hap kadar eczane zaten bir sorum olursa gözlerimi çevirsem bulurum seni. Hayır, illa nefesini ensemde hissetmem gerekiyor.

Kot kumaş kaplı ayakkabılarımın kumaşları tabii ki aşınıp söküldüğünden ayakkabıcıya verdik. Sen ayakkabının topuğunu sök, kapla, sonra altına küçük topuk diye tek diş gibi bir şey monte et. Ayakkabının bütün klası gitmiş mi sana. Böyle değildi bu diyorum, eline almış kot kumaşı baştan sona ayakkabıyı nasıl tamir ettiğini tekraar tekrar anlatıyor. En sonunda sinirlerimiz bozuldu, annemle ikimizi aldı mı bir gülme. Adam hala yok bu ayakkabı başka türlü olmaz diyor, başa dönüp bakın ben topuğu şöyle çıkardım, böyle kapladım diye elinde kot parçası konuşup duruyor. Adam da sinirlendi, kotu göstereyim derken fırlatıp yere düşürdü. Üçümüz de boncuk boncuk terledik. Annemin dediğine göre bu yine iyiymiş, o amca fena asabileşebilirmiş ve bir defa annemi kovmuş bile!

Şu parkçılar yok mu, onlara da deli oluyorum. Karum'un orda yüzüğü değiştirelim diye beş dakika park ettik, hayatımda hiç görmediğim bu beyefendi hemen geldi, kapımızı açtı ve aynen şöyle dedi: "Burada polis kameraları var, ceza yazıyorlar. Ama siz benim yakınım sayılırsınız, ben polise söylerim, size ceza yazmaz." Ne demek şimdi bu? Sen polisle ortak çalışıyorsun yani, ayrıca akraba ya da kardeş falan olmalıyız? Sokakları parselleyen bu değnekçilere öyle sinir oluyorum ki, adamın sözlerini bitirmesini beklemeden "Biz sizin hiçbir şeyiniz sayılmayız!" dedim ve indim arabadan, canı istiyorsa hırsından polis çağırıp ceza bile yazdırsın, ona beş lira vereceğime trafiğe kırk lira veririm dedim artık, yetti canıma. Nasıl da atıyor, ne kamera var ne bir şey. Boylu boyunca herkes park etmiş zaten. Aklı sıra bizi korkutacak. Ayıp yahu, o kadar okuduk yazdık, böyle şeylere boyun eğmekten bıktım.


Akşam annemle ikimiz Tonton'u gezdirdik, gezerken ben içimi dökmeye başladım ve annem beni öyle yargısız, öyle destekleyerek ve kötü şeylerden bahsediyor olsam da öyle mutlu olarak dinledi ki konuştukça açıldım, saçtım kafamı kurcalayan ne varsa. Babam şirketin bahçesinden mor çiçekler toplayıp vazoya koymuştu döndüğümüzde. Yemeğe çıktık. Ben ortaokul-lise çağlarımdayken gittiğimiz Budakaltı'na gitmeyi düşündük, ama kaç zamandır gitmiyorduk ve Arjantin ile Budak Sokak civarı renksizleşti diye gitmekten vazgeçip Big Chefs'e oturduk. Babam sossuz pirzola istemişti ve her tarafı soslu bir tabak gelince geri gönderdi. Adamlar üstündeki sosu sıyırıp babamın önüne tekrar getirdiler. Sanki biz bilmiyoruz o sosu sıyırmayı! Yemekte de böyle bir atarımız oldu maalesef, ama keyfimiz kaçmadı pek çünkü porsiyonlar o kadar kocamandı ki zaten biz falafel salatası ve kuverle epeyce doymuştuk, ana yemekleri de hep beraber paylaştık, şiştik geldik.

Tontiş iki gündür keyifsiz, korkuttu bizi birazcık. Babam gece üçe kadar başını beklemiş, canı mı sıkkın, bir yeri mi ağrıyor diye, bu sabah geç uyandı o yüzden. Üstüne titreyip her davranışını inceledikçe her zaman yaptığı şeylerle hastalık belirtisi olabilecek hareketlerini birbirine karıştırıyoruz, anlayamıyoruz gerçekten bir sıkıntısı olup olmadığını. Zaten asabi bir mizacı var, yatarken falan sevmeye kalktın mı sinirlenir. Bence pek bir şeyi yok. Kuyruğunu sallayıp duruyor zaten sevimli sevimli.

Bu sabah kalktım, giyinip spora indim! Bantta üçüncü dakikada dalağıma öyle bir ağrı girdi ki durdum, geçince devam ettim, tekrar başladı. Yürüyeyim dedim, geçmedi. Banttan inip cross'a geçtim, ağrı aynen duruyor ve nefesim yetmiyor, giden hırıltılar iki dakikada döndü ve öksürmeye başladım. Hüsran içinde, olmayacak, diyip yukarı çıktım. Ne yapalım yani, denedik olmadı. Rahat rahat simidimi yedim, çıtır çıtır. Evet, ben birkaç gün daha kanepe sevdalı bir hanım olacağım sanırım.

Hakikaten çok hanım olacağım ama. Bu akşam evdeki yemek benden. Gelmeden önce son pişirdiğim yemeği yapacağım. Migros'a gidip mantar, istiridye sosu, brokoli, et ve kepekli pirinç almam lazım. Kepekli pirince bayılıyorum, denemediyseniz bir deneyin. Kalori açısından farkı yok denecek kadar az, ondan seviyor değilim yani. Tadı çok, çok güzel!

Hiç yorum yok: