Hiç Rayman Designer oynadınız mı? Geçen gün kitapçıda öylesine bilgisayar oyunlarına falan baktım sinemadan önce zaman geçirmek için, aklıma bu oyun geldi ve o günden beri de çıkmıyor kafamdan. CD Oyun diye bir dergi vardı ilkokuldayken, adından anlaşıldığı üzere oyun CD'leri falan verirdi. Ben bu CD'lerden çok korkardım, çünkü bunlardan virüs çıktığına dair acayip hurafeler dolanırdı ortalıkta. Son derece tırsarak ve ne tür bir oyun olduğunu da bilmeyerek yüklemiştim - ve başından kalkamamıştım. Kekler, pastalar ve dünya kadar müzik aletinin olduğu bir oyun olduğunu hatırlıyorum, onların arasından, üstünden falan geçip devamlı bir yerlere gitmesi gerekiyordu Rayman'in ve enteresandır ki bu karakterin kolları ve bacakları görünmez olup son derece de sevimlidir.

Mesela sağ üstte Rayman kaşığa binmiş nefis kremanın üzerinden kayıyor.
Dün sunum sırasında Burak Hoca bana bir soru sordu, fakat ben o kadar yorgundum ki o soruya vermek istediğim cevabı söylemek yerine susmayı tercih ettim. Bir an kendime güvenemedim ve yanlış cevap verirsem aptal durumuna düşermiş, konuyu hiç ama hiç anlamamış gibi görünürmüşüm ve Hoca da beni tencere tavayla kovalarmış gibime geldi - hiç de böyle tutukluk yapmam oysa, hele dersler konusunda. Bugün labda karşılaştığımızda dün basiretim bağlandı ve sorunuza cevap veremedim, halbuki verebilsem şöyle diyecektim, doğru mu diye sordum. Gayet de doğruymuş ama tabi iş işten geçti artık. Vallahi hocam nasıl oldu bilmiyorum ama diyemedim dedim, o da korkunun ecele faydası yok dedi.
Öğrencilik hayatının tırnaklarıma mal olmasına içim gidiyor! Ben ellere çok önem veririm. Biriyle tanıştığımda hep ellerine bakarım. Hele çok gariptir, biriyle özel bir arkadaşlık kurma fikri kafama düşse, önce ellerinin yapısını gözden geçiririm. Süper bir adam olabilir, ama parmakları iyi değilse o iş yürümez. Ellerinin kağıt peçete reklamına çıkıp hem yumuşak hem hesaplı yapabilecek kadar güzel olması gerekmez. Sadece bir şey olması gerekir tırnaklarında ve o şeyin ne olduğunu kesinlikle bilmiyorum. Öte yandan stres içinde çalışmaya başlar başlamaz, bir anda ne oluyorsa oluyor ve kafamı bir kaldırmışım ki tırnaklarım bitivermiş, eciş bücüş olmuş. Koskoca kız oldum, hiç yakışmıyor düzgün düzgün gezerken bir anda ellerimin beş yaşına dönmesi. Ben de kırmızı oje sürmek istiyorum. Güzel tırnaklarım olsun istiyorum. Ah okul, neden izin vermiyorsun?
Mega'nın önünde bir adam var, içerde değil de park görevlisi statüsünde çalışıyor diye algılıyorum. Arabaya bindiğim anda "Alalalalalalalll!" diye bağırmaya başlıyor ve direksiyonu toplayıp yola çıkana kadar da devam ediyor. Sade bana mı, nerde geri çıkan araba görse alalalalallıyor ve meydanda sürekli çınlıyor. O alalallamasa da ben arabayı çıkaracağım, hevesini kıramıyorum hiç. Yorgunluğuma denk geldiğinde kendi kendime cıkcıklamama sebep olsa bile sesimi çıkarmıyorum.
Diyelim alışveriş yapıyorsunuz, yolunuz ülkemizin herhangi bir yerindeki Mango mağazalarından birine düştü. Bakınırken elinize iki parça beğendiniz, gezmeye devam ediyorsunuz. Anında yanınızda bir çalışan belirecek ve hiç şaşmadan, üstelik nasıl oluyorsa -hakikaten çok enteresan- hiçbirinde değişmeyen bir ses tonu ve yüz ifadesiyle şöyle soracak "Deneyecekseniz kabine ayıralım mı?" Ayırın. Buyrun ayırın. Ona iki parçayı verip bakmaya devam edeceksiniz, yaklaşık üç dakika sonra elinize yeni bir tişört alacaksınız ve başka bir eleman anında size dehşet bir dejavü yaşatacak - "Deneyecekseniz kabine ayıralım mı?" Yeter yahu! Bu tacize varan kabine ayırma durumuna karşı da bir şey yapmıyorum, ama bazen bakışlarımı devirmeye çalışıyorum artık. Bir kadın "Hayır ayırmayın!" dedi bir gün. Kadını tebrik etmek geldi içimden. Ben yapamadım, siz yaptınız demek istedim. Askıdan elimi çekerken sağımı solumu kolaçan ediyorum; gelecekler, işte geliyorlar.
Beşiktaş ve Mecidiyeköy'de acayip bir camınızı sileyim gençliği var, kırmızı ışıkta duruyorsan bitti, camın silinecek. Bak aslında aynısı benzincilerde de var ve benzin almaya gittiğimde ilk söylediğim şey camımın silinmemesidir. Bana sormadan etmeden niçin sağı solu silmeye başlıyor benzinci? Sevmiyorum ben böyle emrivakiyi. O kırmızı ışıkta cam silen minik çocuklar üzüyor beni, dünya kafama vuruyor o zamanlar. Ben bir yerden bir yere gidiyorum arabama kurulmuş, ohoo ben nerdeyim o nerde... Doğru mudur, yanlış mıdır, ne bileyim ama hayır, kırmızı ışıkta camımın silinmesini istemiyorum ve ısrarla bunun savaşını veriyorum.
Kuzenimle yaşarken bir gün Nişantaşı'nda bir çocuk geldi yanıma ve "Abla bana yemek alır mısın?" dedi, tam da Burger King'in önündeyiz. Ne istiyorsun, dedim camdan içeri bakıp "Hamburger." dedi, ama nasıl içten dedi onu, çocuk yahu canı hamburger çekmiş işte! Bir anda içeri daldım ve çocuğa kocaman bir menü aldım, osundan busundan koydurdum paketlettim tutuşturdum eline, sonra önümden yürüyerek gitti ve patatesleri birer birer yediği kısmı görebildim sadece.
Arada bir çocuklara dürüm falan alıyorum, şundan istiyorum bundan istiyorum diyorlar, onları da alıyorum. Son zamanlarda Hisarüstü'nde günde en az bir defa garip bir yüz ifadesiyle yanıma gelip abla yemek alır mısın diyen çocuklar oluyor. Neden garip? Bilmiyorum. O hamburger isteyen ya da dürüm isteyen ya da para isteyen çocuklar gibi değil sanki. Peki neden değil, yani çocuk gıcır ayakkabılar ve takım elbiseler içinde, eli yüzü tertemiz yanıma gelip de portakallı ördek mi istiyor sanki benden? Of, bilmiyorum işte. Beni ikilemlere sürüklüyorlar. Hadi benden faydalanmak, duygularımı sömürmek istiyorlar diyelim; e ne var ki bunda, sömürsünler yahu canları ne kadar istiyorsa o kadar sömürsünler değil mi, benden ne götürür ki? Suistimale tahammül edemiyorum demek, ve tek çıkar yolu suistimalde gören ve bunda suçu olmayan bir çocuğun haklı nedenlerini de bencilce görmezden gelmek durumunda kalıyorum. Canım sıkılıyor.
Odam pislendi blog. Evet, bence gerçekten bir temizliği fazlasıyla hak ediyor artık. Kısmet. Ayrıca bahar ağaçları da iyice fotoğraflanmayı hak eder oldular, ama hava onları çok kıskandı ve bulutları yolladı. Baharda ne oluyor biliyor musunuz, önce ağaçlar bizi kıştan uyandırmak için renkli renkli giyinmeye başlıyorlar. Daha tam hazırlıklı olmasak da gereken heyecanı gittiğimiz her köşede fark ettirmeden, yavaş yavaş aşılıyorlar. Görevlerini tamamlayıp herkesi cıvıl cıvıl bir ruh haline soktuktan sonra rahatça çiçeklerini döküyorlar, sonra tasasız yeşil yapraklar. Bu sefer sıra bize geliyor ve renkli renkli giyiniyoruz, böylece ağaçların çiçeklerinin eksikliği hissedilmiyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder