İçim de hava gibi bir açık bir kapalı. Her gün yağmur yağacak mı diye düşünmekten öyle bunaldım ki! Hava tahminlerine güvenemiyorum artık. Weather.com'dan saatlik raporları takip ediyordum, genelde doğru çıkıyor gibime geliyordu; oysa Google bugünü ve önümüzdeki üç günü yağışlı gösterirken bu sitenin on gün boyunca yağmur çamur görmeyeceğimizi söylüyor olması aklımı karıştırdı. Gerçi burada yağmur yağsa da pek çamur olmuyor ya neyse. Bu sabah hava güneşli ve sıcaktı, öğlene doğru bulutlar toplaşmaya başladı ama fazla önemsemedim. Şimdi yağmur başladı, sıkı yağıyor üstelik.
Cuma akşamı yazımı bitirmiş yatmaya hazırlanıyordum ki dışardan arka arkaya birtakım sesler geldiğini işittim. Gök gürültüsü diyeceğim ama öyle boğuk ki tam anlam veremiyorum. Ayağa kalkıp camı açtım ve yağmurun sesi odama doldu, birbiri ardına şimşekler çakıyordu. Kitabımı okurken yağmuru dinleyebileceğime sevinmiştim, fakat pencerelerin izolasyonu öyle iyiymiş ki hiçbir şey duyamadım!
Cumartesi günü yine biraz bulutlu başladık güne, ama öğleden sonraya doğru hava iyice açtı. Buralarda biraz oyalanıp dörde doğru bisikletime atladım, sabahları uğradığım parkın arkasındaki sokaklara gittim. Çok büyük yatırım beyaz terliklerim yine beni yüzüstü bıraktılar, yokuş yukarı bisiklet sürerken ayaklarımdan fırlayıp uçacak gibiydiler, üstelik canımı yakıyor ve beni arabaların önüne atmaya çalışıyorlardı. Eve dönüp onlardan kurtulduktan sonra sokak sokak gezmeye devam ettim. Çok sokak gezdim ama pek bir şey bulamadım. Burada ruh yok yahu! Yine kimi pencerelerin önünde çiçekler var, eh aralarda birkaç tane de değişik mimariye sahip ev var ama her şey çoğunlukla birbirinin aynı. Sokaklar geniş, caddeler geniş, fakat sanki ortaları bomboş kalmış. Her yeri ferah ferah inşa etmişler de iş içini doldurmaya gelince yetersiz kalmışlar. Evlerin boyaları yeni görünüyor, sanki hepsi en fazla birkaç yıl önce ortaya çıkmış gibiler. Yeni gibiler, ama sırf olmaları gerektiği için oradalar adeta. Böyle ev yapın dediler, yaptık, diyen şaşkın sakinlerin üzerindeki çatılardan ibaret gibiler.
Cumartesi akşamı yemek yemek üzere merkeze indik. Bir tane mi adam gibi restoran olmaz! İlk geldiğim gün ne kadar cıvıl cıvıl, nasıl zengin ve modern görünüyordu burası. Gitmeden önce internetten bakmıştık da dünya mutfağından bir sürü seçenek bulmuştuk, ama nedense merkezde ve civarında doğru düzgün hiçbir yere rastlayamadık. Tüm işletmelerin içerileri boştu, herkes dışarı oturmayı tercih ediyordu; ancak dışarı denilen yerler o kadar daracık ve küçücüktü ki oturacak yer bulamadık. İçeriye geçelim desek hem ıssız hem sıcak, hiçbir yerde klima açılmıyor nedense ve yemek kokularıyla günün havasızlığı pek tatsız oluyor. Çoğu "restoran" tabelasının dışında bira logolarıyla bezeli şemsiyeler ve altlarında loş bir ışık altında bira içen insanlar vardı. Her yer restorandan ziyade bara benziyordu. Bir süre gezindikten sonra Arnab'a "Bir tane bile adam gibi restoran olmaz mı?" diye sordum, geçen geldiğinde aynı hislere kapıldığını, dolayısıyla artık bu civarda öyle güzel bir yer bulma beklentisinin kalmadığını söyledi.

Gilles bütün günü gezip tozarak geçirmişti, akşam onu arayıp bizimle yemek yemek isteyip istemeyeceğini sormak istemiştim, ama numarası hiçbirimizde yoktu. Restoran arandığımız sırada geçit töreni gibi bir şeye rastladık. Asıl adı Namesti Svobody olan ana meydanda kurulan yiyecek standları ve sahnelerden sonra şimdi bu enteresan giyimli insanlar ve sokağın iki yanında açılmış ufak pazarlar iyice ilgimizi çekti, belki de 14 Ağustos burası için özel bir gündü. Kalabalığın içinde bekleşirken Gilles'le karşılaştık! Sabahtan beri devam ediyor bu organizasyonlar dedi, o da bilmiyor tabi ne olduğunu. Nagendra geçit törenini izlemek istiyordu, ama saat dokuzu geçmek üzereydi ve öyle acıkmıştık ki yürümeye devam ettik. İlk gecemde yediğimiz restorana geldiğimizi görünce hiç değilse adam gibi bir yer olduğu için orayı tercih edelim dedik, ama orası da doluydu. Biraz ilerisinde fena görünmeyen başka bir restoran vardı, önünden ilk geçtiğimiz sıra tüm masaları doluydu ve ikinci geçişimizde büyük bir masanın boşalmış olduğunu görür görmez oraya yerleştik.
Brno'da prosiyonlar büyük, yemekler ağır falan ama pek tatları yok. Neden anlamadım; benim mi ağzımın tadı bozuldu yoksa hakikaten yağlı yüzlü, sosa bulanmış olsa dahi tatsız mı bunlar? Aslında bir açıklamam ama bu ihtimali göz önünde bulundurmak istemiyorum; yoksa ömrümün sonuna dek yediğimden içtiğimden en ufak tat alamazmışım gibi geliyor, isyan edip tepinmek istiyorum! Belki İtalya'da -Moyo'da- yediklerim o kadar güzel, o kadar güzeldi ki artık hiçbir şeyin tadı onlara yanaşamıyor! Evet, tavuğun yanında ıspanak ve pilav alıyorum; ama hepsi o kadar işte! Beş çeşit pilav, üç çeşit et, dört çeşit salata olmayacak bir daha. Hayır hayır, bunları düşünmemeliyim artık. Dünyevi tabakları kabullenmeliyim yine. Cinderella'yı arayan prens gibi hissediyorum kendimi. O nasıl kapı kapı dolaşıp cam ayakkabıyı birilerine uydurmaya çalışıyorduysa ben de her akşam başka bir restoranda damağıma aynı şölenin onda birini yaşatmaya çabalıyorum!

Yemeklerimizi videoya çekmek istiyorum desem yeridir. Bir sürü şeyden bahsediyor ve sanki hepsine tam kararında zaman ayırıyoruz. Bir konuyu lastik gibi uzatmıyor ya da havada bırakmıyoruz, bir başkasına geçişimiz öyle yumuşak, öyle doğal oluyor ki konuşurken hiç zorlanmıyoruz. Çoğunlukla gülüyor, değişik kültürlerden bambaşka şeyler öğreniyor, pek çok şeyi karşılaştırıyor ve aynı olgulara çok farklı açılardan yaklaşıyoruz.
Georg'un yanına bir adam yaklaştı. Kocaman göbeği tişörtle sarmalanmış halde şortunun üstünden yere eğilmişti, sandaletlerin tamamladığı giyiminde herhangi bir anormallik ya da salaşlık yoktu. Saçları düzgün, traşı muntazam bu adam, Georg'dan (sanırım Almanca konuşarak) ya önündeki birayı ona vermesini, ya da ona bira alması için para vermesini istedi. Georg üç beş kelimeyle utana sıkıla adamı reddetti ve adam uzunca bir süre başımızda dikilip bir şeyler söyler ya da söylemek ister gibi yaptıktan sonra sokağa dönüp yürüdü. Çapraz adımlarından ve zikzaklarından besbelli sarhoş olduğu anlaşılıyordu, burada akşamları ne çok sarhoş oluyor bir görseniz! Aynı gece istasyonunun önünde yine bu adama rastladık, sonra bilet almak için Nagendra'yla bir büfenin önüne gittik. Hemen yanımızda iki adam bağıra çağıra birbirlerini itekliyor, bir başkası onları ayırmaya çalışıyordu; fakat çevrede sıralanmış insanlar onları öyle eğlenen, öyle destekleyici bir ifadeyle izliyorlardı ki iki adam kavga mı ediyorlar yoksa bu bir çeşit oyun mu anlayamadım. Sanki bir şey için yarışıyorlarmış da oyunun bir gereği olarak asabi bir yüz ifadesi takınıyor ve bağırıyorlarmış gibi, boks maçı gibi bir şey. Biraz daha izledim, işler gitgide kötüye gidiyordu ve bunlar ciddi ciddi kavga ediyorlardı, ama onlar da etrafta toplaşanlar da öyle sarhoştular ki olup bitenden endişe duymak şöyle dursun izleyiciler an be an keyifleniyorlar, kavgaya tutuşanlar ise doğru düzgün ayakta duramadıklarından arada bir yere çöküp bağırmaya köşelerinden devam etmek durumunda kalıyorlardı!
Pazar günü yine labdaydık, bol bol bol bol bol çikolata yedik. Deneyden sonra bize dört paket çikolata hediye etmişlerdi, ikisi bitter meyveli ve fıstıklı, biri sütlü meyveli fıstıklı, biri de bitter vişneli fıstıklı. Alır almaz hepsini açıp orta bölmedeki masanın üzerine yaydık. Masanın önünden her geçişimde çikolataları didiklemeden duramadım. Mutfağa gidip çay alırken, su alırken, çöp atarken, dışarı çıkarken ve tabi bunların her zaman bir de dönüşü var - çarpı iki. Neden bu kadar çok acıkıyorum ki? Güya öyle çikolata seven bir insan da değilim. Burada resmen masaları, sandalyeleri yiyeceğim. Nazar mı değdi nedir, hem tembelleştim hem iştahım açıldı! Hiç değilse birinden biri olsaydı, ne bileyim tembelleşseydim ve öyle pek bir şey yemek de istemeseydim, ya da çok enerjik ve çok aç olsaydım. Olan oldu bir kere, tembel ve açım artık! Ne yapalım, bu çikolatacıkları çok sevdim işte! İyi ki tadına vara vara didikledim hepsini. Didikledim dediğime de bakmayın, o kadar sık ve çok didikledim ki bir tanesinin yarısını ben yemişimdir!
Dün sabah güne yağmurla başladık, bu vesileyle tembelliğime misler gibi bir bahane bulmuş oldum. Sekiz saat falan uyuyorum burada, böylece anladım ki benim ideal uyku sürem altı ile yedi saat arasında değişiyor; yedi saati geçtim mi uyuşuklaşıyorum! Hazır yağmur da yağıyorken çamaşırlarımı yıkayayım dedim. Gilles'den dairelerinin anahtarlarını aldım, eve dönüp yıkanacak çamaşırlarımı hazırladım. Makineye çok güvenemediğimden kotlarımı şimdilik yıkamayayım dedim, yalnız dehşet pislenmiş spor kıyafetlerimi, kir pasaktan birkaç güne giyilmez hale gelecek hırkalarımı ve renkli pijamalarımı aldım. Makinenin deterjan gözünde üç bölme vardı ve deterjanı hangisine koyacağım konusunda en ufak fikrim yoktu, zira benim evde bir kullanma kılavuzu vardı ama tabi Çekçe. Bakın ömrü hayatında gerçek bir çamaşır makinesiyle karşılaşmamış zavallı bir genç kız ne şaşkınlıklara gark olabiliyormuş! Şöyle bir düşünüyorum da, evde çamaşır yıkayacak olsam annem mutlaka "Deterjanı şuraya, yumuşatıcıyı buraya koy." demiştir. Zaten evde çamaşır da yıkamamışımdır bence hiç, ne diye yıkamış olayım ki hep annem doldurup yıkıyor işte! Ben asma kısmında devreye giriyorum, yıkama kısmına karıştığımı hatırlamıyorum. Bir Amerika'da kendi çamaşırımı kendim yıkıyordum, orada da deterjanı ve yumuşatıcıyı nereye ve ne kadar koyacağımız yazılmıştı, hatta çok koksun istiyorsanız şu kadar yumuşatıcı koyun, çamaşırlarınız leş gibiyse iki ölçü deterjan daha ekleyin gibi yönlendirmeler vardı. Başka da nerede göreyim çamaşır makinesini! Önce anneme telefon açtım. Bir değil iki değil, üç bölme olur mu hiç! Ortadaki diğerlerinden daha kalın ama yarıda kesilmiş, küçük bir çiçek işareti var üzerinde, ya da ben çiçeğe benzettim artık başka bir şeyse bilmem. Annem önce en büyük neresiyse oraya koy dedi, ama çiçeğimsi işaret yumuşatıcıyı da çağrıştırdığından sağdan daha kalın olan sol bölmeye deterjan koydum. Sonra annem hem sağa hem sola koy, artık makine hangisinden alırsa dedi. İşin sırrı yumuşatıcı kısmına deterjan koymamakta, çünkü bildiğim kadarıyla yumuşatıcı durulama suyunda devreye giriyor ve deterjanlı suyla "durulanmış" çamaşırlarım olmasını istiyor değilim. Çamaşırlarımı almadan önce bilgisayarda çeviri yapıp kullanma kılavuzundan hassas ayarını bulmuştum, anneme "Kotlarımı hassas ayarda yıkayayım mı?" diye sordum ve bana "Olur, ama sıkma ayarı ne diyor?" diye cevap verince kotları yıkamaktan vazgeçtim. Yıkama ayarı ayrı, sıkma ayarı ayrı mı oluyormuş yani? Hassas deyince tüm prosedürün hassas olmama olasılığı var demek? Aman Tanrı'm, üniversite mezunuyum ama çamaşır makinesi kullanmak için ayrı bir "ehliyet"e gereksinmem olduğunu hissediyorum!

Sağ ve sol bölmeye, annemin "Alabildiği kadar doldur!" direktifine uygun miktarda deterjan boca edip yıkama ayarını hassas kırk dereceye getirdikten sonra makineyi başlattım. Bir dakika kadar sonra durdurup deterjan gözünü açtım, baktım sol taraf boşalmış. Sağdaki deterjanı sola koydum, sağ tarafın yumuşatıcı kısmı olduğuna ilişkin bir önsezi gelişti içimde. Makine çalışmaya devam ederken içeri geçip Arnab'ı aradım, çaresiz bir ses tonuyla "Deterjanı nereye koyacağım?" diye sordum. Arnab önce bir kahkaha patlattı, sonra "Makinenin solunda bir göz var, orayı açacaksın." dedi. "O kadarını biliyoruz; orada üç göz var, hangisine koyacağım?" dedim - ve Arnab da hangisi olduğunu çıkaramadı! Artık ne olacaksa olacak dedim, bir saat on dakika sonra nasıl çamaşırlarla karşılaşacağımı bilmemenin heyecanı içinde laba döndüm.
Birisi bundan önce bugün yaşadıklarımı kendi yaşamış gibi bana anlatsa herhalde "Bu ne biçim adam, kazık kadar olmuş, bir çamaşır makinesine deterjan koyamamış!" diye düşünürdüm. Evet evet, kesin ilk anda böyle saçma sapan burun kıvırırdım! Olur da o sıra "Sahi ben deterjanın hangi göze konulacağını biliyor muyum?" diye sormayı aklıma getirsem, muhtemelen "Aman tabi canım, hem ne var ki zaten, şimdi tam çıkaramıyor olsam da eminim makinenin önünde şıp diye çözerdim!" diyerek işin içinden sıyrılırdım! Hiiç de öyle olmuyormuş efendim! Makinenin önünde resmen çaresizce panikledim! Şimdi düşünüyorum da, en azından en sağ ve en ince göze deterjan koymak çok saçma bir hareketti, makinenin önünde yanlış yaparsam afet çıkacakmış gibi şaşkın şaşkın bakmam ve oradan oraya koşturmam da tam bir komediydi; ama böylesine basit olduğunu sandığım bir şeyi bilmiyor olduğumu idrak etmenin sancısıyla şaşaladım işte!
Çamaşırlarım çok güzel kokarak, hiç çekmemiş ve pek de güzel sıkılmış vaziyette çıktılar makineden. Oh nasıl sevindim bu işe, gittim sığdığı kadarını banyomdaki ipe dizdim, kalanını sandalyelerin üzerine sıraladım. İkinci yıkamayı Georg yaptı, onun çamaşırları çıktıktan sonra bu sefer beyazlarımı makineye tıktım. Georg deterjanı orta göze koyuyormuş! O da tam bilmiyor, ama ilk göz herhalde "ön yıkama" için, dedi. Ön yıkama! Şimdi ben çamaşırlarımı sırf ön mü yıkıyordum yani? Bu ön yıkama teorisi, yıkamanın birinci dakikasında kaybolan deterjanı da açıklayabilirdi, ama ön yıkama için ayrı bir seçenek yok muydu? Hassaslar için de ön yıkama yapılıyor muydu? Yahu bu ön yıkama çok inatçı kirleri çıkarmak için falan olmuyor muydu? Aman, çamaşırlarım mis gibi çıkmış, harika koktukları gibi bir de lekesizler işte! Ön mön bilmem, bundan sonra da yine sola koyacağım deterjanı - neticede işe yarıyor!
Beyazlarımı da astıktan sonra caddenin ayırdığı iki okul binasını birleştiren köprüden geçiyordum ki aşağıda Lukas'ı gördüm. Geçen yıldan farklı olarak bu yıl saçlarını uzatmış. Hep beraber Üç Maymun'umuza gittik, bugün Dan de bizimleydi üstelik. Artık Dan'in yemek saatlerini takip etmiyoruz, zira mağara tayfasının karnı akşamüstü altıda değil sekizde acıkıyor; fakat bugün Dan'in de karnı geç acıkmış. Tanrı'm Dan'in bir gülüşü var, duymanız lazım! Hayatta tasvir edebileceğim bir şey değil! Dan bir şeye güldü mü öyle keyifleniyor ki onun o halinden hepimiz keyifleniyoruz. Dün Lukas'a "Saçlarını böyle uzatmanın nedeni içten içe bir İsa kompleksi yaşıyor olman mı?" diye sordu ve meşhur kahkahasını patlattı; biz bir yandan gülüyor, bir yandan da Lukas'ın ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış ifadesi karşısında çok da gülmemeye çalışıyorduk; ama Dan'in sesi gülüşünün her döngüsünde biraz daha artıyordu ve ne yapalım, gülüyorduk işte! Sonra Dan okuldayken İsa'yla ilgili bir tiyatro oynadıklarını ve İsa'ya çok benzeyen bir çocuğun İsa'yı oynadığını söyledi. O sırada kaç yaşındaydın ki, diye sordum, on altı dedi. "On altı yaşında insan nasıl İsa'ya benzer?" dedim, zira saç sakaldan bahsediyorduk. "Şey, ben on altı yaşındaydım ama o on sekiz yaşındaydı, ben iki yıl önden gidiyordum." dedi ve "Gerçi on sekiz yaşımda da İsa'ya hiç benzemiyordum!" diye ekleyip tekrar sarsılarak gülmeye başladı, ve hepimiz yeniden güldük ve tüm akşamımız böyle konudan konuya atlayıp gülerek geçti!
Bugünden itibaren 6 Eylül'e kadar yasalara uygun bir biçimde Çek Cumhuriyeti'nde kalmaya hak kazandım. Bugün de polis merkezine gideceğim için koşumu atladım. Polise varmadan iki durak önce pasaportumu evde unuttuğumu fark ettim! Tramvaydan atlayıp geri döndüm, pasaportumu alıp tekrar tramvaya bindim ve böylece boşu boşuna bir saat kaybetmiş oldum. Bir hafta önce bana yardım etmiş olan tatlı polis dönmüştü, her şeyimi halletti ve azıcık İngilizce de anladığından ona içimden geldiği şekilde teşekkür edebildim. İzin 6 Eylül'e kadar, ama ben 28 Ağustos'ta eve dönüyorum! 26'sında Nagendra ile Prag'a geçeceğiz ve iki gün iki gece orada kalacağız. Uçaklarımız 28'i sabahı kırk dakika arayla kalkıyor, o zamana kadar Prag'da gezebildiğimiz kadar gezeceğiz bakalım. Dün neredeyse bütün günümü Prag'ın merkezinde bulunan yüzlerce oteli araştırarak geçirdim, o kadar çok seçenek var ki bir süre sonra hepsi birbirine benzemeye başlıyor. Bugünü polise ve yazı yazmaya ayırdığımdan otel araştırmaları biraz daha bekleyecek. Yarın hava güzel olursa Brno'da görmek istediğim yerleri gezmeye başlamayı düşünüyorum. Burada görülecek çok şey de yok zaten. Bir hayvanat bahçesi var, çocukluğumdan beri hayvanat bahçesine gitmemiş olduğum için bir gün oraya gitmek istiyorum. Bir Spilberk kalesi var, hatta şu sıra orada ufak bir müzik festivali devam ediyor ve cuma akşamı bir konsere gidebiliriz belki. Kaleyi bizimkilerle gezmek istiyorum, ama Moravian Gallery'e kendim gideceğim sanırım. Orada şu aralar bir de bienal varmış ve grafik tasarımla ilgiliymiş. Koşarken içinde bir iki tur döndüğüm, buranın en büyük parkının arkasında bir Villa Tugendhat var ama sanıyorum şu anda restorasyon nedeniyle kapalı. Mitrovski Yazlığı diye bir yer buldum, kimselerin haberi yok. Bir ara orayı keşfetmeye gidebilirim, öyle uzak bir yer değil. Son olarak Capuchin Crypt'e gitmeliyim, burada da birtakım mumyalar varmış ama öyle bildiğimiz mumyalar gibi de değilmiş, Arnab anlatıyordu ama şimdi unuttum tam olarak neydi.
Havaya güvenilmiyor ki ne zaman ne yapacağımı bileyim! Bugün polis merkezi işim olmasa sabahki güneşe aldanıp gezmeye giderdim, sonra yağmura yakalanıp öylece kalakalırdım işte! Ne biçim yaz yahu bu? Annemler sıcaktan kavruluyorlarmış, benimse habire gökyüzüne bakıp korku içinde tahmin yürütmekten boynum tutulacak.
Okuldaki Çekler harika, çok güler yüzlü insanlar; ama geri kalanı öyle mi hiç! Somurtmayı pek seviyor Çekler. Yıl içerisinde öğrenciler buradayken nasıl bilmem ama şu anda yoğun bir yaşlı nüfusu var. Tramvayda bütün koltuklara teyzeler ve amcalar kurulmuş. İlgimi çekmiş olacak, nazikçe belirtmek istersem çoğu da topluca diyebilirim. Teyzeler ve amcalardan sonra bebekler ve anneleri geliyor; tramvaylar, parklar, her yer annelerin itelediği pusetlerle dolu. Bir o kadar da çocuk var burada. Soğuk canım burası. Evet, biraz soğuk - ve irice.
Çekler İngilizce konuştukları zaman hiç nüans yapmıyorlar. Bunu geçen yıl fark etmiştim, bu yıl tekrar fark ettim ve üstüne Karel, kendiliğinden, "Çekler İngilizce konuşurken çok monoton duyuluyor!" dedi. Uzun ve pes bir "hınnnnnnn" tınısı, arada bir birtakım başka harflerin katılımı olduğu hissediliyor ama koskoca bir konuşmanın tonu baştan sona aynı; hatta işin içine gülüşler bile girse genelde yalnız şiddet yükseliyor, tonlama sabit.
Saat altı. Hava bir anda açtı, ama soğuk. Google on sekiz derece diyor. Bugünü yağışlı gösterdiği için maalesef artık ona daha çok güveniyorum. Demek önümüzdeki üç gün hep yağmur yağacak. Of!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder