Bazen kendimden, her şeyden sıkıldığım oluyor. Hermann Hesse'nin "Kaplıcada Bir Konuk" adlı romanını okuyorum. Geceleri güç bela girdiğim yatağımda bana hayatın içinde olduğumu hissettiren yegane şey okumak. Satırlara kafamı vermem hayli zor olsa da bir şekilde birkaç sayfayı, hatta bazen daha fazlasını layıkıyla okuyabiliyorum. O sıralar altını çizmek istediğim o kadar çok cümle, öyle kendime yakın anlatılar buluyorum ki. Fakat kalemim çantamda, kalem kutumda duruyor ve üstelik içinde uç yok. Kalkıp kalemi kutumu bulmam, kalemi çıkarıp içine uç takmam ve yatağa dönmem gerekiyor. Ben, üşeniyorum ve satırların altını çizemiyorum. Ellerimden bulaşan krem kapağı biraz yağlıyor ve yine kapakta oluşan kat izi haricinde üzerine sinemediğim bir roman görüntüsü vermesi içimi buruyor; ama üşeniyorum işte. Hesse de kimi zaman üşeniyor kaplıcalarda, rahatlıyorum.
Kendimden sıkıldığım vakit çok ağırlaşıyorum. Omuzlarım, sırtım, bacaklarım ağrıyor. Bacaklarım şişerek birbirine değiyor adeta. Saçlarım güçsüzleşiyor, yüzüm tostoparlak oluyor. Rengim çok düzensiz, değişik. Bir ara rüyalarım keyif veriyordu, şimdi vermiyor. Uykularım pek kısa sanki, hemen bitiveriyor. Belki sahiden hormon düzensizliğinin sonucu bütün bunlar, belki gerçekten saçlarım parlaklığını yitiriyor ve ağırlaşıyorum ve bana öyle gelmiyor, ve belki yine aynı sebeple ruhum da kararıyor. Belki bu sorunu ortadan kaldırırsam bütün bu sıkılmalar gidecek?
Kendimden sıkıldığım vakit her şeyden sıkılmış oluyorum. Hayattan sıkılmış oluyorum. Hayatın tüm parçaları beni yalnız sinirlendirmeye yarıyor. Mutlu olmasını, gülmesini, yürümesini, dik oturmasını, gözlerimi açmasını, gözlerimin yanmamasını, hüzünlenmesini, ağlamasını, duygulanmasını beceremiyorum ama sinirlenmeyi, işte onu pek güzel kotarıyorum. İçimde büyük bir öfke var sanki, kaynağı da belirsiz; ama onu hep saklı tutuyorum. Öfkem beni çok ağırlaştırıyor. Kimseye öfkeli değilim, kendime de öyle öfkeli değilim, hayata yine öfkeli değilim; fakat öfkeliyim. Öfkeli olmasam karga seslerine, ıslık seslerine, güneşin kaybolduğu her ana, güneşin yaktığı her ana, uzak prizlere, uzak park yerlerine, bilgisayara, televizyona, haberlere, yazılara, gazetelere, sahile, su birikintilerine, esnemelere, komşulardan gelen seslere, ellerime, ayaklarıma, planlara, plansızlıklara bu kadar sinirlenmez; giysilerime, alışveriş merkezlerine, mağazalara, müziklere, filmlere, kitaplara bu kadar kayıtsız kalmazdım.
Kayıtsız kalıyorum oysa; müthiş bir kaçma, kaybolma isteği var içimde, artık bir şeyleri ne kadar isteyebiliyorsam. Bir şeyler hissedebileceğime dair her umut kırıntısı bir mide bulantısıyla gölgeleniyor, koşabileceğimi düşündüğüm her anın hemen ardından beni yerime mıhlayan bir yorgunluk dalgası elimi kolumu bağlıyor. Kimi zaman aklımdan çok dolu düşüncelerin geçtiği duygusuna kapılıyorum, fakat sıra konuşmaya ya da yazmaya gelince o düşünceler hiç var olmamış gibi kayboluyorlar bir yerlere. O kadar uzun süredir, o kadar sık tekrarlanıyor ki bunlar, yarattığım tüm güzelliklerin bir yanılgı, geçici bir illüzyonlar serisi olduğu hissine kapılıyorum.




