29 Haziran 2010 Salı

Baş Aşağı



Moda ve röportaj yazarı olarak tanımlanan bir gazeteci hanımın geçenlerde ailesi ve oğlunun dadısıyla çıktığı tatilin ardından dadıyı ezip bezelyeye çevirdiği yazının yankılarını belki duymuşsunuzdur. Pazar günü alıp pazartesi okuduğum gazete ekinde çınlamaya devam eden bu yankılar, yapılan haksızlığa bir çift söz söyleme isteği uyandırdı bende.

Benim öyle son moda bir "dadı"m hiç olmadı, ama annem de babam da çalıştıklarından ilkokul üçe geçip evde yalnız kalabileceğim kararına varılana dek okuldan sonraki iki saatime eşlik edecek bakıcılarım vardı. Okul öncesi çağlarımda altı yıl Satı Teyze baktı bana, Ramazan aylarında onun minik evine gider, kurduğu yer sofrasında iştahla yemek yemeden önce televizyona bağlı Atari'de araba yarışı oynardım. Satı Teyze'nin annemin görebildiği kusurları, hafif kurnazlıkları varmış, ama ben onu hep iyi hatırladım. Çocuk ona yapılan kötülüğü bilir ve unutmaz, oysa Satı Teyze'yi bugün bile minnetle anımsarım. Bir de Güleser Abla'm vardı, "ablam" diyordum ona, öyle kabullenmiş, sevmiştim onu. Gideceği zaman bahçenin çimlerine yüzüstü uzanıp uzun uzun ağlamıştım arkasından, ayrılığımız çok zor olmuştu. İlk birkaç gün anlaşamamıştık ama sonradan ona öyle bağlanmıştım ki hayatımın unutulmaz bir parçası halini almıştı. Ondan sonra bakıcıların da yardımcıların da biri gitti ötekisi geldi. Annem titizdir, hep söylerim. Temizlik hastası falan değildir, sadece işin layıkıyla yapılmasını ister ve onun gibi işine dört elle sarılan bir yardımcı bulabilmek hiç kolay değil.

Şimdi anladığım kadarıyla dadılık mesleği daha bir ayrılmış, ev temizliğini falan kapsamıyormuş ve yalnız çocuğun bakımına yönelik olması icap ediyormuş. Benim bakıcılarımın asıl işi haftanın bir günü evin temizliğini -annemle beraber çalışarak- üstlenip diğer günler iki saat kadar bana refakat etmekti. Hiçbir zaman yardımcılarımıza iş buyurmadım, şımarıklık etmedim, zira ailemden böyle gördüm ben.

Yardımcımız eve geldiği zaman sabahın erken saatleridir, babamla ben uyuyor oluruz. Annem sessizce kapıyı açar, çay demlediğini söyleyerek kendi de orada oturduğundan yardımcısını mutfakta ağırlar. Kahvaltı edip etmediğini sorar, etmediyse hemen kahvaltı hazırlar ve beraber bir şeyler yer, çaylarını içip sohbet ederler. Sonra iki koldan işlere başlarlar, öğlen oldu mu yine beraber yemek yer, konuşurlar. Ben de arada sohbete katılırım, nevresimler değişmeyecekse yatağımı kendim toplarım. Odamı hiçbir zaman "Nasılsa toplanacak!" diye düşünerek dağınık teslim etmem, her gün nasıl derli topluysam o gün de öyle bırakırım çıkmadan önce.

Şimdi bu çok görgülü hanımefendi tutmuş, lütfedip mavi yolculuklara götürdüğü dadısından adeta bir sepet olmasını beklemiş de kadıncağızın insan olası gelince pek bozulmuş! Dadı kendisini bikiniyle görünce sere serpe uzanmak istiyormuş, yazar eminmiş ki aynada yüzünü defalarca kontrol edip yanıp yanmadığına bakıyormuş! Kendi çoluğunu çocuğunu bırakıp geldiği bu uzak maviliklerde ailesini özlemiş, yanlarında olabilmelerini düşünüp iç geçirmiş ve hanımefendiye bu "sayıklamalar" ucuz, bayağı gelmiş! Su altında nasıl nefes alındığını merak ettiği için fırsattan istifade bir dalış kursuna yazılan başka bir dadıya yönelik "Ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!" ifadesini kullandığı sıralarda, sonradan görmelik yarışını açık ara kazanabilmek için var gücüyle bitişe koşuyormuş.

En beterine şahit olmuş, çocuğunu tehlikede hissetmiş olsa bu üslupta yazar mıydı hiç? Olanı biteni anlatır, tanıdığı dadının gidip yerine özensiz, aklı havada, bambaşka bir insanın geldiğinden dem vurur, üzüntüsünün ve şaşkınlığının üstüne basardı. Zaten yazıda dadının yaptığı herhangi bir saygısızlıktan, hadsizlikten söz edilmiyor ki; varsa yoksa kadıncağıza tepelerden bakılmış, onun üzerinden şişinildikçe şişinilmiş! Yazar tatile adeta böylesi bir ego tatmini için çıkmış, sırf bunları aktarmak ve dadının isteklerini, heyecanlarını sömürmek için açık tutmuş gözlerini.

Ne yazık, böyle insanlara deneyimlerinden çıkardıkları üstün saptamalarını bizlerle paylaşmaları için köşeler tahsis ediliyor. Daha insan olmaktan, kimlikten haberi yokken insanlığı ilerletmek adına nasıl bir profesyonellikle kolları sıvıyor! Ona göre herkes işini layıkıyla yapmalı, sahi bu hanım püfürdeyerek "iş" yaparken neyi layıkıyla beceriyor? Anlamayı mı? Olmayı mı? Saygıyı, öz saygıyı mı? Hiçbirinin esamesi okunmuyor. Kendini yerden yere vurduğu satırlarda tahtına gömülmüş, oysa nefessiz kaldığının farkında bile değil. Dadı mavi gökyüzünün altında ciğerlerine umut doldurup ailesini göğsünden havaya ve havadan tekrar kendine döndürdüğünü hissetmeye çalışırken o kapana kısılmış, tüm sevinç ve özlemleri hasetle alaşağı etmeye yeltenmiş.

İnsana insanca davranmak, erdemden ziyade doğallıkla gelişen, olması gereken şey. Ben ailemden gördüm bunu, iyi ki de gördüm. Ayrı odalarda, ayrı takımlarda, ayrı çeşit yemeklere mahkum edilen yardımcıları duydum, küçücük çocukken bakıcısına bağırıp çağıran arkadaşlarımı görüp terbiyesizliklerini kınadım, o yaşımda bile bir anda soğudum onlardan. Peki onlar yarasa gibi baş aşağı durduklarını, asıl alttakinin kendileri olduğunu anladılar mı hiç? Sanmam. Sonradan gördüler, hep tersten yaşayıp gittiler işte. Yan yana konup asıldıkları dal nasılsa hiç kırılmadı; ama farkında olmadıkları, onlarınkinin ta köklerden yalnız, çok başka bir ağaç olduğuydu.

Altüst Kimlik


İtalyanca sınavından çıktıktan sonra Max ve iki arkadaşımızla yine Junction'da yemeğe gittik; ben buharda sebze tabağı, onlar pizza. Epey de oturduk, bol bol sohbet ettik, İtalyanca sonrası yemeklerin en güzeliydi. Omuzlarımdan tüm yükler kalkmış ya, belki biraz da ondandı keyfim. Max'ın Facebook hesabında bir tuhaflık olduğunu sezmiştim, az sayıdaki arkadaşlarının tamamı sanki Kültür'den öğrencilerdi, var olan üç beş fotoğrafında da garip bir özensizlik vardı. Massimiliano Max Cortese ismi, düşündürücü, ama olabilirdi.

Bir ara nereden icap etti bilmiyorum ama Max kimliğini çıkarıp bizlere gösterdi. "Alpay Görgülü". Bizler "Ne? Nasıl olur?" falan derken İtalya nüfus cüzdanını ve İtalyan ehliyetini çıkardı, hepsi Alpay Görgülü, Alpay Görgülü. Ben dedi, şu kapıdan girdikten sonra Max oluyorum, çıkarken Alpay. Birinci kur öğrencilerimin Türkçe bildiğimi bilmemelerini istiyorum, hem sonra kayda gelip İtalyan hoca isteyen öğrenciler Alpay'ı duyunca vazgeçiyorlar. Açıklamalar iyi güzel de bizim şok durumumuz bir türlü geçmiyor. Ne acayip bir durum yahu bu! Adamı aylar boyunca Max diye belledik, tanıdık; bir anda Max sanki hayal ürünü, şizofren bir beynin yaratısı oldu çıktı! Sinirli, heyecanlı gülüyoruz, bir şey diyemiyoruz!


Max'ın annesi İtalyan, babası ise kırk yılı aşkın süredir İtalya'da yaşayan bir Türk. İtalya'ya gitmiş zamanında, Max'ın annesiyle tanışıp evlenmiş ve bir daha da dönmemiş. Max'ın annesi epey soylu, unvanlı bir aileden geliyormuş da sırf sevdiği adamla evlenebilmek için unvanlarından bile vazgeçmiş. Ailesi hala İtalya'da; Max ise, ablası gibi, burayı daha çok sevdiği için on sene önce Türkiye'ye yerleşmiş. İtalyan Kültür'deki kimlik bunalımını hallettikten sonra iş ikinci bir Facebook hesabı ile oyununu devam ettirmeye gelmiş. Alpay ismini Max ile özdeşleştirmiş, aslında Massimo olsa daha iyiymiş ama soyadı için "Görgülü"yü "Cortese" diye birebir çevirince müzikal uyumu yakalamak adına "Massimiliano"nun daha uygun olacağında karar kılmış!

Mimiklerimiz biraz normalleştikten sonra ne diyeceğimiz konusunda hala mutabakata varamadık. Gel de onca zaman tanıdığın adama bu saatten sonra Max yerine Alpay de. Ben çıksam şimdi arkadaşlarıma, aslında adım Giovanna desem ne bomba olur!

Çekap


Pazar günü kendi kendime çığır açtım! Sabah on birde uyanıp yürüyüşe çıktım. Adından anlaşılacağı üzere yürüyüş bu. Yürüyüşlerimi koşuya çevirmekten hep korktum, hızımı ayarlayamazmışım ve çok hızlanıp tıkanırmışım ya da fazla aheste gidip işin suyunu çıkarırmışım gibi gelirdi. O gün nasıl olduysa, daha ilk yatlara varmadan bir anda koşmaya başladım! On dakika verdim kendime, o on dakikada Bebek'ten Kuruçeşme'ye vardım ve yürüyerek dönüş yolumun başlangıcına kadar gittim. Dönüşte, Ortaköy'ün kalabalığını atlattıktan sonra yine Kuruçeşme'den Bebek'e, bu sefer on beş dakika koştum! İki saat alan yürüyüşüm bir buçuk saatte bitti ve kendimi inanılmaz zinde hissediyordum.

Kahvaltıdan sonra yine yüzyıllardır denk gelip Dunkin ve Manzara haricinde bir yerlerde sorumluluklarımızın arasına sıkışmamış, rahat bir çay kahve sohbeti yapmaya çalıştığımız Umut'la Bebek'e indik, üç saatin ardından yürüyerek yukarı döndük ve arabayı alıp Kanyon'a devam ettik. Bir günde iki defa Küçük Bebek'ten yukarı yürüdüğüme göre canıma susamış olmalıyım. Kanyon'da bir sürü film adı not ettim, birkaç da kitap baktım. Kitapların hepsi ilgi çekici görünüyordu gözüme, ama bir şekilde daha çok incelemek ve sonradan asla hayal kırıklığına uğramamak istiyordum, o yüzden annem geldiğinde onunla beraber bakınalım diye şimdilik yalnızca "Asal Sayıların Yalnızlığı"nı aldım, diğerlerini hala kafamda evirip çeviriyorum.

Kanyon'dan dönüp Marmara Hisar'da Yasin, Emir ve Melis'le buluştuk, bir şeyler yiyip yeni evinde ve doğum gününde Melis(ina)'yı görmeye gittik. Bizim buralarda şahane bir sitede, harika bir eve çıkmış. Hisarüstü'ndeki derme çatma evlerden sonra böylelerini görmek insana huzur veriyor. Sitenin kapısında zaten güvenlik var, ama içerde de görevliler geziniyor. Her yer yeşillik, itinalı, nezih. İçimi ne kadar açan bir kelimedir bu nezih! Buralarda kalırsam, darısı başıma inşallah. Bir zaman böyle güvenli, huzurlu, kutu gibi bir evim olsun; sade eksiği gediği olmasın, yıkığı döküğü bulunmasın yeter.

Pazar günü bir ara babamı arayıp sesini duymak istedim, konu nereden geldiyse ruhsatıma yazdığı ve sürekli hatırlattığı tarihlere geldi. Arabamın trafik muayenesinin Kasım 2009'da yenilenmesi gerekiyordu ve ben hala bu işle ilgilenmemiştim. Haklı olarak yine sinirlendi babam, bak bunun cezası yedi yüz milyondan başlar, arabanı da bağlarlar, öder arabasız kalırsın dedi. Ödersin derken de sinirleniyordu zaten, sanki ben ödeyince çok bir şey oluyor, yine ailemizin parası havaya uçuyor. Araba pazartesi günü Ankara'ya yol yapacak, bir çevirme olsa mahvolduk. Servise de gitmesi lazım öte yandan, hem bakım tarihi geçti hem de uzun yoldan önce zaten ufak da olsa bakımı yapılmalı. Egzoz emisyon pulum bile yok, sağ ön sinyalim çalışmıyor, düşünün siz benim halimi.


Dün sabah kırmızı ışık cezamı ödemek, sanayiye gidip egzoz ve sinyal işini halletmek üzere evden çıkmadan önce aşağıdaki markete uğradım. Teknik servisteki tatlı abi vardı, bizim marketçi, bir sucu ve güvenlik görevlilerimizden biri. "Bugün tam bir erkek olmaya gidiyorum!" dedim, gülüştük, trafik muayenesi için uğraşacağımı anlattım. Hepsinin, hele de bizim pek kırılgan görünen marketçimizin yüzleri bembeyaz kesildi, "Allah kolaylık versin!" diyip beni bir güzel korkuttular. Arabanı didik didik ediyorlar, bir küçük kusur bulsalar hemen geri gönderiyorlar, beklediğin upuzun kuyrukla kalıyorsun dediler. Onların tavsiyeleri üzerine önce servisi aradım, bari bakımı yapılsın da trafik muayenesinden de geçebilsin diye, bu şekilde muayeneden asla sağ çıkamaz çünkü. Servisten en yakın cumaya gün verebiliriz dediler. Servis işi böylece yattı. Sonra Umut'la konuştuk, dedi birtakım şirketler var, arabanı kapından alıp birkaç saate ön muayeneyi ve trafik muayenesini halledip yine kapına bırakıyorlar. İnternetten bunu yapan bir firma bulduk, adamlarla görüştüm ve bugün arabamı almaları konusunda anlaştık. Annemle babam arabanın çalınması ihtimaliyle azıcık huzursuz oldular, babam yine espri yapıyor "Bak Kasko da ödemez, gitti gider!" diyor; anneme arabayla beraber gitmeyi teklif ettiğimde "Aman seni de kaçırırlar, sen arabaya sakın binme! Araba gitsin, sen dur!" diye feryat ediyor.


Arabama bir GPS cihazı taktılar, internetten nerede olduğunu görebiliyorum. Arabamı gezdirmeye çıkaran Mustafa Bey bana nüfus cüzdanını verdi, hoş banka cüzdanını falan bile verse güvenemezsin ya. Her şeyin her yerde sahtesi var. Google'daki sıralamaya itimat ettik işte. Sağ ön sinyalin çalışmama nedenin beş kablodan birinin kopuk, dördünün kesilmiş olması olduğunu söyledi! Aylar önce lastik patlaması sonucu yaşadığım kazanın ardından servisten bana sağ ön sinyalimin bozulmuş olduğunu ve ne hikmetse tamir edemediklerini, arabayı bu işlemler için ayrıca getirmemin uygun olacağını söylemişlerdi. Belki de ikinci bir işlemler silsilesinden para kırmak için beni tufaya getirdiler? Biraz da garibime gitmişti yani, neticede basit elektrik devreleri bunlar, neyini halledememiş olabilirlerdi ki? Mustafa Bey kesik kabloları fotoğraflayacağını söyledi. Yine aynı kazadan sonra kontrol edilmiş farlarımın bağlantılarında da inanılmaz hatalar bulunduğunu ekledi. Epey şaşırdım bu işe.

Arabanın bakımını o yüzden Ankara'da yaptırmak istiyordum zaten, burada ben babam gibi takip edemiyorum ki. Arıyorlar, "Pınar Hanım, aracınızın bilmem neresindeki bilmem ne şeysine bıdıbıdı olmuş, o da şuna şöyle zarar verebilir, biz de bilmem nereden parça istettik, astronomik bir fiyata beş yüz seksen altı gün sonra gelecek. Onaylıyor musunuz?" Sıkıysa onaylamıyorum de, bir yerde can güvenliğinden söz ediliyor! Şubatta annem ufak bir kaza atlatmıştı da kaportası ezilmişti, servise götürdük milyarlar istediler. Aldık kaportacıya götürdük, onda biri fiyatına yapıp mis gibi teslim ettiler. Ne zaman nerede ne yapılacak, babam benden iyi biliyor. Kazıklanma düşüncesi insana çok acı geliyor. Etiketi olmayan ürün ve hizmet fiyatlarının adamına göre şişirilmesi konusundaki isyanlarımı ara ara dile getiriyorum zaten, bilmiyorum büfelerdeki sakız fiyatlarının değişkenliğine değinmiş miydim? Hadi Bebek'tekiler Hisarüstü'nden pahalıya satmalarının nedenini kira farkıyla açıkladılar. Ankara'da çalışanlarının yüzünden "Malikanemize nereden düştün sıradan halk insanı?" ifadesi okunan bir süpermarkette 1.75'lik sakızı adamlar tutup 2.50 yapmışlar, ben şarlayınca da "Abla tamam, sana 1.75 olsun!" dediler. Ne ala memleket!

Bu trafik muayenesini yaptırmamam durumunda ellerimi açıp dua etmekten başka şansım kalmayacaktı. Bir arkadaşım geçenlerde tam sınırında, elli promille yakalanmış, polis bağlıyorum arabanı demiş. Çocukcağıza önceden arkadaşları böyle durumlarda polise "Abim!" diye hitap etmesini öğütlemişler, o da abim aşağı abim yukarı konuşmaya başlamış, yok. Sonra göze gönüle pek hitap eden, spontane bir hinlikle sıyrılıvermiş işin içinden, böylece atlamış arabasına, sürmüş gitmiş. Nerde bende öyle yetenek!

Eko




Hiç spordan bahsedesim yok bugün, her tarafım ağrıyor. Belki akşama yine giderim, zira yapacak daha iyi bir işim yok. Bir yandan arabamı gözetliyorum, bir yandan bacaklarımın sızısına yanıyorum. Birkaç haftadır nasıl güzel uyuyabildiğimi düşündüm geçen gece; artık uyumak için yatağıma uzanıp biraz kitap okuduktan sonra sorunsuzca dalıyordum hep, öyle sağa sola dönmeler, ışığı kapatınca ayılmalar olmuyordu. Sanırım bunun stresten uzak olmamla epeyce ilgisi var. Projemle uğraştığım sıralarda epey stresliydim, ama gün içinde hem ağlayıp hem çalışarak stresimden kurtuluyor ve akşamları gün içinde elimden geleni yapmış olmamın verdiği hazla uyuma sıkıntısı çekmiyordum. Sonra projeleri bitirdim, o sıralar zaten abuk subuk saatlerde ve azıcık uyuyordum ve uyuyamama gibi bir derdim olmuyordu, zaten uyumamam daha iyiydi. Her şeyin bitiminin ardından geceleri prensesler gibi uyuyup sabahları kıvrıla kıvrıla uyanmanın keyfi de çok başkaydı. Dün geceye kadar!

Dün sabah odamıza yeni bir kız taşındı, adını her zamanki gibi tanışır tanışmaz unuttum. Kimya mühendisliğinde okuyormuş, hazırlığı bitirmiş, birinci sınıftan dersler almışmış. Normalde bu ikinci "mış"ı eklemezdim ama bu hafif alaycı üsluptan an itibariyle vazgeçemeyeceğim. Neyse, bu irice kızcağızımız dün akşam saat dokuzu geçerken eve döndüğümde buradaydı ve bağıra çağıra telefonda konuşuyor, gülüyordu. Ne diyeceğim, genç. Bağırsın dursun. Bu sırada ben salatamı yaptım, "Mona Lisa Smile"ı seyrettim ve saat yarım oldu. "Mona Lisa Smile" için pek de başarılı olmayan bir "Ölü Ozanlar Derneği" yakıştırması yapıldığını okumuştum ve bu yüzden biraz itilmiştim; "Ölü Ozanlar Derneği"nin başarılı bir kopyası olduğu söylense içim daha fazla ezilirdi, zira ben o filmi pek beğenmedim. Verdiği mesajlar güzel, izlenmeye layık; fakat geriliyorum işte, çözümsüzlükler, dayatmalar, kısıtlamalar ve hele ki insanı yaşamdan bezdiren hatta alıkoyan isyanlar işlendi mi içim kararıyor. "Ölü Ozanlar Derneği"ni düşündüğümde koyu kahverengi ahşaplar, gülmeye hasret yüzler ve korkunç bir kapan düşüyor aklıma. "Guguk Kuşu"nda da bunları andıran duygulara kapılmıştım, yalnız ahşaplar yerine beje çalan beyazlar ve daha değişik bir bağımsızlık ve kısıtlama çifti çağrıştırıyor bana. Üçüncü bir deneyimi kesinlikle arzulamıyordum artık, gece gece ellili yılların kasvetine bürünüp canımı sıkmamın hiç lüzumu yoktu. Yine de kadroyu ve filmin kendisini öven yorumlara güvenip izlemeye karar verdim, tek dileğim sonunun bu sefer hüzünlü değil, umutlu bitebilmesiydi. Eski filmleri pek sevemiyorum ben, bu eskiyi anlatsa da yeni bir yapım olduğundan bana daha bir hitap ediyordu, üstelik sonu da gayet güzel bağlanmıştı, gözlerim bile doldu. Bir-iki haftadır duygusallıktan epey uzaklaşmış bünyemde kalbimin hala atmakta olduğunu hissettim. Uykuya dalmak için savaşırken kalp atışlarımı steteskopla dinleyeceğimi bilmiyordum henüz.

Film bittikten sonra banyoya girdim, kremdi saçtı falan derken biraz da oyalandım. Ben banyoya girmeden önce, yani en erken gece yarısından biraz sonra, bizim kızın bir arkadaşı geldi ve epey bağırış çağırış oldu. Ses etmedim. Su seslerini bile bastıran kahkahalarına gıkımı çıkarmadım. Bir buçuğu geçerken kızın arkadaşı gitti, ama kız susmamayı adet edinmiş bir kere. Bilgisayardan başka bir arkadaşıyla konuşmaya daldı, konuşmak dediğim de lafın gelişi işte, aslında yine bağırmak. Arkadaşı da ayrı bağırıyor, bir kulaklık falan da hiç akıl etmiyor, odanın içinde konferans yankılanıyor uyku saati yaklaşırken. Çaresiz az daha oyalandım sırf gerginlik çıkmasın diye, ama iki buçukta yatmaya karar verip aralık durumdaki kapısını tıklattım. Dikkat ederseniz tüm bu gümbürtüde kapısını kapatmaya bile gerek duymuyor. Dedim ben yatacağım, artık fazla ses yapmazsan sevinirim. Bir de baktım ki suratına güzellik maskesi gibi bir şey yapmış, kalp şeklinde güneş gözlüğü takmış, ona katılıyor.

İyi, gülecek bir şeyleri de varmış, güzel. Ben koridorda ilerlerken sesinin şiddetinde hiçbir azalma olmaksızın arkadaşına şöyle dedi: "Ay, oda arkadaşam beni azarladaa! Çok gürültü yapıyomaşaaaam!" I'ların a'lara çevrimi kesinlikle benim garezimden değil. Neyse, bende yine ses yok. Yattım, kitap okumaya çalışıyorum ama ne mümkün, nasıl arsız bir gülüş anlatamam size. Gülmek var, gülmek var. Tıpa takayım dedim, olmadı. Beynimde yankılanıyor sanki, hayır toleranssız bir insan olsam tamam diyeceğim kendime, ama dört yıldır odamdan kaç kişi geldi geçti de hiçbiriyle böyle bir şey yaşamadım ben! Bediz arada telefon konuşmalarını biraz fazla kaçırırdı, hemen yan odamda olmasına rağmen ben uyardıktan sonra hiç duymazdım sesini. Bir kere de Fazilet saati falan unutuvermişti, ona da uyuyamıyorum deyince hemen kısık sesle konuşup kırmamıştı beni. Bu kızla aramızda iki koca oda var ve iki kat yukarı çıksam eminim sohbetlerinin konusunu işitebilirim! Ben muhabbet ne zaman bitecek diye beklerken Aşk-ı Memnu'nun finalinden söz etmeye başladılar ki o an anladım, bütün gece sonu gelmez havadan sudan konuşmalar yapılacak. Kızı gittim bir kez daha uyardım, bilgisayardan gelen sesi de biraz kısmasını istedim, inan benim odaya inanılmaz ses geliyor dedim. Kapı aralık bırakıldı mı ses açık kapıdan yayıldığından daha da feci yayılır hem.

Kızın ağzından yarım yamalak bir "Tamam!" çıkıyor, sonra kaldığı yerden gülmek mi diyeyim başka bir tanımlama mı yapayım, eylemine devam ediyor. Sonunda yatağımdan tekrar kalktım, kapısına gittim, "Saat gecenin üçü oldu artık, kusura bakma ama bu çekilecek bir şey değil. Üçüncü kez kapına geliyorum ve bu gürültüde uyuyamayacağım, yeter artık!" dedim. Bağırmadım, ama sert çıktım. Bu sefer bir ikileme yaptı, "Tamam, tamam!" dedi; ne özür, ne affedersin!

Sonunda, üç buçuğu geçerken, odasından periyodik "Kkhufff!" diye bastırılmış gülme patlamaları gelmeye başladı, arada derede tutamayıp gürültüyle bıraktığı kahkahalar da oldu. Dört buçuğa kadar sinirimden uyuyamadım artık; son uyarımın ardından kızın soluk alıp vermesini işitsem deli olacaktım zaten, o yüzden o minik gülüşleri bile beni çileden çıkarmaya yetti. İnip arabada mı uyusam, sokağa mı çıksam, film mi izlesem diye bir sürü şey düşündüm, oysa sabah da erken uyanmam gerekiyordu. Bir ara neredeyse ağlayacaktım. Tıpalarımı taktım, onlar da silikon. Takıp kulağımın üstüne yattım mı tap tap kalp atışlarım, nefesimle dalgalanan saçlarımın hışırtısı, her şey on kat keskin geri dönüyor bana. Müzik dinleyeyim dedim, piyanonun tuşları sanki kafama vuruyor. Rezil, rezalet bir şeydi bu. İnsan aile terbiyesinden yoksun olmayagörsün. Bu kız daha ilk kez tanıştığı insanların yanında babasının çiftliğindeymiş gibi davranıyorsa böyle peşin hüküm veririm işte! Haydi bu gece de yapsın bakalım aynısını, elime bir tava bir de kaşık alıp tan tan vura vura koridorda gezinerek "Bu da benim ritüelim!" demezsem ne olayım!

28 Haziran 2010 Pazartesi

Engizisyon



Geceyle gündüz birbirinden bu kadar farklı olmamalı! Bende bir şey var bu aralar; gündüzleri içimden geleni yapmak, anı yaşamak istiyorum, akşamlarıysa robot olup aynı şeylerden tat almak. Sonra normali sorguluyorum. Normali sevmek zorunda olmadığımı, daha doğrusu böyle ufak ve kişisel konularda herhangi bir normal aramamın gerekmediğini düşünüyorum. Yine de pek rahatlayamıyorum, çünkü tasasızlığım akşamları kayboluveriyor ve yatağıma girip kitabımı elime alana kadar, bir şeyleri yanlış yaptığım hissine kapılıyorum. Çirkin bir şey bu, yorgana sarılana dek yargıçlarla boğuşuyorum. Saati geldiği için beyaz lüleli saçlar yüzümü yıkamamı emrediyor. Düşüncelerimi yüzyıllar öncesinin peruklarıyla somutlaştırmış olmak yüzümü güldürüyor, korkularımdan eğlenerek ilk kurtuluşum.


26 Haziran 2010 Cumartesi

Kuratör


İstanbul'da yaşamanın altın kuralını dün tekrar teyit ettim: evinle işin yakın olacak. Dört senedir sabahları kalkıp yedi buçuk dakika yürüdüm mü okuldayım - buna rağmen derslere hep geciktim, ama olsun. Anaokulundan beri üniversitenin ilk yılı dahil olmak üzere her sabah en az kırk dakika yol çeken biri için bulunmaz nimet bu. Bir şeyin iyisine alıştı mı da bırakamıyor insan! Boğaziçi'ne geldiğimden beri işe gidip gelmek için saatlerce yol çekmenin korkunç bir kayıp olduğunu düşündüm durdum.

Dün aylardır telefonlarda geleceğim deyip de bir türlü gitmediğim teyzelerimi ziyaret ettim. Son günlerin en kötü havasıydı herhalde, fırsattan istifade arabaya atlayıp karşıya geçtim. Verda Teyzem yolu tarif ederken "Ankara asfaltı" diye başladı ki böyle geleneksel terimlerden hiç haberim yok; Maltepe oklarını takip et dedi, halbuki onun dönmemi istediği çıkışta Maltepe'yle ilgili hiçbir tabela yok. Sekiz yüz kere telefonla konuştuktan sonra anca varabildim evlerine. O kadar söyledim gitmeden, bak ben yeni kahvaltı yaptım tıka basa da yedim, sakın börek çörek çıkarma diye! Yine kocaman bir poğaça pişirmiş, dahası evde hazır zeytinyağlı barbunya ve biber dolması varmış, kiraz yıkamış, az da un kurabiyesi çıkarıp üstüne bir de koca sofra kurmuş! Poğaçası da aynı anneminki, gel de yeme şimdi. Tabi anneminki daha yağsızdır, yerken insanın içi daha bir rahat eder ama tat aynı işte, yağını düşünecek değilim; fakat teyzem yeni dilimler için ısrar ediyor da ediyor! Omletli bir kahvaltıdan kalkmış insanım, anlamıyor! Böyle alaturkalıkları da hiç sevmiyorum, hangi çağdayız? Sonra kilo aldım derler, su içsem yarıyor derler. Yemedin mi de küserler -Selma Teyzem bayram ziyaretlerinde yedi yüz çeşit tatlısından tuzlusundan yemiyoruz diye hakikaten darılmıştı sonunda-. Kahvaltıdan kalkmış adama bu sofra kuruluyorsa "Teyze aç geliyorum!" desem kim bilir nasıl bir masada ağırlanırdım. Bu tür durumlarda hiç kibarlık edemem. O ye diye ısrar ettikçe ben yemem diye ısrar ettim, ama hayatımda böyle ısrar da görmemiştim. Bir ara renk attım galiba. On dakikalık aralarla kazandığım yanılgısını çürüttü teyzem, yine inatlaştık ve böyle sürdü gitti. Kazanmış gibi oldum yani. Poğaça da pek güzeldi.

Yedin yemedinler arasında sohbet ettik bir güzel, kuzenlerimi göremedim yine malum işteler. Feride'nin kızı da uykuya yatmış, onu da Eylül'de ziyaret edeceğim artık. Bakmayın böyle dediğime, teyzenin ısrarı bile tatlı aslında. Saat altıya doğru Verda Teyzem ile vedalaştık ve Belma Teyzeme doğru yola çıktım (burada Teyze'm mi diyeceğim ne yapacağım, çirkin geldi). Maltepe'den Üsküdar'a o saatte gi-dil-mez-miş! Üsküdar'da trafik kilit. Arabayı kapattım sonunda, indim, yandaki markete girdim, adamla sohbet ettim, trafiğin halini sordum, her akşam böyledir dedi. Teyzemi arıyorum, bizim evin önünde akıyor, diyor. Beş dakikalık yolu kırk beş dakikada aldım, hakikaten de bir noktadan sonra nasıl olduysa trafik açılıverdi ve teyzemlerin evinin önünde gerçekten akıyordu. Sinirlerimi kontrol etmeye çalıştım sürekli, oflaya oflaya vardım sonunda. Dedim Verda Teyzem öldürdü yedireceğim ısrarından, zaten Belma Teyzemi de uyarmıştım gitmeden yemek memek istemiyorum diye. Bir elmalı payı varmış kadıncağızın, hışmımdan utana sıkıla, yer misin, diye sorar gibi bir şey etti. Bir iki bardak çay içtikten sonra kalkıp mutfaktan azıcık elmalı pay aldım, içimde kalır sonra! Kafamıza göre yedik içtik böylece, geldiğimde de giderken de teyzeme ve Dişan'a sıkı sıkı sarıldım, tam anlamıyla bağrıma bastım ikisini de. Kokularını nasıl severim onların, bütün hayatımın kokusudur üstlerindeki. Teyzem mezuniyet törenime de gelecek, ona davetiye bulamadık; ama ben ne yapar yapar girerim, sen orasını düşünme dedi. O kadar çok emeği geçti ki üzerimde, gerekirse yanıma oturturum da bırakmam teyzemi.


Bugün de ne yapsam ne yapsam dedim kalkınca. Günlerdir korkulu rüya halinde spora gideceğim ya, ona uydurmak lazım günü, aksi takdirde çıldıracağım. Son günlere ilişkin planlarımda toplu değişiklikler oldu. Sera'yla buluşacağız güya bir gün, arıyorum işte hep, meşgule düşürüyor ve geri dönmüyor. Kızmıyorum çünkü biliyorum, unutur o. Ortaokuldan beri görmediğim Nazlı'yla buluşacaktık, 2 Temmuz'a kadar bütünlemeleri varmış, Eylül'e bıraktık. Bari yarın kahvaltı yapalım diye Emir Bey'e mesaj attım, onun da eli kolu doluydu herhalde, bak o da unuttu. Şimdiki gençler böyle azizim. Hafta sonu bir gün Nazlı bir gün Sera derken dımdızlak kaldım mı ben bugün? Otur otur çıldırır insan, kalktım Taksim'e sergi gezmeye gittim. Önce Borusan'daki "Madde - Işık" sergisine gittim, öyle çok ahım şahım bir şey de değildi sanki. Üç boyutlu ve göreceğiniz perspektifi sizin kontrol edebileceğiniz, 360 dereceyi kapsayan, Türkiye'nin dört bir yanından bir dolu yer üzerine tasarlanmış bölme çok güzeldi; bir de su dalgalarının girişiminden yansıtılan görüntüleri izlemesi zevkliydi. En sağdaki parça ise küçük küçük aynaların açıları hesaplanılarak yapılmış, görüntüdeki sanatçının annesiymiş. Minik ışıklarla oluşturulan "Matrix II" odası ise içinde gezilmeye değerdi. Bakıyorum da başta gagaladığım halde aslında beğenmişim sergiyi!


Ordan çıktım, biraz yürüdüm. Bir sürü köşede bir sürü müzik yapılıyordu, bunları çekmek istedi canım. Çekeyim derken de tramvayın altında kalıyordum, adamın biri kollarımdan tutup kenara aldı beni. Biraz daha yürüyüp Ziraat'in galerisine girdim. Ordan çıkınca hafif bezgin halimle acıkmış olduğuma kanaat getirip salata yedim, sonra asıl gitmek istediğim "Starter"a gittim. Bak bu çok, çok güzeldi. Gördüğüm eserlerin hemen hepsinden büyük keyif aldım, "modern sanat" kisvesi altında safsatadan oluşan çerçeveler sadece iki-üç taneydi diyebilirim. Nam June Paik, üzgünüm ama kağıda alelade bir karemsi çizerek ne yapmaya çalıştığınızı anlamadım! Şu ping pong masası üzerine yumurtaları ve yerlerdeki kabukları çok sevdim, sonra piyanoları ve bütün renkleri. Böyle sergilerde videolar çok cezbetmez beni, fakat kadınla ilgili bir tanesi vardı ki verdiği mesajlar hakikaten hoşuma gitti. "Play My Pipe"ı sevdim, plak üzerine pipo gibi. Saçlara da bayıldım!


"Starter", Arter'in ilk sergisiymiş, 27 Ağustos'a kadar orada. Bir apartman aşağısında 18. LGBTT Onur Haftası'nın "Aile Salonu" sergisini gezdim, bol bol okudum ve fotoğrafları karıştırdım. Minicik olmasına rağmen dolu doluydu içerisi. Ilgın'cık da orada çalışıyormuş, onu da görmüş oldum böylece. Sonra bir güne dört sergi yeter dedim; ayaklarım geri geri, ben ileri spora gittim. Hep böyle oluyor bazen! Başlayasım gelmiyor hiç, sonra çıkınca nasıl iyi hissediyorum! Bunun başka bir formülü olmalı yahu, bir şekilde sonunun iyi olacağını özümseyip o gitme ve giyinme safhalarını rahatça atlatabilmeliyim! İş sadece bir yerden oraya varmakta ve giyinip banda çıkmakta, sonrası mutlu. Biri beni oraya ışınlayıp giydirse olmaz mı? Tek ihtiyacım bu!

Canım yine salata yemek istiyor. Annemler gelene kadar pek yemek pişirmeyeceğim galiba. Onlar gelene kadar ne yapacağımı da pek bilmiyorum, gününe göre yaşarız artık. Bu akşam "Coffee and Cigarettes" beni epey eğlendirdi. Siyah beyaz olmasından azıcık korkmuştum, içim miçim kapanır sonra. Dün "Volver"i izledim. Şimdi "Azuloscurocasinegro"yu indiriyorum, bir sürü arkadaşımın hayatımın filmi kategorisine koydukları bir film. Gitmeden bir sürü filmim olsun istiyorum ama indirmeye zamanım olmayacak galiba. Özge'den birkaç transfer almalıyım. İğrenç bir sivrisinek her tarafımı yedi, bacaklarım feci kaşınıyor ve oramı buramı yara yaptım. Az önce de onun yüzünden katil oldum. Üzgünüm sivrisinek, ama bu şekilde uyumamız mümkün değildi.

Yarın da yağmurlu olacakmış. Ben de yürüyeyim diyordum, ona da uyanınca bakarız. Bu kadar spontane yaşamak hiç bana göre değil.

24 Haziran 2010 Perşembe

Çiçekli Pencere


Bugün ne güzel gündü! Hava kapalı ve soğuktu, sabahtan akşama dek. Hiç açmadı, hiç ısınmadı. Dün gece Özge bugün kahve içmeye gitmemizi teklif etmişti. Kim bilir birbirimize bir yılı aşkın süredir kaç defa kahve içmeyi teklif ettik? Önceleri ben içemiyordum, dışarı çıkamıyordum pek, sonra da nasıl olduysa artık denk gelemedik işte. En son ben onu aramıştım finallerden önce bir gün, annesi gelmişti İzmir'den. Sene içinde birkaç defa da komşuluğumuzu değerlendirip hiç olmazsa birbirimizi odalarımıza buyur etmeye niyetlenmiştik, o da olmadı bir türlü. Bugün, artık hiçbir engel kalmamışken, efsaneye dönüşen kahvelerimizi içmek üzere sözleştik!

Okulla ilişkimi kestim önce; belgemi teslim ettim, davetiyelerimi aldım. Sanırım artık üniversite mezunuyum ve işsizim! Özge'yle buluştuğumuzda öğleden sonra üçü geçiyordu, ayrılırken akşam sekizi. Hazır okuldayken birkaç dakika Manzara'da oturduk, sonra bu mühim işi hakiki bir kafede resmileştirmemiz icap ettiğinden Bebek'e indik. Hep dışarda oturduk, bir ara çiseleyen yağmur şemsiyenin üzerinde takılı kaldı. Hava gittikçe soğudu, ama öyle güzel zaman geçiriyordum ki kalktığımız ana kadar parmaklarımdaki uyuşukluğu fark etmedim. Şimdiye dek bir sürü buluşmaya yayabileceğimiz tüm konuşmaları ancak bugün masaya yatırırken Özge bana güzellik, ışık verdi. Bugün ona yalnızlıklardan sitem etmemeye gayret ettim, çünkü bana yalnız olmadığımı gösterdi; hayır, ben o doğallıkla yalnız olmadığımı hissettim, hatta hayır, öyle de değil, ben yalnızlıkla ilgili hiçbir şey hissetmedim, içinde yalnızlık geçen cümleleri hatırlamadım bile. Zaten yalnız değildim, daha da güzeli bunu onunla paylaşabildim bugün. Onunla olduğum için yalnız değil değildim ki, yalnız olmadığımız için beraberdik zaten. Ben, dünyam, Özge, onun dünyası, insanlar, ülkeler, kameralar, anılar, gelecekler hep bizimleydi. Gün gelir de ikimizden biri gerçekten yalnız kalırsa, o yalnızlığı kırmak için yine birbirimizin yanına geliriz. Evet, belki bugünkü gibi olmaz o zaman, destek arayışı ve sağlayışının kahramanları olarak hafif bir burukluğu gidermeye gayret ediyor olabiliriz; ama ne mutlu ki bugün kendi kalabalıklarımızı sırtımıza yüklemiş, torbalarımızdan avuç avuç havaya saçmaya ve onlar havadan süzülüp masamıza dökülürken birbirimize ve yukarı bakıp gülmeye gelmiştik!


Efsanevi buluşmamızı hepten somutlaştırmak için kameramı da götürdüm, arkamda oturan çocuktan fotoğrafımızı çekmesini rica ettim. Kamerayı eline alır almaz ayarı otomatikten manuale getirmesi bir oldu, kendinden son derece emin bir ifadeyle bir süre uğraştıktan sonra fotoğrafımızı çekti ve "Bu renk ayarı iyi mi?" diye sordu! Kendisi daha üst model bir kamera sahibiymiş ve epey de deneyimliymiş anlaşılan. Maşallah bir yıldır kameram var, hala otomatik takılıyorum. Ayıp bu yaptığım! O kadar çekmeyi seviyorum, ışık daha iyi geldi mi kendi kendime mest oluyorum da bir şu kameranın altından girip üstünden çıkmaya vakit ayıramıyorum. Bu yaz bu işle ilgilenmem ne güzel olur; elimde fotoğrafçımızın da pek beğendiği iki lens ve bol bol da malzeme!

Birilerinin bir şeyleri başardığını görmek harika oluyor. Ortaokulda, bir ara piyano çalmaktan epeyce soğumuştum. Hafta içlerinde nedense piyanonun başına geçemiyordum, çalışmıyordum bir türlü. Bora'yla gayet iyi anlaşıyorduk ve gerçekten çok, çok tatlı biriydi; ama iş parça seçmeye ya da pratiğe gelince belki de uyuşamıyorduk. Aramızda dile getirilemeyecek bir profesyonel uyumsuzluk vardı belki. Bir akşam müzikleri Bora'nın çalıyor olması vesilesiyle "Azizname"ye gittik ve piyanosundan aramıza karışan coşkuyu hissettikçe nasıl heveslendim anlatamam! Ertesi hafta performansımı gördüğünde Bora'nın ağzı açık kalmıştı!

Dün akşam Kennedy'deki yemek de bunun gibiydi. Hocalar, yeni mezunlar, eskiden mezun olup şimdi çalışanlar ve iş hayatı dolayısıyla okulumuzla ilişki içerisinde bulunanlar bir aradaydık. Hepimiz farklı masalara dağıldık, benim masamda Bülent Hoca vardı, mühendislere işletme dersi veren Barhan Hoca, sonra bizden mezun ve yurt dışında MBA yapmış, çalışmış, evlenmiş ve buraya dönüp Ericsson'da yönetici olmuş bir bey, değişik ve güzel bir sektörde çalıştığı için tebrik edilen bir hanım ve Rektörlük Ödülü'ne layık görülmüş arkadaşımız Saruhan. Bülent Hoca'yla aynı masaya oturmayı baştan kararlaştırmıştık, içeri girdiğimde hemen bir fotoğraf çektirdik ve ardından hep yaptığımız gibi sanattan konuşmaya başladık. Bana "Asal Sayıların Yalnızlığı"nı okuyup okumadığımı sordu, kaçtır kitapçıda gidip gelip almaya yelteniyordum da bir türlü alamamıştım! Bayılacaksın, dedi, öyle isabet oldu ki bir anda heyecanlandım! Bu dönem Bülent Hoca'yla çok görüşememiştik, yemekten bir gün önce odasına uğradığımda haklı olarak sitem etti bana. Kennedy'de yine öyle sıcak, öyle destekleyiciydi ki. Beni insanlarla tanıştırırken yüzümü pembe yapıyor, sonra akademi konusunda sürekli pohpohluyor, başka yerde mutlu olamayacağıma ve burası için yaratıldığıma vardırıyordu bazen. Ayaklarım yere daha sağlam bastığından bulutların üstüne kurulmuyorum, yine de güzel sözlerle daha gerçekçi yüksekliklere taşınabiliyorum kimi zaman.

Şimdi dersler bitti, elim ayağım labdan çekildi ya, cumartesi günü sergiler gezerken "Sonra labda işim olsa nasıl olurdu?" diye düşündüm ve korkunç birtakım hisler geldi çöreklendi içime. Yorgunluk mu, stres mi, nasıl adlandırırsınız bilmem - ben pek adlandıramadım; ama dün akşam yemekte, bu işi başarmış ve rahat görünen pek çok insanın arasında, gözümde büyüyen zorlukları biraz küçülttüm yeniden. Fazlaca alternatifin arasında yine azar azar boğuldum tabi; master yaparken çalışmak, masterdan sonra çalışmak, akademiye yönelmek, doktora yapıp bir yandan iş tecrübesi edinerek akademiye yönelmemek, bambaşka şeylere yönelmek - üstelik bir aciliyeti de var bunların, oturup düşünerek zaman kaybetmeye gelmiyor! İş tecrübesiyse Eylül'de, doktora başvurusuysa yine Eylül'de. En güzeli master öğrencilerinin bu yaz kesinlikle tatil yapmam gerektiğinin altını çizmeleriydi. Ben de tatil yaparım öyleyse.

Kameranın butonlarıyla oynayıp renkleri güzelleştiren çocuktan nasıl heves aldıysam dün akşam konuşan, gülen, farklı yollardan geçip güzel hayatlara kavuşmuş insanları gördükçe yine heveslendim. Yola devam edebilmek için arada böyle hikayeler ne iyi geliyor!

23 Haziran 2010 Çarşamba

Cats and Dogs


Ben sanıyordum ki tatil olduğunda inanılmaz huzur bulacak ve yalnız istediklerimi yapmanın keyfini doyasıya çıkaracağım, oysa pek de hayallerimle bağdaşmayan günler geçiriyorum. "Lazım"ların arasında koşturup duruyorum, kaldığım odada fazlaca zaman geçirmekten kaçınıyorum ve ne yapıp edip akşama kadar dönmemeye gayret ediyorum, yapılacak işler günümü bir yerinden böldükleri için gönlümce uzaklara gidemiyorum.

Bugün kesinlikle spora gitmeye niyetlenmiştim, akşam 19:00'da Kennedy Lodge'da bölüm yemeğimiz var. Böylece sabah kalkıp kahvaltımı yapar, sonra biraz oyalanır ve yediklerimi sindirir, ardından sporumu yapar, hazırlanır ve yemeğe yetişirdim; fakat o zaman günümün tamamını içerlerde bir yerlerde acele içinde tüketmem gerekirdi. Tatil kavramının beni en mutlu hissettiren görüntüsü, sürekli yazı yazdığım, kafamdakileri uçsuz bucaksız bir keyif içinde irdelediğim ve özene bezene süslediğim sahnelerdi ve bunu yapamadıkça huzursuzlaştığımı fark ettim. Havanın ne durumda olduğu umrumda olmaksızın dışarı çıkmak istiyordum. Yaz yağmurlarını da gördük hem, kışın olduğu gibi bütün günü almıyor ve en fazla yarım saat içinde dinip sokak sefasına kaldığımız yerden devam etmemize izin veriyor. Spor yapmak için boş zaman gerekiyor, yani idealim yapmak istediğim bir şey olmadığı zaman silkelenip salona gitmek, oysa bugün gönlüm başka şeyler çekiyor. Benim gibi bir insan için bu büyük bir ikilem aslında, yine de popoma inat dışarda oturuyorum bugün. Varsın bu hafta iki değil, bir defa gideyim spora. Hem belki bunu da görmem lazım, spordan kaçmak için değil gerçekten istediğim başka şeylere vakit ayırdığımda üzerinde "Kaytarıcı!" yazan XL bir tişörte ancak sığacak bir insana dönüşmeyeceğimi içime sindirmem lazım.

Yağmur başladı! Bense şemsiyemin altında, masamı korunaklı bölgeye çekmiş oturuyorum! Hiçbir şey keyfimi bozamaz!


Bu sabah yine bir trafik cezası aldım. Gariptir, günlerdir içime bir trafik cezası alacağım korkusu düşmüştü. Final döneminde öyle uykusuz ve tehlikeli bir sürücü oldum ki aklım yoldan başka her şeye gidiyordu sanki. En son cumartesi günü İtalyanca'dan dönerken bütün kırmızı ışıklarda başımı önüme devirip uyuklamam fenaydı. Bir ara arabayı bir yere park edip taksiyle devam etmeyi bile düşündüm. Uyuklayarak araba kullanmanın direksiyon başına alkollü geçmekten pek de bir farkı olmadığı kanısındayım. Perşembe akşamı cenazeden ve Burak Hoca'yla yaptığımız ufak bir görüşmenin ardından babamın hediyesinin kalan parçalarını almak üzere yola çıktım, daha okulun oralarda dur kalk yaparken önümdeki arabaya bir güzel çarptım! Şoförlüğüyle inanılmaz övünen biri için korkunç bir durumdu bu. Apar topar arabadan atladım, baktım neyse hasar yok, önümdeki sürücüye özürler sıraladım. Anlayışlı ve güler yüzlü bir adamdı sağ olsun, yoluma devam ettim. Alışveriş merkezinin oralarda geri manevra yapmakta olan bir taksici ilerledi ilerledi ve duracağına çat diye benim arabama vurdu. "Ne yapıyorsunuz?" dediğimde "Geri geri geliyorum, nasıl göreyim?" diye yanıtladı beni! Ne diyeceğimi şaşırdım. Sonra baktım pek bir hasar yok, "Tutanak tutacaksanız buyrun arabaları kenara çekelim!" deyince de içimden "İlahi adalet!" diye geçirdim ve gerek olmadığını bildirip iki kazayı da unutmuş gibi yapmaya çalışarak alışverişimi tamamlamaya gittim.

Aynı gün Beşiktaş'ta bir yerlerde nasıl olduysa kırmızı ışıkta geçmişim, pek de güzel geçmişim, boy boy fotoğraflarını çekmişler kızımın. Bu şahane fotoğrafları ele geçirmek için yüksek bir ücret ödemem gerekiyor, ne yapalım.

İki gündür okulla ilişkimi kesmek için uğraşıyorum. İlk imzayı almaya gittiğimde okul kimliğimi istediler, bahane olduğu çok belli mazeretler sıraladım ve kayıp durumunda ne yapmamız gerektiğini sordum. Gazeteye ilan verin dediler, ben de biraz düşünmek üzere yukarı çıktım. Emir ve Doruk'la beraberdik, Doruk o gün karakola gidip tutanak tutturacağını söyledi. Akşama kadar Manzara'da oturup çok keyifli bir gün geçirdik, sonra Doruk, Umur ve ben Arnavutköy'e tutanak tutturmaya gittik. Polisler beş dakikada bir aynı soruları yinelediler; kimliğimizi nasıl kaybetmişiz, neden Boğaziçi öğrencileri yılın bu zamanı devamlı kayıp tutanağı tutturuyorlarmış, nasıl oluyormuş da okul kimliğimizi hiç kullanmıyormuşuz, Allah Allah kapıda da mı sorulmuyormuş bu kimlikler? En son başka bir polis amca geldi, bakın gençler, dedi, bu son, bundan sonra arkadaşlarınıza söylemeyin buraya gelmelerini. Ay sonunda bir bakıyoruz, dedi, sadece Boğaziçi Üniversitesi'ne çalışmışız. Oh, bak ne güzel söyledi işte amca, aslını astarını biliyor, gülüyor ve bizi korkutmaya çalışmıyor. Diğerleri ise "Tutanak tutmayalım da mezun olamasınlar, akılları başlarına gelsin!" diye espri yapmaktan geri durmuyorlardı oysa. Polisin bu insan korkutma çabasını hakikaten anlayamıyorum! Pek üstünler, pek otoriteler, ha?

Tutanak işimiz bittikten sonra yine Arnavutköy'de bir kafeye oturup çayımızı kahvemizi içtik, ne rahat yahu şöyle tatlı arkadaşlarla sohbet etmek! Proje teslimlerinden beri günlerim hep insan içinde geçiyor. Biraz alışık olmadığım bir durum bu, odamın değişmesiyle ikisi birbirine karışınca sanki bambaşka birisi olmuşum duygusuna kapıldım ve belki de bu yüzden yazılarım epey sekteye uğradı. Cumartesi gecesi bir arkadaşım ve onun o akşam tanıştığım bir arkadaşıyla önce Asmalı Mescit'e, ardından Cihangir'e gittik, bütün gece masalarda istediğim türden konulara değindik. Yeni tanıştığım Ozan, aslen makine mühendisi ve pek çok iş tecrübesinin ardından deneyimlerinin ona keyif vermediğini fark etmiş ve sevdiklerini, sevmediklerini, başarılı olduğu alanları kağıtlara yazıp döktükten sonra gelecekte yapmak istediği asıl işi keşfetmiş. Gerekli bütün araştırmalarını yapmış, köpek gezdirme ve barındırma merkezi açacakmış, zira hayvan sevgisi ve hayvanlarla iletişimi öylesine kuvvetliymiş ki bu işin altından alnının akıyla kalkabileceğine ve mutlu olabileceğine inanıyormuş. Ozan'ı dinlerken söylediklerinin hiç de delice hevesler olmadığını gördüm, adam öylesine konuşmuyordu. Sanki bu işi kotaranlar ondan daha mı iyi, daha mı hevesli? Herkes bir yerden başlamıyor mu? Gökten kendisine bir köpek oteli inmesini beklemiyor ki, düşündüklerini gerçeğe dönüştürmek için epeyce koşturmuş, okumuş, soruşturmuş. Bu normlara inat kararın, ideallerin ve isteğin karşısında hafifçe büyülendim ve böyle aydınlıklara bürünmüş insanlarla daha sık karşılaşabilmeyi istedim. "Kim bilir?" diyebiliyorum şimdi, elimde elektrik elektronik diplomam varken bedenimde hangi daha baskın ve daha başka kimlik(ler)le geziniyor olacağım ilerde?



Yağmur öyle bir indirdi ki dışarda oturan üç beş kişi neye uğradığımızı şaşırdık, rüzgarın kuvveti şemsiyelerin kapsama alanını hiçe saydığında apar topar içeri doluştuk. Üçüncü kattayım. Dışarıya bakıyorum. Yaz yağmuru bu mudur bilmiyorum fakat bardaktan boşanırcasına, uzun verev çizgiler halinde yağıyor, birkaç tekneden ötesi görünmüyor. Pencerenin önündeki saksılardan uzanan mor çiçekler en canlı renge sahip, arkası daha buğulu. Önümdeki masada iki yaşlı, küçük, incecik teyze sohbet ediyorlar, pek tatlılar!



Final döneminde sabahtan akşama kadar okulda olduğum ve çalıştığım programlar labda olduğu için her akşam bir film izlemeyi adet edindim. Zamanında bir filmin karşısında beş dakika oturmaya tahammül edemeyen ben, şimdi her gün bir film izliyorum! Garip, dönem dönem bir şeylere feci uyladığım oluyor. Bazen kitaplar, bazen dergiler, bu ara filmler. "Julie & Julia"yı çok sevdim, zaten Meryl Streep de benim için gördüğümde iyi hissettiğim insanlardan. Geçen 2009'da festivale gelmişti sanıyorum, "Paris'te İki Gün" adlı film, ilişkiler üzerine izlenebilecek en gerçekçi ve bu nedenle en harika filmlerden biri ve film maratonumun belki de en iyisi! Sonra çok beğendiklerimden bir de "Caramel" var, onu da şiddetle tavsiye ederim. Sırada bekleyen ilk filmim "Coffee and Cigarettes" olacak sanırım. Paris Je T'aime gibi, New York I Love You gibi, Love Actually gibi ya da Milan Kundera'nın birbirine bağlı öyküleri gibi kolajlar kadar beni mutlu edeni azdır herhalde. Öyle keyifli filmler biliyorsanız bana önerin. Bu aralar aksiyon, macera, polisiye ya da çok sanatsal olduğundan pek durağan filmlerden ziyade daha yumuşak, esprili filmlerden keyif alıyorum; romantik-komedi de olabilir ama romantizmi öyle "Notting Hill" ayarında saçma sapan, vıcık vıcık olup iki-dakikada-sonsuz-aşk kavramsızlığına dayandı mı canım sıkılıyor.

Harika, yağmur durdu ve elektrikler kesildi.

Bu aralar kitabımı okumaya sıra geldiğinde uykulu oluyorum, sabahları pek de erken uyanamıyorum. Hala bir gün Sultanahmet'e gitmek, sabahtan akşama dek taban tepmek istiyorum fakat yağmurlu günleri atlatmamız lazım önce. 1 ve 2 Temmuz'da diploma törenleri, 3 Temmuz'da balo, 4 Temmuz'da Ebru'nun düğünü ve 5 ya da 6 Temmuz'da Ankara'ya döneceğim zaten. Baloda Emir, Doruk, Eylül ve diğer arkadaşlarımın masasında oturacağım, en güzel mezuniyet hediyesi bu oldu bana. Ne garip değil mi, kendi bölümümde bir masaya oturamıyorum çünkü bir tanecik kimseyi bile o gece bir masayı paylaşabilecek kadar tanımıyorum! Böyle bir insanım işte; bir yarım politika, psikoloji, sosyoloji, tarih! Söylemişsem iki olsun, balo için elbise melbise almayacağım. Dünyanın parasını harcamak bir yana, birisi çıkıp tüm masrafı karşılayacağını söylese bile o eziyeti çekemeyeceğim. Baloda illa giyilmemiş bir elbise giymek falan gibi liseye özgü düşünce tarzlarından da kurtulmuşum neyse ki. Önemli olan şık, temiz olup gecenin tadını çıkarmak. Yalnız saçım çok fena artık, en son şubat ayında kestirdiğimden şu an hiçbir şekle sokamıyorum. Kırıklar yüzünden uçlar ne yaparsam yapayım kıvrılıyor, açık bıraksam güçsüzlük ve cansızlıktan anında sönüp beni armuta benzetiyor saçlarım. Daha önce bir iki defa Ali'den başkasına kestirmek gafletinde bulunup cefasını uzun süre çektiğimden kimselere dokundurtmuyorum, yalnız kırıkları alınacak olsa bile gitmiyorum. Tabi isterdim mezuniyette ve baloda biraz daha sağlıklı saçlarım olsun, ama bunun bedeli haftalarca aynaya bakıp bir yabancıyla karşılaşmaksa varsın baloda saçlarım güçsüz ve armut görünsün.

Elektrikler geldi, ama yağmur öyle şiddetlendi ki teyzelerin cam kenarında boşalan bir öndeki masaya terfi etmelerinin üzerine yeni gelen ve benim önümde teyzelerden boşalan masaya yerleşen beyefendi telefonda "Geldiğimde yağmur durmuştu, fakat şimdi dışarısını sel götürüyor." diyerek içinde bulunduğumuz durumu çok özlü ve yerinde bir anlatımla açıkladı.


Cumartesi günü haziran ayı sergilerime koşturdum. Önce Salad Station'da salatamı yedim, ben kapıdan girer girmez içerde beni tanıyan adam beni henüz tanımayan adama "Hanımefendi şimdi inanılmaz bol malzemeli bir salata yaptıracak, sakın şaşırma!" dedi. Hakikaten çok gariplerine gidiyor benim çok çeşitli salatalar yaptırmam. Mantık başka çünkü, peyniri ya da eti, kısaca proteini bol koyacaksın, üzerine afili soslardan boca edeceksin, altına da birazcık yeşillik meşillik koydun mu tamam! Ben domatesi salatalığı bol istiyorum da iki gıdım koyuyorlar, her seferinde az daha, az daha diyip duruyorum, sonra sıra peynire geldi mi "Durun, durun!" diye bağırıyorum; balzamik sirke istediğimde çok kalorili, yağlı ya da mayonezli soslarını denememi teklif ediyorlar ve her seferinde reddediyorum, dahası sirkeyi de muslukla döker gibi koymaya çalıştıklarında yine araya giriyorum. Böyle harala gürele yaptırıyorum işte salatamı. Onlar da biraz insaflı olsunlar canım, dört malzemeyle salata olur mu Allah aşkına, ellerini vicdanlarına götürsünler azıcık!



İlk sergim Fototrek'te, yine İstanbul üzerine. "Kızılötesi İstanbul". Kızılötesi spektrumdan faydalanarak modifiye edilmiş İstanbul fotoğraflarında "sanki her yere, kayaların üzerine kırağı yağmış gibi. Ama tabi temelde öyle bir şey yok." Aslında İstanbul'dan kareler çok cezbetmiyor beni, bütün perspektifler yerine daha özel görüntülere kapılmak daha bir hoşuma gidiyor, fakat daha önce karşılaşmadığım bir manipülasyondu bu.




cda|projects ve Casa dell'Arte, ikisi birden bu ayı "Genç Yeni Farklı"ya ayırmışlar. Genç yetenekleri öne çıkarmak amacıyla oluşturulmuş sergide çok çeşitli ürünler bulunuyor. Beni ürküten bazılarının önünden daha hızlı geçiyorum ve yüzümü güldürenlere daha fazla zaman ayırıyorum. Yine cda|projects'in o güzel kokusu yok mu, onu almak zaten yetiyor.


That's why I hate my father, Beyim Böyle Buyurdu, Kriz, Tüm Kötü Olanlara

Galerist'te "Resim yapmak benim dilim ve söylediğim şeylerin iz bırakmasını isterim." diyen Kemal Özen'in "Soğuk Yemek" sergisi. Sanatşı 1984 doğumlu, Samsun'da yaşıyor, okuyor ve çalışıyor. Eserlerin tamamı kağıt üzerine kara kalem.




Yine Galerist'te "Perpetia" sergisinde Viron Vert "bu kelime ile ilk olarak bir filmde ana karakterin klasik Yunan dramalarında varolabilecek bir durumda, çıkış yolu bulamayışını ve bilgi birikiminin yetersiz kaldığı noktada tek kurtuluşunun yeni çözümler yaratmanın olduğunu açıklarken karşılaşır."




Son olarak Galeri Nev'de bazılarını daha önce gördüğüm parçalar sergileniyordu, yenilerden Nermin Er'in isimsiz çalışması şahaneydi! Gördüğünüz o halkanın katmanları sürekli dönüyor, içinde evler, uçaklar, sokaklar, balonlar, küçük küçük o kadar çok şey var ki insanı yakalayıp içine çekiyor!


cda|projects'te pencere olmadığı için şanslıydım, Nev'e de ses gelmiyordu; oysa sokakta bağlama çalan amcanın tekdüze tıngırtıları ve birbirinin aynı karamsar ezgileri hoparlörlerle dağıtıldığından diğer tüm sergilerde bana eşlik etti. Bu nasıl bir düşüncesizlik anlayamıyorum doğrusu ve bundan rahatsız olma hakkımı altını çize çize vurgulamak istiyorum! Hepimiz elimize birer mikrofon alıp İstiklal'in orasına burasına konuşlansak nasıl olurdu acaba?

Pazar günü okulda Homecoming vardı. Çok hevesliydim zira hiç gidememiştim, fakat nasıl fos çıktı! Okulun her yanı insan, bizim gibi öylesine oturmaktan ziyade bir piknik havasında herkes; gazete kağıdına ya da ceketlere oturmak şöyle dursun matlar, pikeler getirilmiş. Ordan balık, burdan döner kokuları, her yan standlara bürünmüş. Garip bir yer olmuş çıkmış çimlerimiz. Arasına karışamadığım, çok canlı görünüp çok cansız hissettiren bir grup vardı sanki Mezunlar Günü'nde. Sonra biz ne ara olduğunu anlayamadan boğucu sıcak çekiliverdi, gökyüzü kapkara bulutlarla kaplandı. Öngörüyle kendimizi şemsiyelerden birinin altına attık, birkaç dakika içinde yağmur indi ve bahanemiz hazır, yukarı çıkıp bol bol çay içtik.




Hayal kurmayı hiç sevmem ya, arada gayrı ihtiyari hayaller kuruyorum işte. Sonra zamanın kısıtlamalarına boyun eğiyorum; aslında şikayet ettiğim de söylenemez pek, keyfim yerinde. Önümdeki bir haftaya sıkıştırmam gereken çok şey var; fotoğraf makinemi tamire götürmek, iki arkadaşımla buluşmak, bir yerler gezmek, gidemediğim bir iki sergiye gitmek, teyzelerimi ziyaret etmek, spor yapmak, gazete okumak, kitaplar almak, biten ve bitmeye yaklaşmış kozmetikleri yenilemek ve yedeklemek... Hepsini yapabilmem çok da olası görünmüyor! Olduğu kadarına yetişeceğim artık, dünya gözüyle Adalar'ı görmek vardı kafamda ama herhalde sonbahara kaldı. Hala sonbahardan, kıştan ürküyorum ve adlarını anmamaya gayret ediyorum. Neyse, yaz yeni başlıyor ve ben mezun oluyorum!

22 Haziran 2010 Salı

Sonsuz


14 Haziran. Mezun olacak bütün elektrik-elektronik öğrencileri Kare Blok'ta sağa sola koşturup sunum yapma derdinde. Hepimiz normalden biraz farklı görünüyoruz; erkeklerin bazıları kravat takmış, kızlar kumaş pantolon, etek, gömlek giymiş. Sırasını bekleyenler heyecanlı, sırası geçenler yorgun. Değerlendirme komitemde Bülent Hoca'nın yerinde, işleri nedeniyle, başka biri var, Murat Hoca ve Burak Hoca hazır. Benimki baştan ikinci sunum, erkenden bitiyor ve kendime bir yer edinip tüm diğer sunumları izlemeye koyuluyorum. Ara sıra değerlendirecek hocalar gelmemiş oluyor, hepsinin türlü işleri bulunduğundan telefonla çağırılıyorlar, aranıp soruluyorlar ve bir şekilde, biraz rötarlı, sınıfa gelip yerlerini alıyorlar. Yalnız bir tanesi yok; neden yok, bilinmiyor - henüz.

15 Haziran. Önümde bir rapor, bir proje daha var; fakat umutluyum, sonuna geldik artık, bundan sonra ne koyverilir ne şaha kalkılır, oysa koyvermeyip şahlanacağıma da inanıyorum. Elimde içeceğim, kolumda çantam ve hırkalarım, dengemi sağlamaya çalışarak koridorda ilerliyorum. Murat Hoca'yı görüyorum, bana doğru geliyor. Final dönemi öğrencisinden beklenmeyecek bir şenlikle "Günaydıın!" diye sesleniyorum, sesim yankılanıyor hatta ve kocaman gülümsüyorum, ona da kendime de bugünden ümit, sevinç aşılıyorum. Fakat Murat Hocam çok, çok keyifsiz sanki. "Ne bu suratınızın hali? Bir sorun mu var?" diye soruyorum, hala gamsız olmaya gayret ederek. Evet, diyor, gerçekten bir sorun var. Nasılsa öğreneceksin, benden duy, diyor.

"Kerem Hoca'yı kaybettik."

İlk tepkim hatırlayamadığım, tuhaf bir bakış, sonrasında bomboş bir inanmazlık cümlesi ve ardından ilk gerçek sorum, kaza mı sorusu. Hayır, kaza değil.

Bir anda, bir anda gitti yüzümdeki gülümseme, çınlayan günaydınım gitti; her şey öyle tezat, öyle garip oluverdi ki koridorda. Murat Hoca'dan hangi sözcüklerle ayrıldım bilmiyorum, fakat orada hiç durmadım; sanki onun yanından olanca hızımla geçtim fakat nefesimin daraldığı ve boğazıma birkaç hıçkırığın düğümlendiği koridor yolculuğum bu kez çok uzun sürdü.

O gün Kare Blok'ta hepimiz durduk. Kodların, kafa çalıştırmaların içleri boşaldı, ekranlar dondu. Hiçirimiz hiçbir şey yapmadık, birbirimizi gördüğümüz kapı önlerinde toplaşıp O'nu konuştuk; nedenlerini konuştuk, yüzünü, sevecenliğini konuştuk.

Kerem Hoca'dan ders almadım hiç. Staj işlerimizden sorumlu olduğundan belgelerimi imzalaması gerektiğinde tanıştık, kısa bir süre sonra ben ortadan kayboldum. Benden haberi bile olmadığını düşündüğüm bu adam, ayaküstü her karşılaşmamızda yaşadığım onca şeyi yürekten bilirmiş gibiydi. Bana adımla hitap eder ve ardından iyi olup olmadığımı, projemin nasıl gittiğini sorardı. Bu iki soruyu sırasıyla sorardı, sanki iyi değilsem proje sorusunu sormamaya karar verecek ve onun yerinde neden iyi olmadığımı merak edecekti. İkinci aşamaya geçmişsek yaptıklarımlagerçekten ilgilendiğini gösterirdi, ona Dunkin'in önünde elimde raporlarımla, şimdi şu hocaya gidiyorum, şunun üzerinde uğraşıyoruz, böyle sonuçlar almaya çalışıyoruz diye kısa kısa, ama sanki içi pek dolu cümlelerle ne yaptığımı anlatırdım. Bir dakika mı sürerdi bu, üç dakika mı, hiçbir önemi yoktu; zira gözlerinde inanılmaz bir parlaklık, samimi ve meraklı bir ilgi ve yüzünde solmayan bir gülümsemeyle bana devam gücü, yaşama sevinci aşılıyordu. Dunkin'de otururken onun kapıda belirmesi bir anda mutlu ediyordu beni; yaşasın diyordum, Kerem Hoca geliyor, şimdi konuşuruz! Hemen beni görmesini istiyordum; beni fark etmesi, bana gülümsemesi demekti ve ben bu gülümsemeden, onun bakışlarından öylesine içten bir güç alıyordum ki o giderken arkasından baktığımda huzur buluyor ve iyi ki var diyordum, iyi ki bölümde Kerem Hoca gibi bir hocamız var.

Sadece bana mı, yine Dunkin'in önünde gördüğü ve başka bölümlerden insanlara da aynı sıcaklıkla yaklaşıyor, onları ilgilendiren sorular soruyordu ve şaşırıyordum bu işe; haydi diyelim benden haberdardı da onları nasıl takip edebiliyordu?

Sonra gitti. İçim nasıl ezildi! Bilemem bir başkası olsa ne düşünürdüm, ama Kerem Hoca'nın son seçimi beni derinden, çok derinden etkiledi. Keşke dedim, ama nereden bilebilirdim, keşke, keşke bir kere de ben onun gözlerinin içine, ta içine bakıp iyi olup olmadığını sorsaydım! Bir zaman kötü hissettim, deseydim; biliyor musunuz hocam, bilir gibi de görünüyorsunuz sanki, ben savruldum, kendimi değersiz buldum, kendimi değersiz buldukça yaşamamın çok değersiz olduğunu düşündüm, öyle ki bazen yalnızca yaşamasına yetecek miktarda yemek ve suyu alıp odasından çıkmasına lüzum olmayan bir insan gibi yaşamayı düşündüm, hayata ayak bağı olduğumu ve hiç olmamam gerektiğini bile düşündüm, ve sonra yavaş yavaş güzellikleri gördüm, kendimi gördüm, kendime tutundum, sizlere tutundum, ayağa kalktım, aslında hala biraz biraz doğrulur gibiyim. Siz hiç böyle hissettiniz mi hocam gençliğinizde, deseydim; peki neden böyle oldu hocam, ne eksikti? Bakın şimdi ne güzel gülüyorsunuz, inanın şurada sizinle karşılaşmak günümü öyle güzelleştiriyor ki yapamayacağımı düşündüğüm her şeyi yapma kuvveti veriyorsunuz bana, nasıl yapıyorsunuz bunu hocam; kim bilir ne büyük inanç, ne yüce bir güven var içinizde!

Ah, keşke sorabilseydim. Belki o zaman içinde bilmediğimiz, bambaşka bir güvensizlik olduğunu görürdüm. O, büyüktü, hocaydı o. Bizi mutlu edebiliyorsa kendi zaten mutluydu işte. Böylesine kimsesiz hissediyorduysa kendini, ancak bir iki defa, tesadüfen umut aşılayabilirdi bize; oysa bu adamın bize verdiklerinde tesadüflerin esamesi okunmuyordu. Yol gösteren Kerem Hoca'ya yol arkadaşlığı etmiş olmak, biliyorum demek, ben vazgeçmiyorum ve siz de vazgeçmemelisiniz demek isterdim; ya da yalnız anlamak, anladığımı söylemek.

Zor diyorum, zor işte. Başarabilirsin, başarıyorsundur; ama hayat senden daha hızlı akabilir. İnce bir çizgide yürüyoruz. Hayatın hızı bir yana, o akışın bizi ne kadar geride bıraktığını bile anlayamayacak kadar odaklanmış, içimize kapanmış duruma gelebiliyoruz. Kafamızı bir kaldırdık mı delicesine afallayıp sorgulamaya başlıyoruz. Değer mi hakikaten, şu hayat bütün bunlara değer mi ki? Penceresiz kutularda yolculuk ediyor bazılarımız, florasanların aydınlığında pek mutlular onlar ve altlarında çağlayanlar umurlarında bile değil. Bazılarımız sakin sakin akmak istiyor oysa, sağa sola bol bol bakmak istiyor, kutudan kutuya atlayıp en güzelini bulmak ve onun kimi zaman içine girip kimi zaman üzerinde seyretmek istiyor. Ve bazen öyle anlar oluyor ki yüzmek istediğimiz denizde kapana kısılmış, şelaleye ilerler gibi hissediyoruz.

İnsan kendine güvenmedikten, kendini sevmedikten sonra her şey öyle boş ki. Bu hayat benim; istemediğim ne olsa isyanlarımı masaya döker, artılarla eksilerle süslerim ve seçimler yaparım, yüzümü ardımda bıraktıklarımın aksi yönüne çeviririm. Hayat yalnız seçebilmeye değiyor ve bu yetkiyi kendimize ancak kendimiz verebiliyoruz. Yetkisizliklerde, hiç seçemeyerek yeniliyoruz.

Bilmiyorum hocam seçimlerinden ne ölçüde memnundu ya da kendisiyle başkalarına nasıl bir görecelikle değer biçiyordu. Hangi yakınlık derecesi son kararının yorumlanabilmesine vesile olabilirdi, onu da kestiremiyorum. Yalnızlığını duyuyorum, konuşamadığı zamanlardan haberdar oluyorum. Doktoradan sonrasının aksettirilişlerinde sanki ince bir tutunma hasreti, un gibi elenmiş. Önceleri öğrencisi ve ardından meslektaşı için Kadri Hocam, beni yanıltmayan düşünce gücü ve açık sözlülüğüyle, Kerem'i buraya biz aldık, dedi. Aldık ama, onu bu sona götüren süreci hızlandırdık mı, yavaşlattık mı bilemiyorum. Tüm zorlukların arasında ona hep bir tampon görevi görmeye çalıştıklarını ve onu mutlu gördükçe bunda başarılı olduklarını düşündüklerini söyledi; oysa şimdi fark ediyorum ki, dedi, gerçek böyle değilmiş ve ömrümüzün sonuna dek aklımızda hep bu soru işaretini taşıyacağız.

Taşarcasına üzüntü dolu bir isyan gibiydi sanki bu sözler, ya da ben böyle anlamak istedim belki. Başka bir hocamın kalbinden kopardığı sarsıcı ve bir o kadar da incecik konuşması "Değdi Kerem..." diye son buldu, oysa kafamdaki soru işaretleri tutundukları yerden sökülmediler, dökülemediler.

Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, rahatsızlığı nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu ve eceliyle veda etmişti hayata. Doğruydu bu. Son devinimiyle farklı bir etiketlenmeye maruz kalması ne büyük haksızlık olurdu! Bir hastalığa tutulmuş, kurtulamamıştı ve bu hastalığın röntgenlerle, tahlillerle, alçılarla somutlaştırılamayışı, gerçekliğinden ve ciddiyetinden hiçbir şey eksiltmiyordu.

Benim için çok büyüktü Kerem Hoca'nın gidişi. Yüreğinin kırıkları bir şekilde tanıdık geldi bana. Belki doğru, belki gerçekle alakasız bir aşinalık bu; belki üzerime vazife olmayacak açıklamalar getirdim anlamaya çalışırken, ama bilmeme olanak yok artık. Çıkıp gelebilse ve gülse; yanlış anladığımı, amma abarttığımı söylese keşke. Kendimce, onun, anlayabilecek olanlara unutulmayacak bir ders vererek ayrıldığını düşünüyorum aramızdan ve keşke diyorum yine; ona yazdığım gibi, keşke, hiç öğrenmeseydik.




On beş haziran. İkisi de aynı yaşta, iki yıl arayla, sonsuz bir huzuru sonsuzlukta bulduklarını hayal ediyorum.