Hafta sonumu dolduran planın iptal olduğunu öğrendim cuma günü. Öğlen saatiydi. Arkadaşlarımla buluşup sohbet ettim, oyun oynadım. Okula dönüp yapmam gereken işlerle ilgilendim, bu arada hafta sonu ne yapacağımı düşünmeye başladım. Aklıma muhteşem bir fikir geldi, çok heyecanlandım. Anneler Günü'nde annemle, ailemle olmayalı çok olmuştu. Hoş, öyle şu günü bu günü gibi şeyleri çok sevmediğim malum, asıl derdim belki ilk defa Ankara'yı bu denli özlemiş olmamdı.
Burada ne tatlı, ne huzurlu bir evim var. Evimin kendi kokusu var (hatta sırf evimin kendi kokusu var diye, onca heveslenip aldığım çubuklu, yasemin kokulu oda parfümünü hala açamadım). Yine de nasıl özlem duydum annemin, babamın evindeki rahatlığa. Orada yatması başka bir şey, o huzurda uyuması o kadar farklı ki. Annem özene bezene bir yorgan aldı bana, ama Ankara'daki yorgan sanki hepsinden pofidik. Yazın sıcağı, kışın soğuğu hep başka buradan. Hava kuru, annem gülüyor, babam alışveriş yapıyor ve o Tonton'la gezerken biz hararetli hararetli konuşuyoruz hep.
İşte koltuklarımız, yataklarımız, koridorlardaki karolarımız ve hiç gelmeyen bahara inat Ankara'da bir bahar havası nasıl burnumda tütüyordu! Yaşamayalı çok oldu bahar havalarını, şimdi kışa daha bir aşina olmama rağmen kış mevsimi uçup gitmişti aklımdan. Üç saat geçti öğlenin üzerinden, ve bir anda yaptım yapacağımı. Sayfayı açtım, 18:00 uçağına bilet buldum, babamı aradım. "Yetişirsin!" dedi, elim ayağım birbirine dolaştı. Üç buçuğu geçe okuldan çıktım, dörde çeyrek kala eve vardım. On beş dakikada kendime bir valiz yaptım, dolapta kalan yemeğimi küçük bir cam kaba aktarıp onu da valize tıktım! Taksi durağını aradım defalarca, açmadılar. Arabayla sitenin girişine gittim, tesadüfen içeri girmekte olan bir taksinin önüne atladım ve beşe on kala havaalanındaydım!
Uçağın gözünü seveyim. Altı saat hın hın hın otobüs çekmek hakikaten eziyet.
Eve gitmeden salatam ve ertesi günkü kahvaltım için gereken alışverişi yaptım, sekize doğru kapıyı çaldım. Yarım saat önce telefonda "Spordan çıktım şimdi, ay ne iyi geldi!" diyen kızını karşısında gören annem aklından iyice şüphe etmesin diye hemen konuşmaya başladım. Onlar kendi yemeklerini hazırladılar, ben valizimden yemeğimi çıkardım. Ailesinin yanına giderken yemeğini de götüren başkası var mı bilmiyorum!
Annem çok sevdiği için Hanımın Çiftliği'ni seyrettik ve canım hiç sıkılmadı. Babam erken yattı, annemle ikimiz gece ikiye kadar oturduk! Yattığımda saat üç olmuştu, kalktığımda on bir. On bire kadar uyumuştum yine, ama moralimi hiç bozmadım. Spora indim, annem de evi temizleyip çocukluk arkadaşlarını ağırlamak üzere hazırlıklarını tamamladı. Arkadaşlarını sevdiğim için ben de çok keyiflendim ve onlar evdeyken evde olmak istedim, ama hep onun mu çocukluk arkadaşları gelecek, kahvaltımı hazırlar hazırlamaz Selen'i aradım. Bize kocaman, mis kokulu bir buket şebboyla geldi. Annemler içerde konuşup gülüşürken biz de geniş, aydınlık, sıcacık mutfağımızda oturduk. Annemin muhteşem tabulesinden ve peynirli böreğinden yedik, çay içtik. Ayların özlemini giderdik saatler boyu. Akşam olup annemin arkadaşları gittikten, babam Tonton'u gezdirip döndükten sonra beraber salona geçtik ve kocaman bir aile olduk. Evin iki kızı, Tonton, anneciğim ve babacığım.
Kuru kuruya anlatıyorum belki; çünkü böylesine doğal, kendiliğinden ve özel güzellikleri süslemeye yanaşmıyor zihnim. Kocaman bir aile olmak, uyuyabilmek, uyanabilmek nasıl tarif edilir ki? Evimizin kokusunu hangi evrensel sözcüklerle aktarabilirim? Koltuklarımızın sırtıma, kollarıma verdiği his, güneşin salona, mutfağa düştüğünü bildiğim açılar, ayaklarımın altındaki sıcak yere bastığımda çıkan o fısıltılı ses ve bütün bunları benim için özel yapan, gerçekten ve çok, çok sevdiklerim. Bir anda, bir arada olabilmenin coşkusunu, yok, nasıl anlatayım?
Pazar sabahı erkenden uyandım, çünkü içim mutlulukla dolmuştu bir kere. İçim çok mutluyken geç de uyanabilirim artık, ama erken kalktım. Ben kahvaltı yaptım, annem yürüyüşten geldi. Konuştuk, konuştuk, sonra bir anda çok yorulduk ve uyuduk. Uyanınca Tonton'u gezdirdik, babaannemlere gittik, sonra her pazar olduğu gibi alışveriş merkezine. Terlik ve yüzük aldım kendime, anneme de çok beğendiği parfümü hediye ettim. Evimize döndük, Seinfeld izledik, güldük, yattık sonra.
Ertesi gün uçakla dönecek olmanın rahatlığıyla hazırlandım, havaalanına yarım saatte ulaştım bitti. İşte böyle geçip gitti hafta sonum, ama her gün geçip gitme kararlılığında olduğu için hiç bozulmadım. Her günün geçip gitme kararlılığında olması tüm sıkıntılarımı ufaltıyor. İşte gün bitiyor, yeni gün başlıyor ve yalnız yaşadıklarımız bir şeyleri değiştiriyor. Ve ben bu hafta sonu en güzel, en istediğim ne varsa anılarıma kattım, dolup taştım!
Dolabımı düzenledim, evi temizledim, Kanyon'a gittim. Kendime kitaplar ve somon füme aldım. Kitapçıda dönüp dolaşıp yine yemek kitaplarının olduğu standın önüne kuruldum, tarifleri evirip çevirdim. Sırf o kitaplar uğruna iflas edebilirim! Tariflerden birini aklımda tuttum, haftanın geri kalanında pişirmek ve geçenlerde aldığım çedar peynirini tüketmek üzere. Eve dönerken arkadaşım aradı, bugüne ödev varmış meğer. Yemekten sonra gecenin üçüne kadar ödevle uğraştım, olmadı. Çok geç yatmış olsam da sabah erken kalktım, okula gidip bütün gün çalıştım, ödevi tamamlayıp yetiştirdim, bu arada bir de sınav gözetmenliği yaptım. Cuma gününe bir ödevim daha var, çok bomba. İki hafta içinde iki proje yapmam gerekiyor, sonra finaller var, ve beklenen asıl projem arkasından. Bugün arkadaşım bana -ikinci kez- inek dedi! İşimi seviyorum!
Büyümeyi, sevmeyi falan hep çok seviyorum.





