16 Nisan 2010 Cuma

Uf oldum!


Bazı günler olur hani, başından bellidir pek bir şeye benzemeyeceği. Bugün de benim için öyleydi işte. Aklım nasıl allak bullak, kendimi küçük bir uzaylı gibi hissettim koca bir gün. Bacaklarım sanki tonlarca ağırlık taşıyormuş, yüzüm gittikçe şişiyormuş, ellerim tutmuyormuş gibiydi. Dün, bu hafta her gün olduğu gibi, laba gidip difüzyon filtreleriyle uğraştıktan sonra spora gidecektim, öncesinde pek de aç hissetmememe rağmen bir şeyler yiyeyim dedim, zira koşu bandında bir anda acıktığını hissetmek tatsız oluyor. Güney'de bir tabak yaptırdım kendime, yoğurtlu sebze, zeytinyağlı sebze falan koydurdum içine yani öyle ağır ya da sağlıksız şeyler değil. Hatta adam bugüne kadar yaptığı en sağlıklı tabak olduğu üzerine bir nükte bile sıkıştırdı araya. Fakat o sağlıklı tabak mideme bir otursun, sanki dünyayı yemişim gibi. Üstüne bir spor yaptım ki nasıl zorlandım, daha önce hiç böyle olmamıştı. Eve geldiğimde gündüz uykusuna son derece sinir olmama rağmen yatağa attım kendimi, bir buçuk saat sonra kalkıp bir şeyler atıştırayım dedim ama ne ağzımın tadı kalmış ne bir şey. Bir de donuyorum üstelik, üstüme iki kazak geçirdim, eşofmanın içine tayt giydim, kanepeye serildim kaldım.

O sıralar durum pek de tatsız değildi aslında, zira yapacak bir işin yoksa hafiften hasta olmanın bana çocuksu, zevkli bir yanı gelir sanki. Bacaklarım, kollarım buz gibi olmuş, dokunsam acıyordu ve topuklarımdan kan dolaşıyordu. Hani şu ayak bileğindeki minik çıkıntı vardır ya, ona da topuk denir diye biliyorum ben, ya da çok alakasız bir şekilde oraya bir tek ben topuk diyor da olabilirim. Ne zaman gerçekten hasta olsam orası zonklar işte, fakat çok küçükken "zonklama" diye bir kelime olduğunu bilmediğimden topuğum zonkluyor diyemiyordum! Zonklamanın yarattığı periyodik ağrıyı şöyle düşünüyordum; bir yerden kan dolaşmaya başlıyor ve topuğun etrafında daire yapıp başladığı noktaya döndüğünde turunu bitirdiğinin sinyalini veriyor! O gün bu gündür hastalanınca topuğumdan kan dolaşır benim, ve topuğumdan kan dolaşıyorsa da iş ciddidir.


Sonra gece oldu ve erkenden yattım. Aman tanrım ne bitmez geceydi, soldan sağa, sağdan sola. Kafam doluyken hastalanırsam bütün gece kafamdakileri sayıklarım. Üniversite sınavına hazırlanırken bir gece hastalanıp sabaha kadar geometri sayıklamıştım örneğin. Dün gece de kodlarla ilgili bir sürü şey sayıkladım, gördüğüm rüyalarla kodları birbirine karıştırdım. O kadar küçük aralıklarla oluyordu ki bunlar, devamlı gözlerimi açıp düşündüklerimi bir kenara bırakmaya ve huzur içinde uyumaya çalışıyordum; ama ne fayda, kafamı yastığa koyar koymaz başlıyordu 1'den 20'ye kadar götürsek, varyans 0.5, Gauss filtresinden geçti ve ardından eigenvalue decomposition, ve bir, iki, üç, türev almalıyız... Bu öğrencilik ne garip şeydir yahu. EV plakalı araç gördüğümde EigenValue diyorum içimden, tuvalet tabelalarında WC'yi omega-si diye okuyorum.

Beş, beş buçuk, altı, altı buçuk, yedi, yedi buçuk ve böyle böyle anca onda kalkabildim yataktan. Keyfim yerine gelsin diye en sevdiğim maydanozlu omletten bile yaptım, yok, tadı gelmiyor. Üçe kadar filtrelerle uğraştım, internetten bir kod buldum ki Allah'ım çalışıyor ve benim bir türlü yapamadığım şeyi gayet güzel yapıyor, gel gör ki UCLA'de bir matematik doktora öğrencisi yazmış, hey maşallah ne döktürmüş hiçbir şey anlaşılmıyor. Anlasam modifiye edeceğim ve bitecek bu iş. Belki Erinç anlar ya da başka bir şey yapar, beklemedeyim şimdilik. Raporu son anda yazacağım artık, Pazar günü çook kara bir gün olacak!

Tabi saat üçe kadar odada oturunca insan çıldırıyor. Kendimi dışarı attım ve canım gazete okumak istemiyordu, dergi aldım. Dergiyi biraz karıştırıp çöpe attım. Bu son, vallahi bir daha Cosmopolitan almayacağım. Her ay aynı tantana. Selülitle savaş, liposuctionda son teknoloji, yatakta uyumu nasıl yakalarsınız. Hep aynı tipik şeyler, bir de neşeli, beylik bir üslup. İşe yarar bir şey yok ki. Sevgilinizin bira bardağını nasıl tuttuğundan ne hissettiğini çıkarın, şişenin şurasıyla oynuyorsa düşünceliymiş de burasını bilmem ne yapıyorsa aklı başka yerdeymiş. Hadi ya, deme!

Eve döndüm. Sinirlerim bozulmuş zaten bu tuhaf hastalığımsı şey yüzünden spora gidecektim gidemedim, çok mühiim bir görevi yerine getirememiş gibiyim. Günüm uçmuş gitmiş. Hasta değilim, ama iyi de değilim ki. Saat daha sadece dört, yalnızım, huzursuzum. Spora gideyim diyorum; ama korkuyorum da. Kendimi bantta koşarken hayal ediyorum ve hayır diyorum, dünden sonra bunu yapamam şimdi - ve böyle korktuğum için de sinir oluyorum kendime ya da dünkü halime. Bir yandan annem de garip bir ruh hali içinde, benim arkadaşlarımla ilişkilerimi sorguluyor sabahtan beri ve benim son zamanlarda çok yalnız olduğumu iddia ediyor - oysa benim bu yönde bir şikayetim olmadı, fakat resmen atışıyoruz telefonda. Hiçbir şey yapmak istemememin ya da biriyle bir şey yapmak istemememin üzerine bir de yalnız, dolayısıyla iyice zavallı oluyorum sanki.

İstinye Park'a gidip biraz ayakkabı baktım ama kafam Mars semalarındayken ayakkabı ya da bir dal çöp bile alamazdım. Neyse, vakit geçti işte. Dönüşte trafiğe takılmak istedim ve sahilden geldim, müzik dinledim, iyi geldi. Tek istediğim bugünün bitmesiydi, çünkü yarın güzel bir gün olacak. Bugün ise uykusuzluğun ve flu bir başlangıcın etkisiyle zaten raydan çıkmıştı, toparlayamadım. Ne var yani? Bazen böyle günler olur. Biraz bunaldım galiba işlerden. Günlerdir, evet tam iki haftadır aynı filtrelerle uğraşıyorum, projemle hiç ilgilenemedim ve canım buna da sıkılıyor. Tatil kapıya dayandı, annem de babam da ne zaman geleceksin diyorlar ve emin olamıyorum bir türlü işleri nasıl programlayacağımdan. Kısacası mesleki açıdan ne zaman düzlüğe çıkacağım hala belli değil, ama öyle ya da böyle pes etmiyorum. Haliyle yoruluyorum, arada bir şeyler boğazıma kadar geliyor ve kendi kendime bitkin, sessiz isyan ediyorum belki.

Zaten bütün hafta acayip bir yorgunluk vardı üzerimde. Çarşamba tam gün filtreler, salı da ona benzer bir durum. Salı akşamı "Orijinal Altyazılı"yı izlemeye gittim, Sinepop'taydı bu sefer neyse ki. Rüya Sineması'nda festival ruhunu hissedememiştim ben. Filmi çok beğendim, keşke bu kadar yorgun olmasaydım dedim, zira film ilgi çekici olmasa beşinci dakikada uykuya dalabilecek durumdaydım. Yorgunluğum yüzünden filmi yeterince idrak edemediğim hissine kapıldım bir de, çünkü çok azıcık karışık bir havası da vardı. Yönetmen ve bir oyuncu filmden sonra söyleşiye kalacaklardı, ama yatağımı düşündükçe ışık doluyordu içime ve salonun yüzde seksen beşinin peşine takılıp çıktım sinemadan.

Filmde şöyle bir şey var; birbirine aşık olmayan fakat yıllardır tanışan ve çok da iyi anlaşan bir kadın ve bir adam, çocuk yapmaya karar veriyorlar. Düşündüm ve bana çok mantıklı geldi. Artık evlenmek için aşık olmak gerektiğini düşünmüyorum, öyle de yaşlandım. Hayat birliği, çocuk dünyaya getirme, bütün bunlar için saygı ve tolerans lazımmış ve gerisi biraz eften püftenmiş gibi geliyor. Gerçekten bilemiyorum bana neler oluyor, ama insanoğlunun bireylerine karşı ilgimi ve sevgimi iyiden iyiye yitiriyor gibiyim. Sadece ben ve yazarlar varız sanki! Dur bakalım, bir yerde kabuk değiştiririm elbet.


Çarşamba günü dersten önce alelacele kahvemi içerken Egecan'cığım belirdi binanın önünde. Birbirimizle karşılaştığımıza pek sevindik, yetmedi Egecan bir de sarılmak istedi kocaman. Ne iyi geldi, günümün gerisiyle baş edebilmek için içten bir sarılma. Kozamın içine arada bir birileri girmiyor değil yani! Bilmiyorum, benim bir kozam var mı gerçekten? Öyle bile olsa kelebek olup çıkacağım içindir umarım!


Hiç yorum yok: