24 Ağustos 2010 Salı

Cukr


Salı sabahı yatakta uyanmamak için direnip alarmları birbiri ardına ertelerken Karel'den mesaj geldi. Bisiklete binelim demiş, ben de olur deyip yataktan fırladığım gibi koşmaya çıktım. Hava yine kapalıydı, bir de soğuktu ki. Bulutlar toplandıkça toplandı, ha yağdı ha yağacak hem de iyi yağacak - aklıma gelmişken, bu hafta içi bir gün sabah koşusu yaptığım sırada sokak lambaları yanıyordu. Buluştuğumuzda Karel'e "Bu bisiklet işini bugün yapabileceğimizden emin misin?" diye sordum, en azından iki-üç saat boyunca yağmur yağmayacağını ve bundan emin olduğunu söyledi. Hakikaten de iki-üç saat boyunca yağmur yağmadı, ancak hava o gizemli, soğuk ve bulutlu halini korudu. Dağ tepe gezdik, tepeleri gezmesi hiç kolay olmadı. Brno'da büyükçe bir gölün kıyısına gittik. Karel çoğu zaman olduğu gibi sağda solda bir anda durup bana bir şeyler gösterdi, bir kısmı yine öyle anlam verilebilecek şeyler değildi. Tam ısınıyoruz gidiyoruz derken hop duruveriyoruz, zira orada bilmem kaç senesinde yapılmaya başlanmış ama tamamlanmamış bir yol projesi bulunuyormuş ve buna benzer molalar. Akşam yemeğimizi Semilasso'daki Hint yemekleri de yapan restoranda yedik, bir daha da orada yemeğe gitmedik çok şükür. Anladım ki ben bu Hint mutfağını sevmiyorum. Daha ilk lokmada hararetleniyorum, fakat sanılacağının aksine baharattan falan değil, zira orada yediğimiz yemekler hiç de öyle baharatlı değil. Öyle ağır, öyle yağlı ve öyle büyükler ki; iki lokma yesem, tamam, doydum, diyeceğim, ama iki çatal alıp bırakmak da ayıp, yazık. Yesem başka türlü, bu sefer de kendimi zorluyor ve tıkanıp kalıyorum sonunda.


Sunumların arasında meşhur kahve makinesinden bizlere espresso hazırlayan Arnab. Artık "ellerine sağlık" demeyi biliyor.


Çarşamba günü Amerika'dan Mike Riley geldi, Google'dan ve oldukça da önemli biriymiş anladığım kadarıyla. Çarşamba ve perşembe günleri öğlen birde proje hakkında sunumlar yaptı. Gelir gelmez koca Amerika'yı Brno'ya taşıdı, sanki tek kendisi değil bir ulus getirmiş gibiydi. Öyle bir kıta atmosferi vardı ki etrafında; konuşması, tavırları, buram buram Amerika oldu labımız. Gelişiyle mutfaktaki kahve stoğu tükenmeye yüz tuttu, bir an bile kahvesiz kalmaması için markete gidip kocaman bir Nescafé kavanozu aldım!




Perşembe günkü sunum iyice teknikleşip yalnızca kodu yazanlar ve konuya ilişkin deneyim sahibi olanlara hitap eder hale gelince ilk yarıdan sonra çıktım ve sabahları yürürken gördüğüm çiçeklerin böceklerin fotoğraflarını çekmeye karar verdim. Öyle çok da istekli değildim, ama aklıma gelmiş bir şeyleri de uygulamaya geçirmem gerekiyordu artık. Bunu yapmasam iyice eylemsizleştiğimin resmiydi. Salıdan beri her sabah kalkıp bir saat koşuyor ve iki saat yürüyordum, onu da yapmasam herhalde patates çuvalı gibi, müthiş bir durağanlıkla, bir köşeye yığılır kalırdım.




Kendimi biraz ite kaka fotoğraf makinemi boynuma astım ve yola çıktım. Fotoğraflayacağım çiçeklere ışık sabahkinin tam tersi bir açıdan vuruyordu şimdi ve böyle olabileceğini hiç hesap etmemiştim. Benim çekmek istediğim her şeye gölge düşmüştü, oysa öğle vakti güneş hepsini tastamam aydınlatıyordu! Tabi sırf bunun için bir daha kamerayla buraya gelmeyecek ya da yarım saatlik bir oyalanma için ince zaman planlamalarına girişmeyecektim. Gönülsüzlüğümü yenmek adına güzel bir öğleden sonra oldu, çok malzemem olmadığını hissetsem de renksizlikten renk yaratmaya çabalıyor olmak canlandırdı beni.

Akşam yemeğimizi merkeze yakın bir otelde yedik. Çok garipsediğim bir şey geldi başıma. Bir ara otelin önüne sigara içmeye çıktım. İki adım ötemde, duvara dayanmış bir "teyze" vardı. Tırnak içindeki bu teyze son derece düzgün giyimliydi, elinde alışveriş poşetiyle kahvaltılık almaya çıkmış, yine de abartısız süsünü eksik etmemiş gibiydi, yüzü de saçları gibi temiz, aydınlık görünüyordu; fakat bir şeyler feci ters gidiyordu. Önce bir adım atmaya çalıştı, ardından ikinci bir adım, sol elini tutunacak bir şeyler bulmak umuduyla duvarın yüzeyinde gezdiriyor, ancak başını çevirip duvara bakamıyordu bile. İki büklüm olmuş, düşecek gibi görünse de düşmeyeceği çok belli. Bacakları ve eli duvara yakın, oysa gövdesi duvardan uzaklaşmış, yarım çember haline gelmiş, en üstte başı yukarılara çevrilmiş ve boynundan yana devrilmiş, bakışları anlamsız. Konuşmadan, hiçbir şey istemeden, beceriksizce yürüme denemelerini sürdürüyordu. İlk düşüncem yardım etmek oldu, fakat öyle garip bir şey vardı ki halinde dondum kaldım. Yardım etmek işe yarayacak gibi değildi, zira bu kadın kesinlikle sakat değildi. Hayır, kesinlikle sarhoş da değildi, sarhoş gibi yürümüyor, bakmıyordu. Az ilerisinde yine onun gibi düzgün görünümlü başka bir teyze, caddenin kenarında taksi aranır gibiydi. Duvar kenarındaki kadın can çekişedursun ötekisi arada bir ona bakıyor, nadiren dudaklarından bir-iki hece dökülüyor ve tekrar yolu gözlemeye koyuluyordu. İyi dedim, herhalde bu kadına bir şey olmuş ve öteki ne yapması gerektiğini biliyor. O sırada cadde kenarındaki kadının da bir iki adım atacağı tuttu, onun adımları da en az duvardaki kadınınkiler kadar tuhaftı! Bu garip manzara karşısında dehşete düşmüş, olduğum yerde çakılı kalmıştım. Ömrümde böyle şey görmedim; ayyaş desem değiller, sarhoş desem değiller, fakat ne almışlarsa almış, ne yapmışlarsa yapmışlar da bu hale düşmüşler; üstelik yaşını başını almış, bir de düzgün görünümlü teyzeler! Bir süre sonra daha fazla durmak istemedim orada, yoldan geçerken onları görüp hiç aldırmayan insanların sakinliğine imrenerek yukarı çıktım. Yemekten sonra indiğimizde tabii ki gitmişlerdi.

Ertesi günü galerilerde, grafik tasarım bienalini gezerek değerledirmeye karar vermiştim. İçime garip bir hissin çöktüğünü duyumsuyordum; yalnız olmak istemiyordum. Yapacak bir şeyim olmadığı zamanlarda bile labda olmak, etrafımda insanlarla kalmak istiyordum ve sırf bu yüzden sergi gezme fikri ayıpmış, güvenilmezmiş gibi geliyordu. O zaman bana çok bulanık gelen bu hislere şimdi daha fazla anlam yükleyebiliyorum: burada kimseyle aynı dili konuşmuyor ve aynı kültürü paylaşmıyorum, oysa labdaki arkadaşlarımla konuşabiliyor, gülebiliyorum ve onların varlığı daha iyi hissetmemi sağlıyor. Dışarda başka bir dünya var sanki, pek de hoşuma gitmiyor. Şehirde çok fazla yaşlı insan var, koca bir huzurevi gibi adeta ve bu durum tıpkı adı gibi huzurlu, pamuk gibi olabilirdi; oysa sanki hepsi mutsuz, beklentisiz, renksiz. Tramvaylarda, sokaklarda karşılaştığım herkesin yüzü düşük; yürümekten yorulmuş, ellerindeki torbalardan bıkmış, bastonlarından soğumuş gibiler. Genel bir gülmeme, sıcak olmama anlaşması var gibi; market kasiyerleri bile konuşurken insanın yüzüne bakmıyor, ne diyorlarsa artık söylemeleri gerektiği için söylüyor gibiler. Herhalde yaşadığım ama kelimelere dökerek farkında olmadığım bu hisler nedeniyle onların arasına karışmak istemiyordum.



İlk galeride en çok beğendiğimiz çalışmayı oylamamızı istediler, ben de soldakini seçtim; İsviçre'den Paula Troxler yapmış. Bazen aklımız bulutların üzerine havalanıyor, bazen de başımızın üstünde kara bulutlar geziniyor? Sağ alttaki çalışmanın görüntüsünü çok sevdiğim gibi yazanları da epey içselleştirdim.


Yine de cumartesi pazarı bizimkilerle geçirmek istiyorsam galeriye gitmek için son şansım cuma günüydü, zira galeriler pazartesi salı açık değildi ve çarşamba gününe hiçbir şeyi sıkıştırmak istemiyordum. Koşu faslını bitirip yemeğimi yedim, ufak bir harita çıktısı aldım, göreceğim sergileri not ettim ve tramvaya atlayıp şehir merkezine gittim. Bienal üç farklı binaya dağılmıştı, hepsine girişimi sağlayacak biletimi aldım. Daha ilk binada keyfim yerine geldi! Bir dolu afiş, öyle değişik bakış açıları ve yorumlar vardı ki hepsi aklımda ayrı ayrı çağrışımlara yol açıyor, ufak adımlarla gezdiğim koridorlardan ruhumu alıp bambaşka yerlere taşıyordu. Azıcık fotoğrafçılık oynamama da izin vardı üstelik.


Soldaki defterde hep "I shall..." ile başlayan cümleler yazıyor. Şunu yapmam lazım, bunu yapmam lazımlar hayatımızda ne kadar da fazla yer kaplıyor!


Sağ üstteki 7'ler birleşip kocaman bir 7 yapmışlardı. En altta sağda, sergi giriş duvarını görüyorsunuz - ve evet, üzerinde adım yazıyor. İçerde bir bilgisayar ekranında boncuklarla oynayıp canınızın istediğini çizebiliyordunuz, ben de son derece klişe bir hareketle oturup adımı yazdım. Üst kata çıktığımda fark ettim ki ekranı sergi girişine yansıtıyorlarmış.


İkinci galeride, "Obscure Objects of Desire" diye bir bölümde Bohumil Stepan tarafından yapılmış bir dizi kolaj öyle ilgi çekiciydi ki neredeyse hepsini tek tek fotoğrafladım! Bir yandan gülüp diğer yandan kolajların aklıma getirdiği düşüncelere takılırken çok eğlendim!


Koca bir beyne şapka çıkarmak.


Bazen hangimizin beyni böyle yer değiştirmiyor ki? Saatlerce, böylece oturup düşünüyoruz; oysa aklımız olması gerektiği yerde bile değil.


Akşam yemeğimizi bizimkilerin öve öve bitiremedikleri ve "The Arabic Place" adını uygun gördükleri restoranda yedik. Arap, Hint ve Türk mutfağının bir karışımı gibi menüde pek çok seçenek vardı. Çoğunluk kebap yemek istedi, bense öyle kebap seven biri olmadığımdan, menüde "with rice" diye ayrıca belirtildiği üzere yanında pilavla geleceğini düşündüğüm baharatlı bir et yemeği, biryani, sipariş ettim. Ne bileyim "biryani"nin nasıl bir şey olduğunu! Eminim adam gibi yapıldığında müthiş lezzetli bir şeye, babaannemin patlıcanlı pilavına benzer bir yemeğe dönüşüyordur; fakat o akşam orada yediğim, etli pilavdan ziyade "dünyanın en kalitesiz yağına serpiştirilmiş baharat ve pirinç" diye adlandırılabilirdi. Bir yandan yok yiyemeyeceğim diyor, yine de açlıktan yemeye devam ediyordum. O "Ben öyle dümdüz et sevmem!" diye burun kıvırdığım şiş kebap, karşımda oturan Arnab'ın tabağından nasıl güzel kokuyordu! Şiş kebap da tam şiş kebaptı hani, yanında ızgara soğan, domates ve biberle gelmiş, bolca maydanoz ve bir de sumakla süslenmişti! Tadı da en az kokusu kadar şahaneydi, Brno'nun orta yerinde mis gibi şiş kebap yapılabiliyordu demek. Kendi seçimimle olabildiğince barışmaya çalıştım, tabağımın yarısını hatta belki daha bile fazlasını bizimkilere pay ettim, daha fazla yiyemeyeceğimi anlayınca midemdeki bulantıyı bastırmak için biraz pide yemeye çalıştım ama ne yaptıysam olmadı ve yediğim hiçbir şey midemde kalamadı. Bir daha oraya gittiğimizde kesinlikle kebap yemeye karar verdim, yine de yemeğin sonunda söylediğimiz baklava hiç fena değildi.

Menüde çok, çok ilginç bir şeye rastladık. Burada yemeklerin yanında istediğiniz şeyi menüden siz belirliyorsunuz; pilav, haşlanmış patates, kızarmış patates, şunlu bunlu başka bir dolu patates, peynir, sos vesaire. Bu seçenekleri menüde ayrı bir bölümde sunuyorlar. Restoranın "Side Dishes" menüsünde her şey güzel güzel açıklanmış, sağ sütuna fiyatları dizilmişti - en alttaki ketçap hariç. Oryantal atmosferiyle hiç de zıpırlık peşinde olmayan bu restoranda ketçap için uygun görülen açıklamaya buyrun resimden bakın ve bunu fark etmemle hepimizin nasıl kahkahalara boğulduğunu gözünüzün önüne getirmeye çalışın.




Cumartesi günü pek meşhur Spilberk Kalesi'ni ve Capuchin Crypt'i görmeye gittik. Arnab da bize katılacaktı, sonra vazgeçti; böylece yalnız ben, Nagendra ve Yanmin kaldık. Kaleye vardığımızda kapıdaki adam her yeri gezmemizin en az bir dört saatimizi alacağını ve vaktimizin yetmeyeceğini söyledi, böylece müzeleri pas geçtik, zaten hiçbirimizin geçmişin kalıntılarını içeren müzeleri gezesi yoktu. Kalenin en önemli kısmı "Casemates" diye adlandrılan eski hapishanelerdi; fakat içerisi heveslendiğimiz görüntülerden çok uzaktı. Duvarlar, duvarlar, duvarlar, derken bir iki gardiyan heykeli, birkaç mahkum heykeli, hapishanede işkence yapıldığına ilişkin efsaneleri canlandıran aletler -ancak broşürde belirtildiği üzere işkence falan hiç yapılmamış, peki neden bu imitasyonları koymuşlar onu çözemedik-, yine duvarlar, duvarlar ve aynı odaların beş tekrarı. Hapishane kısmı her ne kadar kare şeklinde tasarlanmışsa da insanların kafasına inen taşlardan dolayı her koridorun sonu kapatılmıştı, böylece bir daire çizip gezimizi tamamlamak yerine girdiğimiz her koridoru baştan başa geri yürümek durumundaydık. Bir yerde dayanamayıp "Bu ne kadar sıkıcı bir kale!" dedim ve hepimiz gülmeye başladık, zira hepimiz hakikaten çok sıkılmıştık! Capuchin Crypt'te ise Arnab'ın görmediği halde "çok farklı" şekilde korunduklarını söylediği mumyalar olması gerekiyordu, değişik bir şeyler bekliyordum; oysa daha önce gördüklerimden ayrı tutamayacağım ufak ve tabii kasvetli bir tabut dizisi vardı içerde. Sıkılmak yoruyor insanı, biz de yorulduk. Şehrin içinde dolaşmaya koyulduk, yedi buçukta bizimkilerle buluşup Çin restoranına gitmemize daha bir buçuk saat vardı, böylece kahve içmeye karar verdik. Yanmin bizden ayrıldı, bir yerlere gidip bir şeyler yapacağını söyledi. Nagendra "Belki de bizim yanımızda sıkılmıştır." dedi, olabilirdi, zira Yanmin hiç, hiç konuşmuyordu. Geçenlerde bir akşam bizimle yemeğe gelmedi, çünkü kendini yorgun hissediyor ve eve dönmek istiyordu; Georg bunun yerinde bir davranış olduğunu, Dan'in beş santimetre yakınından uzaklaşmasının ona hafif bir bağımsızlık deneyimi yaşatabileceğini söyledi! Bilmem neden, utangaçlıktan mı, yetiştirilme tarzından mı - bir şey sorduğumuzda hemen cevaplıyor, gülümsüyor, pek içten, pek sıcak davranıyor; ama kendiliğinden bir şeyler söylemeye, sohbet etmeye yanaşmıyor işte.




Nagendra'yla ikimiz ilk şehre inişimizde gördüğümüz kafelerden birine oturduk, tost yedik, çay kahve içtik ve bol bol sohbet ettik. Gelecekte ne yapacağımdan, neleri sevdiğimden bahsettik, onun geçmişinden ve geçtiği yollardan konuştuk. Bir buçuk saati böylece geçirdik, arada onun küçük çocukları için İngilizce bir kitap aldık. Prag gezimiz için annemlerden "Eyewitness Travel" serisinin kitabını bana yollamalarını istemiştim. Bazen böyle babasının küçük kızı olup çıkıyor ve son derece mantıksız taleplerde bulunuyorum. Sanki Brno'da hiç kitapçı yokmuş, o kitabın İngilizcesi hiçbir yerden bulunamazmış, benim bu yönde popomu kaldırıp bir kitapçıya gitmem ve bakınmam yersizmiş de oturduğum yerden parmağımı şaklatıp kitabın kucağıma düşmesini beklemem daha yerindeymiş gibi. Annem kargo şirketiyle konuşmuş ve yetmiş avro istemişler, bir kitabı beş kitap fiyatına yollamak gibi bir mantıksızlığa düşemedi tabi annem. Bunun üzerine içime bir kasvet çöktü, annemin "Prag'a varınca istasyondan falan bir kitap buluverirsin!" önerisi canımı acıttı, yine bebekler gibi çaresizliğe düştüm, içten içe "Ben kendi kitabımı isterieem!" diye tutturdum! Galerileri gezmem bittiğinde merkezde dolanırken bir kitapçıya girdim, büyümüş ve kendi işini kendi görebilecek biri olmuştum yeniden. Kitabımın İngilizcesini bulup satın almam üç dakika sürdü ve hepsi hepsi on altı avroya Prag kitabı işini hallettim bitti.




Akşam yemeğimizi Çin restoranında yedik, aman neyse önceki gece yaşadıklarından sonra midem nispeten rahat etti. Yanmin, Arnab'ın çubukları pek güzel tuttuğunu söyledi; ben çok ortadan tutuyormuşum ama, biraz daha yukardan tutmalıymışım. Fizik prensiplerine göre de doğru söylediği, ama yine de alışmışım bir kere, ortalardan bir yerlerden tutuyorum ne yapalım. Çubuklarımızın üzerindeki desenler de yemeğimize ayrı bir hava kattı.




Pazar günü için Karel'in önerisiyle göle gittik. Ben öyle göle gitme taraftarı değildim, hatta onun yerine hayvanat bahçesine gitmeyi bile önerdim; zira gölü gördüm, göl işte! Bekliyorlar ki iki yanı muhteşem güzelliklerle dolu bir göl olsun, üstü açık, ferah bir botta usul usul süzülürken bir sağımıza bir solumuza bakıp bir dolu ilginç doğa harikası ya da yapı görelim, rahatlayalım, huzur bulalım. Öyle olmayacak oysa, biliyorum. Bot dedikleri şehrin toplu taşıma ağının bir parçası, botun varacağı kale ise dünkü kale maceramızdan anlaşıldığı üzere elbet pek de ahım şahım bir şey olmayacak; ama ne yapalım bizimkiler göl göl diye tutturdular bir kere, hatta Gilles "Sıkıcı olabileceğini biliyorum ama şahsen yine de göle gitmek isterim." dedi. Böylece Gilles, Nagendra, ben ve Karel toplaşıp göle gittik. Geldiğimden beri en sıcak gün pazar günüydü. Bota binmek için yarım saat sıra bekledik, üst kata yerleştiğimizde hareket etmemizle beraber rüzgar alıp ferahlayacağımızı sanıyorduk; oysa öyle yavaş gidiyorduk ki esinti bile yoktu. Her taraf çocuk kaynıyordu, düşünüyorum da devlet bu insanlara daha çok çocuk yapmaları için para falan veriyor olmalı. Başka bir açıklama gelmiyor aklıma. Her yer, her yer çocuk dolu! Kadınların omuzlarında bir çocuk, bir diğeri karınlarında, doğmaya gün sayıyor. Çocuklar bağırıyor, koşturuyor, ağlıyor ve Çekçe konuşuyor. O incecik sesleriyle nelerden bahsettiklerini bile anlayamadan, sıcağın altında pişiyorum. İki yanımız ağaç, ağaç, ağaç, altımız su. Vallahi o kadar. Nagendra'yla hep bütünün içindeki "detayları" algılamaktan bahsederdik, bir ara yanıma yanaşıp sıkılmamam için detaylardan söz edecek oldu,"Bugün benim için detay yok. Bugün her şey koca bir bütün!" dedim ve gülüştük. Bir süre sonra ise bir çıplaklar plajının yanından geçtiğimiz sırada bol bol detay görme şansına eriştik.




Elli dakikalık bot maceramızın sonunda kaleye girmek için vaktimiz kalmamıştı, biz de yukarı, kalenin yanına çıkıp derme çatma bir kafede bir şeyler içtikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Topu topu kırk dakika kalabildiğimiz kale civarına erişebilmek için yüz dakika yol çekmiş olduk böylece, ne yapalım yine de beraber bir şeyler yapıyor olmak güzeldi. Dönüş botunu az daha kaçırıyorduk, neyse öyle bir felaket gelmedi başımıza. Şimdi çocuklar yorulmuş, güneş batmaya yeltenmişti. Daha serin, sessiz ve huzurlu bir yolculuk yaptık. Hayvanat bahçesine Nagendra'yla ikimiz gitmeyi planlıyorduk. Ben babamı özlemiştim, o çocuklarını özlemişti ve hayvanat bahçesine gidersek bu özlemimizin daha da derinleşeceğini biliyorduk; dolayısıyla hayvanat bahçesinde daha küçük bir çocuk olmam icap edecekti, hoplayıp zıplayacak ve her gördüğümü isteyecektim. Hayvanat bahçesine gitmeye vaktimiz kalmayacağını anladığımızdan Nagendra göl kenarındaki incik boncuk ve oyuncak satan standlardan birinde durup bana uçan balon aldı! En son ne zaman bir uçan balonum olmuştu bilmiyorum, öyle uzun zaman olmuş ki hatırlamıyorum bile. Birkaç adım ilerde tavus kuşlu, fırıldak gibi bir şeyler vardı, onlardan da almaya yeltendi ciddi ciddi de aman yeter dedim, bu yaştan sonra balon yeter de artar bile! Valizimi olabildiğince pratik tutmaya çalışırken Türkiye'ye bir de fırıldakla dönsem annemler kim bilir ne yapardı!




O akşam ta İtalya'dan beri heves ettiğim tavşan etini yedim sonunda. Sosu ağız tadıma pek uygun düşmese de etin kendisini beğendim. Yerken tavşan eti değilmiş gibi yaptım ama. Tavşan yiyor olmak alışık olduğum bir şey değil zira, birkaç kez tekrarladığım zaman işin içinde bir yanlışlık varmış gibi geliyor.




Yedi spor gününün ardından Doğa Ana bugün dinlenmem gerektiğine karar vermiş olacak, sabah yağmurlarla uyandım. weather.com'a güvensizliğim gitgide büyüyor. Bugün için Brno'da öğlen on ikiye kadar yağış olmayacağını, on ikiden sonra yağmurun başlayacağını bildiren sitenin aksine öğlene kadar yağan yağmur on iki sularında dindi ve hava açtı! Site şu an yağmur yağdığını ve akşama kadar da sürekli yağacağını söylüyor, oysa gayet güneşli ve sakin bir hava var dışarda. Ufak bir mola verip Renata'yla beraber kaldığım daire için 6 Eylül'e kadar yaptığım ödemenin burada kalmayacağım kısmını geri almaya gidiyorum şimdi. Bugün spor yapmamış olsam bile her gün yediğim gibi yemeye karar vermiş olduğumdan gitmeden önce ağzıma çok tatsız çikolatalardan atabilirim. Onları ben aldım, hindistan cevizli ve sıvı dolgulu çikolata topları diye pek beğenmiştim, oysa sıvı dolgu dedikleri rommuş. Çikolata kısmını ağzımda dolandırıp hiç yakışmayan rom tadına katlanıyorum sonunda.

Paramı geri aldım, kartla yaptığım ödemenin iadesini nakit verdiler, böylece cüzdanım şişip top oldu. Arnab'la yaptığımız konuşma içimi nasıl rahatlattı anlatamam. Buraya geldiğimden beri projeye hiç katkıda bulunamadım, zira ilk iki üç günüm polis merkezinde vize işleriyle uğraşarak geçti ve ardından yapılan işe şöyle bir göz attığımda kelimesini anlayamayacağım kodlarla boğuştuklarını, çoktan işin derinliklerine dalmış olduklarını gördüm. Dan'le baştan anlaşmamız da böyleydi zaten, yapabileceğim pek fazla iş olduğunu düşünmüyor, belki sonlara doğru çıkacak yazılımın testlerini bana yükleyebileceğini söylüyordu. Bir şey yapamayacak olsam da gelmemin hiçbir sakıncası olmadığını, hatta beni aralarında görmekten son derece memnun olacaklarını belirtmişti. Ben de buraya onları görmek, onlarla zaman geçirmek, oluru varsa bir şeyler öğrenip onlara yardımcı olabilmek amacıyla gelmiştim. Kalınacak yer mevzusu konuşulmaya başlandığında, fakülte odalarının sayıca yetersiz kaldığını öğrenip Dan'e yer işgal eden biri konumuna düşmek istemediğimi söylediğimde kesinlikle böyle bir endişem olmamasını tembihlemişti bana, varlığım hiçbir şekilde soruna yol açmayacaktı. Şimdi onlara yardımcı olamıyordum, ama olamamaktan ziyade "olmadığımı" düşünmelerinden çekiniyordum. Arnab ise tam tersine yardımcı olamadığıma canımın sıkıldığını, yapacak bir şeyim olmadığına bozulduğumu sanıyormuş, bir yandan da bana o kadar yabancı şeyleri yapmaya ve yetiştirmeye çalışıyorlarmış ki işleri bana açıklamaya kalkmaları zaten olanaksızmış. Aslında başından böyle olacağını biliyorduk, dedi Arnab, öğrencilerin yardımından faydalanabileceğimiz bir proje değildi bu. Bu konuşmanın sonunda ikimiz de pek rahatlamıştık; ben katkıda bulunamadığımın hakikaten bulunamayacağımdan olduğunu öğrendiğim için, Arnab da katkıda bulunamadığıma içerlemediğimi bildiği için.


Sol üstte ve alt ortada havyar soslu somon ve yanında "carlsbad" knedliky; aynı zamanda fotoğraf makinesinin ayarlarıyla oynama denemelerim. Hemen sağ altta, knedliky özel pozu.


Çek mutfağının belki de en çok sevdiğim yiyeceği "knedliky". Bunlardan beş yüz kilo yesem yine de bıkmam. İngilizcesini "dumpling" olarak belirlemişler. Pek çok değişik çeşidi var bunların; patatesli, sade, bir de "carlsbad style dumplings" dedikleri var ki en çok ona bayılıyorum! Knedliky dedikleri temelde ekmeği süt ve yumurtayla bir şekilde harmanlayıp suda ya da buharda pişirmek oluyor. Ekmek nasıl öylece suda haşlanır ve harika bir hamura dönüşür aklım almıyor, ama harika bir lezzet. Sade olanının tadı ekmekten pek farklı olmasa da carlsbad'in içinde maydanoz ve başka birtakım malzemeler daha var, öyle ki tadı benim maydanozlu, biberli, sütlü omletimi andırıyor. İlk Üç Maymun'da yedim bunlardan, sonra oraya her gidişimde isteyip paketlettirdim ve birer birer kahvaltılarımda tüketmeye başladım. Üç Maymun'da yepyeni trendlerin habercisi oldum. Somonun yanında gelen kremalı ıspanağı, başka bir etin yanında servis edilen fasulyelerle takas ettirdim önceki akşam. Şunu şöyle pişirir misiniz, bunu böyle yapar mısınız diye her seçimimi modifiye ediyorum, daha doğrusu Çekçe bilmediğimden Çekçe konuşan bir başkasından bu görevi üstlenmesine rica ediyorum. Her seferinde çok anlayışlı davrandılar, yine de günün birinde "Yahu bir kere de olduğu gibi sadece adını söyleyip sipariş etsen!" demelerinden hep çekindim. Somonun üzerine havyarlı, kremalı bir sos koyuyorlar. Havyar tadını nasıl da özlemişim! Çok artist bir cümle oldu, biliyorum, ama hakikaten o havyarlı sosu bir yiyecek olsanız aşağı yukarı böyle bir hisse kapılabilirsiniz. Yine de krema olmasa keşke, illa boca edecekler o kremayı bir yerlere. Krema koymasalar yağ boca ediyorlar, öyle seviyorlar demek. Üç Maymun'da bir sebzeli risotto yapıyorlar, fakat risotto pirincinden yapılmadığı gibi usule göre de pişmediği anlaşılıyor tadından. Risottodan ayrı, bambaşka bir pilav. Gilles onu pek seviyor, sanırım şimdiye dek üç kere yedi. Son gecemde ben de ondan yemek ve Üç Maymun'a böyle veda etmek istiyorum; yalnız buharda pirincin sırrını ve carlsbad'lerin nasıl yapıldığını öğrenmek üzere de bir plan yaptım. Planım uzun boylu Petr'ı içeriyor, çünkü burada hem Çekçe'ye hem İngilizce'ye en çok o hakim. Yarın saat iki ile beş arası bir vakitte Üç Maymun'a gidip aşçıyla konuşmayı deneyeceğiz, dün sorduğumuz garson kız en uygun saatlerin bunlar olacağını bildirdi. Utanıp vazgeçmezsem ya da başka bir engel çıkmazsa önce aşçıyı övgülere boğup ardından masum ve şirin bir ifadeyle bu yemekleri nasıl yaptığını öğrenmek istiyorum. İnternetten tariflerini buldum, ama diyorum ya hem aklım almıyor ekmeği haşlama işi nasıl olacak, hem de tek bir malzemeyi bile kaçırmak istemiyorum!

Dün Nagendra'yla otel rezervasyonumuzu yaptırdık. Seçtiğimiz otel için ilk önce ben yüzde onluk depozitoyu yatırdım internetten, tam işlem sona erdiğinde gördük ki ayırttığım odanın kendi banyosu yokmuş ve banyo başka odalarla paylaşılıyormuş. İşe bak, yıldızlı mıldızlı otel üstelik. Hemen telefon açtık, içinde banyosu bulunan odaları var mı yok mu sorduk, neyse varmış da iki tane ayırtıp bu işten de yırttık; ama şimdi gecesi azıcık daha pahalıya kalacağız ki yine iki üç yıldızlı, banyolu manyolu ve daha ucuz oteller de vardı. Aceleye getirdik diye üzüldüm, içime dert oldu; sonra babamla konuştum, sen yaz vakti Prag'da bu fiyata kalıyorsun, öp de başına koy dedi de rahatladım.

Bu akşam ve yarın Prag kitabına çalışacağım bakalım, nereleri göreceğiz, nereleri atlayacağız. Cumartesi akşamı altı sularında Esenboğa'da babama doğru koşup koşup koşup koşup koşup atlayıp sarılacağım! Bir şeyleri bırakmak ve başka şeylere gitmek, sonra onları da bırakıp daha başka şeylere yönelmek canımı acıtmıyor artık. Ailemi çok özledim, ülkemi de öyle; ama onlara kavuşacağım günü iple çekip buradaki zamanımı tüketmeye var gücümle uğraşmıyorum. Eskiden olsa geri sayar, eve varıncaya dek harcayacağım hiçbir günü sevmez ve pek çok şeyin beni sinirlendirdiğini hissederdim. Şimdi öyle yoğun duygular yaşamıyorum, her şey bana geldiği gibi, her şey olduğu gibi. Zaman öznel geçmiyor artık, tek bir şekilde akıp gidiyor. Yavaş da değil, hızlı da; sanki her dakika, her saniye tanımlandığına uygun vakit alıyor ve her şey yerini buluyor.


Brno'da caddeler kocaman demiştim!


Brno'nun alışmadığım için bana renksiz görünen atmosferine rağmen burada harika zaman geçirdiğimi söyleyebilirim. Buradakilerle konuşmalarımız, esprilerimiz, paylaştıklarımız hayal etmediğim kadar güzel ve zevkliydi! Akşam yemeklerimizi, koşulardan sonra laba gelip salata yapmayı ve yanında fasulye, knedliky ve peynirle tüketmeyi, sürekli süpermarkete gidip taze sebze meyve almayı, arada bir kruvasan yemeyi, habire hoşuma gidecek bir şeyler aranmayı, erken yatıp erken kalkmayı ve bolca dinlenip bolca kitap okumayı, çoğu zaman gülmeyi ve bambaşka kültürlerden bambaşka hikayeler paylaşmayı, benden büyük ve tecrübeli arkadaşlarımın deneyimlerini dinlemeyi, onlarla iletişim kurabilmeyi ve aynı havayı solumayı çok sevdim!


Dan arada sırada bulduğu yere kıvrılıp uyuyor. Dün Nagendra alışveriş merkezine gidip ona bir yastık aldı. Dan gitar da çalıyor üstelik. Ara sıra sıkıldığında kendi kendine şarkılar söylüyor; bazen labın içinde, bazen de çimlere uzanarak. Yalnız çok, çok zeki bir adam bu. Bir kod yazışı var ki görmelisiniz. Bilgisayara eğiliyor ve parmakları deli gibi çalışmaya başlıyor; o sıra ona bir soru soracak olsanız kafasını kaldırıp size gayet güzel cevap veriyor fakat parmakları başladıkları işi sürdürüyorlar! Yanındaki Georg, onun yanında da ben ve vazgeçilmez parçam: alışveriş torbam. Burada alışveriş torbaları parayla satıldığından torbamla ayrılmaz ikili olduk. En altta da günümün neşesi kahvaltım; salatanın yanında carlsbad knedliky, bakliyat ya da balık ve peynir - cottage cheese.


Burada pek çok peynir denemesi yaptım. Fesleğenli mozzarella, sade mozzarella, otlu krem peynir, salamlı krem peynir, domatesli krem peynir bunlardan bazıları; ama hiçbiri yüz gramı yüz kalori olup hafifliğinden beklenmeyecek denli muhteşem bir tada sahip olan "cottage cheese"i geçemedi. Bu peynirden de bir kazan yerim, gıkımı çıkarmam. Hiç de öyle diyet bir şey değil, fakat etikette yazana bakılırsa son derece light bir şey olmalı. Ne yazmışlarsa ona güvenip bol bol yemeyi tercih ediyorum. Bir alay soslu fasulye denedim, son iki günüm için sosisli fasulyelerden alıp kendime kıyak geçtim. Marketlerde paketlerde satılmasının yanı sıra saksılarda da frenk soğanı, nane, fesleğen satılıyor. Brno insanı bahçeleri çok seviyor, parsellenmiş küçük bahçelerde hem süs olsun diye çiçekler hem de yemek için sebzeler, otlar yetiştirenlerin sayısı çok fazla.


Brno sokaklarından birkaç kare. Şehrin her tarafında, ama her tarafında tadilat, inşaat var. Aynı zamanda her yerin anne ve bebek kaynadığını söylemiştim. Öyle alelade anneler ve bebekler değil bunlar. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız pusetlerle annelerin kıyafetleri arasındaki atlanmaması gereken renk uyumunu göreceksiniz.


Hava da çok açtı, bozuldum bu işe. Sabahtan böyle olaydı da çıkıp koşumu yapsaydım. Anneme sabah spor yapamayacağımı söyledim, yağmurun dinmesini bekle, öyle çık, dedi. O kadar da manyak değiliz çok şükür. Ne yapacağım yani, kıyafetlerimi giyinip camın önünde saatlerce havanın açmasını mı bekleyeceğim? Hatta kapıya geçip bir ayağım önde, hafifçe öne eğilip hazır pozisyonu alabilirim. Hep de aynı şey olur ama; yağmur yağar da yağar, ne zaman ki günlük kıyafetlerimi giyer, saçımı makyajımı yapar evden çıkarım, o an durur - hayır hayır, çıktığımda durmaz; önce beni ıslatır ve sonra tekrar kapalı bir yere geçtiğimde durur. Ben de içimde böyle sızı halinde bir suçluluk duygusuyla kalırım. Efor sarf ederken bazen çok sinirli olabiliyorum yalnız. Koşumun ilk yarım saatinin bittiği noktada bir durulmaz levhası var ve geçen sabah niye bilmiyorum, öyle hırslanmışım ki durulmaz levhasının altında vereceğim yirmi-otuz saniyelik moladan önce içimden "Durulmazmış! Öyle de bir duracağım ki aklınız şaşacak!" diye söylenirken buldum kendimi. Bebek'teki yokuştan çıkarken annem bana telefon açtığında da nasıl şarlamıştım ona! Ben orada canımın derdindeyim, bir yandan zar zar telefon çalıyor, olacak iş değil. Bisikletle yokuş teperken de Karel sorular sorup duruyordu, bir süre sonra cevaplamayı kestim. Koşarken sakız çiğnemek gibi bu, ikisi birden olmuyor.

Çekçe'de son gelişmem, "iyi günler" anlamına gelen "dobry den" ve "lütfen" anlamına gelen "prosim" ile sınırlı. "Dondurma"ya "zmrzlina" diyen bir ülke için hatırı sayılır bir ilerleme olmalı bu!



17 Ağustos 2010 Salı

Squeeeeeeeeeezable!


Siyah poşet çay içeceksem Lipton yerine Türk çaylarını tercih ederim, zira Lipton pek tatsız, hafif geliyor bana. Evde çay demlemek iyi de dışarda demlikle gezmiyoruz tabi. Gerçi bir termos alıp sabahtan çay demleyip okula götürmek gibi düşünmesi beni mutlu eden, ütopik fikirlerim yok değil. Yine de poşet çaya razı geldiğim zamanlar çok, hatta Türk çayı ya da Earl Grey oldu mu hiç sorun etmeden içerim.

Poşet çayın poşeti yok mu ama, hep canımı sıkar. Poşeti fincanda kaç dakika tutacağım sorusu ya da dur şu demlenirken ben içeri gidip geleyimden sonra unutulan poşet bir yana, fincandan çıkan poşetle ne edileceği gerilmeme neden olur.

Bir kere, suyu dökerken başlar bu sıkıntı. Genelde o küçük ip suyun ağırlığı ve şiddetine dayanamayarak fırıl fırıl dönmeye başlar, aman hop demeye kalmadan ipin ucundaki karton fincana dalar. Üşenip kaşık maşık kullanmazsanız onu alacağım diye eliniz yanar. Üstelik artık ıslanmıştır karton, bardağın kenarına yapışır kalır, hiç de güzel görünmez.

Bu sorunun henüz bir çözümü yok, deneye yanıla suyu dökerken bir elimle ipi sabitlemeyi öğrendim - tabi daha pratik ve zeki olsaydım bunu ilk, bilemedin dördüncü poşet çay hazırlayışımda yapmış olurdum, ama bazen gereksiz risklere girmeyi de seviyor ve işi şansa bırakıyorum, ya da dikkatsizleşiyorum ve unutuveriyorum.

Diyelim karton dışarda kaldı, ıslanmadı. Poşet fincanda optimum süre yüzdü ve iş poşeti çıkarmaya geldi. İpten tutar poşeti yukarı çekersiniz, illa bir süre fincana damlar durur. Çayın en güzel kısmı poşetle beraber fincandan çıkar, poşeti bir şekilde sıkmak lazımdır ama ne şekilde? Kaşıkla sıkmaya çalışırsınız; ben poşeti kaşığa koyar, ipi etrafında dolandırır ve sıkmaya uğraşırım, ama ne hikmetse o ip bir türlü doğru düzgün dolanmaz ve çayın tamamını adam gibi sıkamaz. Fincanın iç duvarına kaşıkla bastırayım deseniz o da olmaz, fincandaki su seviyesi böyle bir işleme izin vermez ve on saatte dolup yedi saatte boşalan havuz problemleri gibi bir durum ortaya çıkar.

Bazen "Amaan, kalan kalsın!" deyip hiç uğraşamayacak denli havalı ya da üşengeç olabilirim, o zaman poşeti fincandan çıkardığım gibi çöpe atmayı uygun bulurum; ama poşet çoğu zaman "fincandan çıktığı gibi" çöpe girmez. Muhakkak bir taraflara birkaç damla çay dökülür, poşeti zarfının üzerine koyup öyle atmaya kalksanız illa ki o zarftan kayan küçük çay şelaleleri olur. Mutfak setiyle çöp arasındaki elli santimetrelik mesafe bir anda yarış pistine döner ve her seferinde yeni bir kendini kanıtlama, hayatla iddialaşma sendromu yaşanır.

Neden? Hatırlayalım; poşet sıkılmamıştır. Sıkılmadığı için içi çay doludur ve o çay öyle ya da böyle bir yerlere bulaşır.

Diyebilirsiniz ki medeniyetin gerektirdiği şekilde, kenara bir ufak tabak daha çıkarıp poşeti oraya bırakabilirsin. Mutfak setinin başında böyle bir şey yapmaktansa poşet lavaboda soğuk suyla yıkanıp elle sıkıldıktan sonra çöpe atılabilir zaten, yine de demlikten çay doldurup mutlu mutlu içmekle karşılaştırıldığında böyle zahmetlere girişmek insana lüzumsuz görünür. Bir sofrada ise bu tabak işini uygulamak çirkin bir görüntüye sebebiyet verir ki kahvaltımın ya da sohbetlerimin orta yerinde eciş bücüş bir çay poşetinin refakatini istemem.

İtalya'da çay falan demleyemeyeceğimden daha ilk gün marketten bir poşet Lipton aldım. Evde kettle falan olmadığı için poşeti açmadan Brno'ya getirdim. Kutunun üzerindeki "squeezable" yazısı önceden ilgimi çekip beni biraz heyecanlandırmış olsa da asıl deneyimi yaşayana kadar bu buluşun yılın icadı sayılabilecek denli önemli olduğunu anlamamıştım! Deneyen mutlaka vardır, hatta belki uzun süredir her yerde satılıyordur da bir benim haberim yoktur, en son ben duymuşumdur. Ne olursa olsun, sıkılabilir poşetin hakkını vermeli ve taze heyecanımı paylaşmalıyım!



Bu harika deneyimi yaşamak için yalnız bir kettle ve bir poşet "sıkılabilir" çaya ihtiyacımız var. Su ısıtıcı yoksa demlik de olur, o yoksa tencerede su kaynatılır, hiç problem değil. Önemli olan sıcak suya sahip olmak. Tencerede su ısıtmak zahmetli falan görünse de şu sıkılabilir poşeti sıkarken her şeye değiyor.



Paketten bir poşet çay alıyoruz.



Zarfı özenle açıp içeriği çıkarıyoruz.



O da ne? Karton ikiye mi ayrılıyor?



Evet evet, karton zahmetsizce iki parçaya bölünüyor!



Parçaları iki elimizle, zahmetsizce iki yana çekiyor ve iki ayrı ipe kavuşuyoruz.



Çektikçe uzayıp kartonun bardaktan dışarı rahatça sallanmasına olanak tanıyan boyuta getirdiğimiz ipleri bardağın üzerine konumlandırıyoruz; poşet içeri, kartonlar dışarı.



Isıtıcıdan bardağa sıcak su dökmeye başlıyoruz.



Bu aşamada ipleri ya da kartonları elimizle sabitlersek daha konforlu bir deneyim yaşarız. Benim kartonlardan birinin bardağa girmesine ramak kalmış örneğin, bu nedenle biraz stres oldum.



Şimdi, en mühim kısım. Poşetin üzerinde yazılı yönergeye ya da ağız tadımıza uygun bir süre bekledikten sonra iki kartonu iki elimizle tutup poşeti fincandan çıkarıyoruz.

Poşetle ne mi yapıyoruz?

İpleri birbiriyle yüz seksen derece açı yapacak şekilde yanlara doğru çekerek poşeti sıkıyoruz!



Korkmaya hiç gerek yok! İpler kopmuyor! Evet evet, sonuna kadar çekiyoruz!

Poşetteki çay tamamen bardağa akıyor...



Sıkma işlemi sonlanıp ipler tamamen çekildiğinde dökülecek tek damla çay kalmıyor!



İşte bu kadar! Mutfak batmıyor, setle çöp arasında kronometre tutulmuyor, elinize ayağınıza sıcak çay damlaları bulaşmıyor! Çöpe sallana sallana gidebilir, canınız ne zaman istiyorsa o zaman poşetten kurtulabilirsiniz. Hatta çöpü setin üzerine bırakabilir ve etrafında bir gölet oluşmadığına şahit olabilirsiniz!



Sıkılabilir poşetle işimiz bittikten sonra çay içeceğimiz için olduğu kadar poşeti sorunsuzca sıkabilmiş olmanın mutluluğuyla içiyoruz çayımızı. İki kat afiyet oluyor.




Çayınız bitince hiç üzülmeyin. Hemen yenisini yapın, sıkın, için. Sonra bir tane daha yapın, onu da sıkıp için. Hepsini çekin, sıkın, büzüştürün, suyunu çıkarın, tortop edin ve için!

Şeker dolapta beklemez.




Soldan sağa: mango, çilek, hindistan cevizi, kavun.

Güya bunları haftada bir, hadi diyelim iki defa azar azar müsliye falan karıştırıp kahvaltıma tat katacaktım.

Hadi canım!

Ömrümde böyle tatlı krizine tutulmadım! Tatlı sevmem, tatlı istemem, ay bir tatlı olsa da yesem demem. Elmaya yumulurum, o kadar. Tanrı'm bana neler oluyor bilmiyorum! Kimselere söylemedim ama mangoları günler öncesinden bitirmiştim. Hem minik bir paketti o! Sonra birkaç gün önce marketten kuru meyve karışımı aldım. Her gün şöyle minicik bir avuç yerim falan diyordum. Aldığım gün o da bitti. Taa İtalya'lardan aldığım kuru meyveleri geldiğimden beri azimle saklamaya, kurtarmaya çalışıyor, ara sıra üç beş parça didikleyip ağızlarını tekrar sıkı sıkı düğümlüyordum - birkaç dakika öncesine kadar. Önce hindistan cevizinden başladım, göz açıp kapayıncaya kadar tükendi. Pıtı pıtı aşağı inip üç beş dilimlik kavun poşetini de bitirdim. Sıra çileklere geldi; eh artık, dedim, bunlar da kalmasın!

İçim dışım şeker oldu. Daha olsa daha da yerim!

Vanilyalı ve ananaslı sütün buzdolabında korkudan tir tir titrediklerini duyar gibi oluyorum...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Deterjan Üçlemesi


İçim de hava gibi bir açık bir kapalı. Her gün yağmur yağacak mı diye düşünmekten öyle bunaldım ki! Hava tahminlerine güvenemiyorum artık. Weather.com'dan saatlik raporları takip ediyordum, genelde doğru çıkıyor gibime geliyordu; oysa Google bugünü ve önümüzdeki üç günü yağışlı gösterirken bu sitenin on gün boyunca yağmur çamur görmeyeceğimizi söylüyor olması aklımı karıştırdı. Gerçi burada yağmur yağsa da pek çamur olmuyor ya neyse. Bu sabah hava güneşli ve sıcaktı, öğlene doğru bulutlar toplaşmaya başladı ama fazla önemsemedim. Şimdi yağmur başladı, sıkı yağıyor üstelik.

Cuma akşamı yazımı bitirmiş yatmaya hazırlanıyordum ki dışardan arka arkaya birtakım sesler geldiğini işittim. Gök gürültüsü diyeceğim ama öyle boğuk ki tam anlam veremiyorum. Ayağa kalkıp camı açtım ve yağmurun sesi odama doldu, birbiri ardına şimşekler çakıyordu. Kitabımı okurken yağmuru dinleyebileceğime sevinmiştim, fakat pencerelerin izolasyonu öyle iyiymiş ki hiçbir şey duyamadım!

Cumartesi günü yine biraz bulutlu başladık güne, ama öğleden sonraya doğru hava iyice açtı. Buralarda biraz oyalanıp dörde doğru bisikletime atladım, sabahları uğradığım parkın arkasındaki sokaklara gittim. Çok büyük yatırım beyaz terliklerim yine beni yüzüstü bıraktılar, yokuş yukarı bisiklet sürerken ayaklarımdan fırlayıp uçacak gibiydiler, üstelik canımı yakıyor ve beni arabaların önüne atmaya çalışıyorlardı. Eve dönüp onlardan kurtulduktan sonra sokak sokak gezmeye devam ettim. Çok sokak gezdim ama pek bir şey bulamadım. Burada ruh yok yahu! Yine kimi pencerelerin önünde çiçekler var, eh aralarda birkaç tane de değişik mimariye sahip ev var ama her şey çoğunlukla birbirinin aynı. Sokaklar geniş, caddeler geniş, fakat sanki ortaları bomboş kalmış. Her yeri ferah ferah inşa etmişler de iş içini doldurmaya gelince yetersiz kalmışlar. Evlerin boyaları yeni görünüyor, sanki hepsi en fazla birkaç yıl önce ortaya çıkmış gibiler. Yeni gibiler, ama sırf olmaları gerektiği için oradalar adeta. Böyle ev yapın dediler, yaptık, diyen şaşkın sakinlerin üzerindeki çatılardan ibaret gibiler.

Cumartesi akşamı yemek yemek üzere merkeze indik. Bir tane mi adam gibi restoran olmaz! İlk geldiğim gün ne kadar cıvıl cıvıl, nasıl zengin ve modern görünüyordu burası. Gitmeden önce internetten bakmıştık da dünya mutfağından bir sürü seçenek bulmuştuk, ama nedense merkezde ve civarında doğru düzgün hiçbir yere rastlayamadık. Tüm işletmelerin içerileri boştu, herkes dışarı oturmayı tercih ediyordu; ancak dışarı denilen yerler o kadar daracık ve küçücüktü ki oturacak yer bulamadık. İçeriye geçelim desek hem ıssız hem sıcak, hiçbir yerde klima açılmıyor nedense ve yemek kokularıyla günün havasızlığı pek tatsız oluyor. Çoğu "restoran" tabelasının dışında bira logolarıyla bezeli şemsiyeler ve altlarında loş bir ışık altında bira içen insanlar vardı. Her yer restorandan ziyade bara benziyordu. Bir süre gezindikten sonra Arnab'a "Bir tane bile adam gibi restoran olmaz mı?" diye sordum, geçen geldiğinde aynı hislere kapıldığını, dolayısıyla artık bu civarda öyle güzel bir yer bulma beklentisinin kalmadığını söyledi.




Gilles bütün günü gezip tozarak geçirmişti, akşam onu arayıp bizimle yemek yemek isteyip istemeyeceğini sormak istemiştim, ama numarası hiçbirimizde yoktu. Restoran arandığımız sırada geçit töreni gibi bir şeye rastladık. Asıl adı Namesti Svobody olan ana meydanda kurulan yiyecek standları ve sahnelerden sonra şimdi bu enteresan giyimli insanlar ve sokağın iki yanında açılmış ufak pazarlar iyice ilgimizi çekti, belki de 14 Ağustos burası için özel bir gündü. Kalabalığın içinde bekleşirken Gilles'le karşılaştık! Sabahtan beri devam ediyor bu organizasyonlar dedi, o da bilmiyor tabi ne olduğunu. Nagendra geçit törenini izlemek istiyordu, ama saat dokuzu geçmek üzereydi ve öyle acıkmıştık ki yürümeye devam ettik. İlk gecemde yediğimiz restorana geldiğimizi görünce hiç değilse adam gibi bir yer olduğu için orayı tercih edelim dedik, ama orası da doluydu. Biraz ilerisinde fena görünmeyen başka bir restoran vardı, önünden ilk geçtiğimiz sıra tüm masaları doluydu ve ikinci geçişimizde büyük bir masanın boşalmış olduğunu görür görmez oraya yerleştik.

Brno'da prosiyonlar büyük, yemekler ağır falan ama pek tatları yok. Neden anlamadım; benim mi ağzımın tadı bozuldu yoksa hakikaten yağlı yüzlü, sosa bulanmış olsa dahi tatsız mı bunlar? Aslında bir açıklamam ama bu ihtimali göz önünde bulundurmak istemiyorum; yoksa ömrümün sonuna dek yediğimden içtiğimden en ufak tat alamazmışım gibi geliyor, isyan edip tepinmek istiyorum! Belki İtalya'da -Moyo'da- yediklerim o kadar güzel, o kadar güzeldi ki artık hiçbir şeyin tadı onlara yanaşamıyor! Evet, tavuğun yanında ıspanak ve pilav alıyorum; ama hepsi o kadar işte! Beş çeşit pilav, üç çeşit et, dört çeşit salata olmayacak bir daha. Hayır hayır, bunları düşünmemeliyim artık. Dünyevi tabakları kabullenmeliyim yine. Cinderella'yı arayan prens gibi hissediyorum kendimi. O nasıl kapı kapı dolaşıp cam ayakkabıyı birilerine uydurmaya çalışıyorduysa ben de her akşam başka bir restoranda damağıma aynı şölenin onda birini yaşatmaya çabalıyorum!




Yemeklerimizi videoya çekmek istiyorum desem yeridir. Bir sürü şeyden bahsediyor ve sanki hepsine tam kararında zaman ayırıyoruz. Bir konuyu lastik gibi uzatmıyor ya da havada bırakmıyoruz, bir başkasına geçişimiz öyle yumuşak, öyle doğal oluyor ki konuşurken hiç zorlanmıyoruz. Çoğunlukla gülüyor, değişik kültürlerden bambaşka şeyler öğreniyor, pek çok şeyi karşılaştırıyor ve aynı olgulara çok farklı açılardan yaklaşıyoruz.

Georg'un yanına bir adam yaklaştı. Kocaman göbeği tişörtle sarmalanmış halde şortunun üstünden yere eğilmişti, sandaletlerin tamamladığı giyiminde herhangi bir anormallik ya da salaşlık yoktu. Saçları düzgün, traşı muntazam bu adam, Georg'dan (sanırım Almanca konuşarak) ya önündeki birayı ona vermesini, ya da ona bira alması için para vermesini istedi. Georg üç beş kelimeyle utana sıkıla adamı reddetti ve adam uzunca bir süre başımızda dikilip bir şeyler söyler ya da söylemek ister gibi yaptıktan sonra sokağa dönüp yürüdü. Çapraz adımlarından ve zikzaklarından besbelli sarhoş olduğu anlaşılıyordu, burada akşamları ne çok sarhoş oluyor bir görseniz! Aynı gece istasyonunun önünde yine bu adama rastladık, sonra bilet almak için Nagendra'yla bir büfenin önüne gittik. Hemen yanımızda iki adam bağıra çağıra birbirlerini itekliyor, bir başkası onları ayırmaya çalışıyordu; fakat çevrede sıralanmış insanlar onları öyle eğlenen, öyle destekleyici bir ifadeyle izliyorlardı ki iki adam kavga mı ediyorlar yoksa bu bir çeşit oyun mu anlayamadım. Sanki bir şey için yarışıyorlarmış da oyunun bir gereği olarak asabi bir yüz ifadesi takınıyor ve bağırıyorlarmış gibi, boks maçı gibi bir şey. Biraz daha izledim, işler gitgide kötüye gidiyordu ve bunlar ciddi ciddi kavga ediyorlardı, ama onlar da etrafta toplaşanlar da öyle sarhoştular ki olup bitenden endişe duymak şöyle dursun izleyiciler an be an keyifleniyorlar, kavgaya tutuşanlar ise doğru düzgün ayakta duramadıklarından arada bir yere çöküp bağırmaya köşelerinden devam etmek durumunda kalıyorlardı!




Pazar günü yine labdaydık, bol bol bol bol bol çikolata yedik. Deneyden sonra bize dört paket çikolata hediye etmişlerdi, ikisi bitter meyveli ve fıstıklı, biri sütlü meyveli fıstıklı, biri de bitter vişneli fıstıklı. Alır almaz hepsini açıp orta bölmedeki masanın üzerine yaydık. Masanın önünden her geçişimde çikolataları didiklemeden duramadım. Mutfağa gidip çay alırken, su alırken, çöp atarken, dışarı çıkarken ve tabi bunların her zaman bir de dönüşü var - çarpı iki. Neden bu kadar çok acıkıyorum ki? Güya öyle çikolata seven bir insan da değilim. Burada resmen masaları, sandalyeleri yiyeceğim. Nazar mı değdi nedir, hem tembelleştim hem iştahım açıldı! Hiç değilse birinden biri olsaydı, ne bileyim tembelleşseydim ve öyle pek bir şey yemek de istemeseydim, ya da çok enerjik ve çok aç olsaydım. Olan oldu bir kere, tembel ve açım artık! Ne yapalım, bu çikolatacıkları çok sevdim işte! İyi ki tadına vara vara didikledim hepsini. Didikledim dediğime de bakmayın, o kadar sık ve çok didikledim ki bir tanesinin yarısını ben yemişimdir!

Dün sabah güne yağmurla başladık, bu vesileyle tembelliğime misler gibi bir bahane bulmuş oldum. Sekiz saat falan uyuyorum burada, böylece anladım ki benim ideal uyku sürem altı ile yedi saat arasında değişiyor; yedi saati geçtim mi uyuşuklaşıyorum! Hazır yağmur da yağıyorken çamaşırlarımı yıkayayım dedim. Gilles'den dairelerinin anahtarlarını aldım, eve dönüp yıkanacak çamaşırlarımı hazırladım. Makineye çok güvenemediğimden kotlarımı şimdilik yıkamayayım dedim, yalnız dehşet pislenmiş spor kıyafetlerimi, kir pasaktan birkaç güne giyilmez hale gelecek hırkalarımı ve renkli pijamalarımı aldım. Makinenin deterjan gözünde üç bölme vardı ve deterjanı hangisine koyacağım konusunda en ufak fikrim yoktu, zira benim evde bir kullanma kılavuzu vardı ama tabi Çekçe. Bakın ömrü hayatında gerçek bir çamaşır makinesiyle karşılaşmamış zavallı bir genç kız ne şaşkınlıklara gark olabiliyormuş! Şöyle bir düşünüyorum da, evde çamaşır yıkayacak olsam annem mutlaka "Deterjanı şuraya, yumuşatıcıyı buraya koy." demiştir. Zaten evde çamaşır da yıkamamışımdır bence hiç, ne diye yıkamış olayım ki hep annem doldurup yıkıyor işte! Ben asma kısmında devreye giriyorum, yıkama kısmına karıştığımı hatırlamıyorum. Bir Amerika'da kendi çamaşırımı kendim yıkıyordum, orada da deterjanı ve yumuşatıcıyı nereye ve ne kadar koyacağımız yazılmıştı, hatta çok koksun istiyorsanız şu kadar yumuşatıcı koyun, çamaşırlarınız leş gibiyse iki ölçü deterjan daha ekleyin gibi yönlendirmeler vardı. Başka da nerede göreyim çamaşır makinesini! Önce anneme telefon açtım. Bir değil iki değil, üç bölme olur mu hiç! Ortadaki diğerlerinden daha kalın ama yarıda kesilmiş, küçük bir çiçek işareti var üzerinde, ya da ben çiçeğe benzettim artık başka bir şeyse bilmem. Annem önce en büyük neresiyse oraya koy dedi, ama çiçeğimsi işaret yumuşatıcıyı da çağrıştırdığından sağdan daha kalın olan sol bölmeye deterjan koydum. Sonra annem hem sağa hem sola koy, artık makine hangisinden alırsa dedi. İşin sırrı yumuşatıcı kısmına deterjan koymamakta, çünkü bildiğim kadarıyla yumuşatıcı durulama suyunda devreye giriyor ve deterjanlı suyla "durulanmış" çamaşırlarım olmasını istiyor değilim. Çamaşırlarımı almadan önce bilgisayarda çeviri yapıp kullanma kılavuzundan hassas ayarını bulmuştum, anneme "Kotlarımı hassas ayarda yıkayayım mı?" diye sordum ve bana "Olur, ama sıkma ayarı ne diyor?" diye cevap verince kotları yıkamaktan vazgeçtim. Yıkama ayarı ayrı, sıkma ayarı ayrı mı oluyormuş yani? Hassas deyince tüm prosedürün hassas olmama olasılığı var demek? Aman Tanrı'm, üniversite mezunuyum ama çamaşır makinesi kullanmak için ayrı bir "ehliyet"e gereksinmem olduğunu hissediyorum!




Sağ ve sol bölmeye, annemin "Alabildiği kadar doldur!" direktifine uygun miktarda deterjan boca edip yıkama ayarını hassas kırk dereceye getirdikten sonra makineyi başlattım. Bir dakika kadar sonra durdurup deterjan gözünü açtım, baktım sol taraf boşalmış. Sağdaki deterjanı sola koydum, sağ tarafın yumuşatıcı kısmı olduğuna ilişkin bir önsezi gelişti içimde. Makine çalışmaya devam ederken içeri geçip Arnab'ı aradım, çaresiz bir ses tonuyla "Deterjanı nereye koyacağım?" diye sordum. Arnab önce bir kahkaha patlattı, sonra "Makinenin solunda bir göz var, orayı açacaksın." dedi. "O kadarını biliyoruz; orada üç göz var, hangisine koyacağım?" dedim - ve Arnab da hangisi olduğunu çıkaramadı! Artık ne olacaksa olacak dedim, bir saat on dakika sonra nasıl çamaşırlarla karşılaşacağımı bilmemenin heyecanı içinde laba döndüm.

Birisi bundan önce bugün yaşadıklarımı kendi yaşamış gibi bana anlatsa herhalde "Bu ne biçim adam, kazık kadar olmuş, bir çamaşır makinesine deterjan koyamamış!" diye düşünürdüm. Evet evet, kesin ilk anda böyle saçma sapan burun kıvırırdım! Olur da o sıra "Sahi ben deterjanın hangi göze konulacağını biliyor muyum?" diye sormayı aklıma getirsem, muhtemelen "Aman tabi canım, hem ne var ki zaten, şimdi tam çıkaramıyor olsam da eminim makinenin önünde şıp diye çözerdim!" diyerek işin içinden sıyrılırdım! Hiiç de öyle olmuyormuş efendim! Makinenin önünde resmen çaresizce panikledim! Şimdi düşünüyorum da, en azından en sağ ve en ince göze deterjan koymak çok saçma bir hareketti, makinenin önünde yanlış yaparsam afet çıkacakmış gibi şaşkın şaşkın bakmam ve oradan oraya koşturmam da tam bir komediydi; ama böylesine basit olduğunu sandığım bir şeyi bilmiyor olduğumu idrak etmenin sancısıyla şaşaladım işte!




Çamaşırlarım çok güzel kokarak, hiç çekmemiş ve pek de güzel sıkılmış vaziyette çıktılar makineden. Oh nasıl sevindim bu işe, gittim sığdığı kadarını banyomdaki ipe dizdim, kalanını sandalyelerin üzerine sıraladım. İkinci yıkamayı Georg yaptı, onun çamaşırları çıktıktan sonra bu sefer beyazlarımı makineye tıktım. Georg deterjanı orta göze koyuyormuş! O da tam bilmiyor, ama ilk göz herhalde "ön yıkama" için, dedi. Ön yıkama! Şimdi ben çamaşırlarımı sırf ön mü yıkıyordum yani? Bu ön yıkama teorisi, yıkamanın birinci dakikasında kaybolan deterjanı da açıklayabilirdi, ama ön yıkama için ayrı bir seçenek yok muydu? Hassaslar için de ön yıkama yapılıyor muydu? Yahu bu ön yıkama çok inatçı kirleri çıkarmak için falan olmuyor muydu? Aman, çamaşırlarım mis gibi çıkmış, harika koktukları gibi bir de lekesizler işte! Ön mön bilmem, bundan sonra da yine sola koyacağım deterjanı - neticede işe yarıyor!

Beyazlarımı da astıktan sonra caddenin ayırdığı iki okul binasını birleştiren köprüden geçiyordum ki aşağıda Lukas'ı gördüm. Geçen yıldan farklı olarak bu yıl saçlarını uzatmış. Hep beraber Üç Maymun'umuza gittik, bugün Dan de bizimleydi üstelik. Artık Dan'in yemek saatlerini takip etmiyoruz, zira mağara tayfasının karnı akşamüstü altıda değil sekizde acıkıyor; fakat bugün Dan'in de karnı geç acıkmış. Tanrı'm Dan'in bir gülüşü var, duymanız lazım! Hayatta tasvir edebileceğim bir şey değil! Dan bir şeye güldü mü öyle keyifleniyor ki onun o halinden hepimiz keyifleniyoruz. Dün Lukas'a "Saçlarını böyle uzatmanın nedeni içten içe bir İsa kompleksi yaşıyor olman mı?" diye sordu ve meşhur kahkahasını patlattı; biz bir yandan gülüyor, bir yandan da Lukas'ın ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış ifadesi karşısında çok da gülmemeye çalışıyorduk; ama Dan'in sesi gülüşünün her döngüsünde biraz daha artıyordu ve ne yapalım, gülüyorduk işte! Sonra Dan okuldayken İsa'yla ilgili bir tiyatro oynadıklarını ve İsa'ya çok benzeyen bir çocuğun İsa'yı oynadığını söyledi. O sırada kaç yaşındaydın ki, diye sordum, on altı dedi. "On altı yaşında insan nasıl İsa'ya benzer?" dedim, zira saç sakaldan bahsediyorduk. "Şey, ben on altı yaşındaydım ama o on sekiz yaşındaydı, ben iki yıl önden gidiyordum." dedi ve "Gerçi on sekiz yaşımda da İsa'ya hiç benzemiyordum!" diye ekleyip tekrar sarsılarak gülmeye başladı, ve hepimiz yeniden güldük ve tüm akşamımız böyle konudan konuya atlayıp gülerek geçti!




Bugünden itibaren 6 Eylül'e kadar yasalara uygun bir biçimde Çek Cumhuriyeti'nde kalmaya hak kazandım. Bugün de polis merkezine gideceğim için koşumu atladım. Polise varmadan iki durak önce pasaportumu evde unuttuğumu fark ettim! Tramvaydan atlayıp geri döndüm, pasaportumu alıp tekrar tramvaya bindim ve böylece boşu boşuna bir saat kaybetmiş oldum. Bir hafta önce bana yardım etmiş olan tatlı polis dönmüştü, her şeyimi halletti ve azıcık İngilizce de anladığından ona içimden geldiği şekilde teşekkür edebildim. İzin 6 Eylül'e kadar, ama ben 28 Ağustos'ta eve dönüyorum! 26'sında Nagendra ile Prag'a geçeceğiz ve iki gün iki gece orada kalacağız. Uçaklarımız 28'i sabahı kırk dakika arayla kalkıyor, o zamana kadar Prag'da gezebildiğimiz kadar gezeceğiz bakalım. Dün neredeyse bütün günümü Prag'ın merkezinde bulunan yüzlerce oteli araştırarak geçirdim, o kadar çok seçenek var ki bir süre sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor. Bugünü polise ve yazı yazmaya ayırdığımdan otel araştırmaları biraz daha bekleyecek. Yarın hava güzel olursa Brno'da görmek istediğim yerleri gezmeye başlamayı düşünüyorum. Burada görülecek çok şey de yok zaten. Bir hayvanat bahçesi var, çocukluğumdan beri hayvanat bahçesine gitmemiş olduğum için bir gün oraya gitmek istiyorum. Bir Spilberk kalesi var, hatta şu sıra orada ufak bir müzik festivali devam ediyor ve cuma akşamı bir konsere gidebiliriz belki. Kaleyi bizimkilerle gezmek istiyorum, ama Moravian Gallery'e kendim gideceğim sanırım. Orada şu aralar bir de bienal varmış ve grafik tasarımla ilgiliymiş. Koşarken içinde bir iki tur döndüğüm, buranın en büyük parkının arkasında bir Villa Tugendhat var ama sanıyorum şu anda restorasyon nedeniyle kapalı. Mitrovski Yazlığı diye bir yer buldum, kimselerin haberi yok. Bir ara orayı keşfetmeye gidebilirim, öyle uzak bir yer değil. Son olarak Capuchin Crypt'e gitmeliyim, burada da birtakım mumyalar varmış ama öyle bildiğimiz mumyalar gibi de değilmiş, Arnab anlatıyordu ama şimdi unuttum tam olarak neydi.

Havaya güvenilmiyor ki ne zaman ne yapacağımı bileyim! Bugün polis merkezi işim olmasa sabahki güneşe aldanıp gezmeye giderdim, sonra yağmura yakalanıp öylece kalakalırdım işte! Ne biçim yaz yahu bu? Annemler sıcaktan kavruluyorlarmış, benimse habire gökyüzüne bakıp korku içinde tahmin yürütmekten boynum tutulacak.

Okuldaki Çekler harika, çok güler yüzlü insanlar; ama geri kalanı öyle mi hiç! Somurtmayı pek seviyor Çekler. Yıl içerisinde öğrenciler buradayken nasıl bilmem ama şu anda yoğun bir yaşlı nüfusu var. Tramvayda bütün koltuklara teyzeler ve amcalar kurulmuş. İlgimi çekmiş olacak, nazikçe belirtmek istersem çoğu da topluca diyebilirim. Teyzeler ve amcalardan sonra bebekler ve anneleri geliyor; tramvaylar, parklar, her yer annelerin itelediği pusetlerle dolu. Bir o kadar da çocuk var burada. Soğuk canım burası. Evet, biraz soğuk - ve irice.

Çekler İngilizce konuştukları zaman hiç nüans yapmıyorlar. Bunu geçen yıl fark etmiştim, bu yıl tekrar fark ettim ve üstüne Karel, kendiliğinden, "Çekler İngilizce konuşurken çok monoton duyuluyor!" dedi. Uzun ve pes bir "hınnnnnnn" tınısı, arada bir birtakım başka harflerin katılımı olduğu hissediliyor ama koskoca bir konuşmanın tonu baştan sona aynı; hatta işin içine gülüşler bile girse genelde yalnız şiddet yükseliyor, tonlama sabit.

Saat altı. Hava bir anda açtı, ama soğuk. Google on sekiz derece diyor. Bugünü yağışlı gösterdiği için maalesef artık ona daha çok güveniyorum. Demek önümüzdeki üç gün hep yağmur yağacak. Of!