10 Mayıs 2011 Salı

Yumurtadan çıkan hafta sonu


Hafta sonumu dolduran planın iptal olduğunu öğrendim cuma günü. Öğlen saatiydi. Arkadaşlarımla buluşup sohbet ettim, oyun oynadım. Okula dönüp yapmam gereken işlerle ilgilendim, bu arada hafta sonu ne yapacağımı düşünmeye başladım. Aklıma muhteşem bir fikir geldi, çok heyecanlandım. Anneler Günü'nde annemle, ailemle olmayalı çok olmuştu. Hoş, öyle şu günü bu günü gibi şeyleri çok sevmediğim malum, asıl derdim belki ilk defa Ankara'yı bu denli özlemiş olmamdı. 

Burada ne tatlı, ne huzurlu bir evim var. Evimin kendi kokusu var (hatta sırf evimin kendi kokusu var diye, onca heveslenip aldığım çubuklu, yasemin kokulu oda parfümünü hala açamadım). Yine de nasıl özlem duydum annemin, babamın evindeki rahatlığa. Orada yatması başka bir şey, o huzurda uyuması o kadar farklı ki. Annem özene bezene bir yorgan aldı bana, ama Ankara'daki yorgan sanki hepsinden pofidik. Yazın sıcağı, kışın soğuğu hep başka buradan. Hava kuru, annem gülüyor, babam alışveriş yapıyor ve o Tonton'la gezerken biz hararetli hararetli konuşuyoruz hep.

İşte koltuklarımız, yataklarımız, koridorlardaki karolarımız ve hiç gelmeyen bahara inat Ankara'da bir bahar havası nasıl burnumda tütüyordu! Yaşamayalı çok oldu bahar havalarını, şimdi kışa daha bir aşina olmama rağmen kış mevsimi uçup gitmişti aklımdan. Üç saat geçti öğlenin üzerinden, ve bir anda yaptım yapacağımı. Sayfayı açtım, 18:00 uçağına bilet buldum, babamı aradım. "Yetişirsin!" dedi, elim ayağım birbirine dolaştı. Üç buçuğu geçe okuldan çıktım, dörde çeyrek kala eve vardım. On beş dakikada kendime bir valiz yaptım, dolapta kalan yemeğimi küçük bir cam kaba aktarıp onu da valize tıktım! Taksi durağını aradım defalarca, açmadılar. Arabayla sitenin girişine gittim, tesadüfen içeri girmekte olan bir taksinin önüne atladım ve beşe on kala havaalanındaydım!

Uçağın gözünü seveyim. Altı saat hın hın hın otobüs çekmek hakikaten eziyet.

Eve gitmeden salatam ve ertesi günkü kahvaltım için gereken alışverişi yaptım, sekize doğru kapıyı çaldım. Yarım saat önce telefonda "Spordan çıktım şimdi, ay ne iyi geldi!" diyen kızını karşısında gören annem aklından iyice şüphe etmesin diye hemen konuşmaya başladım. Onlar kendi yemeklerini hazırladılar, ben valizimden yemeğimi çıkardım. Ailesinin yanına giderken yemeğini de götüren başkası var mı bilmiyorum!

Annem çok sevdiği için Hanımın Çiftliği'ni seyrettik ve canım hiç sıkılmadı. Babam erken yattı, annemle ikimiz gece ikiye kadar oturduk! Yattığımda saat üç olmuştu, kalktığımda on bir. On bire kadar uyumuştum yine, ama moralimi hiç bozmadım. Spora indim, annem de evi temizleyip çocukluk arkadaşlarını ağırlamak üzere hazırlıklarını tamamladı. Arkadaşlarını sevdiğim için ben de çok keyiflendim ve onlar evdeyken evde olmak istedim, ama hep onun mu çocukluk arkadaşları gelecek, kahvaltımı hazırlar hazırlamaz Selen'i aradım. Bize kocaman, mis kokulu bir buket şebboyla geldi. Annemler içerde konuşup gülüşürken biz de geniş, aydınlık, sıcacık mutfağımızda oturduk. Annemin muhteşem tabulesinden ve peynirli böreğinden yedik, çay içtik. Ayların özlemini giderdik saatler boyu. Akşam olup annemin arkadaşları gittikten, babam Tonton'u gezdirip döndükten sonra beraber salona geçtik ve kocaman bir aile olduk. Evin iki kızı, Tonton, anneciğim ve babacığım. 

Kuru kuruya anlatıyorum belki; çünkü böylesine doğal, kendiliğinden ve özel güzellikleri süslemeye yanaşmıyor zihnim. Kocaman bir aile olmak, uyuyabilmek, uyanabilmek nasıl tarif edilir ki? Evimizin kokusunu hangi evrensel sözcüklerle aktarabilirim? Koltuklarımızın sırtıma, kollarıma verdiği his, güneşin salona, mutfağa düştüğünü bildiğim açılar, ayaklarımın altındaki sıcak yere bastığımda çıkan o fısıltılı ses ve bütün bunları benim için özel yapan, gerçekten ve çok, çok sevdiklerim. Bir anda, bir arada olabilmenin coşkusunu, yok, nasıl anlatayım?

Pazar sabahı erkenden uyandım, çünkü içim mutlulukla dolmuştu bir kere. İçim çok mutluyken geç de uyanabilirim artık, ama erken kalktım. Ben kahvaltı yaptım, annem yürüyüşten geldi. Konuştuk, konuştuk, sonra bir anda çok yorulduk ve uyuduk. Uyanınca Tonton'u gezdirdik, babaannemlere gittik, sonra her pazar olduğu gibi alışveriş merkezine. Terlik ve yüzük aldım kendime, anneme de çok beğendiği parfümü hediye ettim. Evimize döndük, Seinfeld izledik, güldük, yattık sonra.

Ertesi gün uçakla dönecek olmanın rahatlığıyla hazırlandım, havaalanına yarım saatte ulaştım bitti. İşte böyle geçip gitti hafta sonum, ama her gün geçip gitme kararlılığında olduğu için hiç bozulmadım. Her günün geçip gitme kararlılığında olması tüm sıkıntılarımı ufaltıyor. İşte gün bitiyor, yeni gün başlıyor ve yalnız yaşadıklarımız bir şeyleri değiştiriyor. Ve ben bu hafta sonu en güzel, en istediğim ne varsa anılarıma kattım, dolup taştım! 


Dolabımı düzenledim, evi temizledim, Kanyon'a gittim. Kendime kitaplar ve somon füme aldım. Kitapçıda dönüp dolaşıp yine yemek kitaplarının olduğu standın önüne kuruldum, tarifleri evirip çevirdim. Sırf o kitaplar uğruna iflas edebilirim! Tariflerden birini aklımda tuttum, haftanın geri kalanında pişirmek ve geçenlerde aldığım çedar peynirini tüketmek üzere. Eve dönerken arkadaşım aradı, bugüne ödev varmış meğer. Yemekten sonra gecenin üçüne kadar ödevle uğraştım, olmadı. Çok geç yatmış olsam da sabah erken kalktım, okula gidip bütün gün çalıştım, ödevi tamamlayıp yetiştirdim, bu arada bir de sınav gözetmenliği yaptım. Cuma gününe bir ödevim daha var, çok bomba. İki hafta içinde iki proje yapmam gerekiyor, sonra finaller var, ve beklenen asıl projem arkasından. Bugün arkadaşım bana -ikinci kez- inek dedi! İşimi seviyorum!

Büyümeyi, sevmeyi falan hep çok seviyorum. 


4 Mayıs 2011 Çarşamba

Etiketsiz



Bugün hava yağmurluydu, garipti. Önce soğuktu, sonra sıcak oldu, sonra yine soğudu. Fakat benim canım hiç sıkılmadı. Bugün kırmızı ruj sürdüm ve yeni aldığım minik tokamı taktım. Bugün çok geç uyandım ama gördüm ki bu sebepten dünya başıma yıkılmadı. Bugün çok geç uyandığım halde bankaya gitme işini yarına ertelemedim ve yatırım yaptım. Bu sabah kahvaltı niyetine birkaç kurutulmuş domates, çok az peynir ve bala bulanmış bir ceviz yedim, bankadan dönüşte kantinden tost aldım ama tost makinesine attırmadım. Bölüme dönüp bölümdeki tost makinesinde ısıttım, çay ocağından bir bardak çay aldım yanına. Tost çok çabuk bitti ve neye uğradığımı şaşırdım ama dünya dönmeye devam ediyordu. Çay tatsız geldi, ama evet dünya yine güzel güzel dönüyordu. Daha çayım bitmemişti ki kapı açıldı, arkadaşım geldi. Kahve alacağım dedi, çayımın bitmemiş olmasına aldırış etmeksizin ben de aşağı indim ve kendime ufak bir kahve aldım. Dersten önce derse hazırlanmak yerine sohbet ettik bir saat, sonra hava soğumaya başladı ama dünyanın dönüşünde bir sorun yoktu. Geç uyanmıştım, iştahım çok açıktı, hayatımdaki anlamsızlıkları ve boşlukları sorgulamaktan değil hissetmekten gına gelmişti, ama dünya dönüyordu ve ben vardım. Ben vardım ve kırmızı ruj sürüp upuzun atkuyruğu yapmış, yeni minik tokamı takmıştım. Manikür yapmamıştım ama ellerim vardı.

Çok şeyi sevdiğimi düşündüm, ama sevmek canımı yakıyordu. Çünkü sevdiklerim sanki içimde kalıveriyordu. Sevgilerimi, daha doğrusu sevgilerden doğan sevinçlerimi dışarı taşıramıyordum. Sevindiğimle kalıyordum. Sevindikten sonra bir şey olmuyordu, o zaman sevinmek de pek anlamsızlaşıyordu. Bir masayı örneğin, bir masayı bile yeri geldiğinde çok sevebilir ve onu sevmekten gözyaşlarına boğulabilirdim. 

İçimde çok fazla duygu, çok fazla enerji yaratıyordu. O kadar fazla enerji bünyemde ters tepiyor ve beni uyumaya zorluyordu. Uyudukça uyumak istiyordum. Bütün sevinçlerimi, üzüntülerimi, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, mutluluklarımı ve heyecanlarımı derin dondurucuya atıp bekletiyordum içimde. Onların kıpırtısı bir uykuda duruluyor, rüyalarda rahatlıyordu. Bu kıpırtılarla daha başka şekilde baş etmeye, onlarla yüzleşmeye çekiniyor ve sırf bu yüzden hareket etmekten korkuyordum. 

Bugün cesaretimi topladım. Duygularımı uyutmayıp dışarı fışkırtmak için illa sağa sola yamanmam gerekmiyordu. Spora gittim ve tüm hislerimi koştum, çevirdim, kaldırdım, indirdim. Spordan çıktığımda saat geç olmuştu. Çocuklarım ve kocam açlıktan ölmüş olmalıydılar, ders çalışmamı bekleyen hocalarım çok sinirlenmiş olmalıydılar, uyku saatim ertelenmiş olmalıydı ve yapmam gereken ne çok şey vardı kafamda. Dünya sakin sakin dönüyordu. Çocuklarım da yoktu, kocam da. Hocalarımın aklına en son ben gelirdim. Yapmam gereken hiçbir şey yoktu çünkü her şeyi zamanı geldiğinde yapmasını biliyordum. Çünkü dünya güzel güzel dönüyordu.

Son derste feci bir yağmur koptu. Hava buz gibi oldu. Mayıs ayının dördünde böyle bir havayla hiç karşılaşmamıştım. Belki de karşılaşmıştım ama o zamanlar annemle babamın kanatları altında, mutluluktan mest olmuş bir vaziyette, kılımı bile kıpırdatmadan yaşıyor olmalıyım. Artık havanın beni etkilemediğini hissettim. Hava durumu olabileceği en kötü duruma gelmişti, oysa dünya dönüyordu. Bundan ötesi yoku. İşte en kötüsüyle karşılaşmış, rengarenk baharlıklarımızı giyip ortalıkta koşuşturacağımız vakit bu gri gökyüzünün altında kalmıştık. Hava dibe vurmuştu, ve hayret, dünya başıma yıkılmamıştı.

Dünya başıma yıkılmadığı için çok sevindim. Varlığımın farkında olabilmeme ayrı bir sevindim. O kadar çok sevindim ki, işte yine sevincim gelip içime yerleşti. Çok sevinçli olduğumu göstermek için ponponlar takmak, varlığımı ve dünyayı kutsamak için ağlamak, sıçramak, koşmak, bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirerek sevincimi yaşamak istedim. Bunun üzerine bir adaçayı yaptım - uzun süredir içmemiştim; çünkü belki sakinleşmeye de korkuyordum. Sevimsiz bir hezeyan içindeydim ve eski güzel alışkanlıklarımın bu hezeyanı geçiremeyerek beni düş kırıklığına uğratacaklarından korkuyordum. Daha fazla düş kırıklığına tahammülüm kalmamıştı.

Oysa ben vardım. Dünyam dönüyordu; hissettiklerim ve yaşadıklarım bu dönüşün ufak, hezeyansız ve geçici birer parçasıydı. Durdurulamaz bir fabrika bandı, bir geçit töreniydi zamanın yaşattıkları. Yaptıklarım ve duygularım, gece ve gündüzün şaşmaz döngüsüyle karşılaştırıldığında çok çeşitli, çok havadar, hafiftiler. İçimde bir şeyler var ama bunların tanımı yok. Dünyanın geri kalanıyla hiçbir ilgisi de yok, sanki dünyevi değiller. Mutluluk, huzur, sevinç, üzüntü; hislerimize ne çok etiket yapıştırmışız! Bir şeyler hissediyorum ama ne oldukları hiç umrumda değil. Yalnızca hissediyorum; yaşıyorum.


3 Mayıs 2011 Salı

Kişniş. Iyk!


Dün diyet havalarında, bir yandan bugüne yetişecek projenin bir kısmını yapmama yarayacak koca bir yazılımın inmesini beklerken, yemek tariflerine bakıyordum bilgisayardan. Quesadilla, burrito falan derken dedim ki Meksika'dan gideyim. Renkli biberli, kırmızı fasulyeli, kimyonlu yemeğimden yapayım, üzerine de çedar peyniri rendeleyeyim. Ağzım bir sulandı bir sulandı - sonra, aniden, kişniş istedi canım!

Daha önce bir sefer, yapacağım bir yemeğin tarifinde kişniş vardı. Zaten hep yabancı sitelerden ve kitaplardan yemek bulduğum için tariflerin herhalde yarısında kişniş var: kişniş ekleyin, kişniş doğrayın, oh bir avuç kişniş katın, yetmedi üstüne de süs olarak kişniş serpin falan (bilhassa bu Amerikalılarla İngilizler, bayılıyorlar kişnişe. Ready Steady Cook'ta devamlı "coriander" der dururlardı). İlk sefer bir heves kişniş almaya kalkmıştım. Allah'tan satın almadan önce kişniş kabını açıp içinden bir tanecik, bir sap falan değil bir kişnişçik yemiştim ve o dakikada herhalde kendimden geçmiştim. Böyle rezil, böyle korkunç bir şey olamazdı! Halbuki nasıl da benziyordu cânım maydanoza! Maydanoza bu kadar benzeyen bir şeyin tadı nasıl böyle başka, böyle acayip, böyle tuhaf, böyle tarifsiz fena olabilirdi!

İyi ki ağzıma atmıştım o feci kişnişi. Aman canım, maydanoza pek benziyor nasılsa, deyip yemeğime tarifteki gibi avuçla koysam kim bilir halim ne olurdu! O bir tek kişnişçiğin tadı uzun süre gitmedi ağzımdan; ama nasıl olduysa işte, dün öyle tariflere bakarken, kişnişin daha başka, o asıl sevdiğin, hayalimde canlandırdığım tadı geldi aklıma. Chipotle'nin dürümlerindeki pilava konulan, fajitaların yanındaki salsa sostan azıcık süzülen kişnişe kaydı aklım! Yani sanki o öbür bir kişniş falan olmalıydı, bir şekilde hale yola giriyor olmalıydı bu kişniş! Hadi yine bir heveslendim - üzerinden zaman geçmiş tabi unutmuşum ilk korkunç kişniş denememi. Yine pür heves gittim Macrocenter'a, çekilin beyler kişniş alacağım!

Kişnişlerimi aldım, bir paket yetmez şekerim ben iki paket kişniş aldım. Saat olmuş dokuz, ama pes etmek yok! Önce kırmızı soğan doğradım, sonra domates, sonra biber - salsa sosu yapıyorum canım. Ondan sonra özenle kişniş paketini açtım. Daha açar açmaz rezil rüsva bir koku mutfağı sardı. Yok dedim, kesip salatayla karıştırınca çok güzel olacak. Şimdi bir tuhaf geldi ama güzel olacak, güzel. Hatırlamaya çalıştım restoranlarda damağıma çalınan tadı. Şöyle 3-4 sap aldım anca, kendime de kızdım iki pakete ne gerek vardı diye. Maşallah pek güçlüydü besbelli, 5-6 sap 5-6 gün yeteceğe benziyordu. Bundan nasıl avuçla yemeğe katıldığına şaştım ama ümidi elden bırakmayarak doğramaya başladım.

Doğrarken artık kokudan sarhoş olmuş gibiydim. Olabildiğince kısa sürede, artık ne olacaksa olsun diye düşünerek kişinişi soğan-domates-biberin üzerine ekledim. Karıştırdım. Karıştırırken iyice acayip kokular çıkmaya başladı (şu an yine burnuma geldi sanki), ama pes etmedim! Cesaretimi topladım, derin bir nefes aldım ve bir kaşık attım ağzıma.

Pek sevimli görünüyorlar, değil mi? Aldanmayın!..

Aman tanrım! Böyle bir şey o-la-maz! Beş yaşında yuvaya giderken, öyle çok yemek seçen bir çocuk olmadığım halde, öğle yemeklerinde çılbır verildiği günler annem beni öğlen alır götürürdü. Çılbırın ç'sini duysam midem kalkardı - burada bahsettiğim mide kalkması, iğrendirmek istemem ama cidden midenin ayağa kalkmasıdır, hani o çocuk öğürmesi olur ya bir anda böyle fena olursunuz, aynen o işte. Ve inanın, çok samimi söylüyorum, beş yaşından beri yüreğimde yaradır ya o çılbır, dünkü kişnişin üzerine getirin bir kazan, nasıl yerim! Vallahi yerim! Ben böyle şey ömrümde tatmadım! Bu nasıl bir şey! Nasıl korkunç bir şey!

Hiç acımadım, ki geçenlerde bir yemek yapacaktım ve porsiyon başına 3 zeytinden 15 zeytine ihtiyacım vardı, ziyan olan yemek canımı öyle yakar ki zeytinlerin fazlasını aldığım gün markete götürüp iade ettim, bunlar ziyan olmasın, dayanamıyorum dedim de marketteki adam benim için kesin üşütük demiştir. Yaa işte iki zeytinin hesabını yapan ben, koca bir salatayı olduğu gibi çöpe attım, açılmış açılmamış bütün kişnişleri hemen arkalarından boşalttım. Fakat henüz kişnişten kurtulamamıştım. Yeni ve kişnişsiz bir salata yaptım ama sanki soğan-domates-biber üçlüsü kişnişten ayrılamıyordu artık, üçünü birlikte yedim mi ağzıma o kişnişli tat geliyordu. Elim mahkum, ikinci salatayı da çöpe döktüm! Ellerim acayip kişniş kokuyordu. Setin üstünde nereye değmişse o kişniş, leş gibi kokutmuştu oraları! Ağzımdan da kişnişin tadı gitmiyordu, bütün iştahım kaçtı oysa karnım çok açtı!

Paşa paşa bir salata ve omlet yaptım kendime. O kadar midem kalkmıştı ki oturup yemek falan pişirmeme olanak yoktu artık. Korkunç, pek korkunç, kelimenin tam anlamıyla korkunç, tek kelimeyle korkunç, çok, çok korkunç bir şeydi bu kişniş ve Chipotle'de, salsa soslarda ve enchiladaların yanında falan nasıl ne şekilde getirildiği artık beni ilgilendirmiyordu. Ben, bizzat kendim, kişnişi yemeklerde kat-iyen kullanmayacaktım!

Kişniş kokusunun ellerimden gitmesi sanıyorum 3-4 sabunlama ve 2 kere toplu bulaşık yıkamamdan sonra anca gerçekleşir gibi oldu. Ağzımdan tadının gitmesi ise yemekten sonrasına kaldı. Anneme anlattım, "Nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Serkan'a anlattım bugün, "İyi de, sen de nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Dün Murat Hoca'ya "Hiç de sevmem ama canım çok kişniş çekti!" demiştim de "Ben bayılırım!" demişti. Evet. Ben de sahiden bayılıyordum.

Hayır, kesin bir iş var bu işte. Acaba kurutulmuş kişniş falan mı koyuyorlar bu Meksika yemeklerine? Of bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Kişniş maceram burada sonlandı. Sahi nereden icat ettim ki ben bu kişnişi? Öyle havalara girip, ah şekerim bu akşam da kişnişli salsa yapacağım, falan diye kendi kendime hülyalara dalarsam olacağı bu. Bilemedim en baştan bir yumurta kırıp içine domates peynir atmasını. Gözüm yükseklerde şekerim, ah, ah.

1 Mayıs 2011 Pazar

Yumurtalı Ekmek



Bu sabah markete gittim. Döndüğümde apartmanda çok sevimli bir yağ kokusu vardı - evet, yağ kokusu kimi zaman sevimli bile olur. Hayat işte, yağ kokusunu da sevimli yapıyor bazen! Yağ kokusu, yumurtalı ekmekten geldiği zaman sevimli olur, sabah sabah.

Taze ekmeği kalın dilimlere bölersiniz, bir çukur tabağa kırıp çırptığınız yumurtaya hiç sakınmadan, arkalı önlü bir güzel bularsınız. Kalori sözcüğünü hiç işitmemiş, kilonun falan ne olduğunu hiç bilmemiş olmanın, beyaz elbiseden görünen yumuk ve minik bacaklarla ortalıkta koşturan, boyu sehpaya anca yetişen bir çocuk olmanın güzelliğinden ileri gelen bir rahatlıktır bu. O rahatlıkla yumurtaya bulanmış ekmekler ısıtılmış yağa bırakılır, yağdan rahat ve mis gibi kokular çıkar. Ev koktu demezsiniz, amanın kızartma bu demezsiniz, burnunuz o güzelim cehaletin hafif kokusunu içine aldıkça iştahınız kabarır. Yanına bir domates keser, yağlı beyaz peynir koyarsınız azıcık. Tabak tepsiye alınır, tepsi sehpaya bırakılır ve sehpanın başında, gide gele yenir yumurtalı ekmek.