27 Temmuz 2010 Salı – 23:33
Buraya geldiğimden beri ilk kez dün kendimi tuhaf, keyifsiz hissettim. Bazı sabahlar uyanırız da sebepsiz yere sinirli, tatsız olduğumuzu fark ederiz; tıpkı dünüm gibi. Konuşma dersinde hafta sonu yaptıklarımı anlatmışım, oysa ne söylediğimin farkında bile değildim. Bugün Maria’ya “Lucca’ya gittiğimi söylemiş miydim?” diye sormam gerekti. Ders arasında Danielle son haftamda bir Türk kızın benim eve yerleşeceğini ve beraber bir hafta geçireceğimizi söyledi, tam anlayamadım ama ev sahibi epey sıkıştırıp iki kişi alması için baskı yapmış sanıyorum ve Danielle anca tek kişiyle paçayı sıyırabilmiş. Küçücük dairemi biriyle paylaşacak olma fikri büsbütün canımı sıktı; sabahları aynı saatte derse gideceğimize göre bir şekilde banyo sırası tutturmamız gerekecek, temizlik konusunda anlaşabilecek miyiz, kızın “oda”sı salonun hemen üstündeki çatı olacağına göre akşamları nasıl yazılarımı yazacağım, yerleştirdiğim eşyaların hangilerini nereye kaldıracağım, bu kapıda başka bir anahtarın çevrilmesi fikrine nasıl alışacağım gibi düşünceler üşüştü kafama. Topu topu yedi gün için neye alışacaksam! Keyifsiz başladım işte bir kere, bir yerine birkaç sordum sürekli.
Öğlen salatamı yiyip eve döndüm, fotoğraflarımı düzenledikten sonra da yürüyüş yapmak için dışarı çıktım. Birkaç gündür serinleyen hava dün gölgede insanı ürpertir olmuştu, öyle ki çıkmadan yanıma ceket almayı bile düşündüm. Rotamı değiştirdim, yarım saatte küçük Floransa’nın dışına çıkıp Poggio’ya vardım, sonra tepelerde kimsesiz yerlerden yürüye yürüye turist kaynayan, bildiğim yerlere çıktım. Akşam Simone bizi kaleye, festivale götürecekti ve orayı hiç sevmemiş olduğum halde eve dönmek istemediğim için bizimkilere katıldım. Geçen gidişimizde yemek yediğimiz trattoria’ya oturduk; trattoria dediğime bakmayın, karnaval gibi bir alanda birkaç restoranın açtığı standlardan biri bu ve önceki seferden yemeklerin hiç de iyi olmadığını anlamıştım. Ne hikmetse herkes oranın yemeklerini övüp duruyordu, şehirde gittiğimiz restoranlar nerde, bu nerde! Neden bilmem, hiç de iştahım yoktu. Herkes siparişini verdi, ağzım kadar tatsız halimle azıcık daha oturmaya karar verdim. Gün içerisinde keyifsizliğimi arkadaşlarıma bildirmiş olsam da anlayış beklemeden gülümsedim, konuştum, surat asıp oturmadım öylece. Yemekler geldiğinde bari ben de bir şeyler yiyeyim burada dedim, zira saat dokuzu geçmişti ve şöyle bir saat daha oturup eve dönebilirdim, o halde içime sinmese de orada yesem fena olmazdı. Geçen sefer yemek istediğim ama o gece garsonun servis etmediklerini söylediği “Farro l’Estate” istedim. Trattoria’nın sahibi Arturo, pilavın içinde peynir, domates, zeytin ve pesto sosu olduğunu söyledi; bana gelen tabakta ise pesto sosu olmadığı gibi eser miktarda domates ve peynirin altına yerleşmiş koca bir bulgur yığını vardı! Şöyle sıcak, ince bir pirinç pilavı yiyeceğimi zannederken Moyo’nun bulgur salatalarıyla bile yarışamayacak denli basit, yine Moyo’da istediğim kadar tabak yiyebileceğim koca bir açık büfe fiyatına tek bir tabağa kalmıştım! Bardağı taşıran son damla buydu işte. Zaten gece dönüp yazılarımı internete koymak istiyordum, alelacele toparlandım ve normalde yarım saat süren yolu gecenin o saati durmaksızın koşarak on beş dakikada aldım, aperitivo bitecek diye korkudan nefes nefese Moyo’ya vardım! Böyle çılgınca bir şeyi nasıl yaptım bilmiyorum, ama o pilavı gördükten sonra Moyo’da yiyebileceğim her şeye öyle bir iştahım kabardı ki delicesine koştum ve bir daha yenilenmeyecek son tabaklardan iki tane toparlayıp içerdeki masalardan birine kuruldum. On beş dakikalık koşumu parmak pizzalardan biriyle sildim, nohutlarımı mideye indirirken haberlere ve yazılara göz gezdirdim, sonra kendi yazılarımı derleyip toparladım ve gece yarısından sonra eve döndüm.
Erken yatmam gerekiyordu, yorgunluk da beni çok keyifsizleştiriyordu zira; fakat bugün için İtalya’daki ilk günümü anlatan bir yazı yazmalıydım. Yapılacak her şeyi hallettiğimde saat yine üç olmuştu, yine dört buçuk saatlik uykuyla yetinmek durumundaydım. Olsun, gün bitmişti ya!
Bugün kendimi çok daha iyi hissediyordum neyse ki. Hava gerçekten “soğuk”tu, öyle ki sınıfta vantilatörleri bile kapattık. Her gün olduğu gibi ders arasında Moyo’daydık, kızlarla laflayıp yarın akşam Japon aperitivosunu kesinleştirdik, sonra bu hafta –ama bu gece değil- bir trattoria’ya gitmek konusunda anlaştık. Lucca’dan dönüşte istasyon yakınlarında harika bir yer gördüm, orayı denemek istiyorum – hava kararırken! Bir de bugün aklıma takıldı, Santa Croce’de ikinci gece beş kız gittiğimiz rüya gibi restorana buradan ayrılmadan önce tekrar gitmek için can atıyorum. Derse çıkmadan hemen önce Moyo’nun önünde Henrichetta, ben ve Ashley konuşuyorduk, kendimi öyle sevgi dolu hissettim ki bir anda ikisine birden sıkı sıkı sarıldım. Belki böyle bir şeye ihtiyacım vardı, paylaşmaya; hem almaya hem vermeye, birilerini hissetmeye, tutmaya.
Gunda iki haftalığına gelmişti, ikinci haftasını üçüncü kurda geçirmek üzere bizlerden ayrıldı. Dün sınıfa üç kişi daha katıldı; ikisi Türk: Yağmur ve Denizhan (böyle bir hocam olması da isabet), biri de Rus Maria (öğretmen Maria’yla karışmasın diye ona bundan sonra Mişa diyeceğiz). Rus kız sanıyorum on altı yaşında, hadi yanlış hatırladım diyelim, on yedi olsun; fakat yirmi beşlerinde gösteriyor nasılsa. Türk kızla oğlan da on altı yaşındalar ve bugün öğrendiğime göre ailelerinin bilgisi dahilinde nişanlılarmış, bu nasıl iş anlamadım. Kendi kendilerine nişan mı uydurmuşlar yoksa bu yaşta hakikaten adete uygun söz mü kesmişler bilmem! Konuşma dersinde bugün bir tekerleme okuduk, sırayla ve her seferinde daha hızlı. Pazzo/pazza (deli), pizza, pozzo (kuyu) ve pezza (kumaş parçası) sözcüklerinin tekrarlandığı tekerlemeyi okurken Nori’yi duymalıydınız, o tatlı heyecanı ve tipik Japon aksanı ile öyle tatlıydı ki o bitirir bitirmez, Nori dahil hepimiz, uzun uzun güldük! Bugün Ruslarla ilgili de yeni bir şey öğrendim: Rusya’da birinin ayak tabanları görünecek şekilde, örneğin ayaklarını bir sandalyeye ya da masaya uzatarak oturması çok, çok ayıpmış; Mişa bir gün öyle oturuyormuş da içeri giren birisi onunla bir ay boyunca konuşmamış! Dahasını dinleyebilmeyi çok isterdim, ama dersten yarım saat erken çıktım, zira bugünümü San Gimignano’ya ayırdım!









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder