3 Ağustos 2010 Salı

Salsa Tar-tu-fa-ta!

27 Temmuz 2010 Salı – 23:33


Buraya geldiğimden beri ilk kez dün kendimi tuhaf, keyifsiz hissettim. Bazı sabahlar uyanırız da sebepsiz yere sinirli, tatsız olduğumuzu fark ederiz; tıpkı dünüm gibi. Konuşma dersinde hafta sonu yaptıklarımı anlatmışım, oysa ne söylediğimin farkında bile değildim. Bugün Maria’ya “Lucca’ya gittiğimi söylemiş miydim?” diye sormam gerekti. Ders arasında Danielle son haftamda bir Türk kızın benim eve yerleşeceğini ve beraber bir hafta geçireceğimizi söyledi, tam anlayamadım ama ev sahibi epey sıkıştırıp iki kişi alması için baskı yapmış sanıyorum ve Danielle anca tek kişiyle paçayı sıyırabilmiş. Küçücük dairemi biriyle paylaşacak olma fikri büsbütün canımı sıktı; sabahları aynı saatte derse gideceğimize göre bir şekilde banyo sırası tutturmamız gerekecek, temizlik konusunda anlaşabilecek miyiz, kızın “oda”sı salonun hemen üstündeki çatı olacağına göre akşamları nasıl yazılarımı yazacağım, yerleştirdiğim eşyaların hangilerini nereye kaldıracağım, bu kapıda başka bir anahtarın çevrilmesi fikrine nasıl alışacağım gibi düşünceler üşüştü kafama. Topu topu yedi gün için neye alışacaksam! Keyifsiz başladım işte bir kere, bir yerine birkaç sordum sürekli.

Öğlen salatamı yiyip eve döndüm, fotoğraflarımı düzenledikten sonra da yürüyüş yapmak için dışarı çıktım. Birkaç gündür serinleyen hava dün gölgede insanı ürpertir olmuştu, öyle ki çıkmadan yanıma ceket almayı bile düşündüm. Rotamı değiştirdim, yarım saatte küçük Floransa’nın dışına çıkıp Poggio’ya vardım, sonra tepelerde kimsesiz yerlerden yürüye yürüye turist kaynayan, bildiğim yerlere çıktım. Akşam Simone bizi kaleye, festivale götürecekti ve orayı hiç sevmemiş olduğum halde eve dönmek istemediğim için bizimkilere katıldım. Geçen gidişimizde yemek yediğimiz trattoria’ya oturduk; trattoria dediğime bakmayın, karnaval gibi bir alanda birkaç restoranın açtığı standlardan biri bu ve önceki seferden yemeklerin hiç de iyi olmadığını anlamıştım. Ne hikmetse herkes oranın yemeklerini övüp duruyordu, şehirde gittiğimiz restoranlar nerde, bu nerde! Neden bilmem, hiç de iştahım yoktu. Herkes siparişini verdi, ağzım kadar tatsız halimle azıcık daha oturmaya karar verdim. Gün içerisinde keyifsizliğimi arkadaşlarıma bildirmiş olsam da anlayış beklemeden gülümsedim, konuştum, surat asıp oturmadım öylece. Yemekler geldiğinde bari ben de bir şeyler yiyeyim burada dedim, zira saat dokuzu geçmişti ve şöyle bir saat daha oturup eve dönebilirdim, o halde içime sinmese de orada yesem fena olmazdı. Geçen sefer yemek istediğim ama o gece garsonun servis etmediklerini söylediği “Farro l’Estate” istedim. Trattoria’nın sahibi Arturo, pilavın içinde peynir, domates, zeytin ve pesto sosu olduğunu söyledi; bana gelen tabakta ise pesto sosu olmadığı gibi eser miktarda domates ve peynirin altına yerleşmiş koca bir bulgur yığını vardı! Şöyle sıcak, ince bir pirinç pilavı yiyeceğimi zannederken Moyo’nun bulgur salatalarıyla bile yarışamayacak denli basit, yine Moyo’da istediğim kadar tabak yiyebileceğim koca bir açık büfe fiyatına tek bir tabağa kalmıştım! Bardağı taşıran son damla buydu işte. Zaten gece dönüp yazılarımı internete koymak istiyordum, alelacele toparlandım ve normalde yarım saat süren yolu gecenin o saati durmaksızın koşarak on beş dakikada aldım, aperitivo bitecek diye korkudan nefes nefese Moyo’ya vardım! Böyle çılgınca bir şeyi nasıl yaptım bilmiyorum, ama o pilavı gördükten sonra Moyo’da yiyebileceğim her şeye öyle bir iştahım kabardı ki delicesine koştum ve bir daha yenilenmeyecek son tabaklardan iki tane toparlayıp içerdeki masalardan birine kuruldum. On beş dakikalık koşumu parmak pizzalardan biriyle sildim, nohutlarımı mideye indirirken haberlere ve yazılara göz gezdirdim, sonra kendi yazılarımı derleyip toparladım ve gece yarısından sonra eve döndüm.

Erken yatmam gerekiyordu, yorgunluk da beni çok keyifsizleştiriyordu zira; fakat bugün için İtalya’daki ilk günümü anlatan bir yazı yazmalıydım. Yapılacak her şeyi hallettiğimde saat yine üç olmuştu, yine dört buçuk saatlik uykuyla yetinmek durumundaydım. Olsun, gün bitmişti ya!

Bugün kendimi çok daha iyi hissediyordum neyse ki. Hava gerçekten “soğuk”tu, öyle ki sınıfta vantilatörleri bile kapattık. Her gün olduğu gibi ders arasında Moyo’daydık, kızlarla laflayıp yarın akşam Japon aperitivosunu kesinleştirdik, sonra bu hafta –ama bu gece değil- bir trattoria’ya gitmek konusunda anlaştık. Lucca’dan dönüşte istasyon yakınlarında harika bir yer gördüm, orayı denemek istiyorum – hava kararırken! Bir de bugün aklıma takıldı, Santa Croce’de ikinci gece beş kız gittiğimiz rüya gibi restorana buradan ayrılmadan önce tekrar gitmek için can atıyorum. Derse çıkmadan hemen önce Moyo’nun önünde Henrichetta, ben ve Ashley konuşuyorduk, kendimi öyle sevgi dolu hissettim ki bir anda ikisine birden sıkı sıkı sarıldım. Belki böyle bir şeye ihtiyacım vardı, paylaşmaya; hem almaya hem vermeye, birilerini hissetmeye, tutmaya.

Gunda iki haftalığına gelmişti, ikinci haftasını üçüncü kurda geçirmek üzere bizlerden ayrıldı. Dün sınıfa üç kişi daha katıldı; ikisi Türk: Yağmur ve Denizhan (böyle bir hocam olması da isabet), biri de Rus Maria (öğretmen Maria’yla karışmasın diye ona bundan sonra Mişa diyeceğiz). Rus kız sanıyorum on altı yaşında, hadi yanlış hatırladım diyelim, on yedi olsun; fakat yirmi beşlerinde gösteriyor nasılsa. Türk kızla oğlan da on altı yaşındalar ve bugün öğrendiğime göre ailelerinin bilgisi dahilinde nişanlılarmış, bu nasıl iş anlamadım. Kendi kendilerine nişan mı uydurmuşlar yoksa bu yaşta hakikaten adete uygun söz mü kesmişler bilmem! Konuşma dersinde bugün bir tekerleme okuduk, sırayla ve her seferinde daha hızlı. Pazzo/pazza (deli), pizza, pozzo (kuyu) ve pezza (kumaş parçası) sözcüklerinin tekrarlandığı tekerlemeyi okurken Nori’yi duymalıydınız, o tatlı heyecanı ve tipik Japon aksanı ile öyle tatlıydı ki o bitirir bitirmez, Nori dahil hepimiz, uzun uzun güldük! Bugün Ruslarla ilgili de yeni bir şey öğrendim: Rusya’da birinin ayak tabanları görünecek şekilde, örneğin ayaklarını bir sandalyeye ya da masaya uzatarak oturması çok, çok ayıpmış; Mişa bir gün öyle oturuyormuş da içeri giren birisi onunla bir ay boyunca konuşmamış! Dahasını dinleyebilmeyi çok isterdim, ama dersten yarım saat erken çıktım, zira bugünümü San Gimignano’ya ayırdım!




Çantama attığım yeşil elmam ve ben otobüs terminaline gittik, sonrasında elmam yolculuğa midemde devam etti. Poggibonsi’de aktarma yaparak San Gimignano’ya bir buçuk saatte ulaştım. Floransa’da başlayan yağmur yol boyunca aralıklarla devam etti, bir ara bulutlar öyle yoğunlaştı ki günümün mahvolmasından endişe ettim, ama San Gimignano’da hava serin olmasına karşın neyse ki ıslak değildi.




San Gimignano kale surlarıyla çevrilmiş, birçok kuleye sahip, minimini bir kasaba. Tıpkı Siena gibi veba salgınından nasibini aldığından ortaçağda kalakalmış, bütün binalar taştan, her yer tarih kokuyor. O kadar çok turist akın etmişti ki sokaklara, vardığımda hiçbir şeyin kokusunu alamıyordum oysa. Sur kapısından içeri girdim, var olan üç beş ana sokakların birinden ilerlemeye başladım. Sağlı sollu bir dolu şahane dükkan ve vitrin gördüğümde bugün bol bol fotoğraf çekebileceğimi anladım. Bir kere şarap, peynir ve et satan dükkanlar vardı, bazılarının kapısında içerde şarap tadılabileceği yazıyordu. Tablolar satan galeriler, kartpostalcılar, porselenciler, dokumacılar alabildiğine sıralanmıştı, bunların arasına yine sayılamayacak kadar çok kafe yerleşmişti. Karnım acıkmıştı ve bu sefer ilk iş layıkıyla bir yemek yemek istiyordum. Tüm menülerde deniz mahsullü risotto aradım, oysa bulabildiğim yalnız mantarlı ya da etliydi. Ana meydandaki bir restoranda karar kıldım, bütün gün yürüyeceğimi hesaba katarak koca bir tabak kremalı risotto yiyemeyeceğimi fark edip ton balıklı, ançüezli Akdeniz salatası ısmarladım, yanında da parmesan, ah, parmesan istedim! Parmesanın ne denli leziz olduğunu burada anladım, Türkiye’de birkaç sefer eve parmesan almış ve tadını alabilmek için koca paketi boca ettiğim halde burada ağzıma düşen üç beş zerreden duyduğum hazzı hissetmemiştim! Bir tabak sirke alıp üzerine parmesan eksem mutsuz olmam.




Turistik açıdan tuzlu salatamı afiyetle yedikten sonra kitabımın öngördüğü rotayı takip ederek buranın en ünlü kilisesi Colleggiata’ya gittim. Kiliseye giriş için bile gayet güzel ücret kestiler, içerde şahane freskler vardı tamam ama öyle ahım şahım bir kilise değildi, üstelik fotoğraf bile çekemedim. Şöyle bir koridor yürüyüp kendimi dışarıda buldum ve bu duruma inanamadım. Gezmeye devam ettim, daha güzel ve olması gerektiği gibi ücretsiz bir kiliseye girdim, ardından kaleye çıktım ve kitapta gezin görün denilen rotanın tamamını iki saat dolmadan tamamlamış oldum. San Gimignano o sıra beni feci hayal kırıklığına uğratmıştı; her sokak aralığında en az beş tabela, hepsi de bir alay restoranı işaret ediyor, turistler ise öyle bol ki San Gimignano’nun alışveriş yapılıp yenip içilecek bir yer olduğu, başka da bir esprisi bulunmadığı hissine kapıldım. Bugüne dek beni hiç üzmemiş ve en güzel yerlerin tamamına ulaştırmış olan kitabımda tanıtılan yerlerin tamamı dini içerikli eserlerle bezeli müzelerdi, onlara zaten gitmek istemiyordum. Bir doldurulmuş kuş müzesi vardı, ona da dışarıdan şöyle bir bakınca Floransa’da gittiğim müzenin eline su dökemeyeceğini anladım. Saat beş buçuğa yaklaşırken 19:00 yerine 17:40 otobüsüne atlayıp dönebileceğimi fark ettim, ama gitsem mi yoksa biraz daha mı oyalansam diye tereddüt ediyordum. Surlara doğru yürürken solumda bir sergi olduğunu fark ettim, içeri girmemle havamın değişmesi bir oldu. Burada rastlayabileceğimi o ana dek asla tahmin etmeyeceğim bir modern sanat sergisiydi ve salon tasarımı da en az eserler kadar harikaydı! Şimdi internetim olmadığı için ben bakamıyorum, ama Galleria Gagliardi’nin sitesine buradan göz gezdirebilirsiniz benim yerime.





17:40 otobüsü hala aklımda, aklım kalmaktan daha bir yana, sergiyi içime sinmeyen bir acelecilikle gezip surlara doğru biraz daha ilerledim. Yine solumda önünde kalabalık bir grubun bekleştiği bir dükkan gördüm, içerde ne olduğunu merak edip oraya da girdim ve yerel ürünler satan dükkanların belki de en güzelindeydim. Girişte, sağda küçük bir masanın üzerine şişe şişe, kırmızı, roze ve beyaz şaraplar dizilmiş, önlerine üç çeşit zeytinyağlı sosa batırılmış ekmek tabağı ve plastik bardaklar konmuştu. İçkiyi artık hiç sevmememe rağmen azıcık kırmızı şarapla bir lokma ekmek attım ağzıma, öyle cennet gibi bir şeydi ki ne yapacağımı şaşırdım! Saatime bakıp dışarı çıktım, ama ayaklarım geri geri gidiyordu. Surun önünde otobüsün o an kalktığını gördüm, zaten gitmeye de hiç niyetim yoktu! Otobüsü yolcu edip içeri dönmeden önce biraz da surların dışını gezmeye karar verdim.




Açıklıktaki üzüm bağlarını seyrederek San Gimignano’nun pansiyon hizmeti de veren bahçeli evlerinin arasından yürüdüm. Yine o yaz rüzgarı, yine aynı yaz kokusu; çiçekler, panjurlar ve çimler. Her yazımda bunların bana neler hissettirdiğini anlatmaya çalışıyor, her seferinde yetersiz kalıyorum. Ne zaman panjurlu (ki burada panjursuz ev yok) bir ev, önünde çiçeklerle bezeli bir bahçe, köpek havlamaları, insan konuşmaları ve hafif bir esinti duyumsasam içim kabarıyor, belki duygularımın tarifi yok. Bir şeyler hatırlıyorum, ne olduklarından emin değilim; ailem geliyor aklıma, çocukluğum, iki gün öncem, on yıl sonram; kâh gözümün önünden kâh gözlerimden bile değil başka, bilmediğim duyularımın açıklarından dalgalar boşanıyor.




San Gimignano ilk iki saatimde yaptığının aksine keyfimi iyice yerine getirmiş, tarifsiz bir heyecanla doldurmuştu beni, koşup her yeri dolaşmak, tüm dükkanlara girip çıkmak ve hepsinde tahmin edemeyeceğim yeni şeyler keşfetmek istiyordum! Şarapçıya tekrar girdim, başka şaraplar denedim, Tanrı’m şarap nasıl böyle güzel olur! O kadar şarap içtim zamanında, sanki hiç böylelerini denememiş, şarabı hiç bilmemiş gibiydim! Abartıyor gibi görünüyorum, oysa abartmıyor olmalıyım, zira artık şarabı da diğer içkileri de sevmediğim halde birer birer ve tekrar tekrar deneyerek rahat yarım şişe tadabilirdim! Asıl güzel olan en sağdaki ekmeklerin üzerine dökülmüş olan sostu, ben hayatımda böyle güzel bir şey ye-me-dim! Annem ve babamla yemeğe çıktığımızda belki de en çok sevdiğimiz anlardan biri, ortaya gelen zeytinyağına ekmeklerimizi bandığımız zamandır; ekmekler çeşit çeşit, zeytinyağı baharatlı, zeytin parçalı oldu mu keyfimizden dört köşe oluruz. Kendimiz evde yapmaya kalksak ne hikmetse böyle güzeline erişemeyiz hiç. Bugün denediğim sos, inanılmaz, olağanüstü, gerçek dışı bir şeydi! Bir parça yedim, bir daha yedim; tabakta çok az kalmış olmasına rağmen uzun süre başından ayrılamadım. Tabağın yanındaki sos kavanozunu fark ettiğim anda kaptım, bu ismi bir kenara not edin: Tartufo. İçinde mantar (tartufo sanırım bu zaten), ayçiçek yağı, muhteşem zeytin yağı, siyah zeytin, trüf, tuz ve başka aromalar varmış. Ben bundan orta boy bir kutu kaptığım gibi kasaya koştum, anneme telefon açıp ağzımı şapırdata şapırdata sosu anlattım, kasadaki kızı neredeyse öpecektim. Kalan zamanımı aynı dükkanda harcamamam gerektiğinden kendi kendimi çekiştire çekiştire çıkardım, otobüs yolumun üzerinde olacağından tekrar döneceğimi bilmesem onu da yapamazdım!

Sırası gelmişken belirteyim, bundan sonra yemeklerime koymak için gidip en pahalısı, en seçkini neyse o zeytinyağından alacağım! Bizim ülkemizde de zeytinyağının hası çıkarılıyor da bir türlü sofralarımıza düşmüyor aynı lezzet. Hiçbir şeye yağ koymadığım halde bugün o zeytinyağını bardakla içecektim. Bir de birkaç ay önce yapmaya başlamıştım, burada da pek çok yemekte aynı yöntem izleniyor, pişirirken yağ koymak yerine yemeğe piştikten sonra yağ döküyorum. Malzemelerden önce yağ kızdırınca, tavaya ilk atılan neyse bütün yağı o çekiyor zaten; halbuki bu şekilde az yağdan inanılmaz güzel bir tat çıkıyor. Pirince peynir, domates ve değişik otlar koydun mu harika ve çeşit çeşit lezzetler oluşuyor, öyle çok düşünmeye gerek yok; yalnız pirinç, damak zevki ve zeytinyağı – bir de kırmızı soğan!




Gagliardi’deki sergiye girdim yine, bu sefer eserleri gönlümce izleyerek, istediğimin önünde istediğim kadar vakit harcayarak dolandım. Beni çeken dükkanlara girip fotoğraflar kaydettim, gölgelerin uzayıp güneşin kızıllaşmasıyla gözüme bambaşka görünen sokaklardan yedi otobüsüne yetişmek üzere tekrar geçtim ve yeni bir sergiye rastladım! Önceki aceleciliğimle bu sergiyi dolanıp dışarı çıktım, sonra otobüsümü bir kez daha erteledim ve 19:40’ta dönmeye karar verdim. Yine sergiye dönüm, burası “Galleria Continua” adında, Çin ve Fransa’da da birer şubesi olan bir galeriymiş. İçerisi oldukça büyük, her köşesi ayrı bir yaratıcılıkla donatılmıştı. Yalnız odalar mı, eserler bahçeye taşmış, çimlerin üzerine aynalar konuşlanmıştı. İçerde duvarlara asılmış, dayanmış ya da duvarın kendisine kabartılmış eserlerin ilerisinde, üç masanın üzerindeki üç ayrı “still life” çalışması; minik sandalyeler, yatak odasının ortasına bırakılmış zarlar, meyveler. Sanatın böylesini öyle seviyorum ki; hepsi ayrı ayrı bildiğim, tanıdığım nesneler, oysa hiç görmediğim bir birleşim var şimdi karşımda ve bu görüntüyü bana ulaştıran sanatçılara teşekkür ediyorum içimden.





Galeriden çıkıp yürümeye devam ettim, güneşin şimdiki yeri kenti öyle harika bir renge büründürmüştü ki benim de bir fotoğrafım olsun istedim ve bir kadından fotoğrafımı çekmesini rica ettim. İçine sinen bir poz çekebilmek için şekilden şekle girdi, son fotoğrafı çekerken resmen yere uzandı ve günümün ilk ve tek canlı kahramanı olarak yiyeceklerin, dükkanların, şarapların ve galerilerin yanında yerini aldı. Şarap tadılan dükkanlardan birinde peynirleri de deneyebileceğimizi fark edip içeri girdim, önce şahane bir pecorino denedim ve onun hemen yanında duran tartufolu peyniri görür görmez tarifsiz bir coşkuya kapıldım! Tezgâhın gerisindeki çocuk tartufolu pecorinodan özenle ince bir dilim keserken heyecandan yerimde duramıyordum! Bana uzatılan tahtanın üzerinden peyniri alıp yavaş, çok yavaş ağzıma attım – inanılmaz, inanılmaz bir şey!

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan kendimi tekrar ve son bir kez dönüş yolunda buldum, saat yedi buçuk olmuştu ve dükkanlar yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Daha çok kalmak, daha çok gezmek istiyordum, kim bilir ara sokaklarda saklı ne lezzetler, ne galeriler vardı; öte yandan hangi birine yetişecektim artık, hem herkes akşamı etmişti bir kere. Son bir kez şarap tattığım yere döndüm, tatlı reyonunda yenilenen tabaklardan arta kalan misket kadar iki tatlıyı denedim –artık lezzet betimleyebilmek için kullanacak kelimem kalmadı-, yine şarap, yine tartufo ve ben kapıdan çıkarken kasadaki kadın kalan sosları bir peçeteyle sıyırıp çöpe attı! Otobüs durağına geldim, sonra yiyip içmekten o güzel dükkanın başka bölümlerine ait fotoğraflar çekmek için öyle dayanılmaz bir istek duydum ki koşarak geri dönüp birkaç fotoğraf çektikten sonra yine koşarak durağa vardım. Birkaç dakika içinde otobüse kurulduğumda bir ay hiçbir şey yemeyip damağımda bu tatla yaşayabilmenin hayalini kuruyordum!





17:40’ta San Gimignano’yu kandırıkçı, turist avcısı bir hikaye olarak ardımda bıraksaydım bu şahane günü yitirmiş olacaktım. Hayat ne garip; bazen bir şeyleri tanıdığımı, anladığımı sanıyorum, oysa altından bambaşka şeyler çıkıyor ve işin aslının ne zaman kesinleşeceğini bilmiyorum, belki de hiçbir şey hiçbir zaman kesinleşmiyor. Başta yerden yere vurabileceğim bu kentten ayrılırken, gitmek şöyle dursun burada günlerce kalmak, ayağımı basmadığım köşe bırakmamak, orada adeta yaşamak istiyor ve görmediğim yerlerinden hiç gitmediğim halde kopamıyordum! San Gimignano’ya ikinci bir hayatta tekrar gelmeyi diliyorum; yüz kilonun üzerinde, orta yaşlı ama yirmili yaşlarımın bu koşuşturmacasından ve özgürlüğünden aynı keyfi alacak ruha sahip, tonton bir teyze olarak şaraplar içip peynirler tatmak, şişeler, kavanozlar almak, sokak aralarında bir aşağı bir yukarı gezinip galeriler, müzeler bulmak ve sonunda torbalara peynirler, zeytinyağları, ragu ve pesto sosları doldurmak!



Hiç yorum yok: