Bu kapalı ve bahara çok benzeyen yaz gününde kendimi Nero'ya atmayı uygun buldum. Aslında dün temizlediğim için güzelleşmiş ve içinde bütün gün oturulası evimde zaman geçirebilirdim, ama bütün tek bir yerde kalınca o bulunduğum yerden sıkılıp boş yere güzelliğini harcamış olabiliyorum kimi zaman. Bazen de olmuyor, ama bugün olacaktı biliyorum; çünkü dün zaten tüm gün evdeydim - temizlik artı yemek, feci hamarattım. Ondan önceki gün de öğleden sonradan itibaren hep evdeydim; yemek yedim, televizyon izledim, sonra Agatha Christie okuyarak koltukta uyuyakaldım. Rüyamda benim meşhur eski evin otoparkında bir arabadaydım, çeteler gangsterler falan bir tuhaf işlere bulaşmıştım. Sonra bir anda kamera kuş bakışı görüntü almaya başladı ve kendimi bir Grand Theft Auto kahramanı -ama ilk çıkan oyun- olarak buldum! Bilye kadar görünüyor ve oradan oraya koşturmaya, beni yakalamasına ramak kalmış polisleri vurulmadan haklamaya çalışıyordum. Uyandığımda çok gergindim ama garip bir mutluluk vardı içimde.
Son günlerde, eskiden oynamayı çok sevdiğim bilgisayar oyunlarını düşünüyorum.
Bu sabah dün almış olduğum ama pişirmeye halimin kalmadığı börülce fasulyelerimi pişirdim. Biraz çok piştiler gibi ama olsun. Sonra kahvaltı olarak da mantarlı, kurutulmuş domatesli, taze fesleğenli ve mozzarellalı omlet yaptım kendime. Tek derdim boğaz. Yemek yerken o kadar eğleniyorum ki anlatamam! En boş atıştırmalığın bile ağzımın tadına uygun olmasını şart koşuyorum. Genetik bir özellik mi acaba bu? Yani doymak için değil, mutlu olmak için yiyorum, pişiriyorum. Damak zevki denince resmen heyecanlanıyorum. İyi bir şey bir yandan da, küçük şeylerden mutlu olabiliyorum! Mesela ders çalışırken, midem kazınıp akşam yemeği saati geldiği zaman acayip seviniyorum. Akan suları durduruyorum, evime gidip soframı kuruyorum. Yemekle zaman harcamayan insanlar tanıyorum, onlar başka şeyler yaptıkları sırada ağızlarına iki lokma bir şey atıyorlar ve bunu yaşam tarzı haline getiriyorlar. Tabii ki zamanım olmadığında ben de bunu yapıyorum (onu da dediğim gibi ağız tadıma göre yapıyorum) ama bunu bir yaşam tarzı olarak belirlemek mi, tanrım hayır!
Cumartesi sabahı Mutfak Sanatları Akademisi'nde doğum günü hediyem olan suşi dersine gittim. Suşi yapmak acayip zormuş, evde mevde yapılamazmış gibi geliyordu bana - gerçi Defne'yle Yavuz bir akşam evde yapıp aşama aşama fotoğraflarını da internete koymuşlar, ama tarif okunup yapılacak şey olarak göremiyordum hala bu suşi işini. Şimdi getirin balığı, mis gibi suşiler yaparım. O kadar da kolay, öyle de keyifli bir şey ki. Malzemeleri koyuyorsun, yuvarlıyorsun, çeviriyorsun ve yiyorsun! Tadı da hakikaten harikaydı, yediğim en güzel suşiler gibiydi. Tabi balığın taze, malzemenin kaliteli olması gerekiyor; ama kesinlikle evde yapılabilir ve yapıldı mı da kazan kazan tüketilmesi gerekir!
Eve döndüğümde ellerim feci balık kokuyordu. Ne kadar yıkadıysam da ertesi güne değin balık kokusundan kurtulamadım, balık kokusunun ellere bu denli yerleşebildiğini tamamen unutmuştum, oysa çocukluğumdan biliyordum aslında.
Bu yaz ilk defa, tek başıma, okulda çalışıyor olacağım. Bundan önce yalnız bir yaz yaz okuluna kalmıştım, onda da tek başıma değildim zaten. Tek başınalıktan kastım tek başıma yaşıyor olacağım, üç ayı bir hücrede kapalı geçirecek değilim tabi. Labda benim gibi çalışan arkadaşlarım da olacak. Aslında yazları hep okul biter bitmez Ankara'ya dönerdim, o yüzden bu sene böyle olmayacak olması bana bir garip geliyor - diye bir şeyler yumurtlayacaktım, fakat şöyle dönüp sağlam kafayla bir baktım da üçüncü sınıfı bitirdiğim sene hariç hiçbir yaz böyle bir şey yapmamışım! İkinci sınıfta yaz okulu, üçüncüde Ankara ve staj, dördüncü sınıfın sonunda Amerika, ardından sağda solda bir alay tatil, mezuniyet sonrası İtalya ve Çek Cumhuriyeti. Hiç de öyle Ankara'ya gitmemişim yani yaz boyu; fakat sanki Ankara'ya gitmeliymişim, çocukluğumdaki gibi oyunlar oynamalıymışım, arkadaşlarımla eğlenmeliymişim, bütün gün çizgi film seyretmeliymişim, bilgisayar oynarken krem şanti yemeliymişim (evet, bunu yaptım) gibi geliyor! Sanki aradaki bütün o seneler kaybolmuş, ben daha geçen sene The Longest Journey oynarken mutluluktan dört köşe oluyormuşum, annemlerin eve geliş saatine kadar yalnızlığın ve evin bana kalmasının tadını çıkarıyormuşum ve hemen bu sene değişmiş bu gelenek.
Yanlış anlaşılmasın, çalışacak olmaktan yana hiçbir şikayetim yok. Büyüdüm mü nedir, artık bir şeyler yapmadan geçen zamanı sevmiyorum. Bu ara hayat görüşüm öyle dünyayı gezeyim, feci eğleneyim, çok değişik şeyler yapayım, bambaşka bir şeyler yaşayayım, restoran kafe açayım ayarında değil. Ben işimi yapayım, okuldakilerle sohbet edeyim, çalışırken zaten eğleneyim, mutlu olayım; işten arta kalan zamanlarda canımın istediği başka şeyler yapayım. Öyle midemde kelebekler uçuşmasın, damarlarımda adrenalin cirit atmasın ama kendi kendime heyecanlı, tatlı hislere kapılayım.
Geçen akşam bizim bölümün mezuniyet yemeği vardı, araştırma görevlileri olarak bizler de katıldık. Geçen sene bu yemeğe mezun öğrenci sıfatıyla katılmıştım. Her şey iyiydi hoştu da ben henüz kuyruğumu atamamış, tamamlanmamıştım daha. Şimdi koca bir kurbağa olduğumu ve tahtıma kurulup gıdımı oynata oynata ahkam kesebileceğimi iddia edemem, fakat o zaman daha bir diken üstünde, daha bir rahatsızdım. Ait olmadığımı düşündüğüm ya da ait olduğumu hissedemediğim bir yerde gibiydim belki. Bu seneki yemekte ise masalar, çimenler, bakışlar, sohbetler, kararan hava, yanmaya başlayan ışıklar hep bana aitti. Beni bunlar mutlu ediyor işte. Bir yere ait olmak, havanın kokusunu, eşyayı, insanları benimsemek - insanlarla çok içli dışlı olmamız da gerekmez, nasıl geldiyse öyle olmalı.
Hırsları, kendini ispatlama çabaları olmayan insanları seviyorum. Böyle olmayanlardan da uzak durmak istiyorum; çünkü böyle çabalar akışkan, yapış yapış ve hatta gülünç oluyor - fakat henüz o kadar tecrübeli olmadığım için bazen nükteleri kaçırıyor ve güleceğim yerde üstüme boşalan dalgalar arasında panikliyorum. Bir yandan üstüm başım kirleniyor, öte yandan tüm o karman çorman hezeyanlar tenime nüfuz ediyor. Ben sakin olmak istiyorum, sakin ve dingin.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder