28 Haziran 2011 Salı

Evrensel Sıkıntılar



Bazen kendimden, her şeyden sıkıldığım oluyor. Hermann Hesse'nin "Kaplıcada Bir Konuk" adlı romanını okuyorum. Geceleri güç bela girdiğim yatağımda bana hayatın içinde olduğumu hissettiren yegane şey okumak. Satırlara kafamı vermem hayli zor olsa da bir şekilde birkaç sayfayı, hatta bazen daha fazlasını layıkıyla okuyabiliyorum. O sıralar altını çizmek istediğim o kadar çok cümle, öyle kendime yakın anlatılar buluyorum ki. Fakat kalemim çantamda, kalem kutumda duruyor ve üstelik içinde uç yok. Kalkıp kalemi kutumu bulmam, kalemi çıkarıp içine uç takmam ve yatağa dönmem gerekiyor. Ben, üşeniyorum ve satırların altını çizemiyorum. Ellerimden bulaşan krem kapağı biraz yağlıyor ve yine kapakta oluşan kat izi haricinde üzerine sinemediğim bir roman görüntüsü vermesi içimi buruyor; ama üşeniyorum işte. Hesse de kimi zaman üşeniyor kaplıcalarda, rahatlıyorum.

Kendimden sıkıldığım vakit çok ağırlaşıyorum. Omuzlarım, sırtım, bacaklarım ağrıyor. Bacaklarım şişerek birbirine değiyor adeta. Saçlarım güçsüzleşiyor, yüzüm tostoparlak oluyor. Rengim çok düzensiz, değişik. Bir ara rüyalarım keyif veriyordu, şimdi vermiyor. Uykularım pek kısa sanki, hemen bitiveriyor. Belki sahiden hormon düzensizliğinin sonucu bütün bunlar, belki gerçekten saçlarım parlaklığını yitiriyor ve ağırlaşıyorum ve bana öyle gelmiyor, ve belki yine aynı sebeple ruhum da kararıyor. Belki bu sorunu ortadan kaldırırsam bütün bu sıkılmalar gidecek?

Kendimden sıkıldığım vakit her şeyden sıkılmış oluyorum. Hayattan sıkılmış oluyorum. Hayatın tüm parçaları beni yalnız sinirlendirmeye yarıyor. Mutlu olmasını, gülmesini, yürümesini, dik oturmasını, gözlerimi açmasını, gözlerimin yanmamasını, hüzünlenmesini, ağlamasını, duygulanmasını beceremiyorum ama sinirlenmeyi, işte onu pek güzel kotarıyorum. İçimde büyük bir öfke var sanki, kaynağı da belirsiz; ama onu hep saklı tutuyorum. Öfkem beni çok ağırlaştırıyor. Kimseye öfkeli değilim, kendime de öyle öfkeli değilim, hayata yine öfkeli değilim; fakat öfkeliyim. Öfkeli olmasam karga seslerine, ıslık seslerine, güneşin kaybolduğu her ana, güneşin yaktığı her ana, uzak prizlere, uzak park yerlerine, bilgisayara, televizyona, haberlere, yazılara, gazetelere, sahile, su birikintilerine, esnemelere, komşulardan gelen seslere, ellerime, ayaklarıma, planlara, plansızlıklara bu kadar sinirlenmez; giysilerime, alışveriş merkezlerine, mağazalara, müziklere, filmlere, kitaplara bu kadar kayıtsız kalmazdım.

Kayıtsız kalıyorum oysa; müthiş bir kaçma, kaybolma isteği var içimde, artık bir şeyleri ne kadar isteyebiliyorsam. Bir şeyler hissedebileceğime dair her umut kırıntısı bir mide bulantısıyla gölgeleniyor, koşabileceğimi düşündüğüm her anın hemen ardından beni yerime mıhlayan bir yorgunluk dalgası elimi kolumu bağlıyor. Kimi zaman aklımdan çok dolu düşüncelerin geçtiği duygusuna kapılıyorum, fakat sıra konuşmaya ya da yazmaya gelince o düşünceler hiç var olmamış gibi kayboluyorlar bir yerlere. O kadar uzun süredir, o kadar sık tekrarlanıyor ki bunlar, yarattığım tüm güzelliklerin bir yanılgı, geçici bir illüzyonlar serisi olduğu hissine kapılıyorum.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Maharet


Bu kapalı ve bahara çok benzeyen yaz gününde kendimi Nero'ya atmayı uygun buldum. Aslında dün temizlediğim için güzelleşmiş ve içinde bütün gün oturulası evimde zaman geçirebilirdim, ama bütün tek bir yerde kalınca o bulunduğum yerden sıkılıp boş yere güzelliğini harcamış olabiliyorum kimi zaman. Bazen de olmuyor, ama bugün olacaktı biliyorum; çünkü dün zaten tüm gün evdeydim - temizlik artı yemek, feci hamarattım. Ondan önceki gün de öğleden sonradan itibaren hep evdeydim; yemek yedim, televizyon izledim, sonra Agatha Christie okuyarak koltukta uyuyakaldım. Rüyamda benim meşhur eski evin otoparkında bir arabadaydım, çeteler gangsterler falan bir tuhaf işlere bulaşmıştım. Sonra bir anda kamera kuş bakışı görüntü almaya başladı ve kendimi bir Grand Theft Auto kahramanı -ama ilk çıkan oyun- olarak buldum! Bilye kadar görünüyor ve oradan oraya koşturmaya, beni yakalamasına ramak kalmış polisleri vurulmadan haklamaya çalışıyordum. Uyandığımda çok gergindim ama garip bir mutluluk vardı içimde.

Son günlerde, eskiden oynamayı çok sevdiğim bilgisayar oyunlarını düşünüyorum.

Bu sabah dün almış olduğum ama pişirmeye halimin kalmadığı börülce fasulyelerimi pişirdim. Biraz çok piştiler gibi ama olsun. Sonra kahvaltı olarak da mantarlı, kurutulmuş domatesli, taze fesleğenli ve mozzarellalı omlet yaptım kendime. Tek derdim boğaz. Yemek yerken o kadar eğleniyorum ki anlatamam! En boş atıştırmalığın bile ağzımın tadına uygun olmasını şart koşuyorum. Genetik bir özellik mi acaba bu? Yani doymak için değil, mutlu olmak için yiyorum, pişiriyorum. Damak zevki denince resmen heyecanlanıyorum. İyi bir şey bir yandan da, küçük şeylerden mutlu olabiliyorum! Mesela ders çalışırken, midem kazınıp akşam yemeği saati geldiği zaman acayip seviniyorum. Akan suları durduruyorum, evime gidip soframı kuruyorum. Yemekle zaman harcamayan insanlar tanıyorum, onlar başka şeyler yaptıkları sırada ağızlarına iki lokma bir şey atıyorlar  ve bunu yaşam tarzı haline getiriyorlar. Tabii ki zamanım olmadığında ben de bunu yapıyorum (onu da dediğim gibi ağız tadıma göre yapıyorum) ama bunu bir yaşam tarzı olarak belirlemek mi, tanrım hayır!


Cumartesi sabahı Mutfak Sanatları Akademisi'nde doğum günü hediyem olan suşi dersine gittim. Suşi yapmak acayip zormuş, evde mevde yapılamazmış gibi geliyordu bana - gerçi Defne'yle Yavuz bir akşam evde yapıp aşama aşama fotoğraflarını da internete koymuşlar, ama tarif okunup yapılacak şey olarak göremiyordum hala bu suşi işini. Şimdi getirin balığı, mis gibi suşiler yaparım. O kadar da kolay, öyle de keyifli bir şey ki. Malzemeleri koyuyorsun, yuvarlıyorsun, çeviriyorsun ve yiyorsun! Tadı da hakikaten harikaydı, yediğim en güzel suşiler gibiydi. Tabi balığın taze, malzemenin kaliteli olması gerekiyor; ama kesinlikle evde yapılabilir ve yapıldı mı da kazan kazan tüketilmesi gerekir! 

Eve döndüğümde ellerim feci balık kokuyordu. Ne kadar yıkadıysam da ertesi güne değin balık kokusundan kurtulamadım, balık kokusunun ellere bu denli yerleşebildiğini tamamen unutmuştum, oysa çocukluğumdan biliyordum aslında. 


Bu yaz ilk defa, tek başıma, okulda çalışıyor olacağım. Bundan önce yalnız bir yaz yaz okuluna kalmıştım, onda da tek başıma değildim zaten. Tek başınalıktan kastım tek başıma yaşıyor olacağım, üç ayı bir hücrede kapalı geçirecek değilim tabi. Labda benim gibi çalışan arkadaşlarım da olacak. Aslında yazları hep okul biter bitmez Ankara'ya dönerdim, o yüzden bu sene böyle olmayacak olması bana bir garip geliyor - diye bir şeyler yumurtlayacaktım, fakat şöyle dönüp sağlam kafayla bir baktım da üçüncü sınıfı bitirdiğim sene hariç hiçbir yaz böyle bir şey yapmamışım! İkinci sınıfta yaz okulu, üçüncüde Ankara ve staj, dördüncü sınıfın sonunda Amerika, ardından sağda solda bir alay tatil, mezuniyet sonrası İtalya ve Çek Cumhuriyeti. Hiç de öyle Ankara'ya gitmemişim yani yaz boyu; fakat sanki Ankara'ya gitmeliymişim, çocukluğumdaki gibi oyunlar oynamalıymışım, arkadaşlarımla eğlenmeliymişim, bütün gün çizgi film seyretmeliymişim, bilgisayar oynarken krem şanti yemeliymişim (evet, bunu yaptım) gibi geliyor! Sanki aradaki bütün o seneler kaybolmuş, ben daha geçen sene The Longest Journey oynarken mutluluktan dört köşe oluyormuşum, annemlerin eve geliş saatine kadar yalnızlığın ve evin bana kalmasının tadını çıkarıyormuşum ve hemen bu sene değişmiş bu gelenek. 

Yanlış anlaşılmasın, çalışacak olmaktan yana hiçbir şikayetim yok. Büyüdüm mü nedir, artık bir şeyler yapmadan geçen zamanı sevmiyorum. Bu ara hayat görüşüm öyle dünyayı gezeyim, feci eğleneyim, çok değişik şeyler yapayım, bambaşka bir şeyler yaşayayım, restoran kafe açayım ayarında değil. Ben işimi yapayım, okuldakilerle sohbet edeyim, çalışırken zaten eğleneyim, mutlu olayım; işten arta kalan zamanlarda canımın istediği başka şeyler yapayım. Öyle midemde kelebekler uçuşmasın, damarlarımda adrenalin cirit atmasın ama kendi kendime heyecanlı, tatlı hislere kapılayım. 

Geçen akşam bizim bölümün mezuniyet yemeği vardı, araştırma görevlileri olarak bizler de katıldık. Geçen sene bu yemeğe mezun öğrenci sıfatıyla katılmıştım. Her şey iyiydi hoştu da ben henüz kuyruğumu atamamış, tamamlanmamıştım daha. Şimdi koca bir kurbağa olduğumu ve tahtıma kurulup gıdımı oynata oynata ahkam kesebileceğimi iddia edemem, fakat o zaman daha bir diken üstünde, daha bir rahatsızdım. Ait olmadığımı düşündüğüm ya da ait olduğumu hissedemediğim bir yerde gibiydim belki. Bu seneki yemekte ise masalar, çimenler, bakışlar, sohbetler, kararan hava, yanmaya başlayan ışıklar hep bana aitti. Beni bunlar mutlu ediyor işte. Bir yere ait olmak, havanın kokusunu, eşyayı, insanları benimsemek - insanlarla çok içli dışlı olmamız da gerekmez, nasıl geldiyse öyle olmalı. 

Hırsları, kendini ispatlama çabaları olmayan insanları seviyorum. Böyle olmayanlardan da uzak durmak istiyorum; çünkü böyle çabalar akışkan, yapış yapış ve hatta gülünç oluyor - fakat henüz o kadar tecrübeli olmadığım için bazen nükteleri kaçırıyor ve güleceğim yerde üstüme boşalan dalgalar arasında panikliyorum. Bir yandan üstüm başım kirleniyor, öte yandan tüm o karman çorman hezeyanlar tenime nüfuz ediyor. Ben sakin olmak istiyorum, sakin ve dingin. 

Yazıyoor!


Uzun süre yazamamış olmak, sanki geçen zamanı yaşamamış olmak gibi biraz. Biraz, çünkü geçen zaman yaşandı; doyasıya yaşandı, pek de güzel yaşandı. Çok yoğun, çok yorgun yaşandı, ama hiç şikayetim olmadı. Son yazımın üzerine İstanbul'a döndüğümden beri gece gündüz demeden ders çalıştım. Sporu aksatmadım, yemek pişirmeyi aksatmadım, kendimi de aksatmadım aslında; ama belki farklı biri olmaya başladım - her zamanki gibi.


Garip değil mi, ne zaman geriye dönüp baksam kendimi hep değişmiş buluyorum. Dönemin başında bir kamyon çıkınımı toplayıp büyük işlere kalkışmış, yurt hayatımı sonlandırmıştım. Ne koşuşturmaca, nasıl bir hevesti! Bir yandan inanılmaz uzak zamanlarmış gibi geliyor, bir yandan daha dünmüş gibi yakın. Bu dönemin nasıl geçip gittiğine hayret ederken ev için sağda solda mekik dokuyuşumu hayal meyal hatırlıyor gibiyim. Gözümün önüne hep kazaklar geliyor; çünkü kıştı, soğuktu ve çizme, kazak giyiyorduk. Her şey tamam olsun istiyor, insan üstü bir güçle hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın kuruyordum evimi. Her saat ağzımda yeni çalı çırpıyla dönüyor, ekledikçe ekliyordum! Ve sonra, şöyle az geriye geçip baktım; tamam, dedim. O andan sonra evime bir çöp daha eklemem, dedim - eklemedim de. 

Sanki yıllardır burada yaşıyormuşum gibi yaşamaya devam ettim sonra. Hep buradaymışım, hep kırmızı mutfağımda yemek yaparmışım, hep uzun koltuğumda dizi seyredermişim, yüksek masamda kahvaltı edermişim, geniş yatağımda huzurla uyurmuşum gibi. Bundan öncesi uzaklaşmış oldu böylece, yeni bir devir başlamış oldu. Sonra derslerin yoğunluğu geldi, yeni ilişkilerim ve arkadaşlarım oldu, eski arkadaşlıklarımın köklendiği oldu. Yavaş yavaş, ya da hızlıca, değişmeye devam ettim. O kadar tempolu geçiyordu ki günler, eskisi gibi sakin sakin düşünüp yüzümü rüzgara veremiyor, hislerimi huşu içinde didik didik edemiyordum! Daha geçen dönem gediklisi olduğum yerler sanki çok daha geçmişte bir yaşantıya ait; çocukluk gibi, güzel hikayeler gibi, bambaşka. Fotoğrafları açacak oluyorum, geçen sene değil miydi bunlar diye düşünüp şaşırıyorum üzerlerinden yalnız birkaç ay geçtiğini görünce.

Ama hiç şikayet de etmiyorum, değişmişim çünkü. İlk defa, senelerdir ilk defa, bir final dönemini tek damla gözyaşı dökmeden, paniğe kapılmadan, isyan ve lanet etmeden, işimi severek, yatağımı bozmadan okula gitmeyi de severek, uykusuzluktan sesimin çıkmamasını da severek, nasıl olduğunu anlamadan kilolarca sebze meyveyi bir gecede yemesini bile mazur görerek, kilo aldım diye tenimin çekilerek genişlemesini ve bunun yarattığı -fiziksel- acıyı dahi görmezden gelerek, ve her şey bittiğinde başarımı kendime atfedebilerek, yaşadım. 

Ve her şey bittiğinde, gecelerce uyuyamamış olmanın da etkisiyle, üstümden bir anda kalkan yüklerden kalan boşluk içinde, kısacık bir zaman, bıraktım kendimi. Birkaç damla ya ağladım ya ağlamadım, ama gerekiyordu herhalde bu; ufak bir bocalama, yoksa belki bir rahatlama, acaba bir sevinme, bir yandan biraz üzülme. Ayırt edilir yahut edilmez o kadar çok duygu bir araya geldiğinde kendini göstermek, bir delik bulup aradan kaçmak istiyordu. Ne güzel ki o kaçış anında kısacık gözyaşlarımın taşıdıklarını benimsemiş, anlattıklarına saygı ve sevgi besleyebilmiş bir omuz yanıbaşımda bekliyordu.

Şimdi, bir kez daha görüyorum ki hayat böyle bir şey. Konuştuklarım, kokladıklarım, çocukluğumun anılarında gezinmek; o küçük, ışıl ışıl çocuğu bugüne taşıyabilmek, nasıl büyüdüğümü ama onunla aynı kişi olduğumu görüp sevinçten deliye dönmek!


Yazmadığım zaman, bu filmvari hayat görüşümün gerisinde çalan, insanı gülümseyip koşmaya ya da gaza basmaya heveslendiren o harika müzikler gidiyor sanki. Kuru kuruya yaşanmış gibi oluyor, çok değerli hislerim sallapati geçiştirilmiş gibi. O zaman, çok değerli zaman uçup gitmiş gibi oluyor sahiden, değerinden azına razı geliyor. Onun için yine yazmak istiyorum, değiştikçe yazmak!