6 Haziran 2010 Pazar

pöçek



Söylemez olaydım aklımdan geçeni. Gerçi söylemeyecektim de ne olacaktı, fikir bile üretememiş olsam şimdi bulunduğum noktadan daha mı ilerde olurdum, hayır. Bugün yalnız üç saat kalabildim labda ve yapabileceğimi sandığım yöntemin öngördüğümden çok daha karmaşık ve uğraştırıcı olduğuna sabitlenip iki tırnağımı daha yedim. Yağmur beni sinir etmek için durmuyor sanki, haziranın altısında bu ne biçim hava artık hakikaten isyan ediyorum. İstemiyorum yahu böyle günleri, çok mu? Kızın biri kışlık paltoyla geziniyordu, ürperdim. Yağmurlu bir pazar gününde Kare Blok etrafında olmak içler acısı. Her yer siyah-beyaz, insanlar silik, Dunkin kapalı, salatacıda kimse yok, binada da öyle. Labda harıl harıl çalışan server sesi insanı daha bir gıcık ediyor, oflayıp pufluyorum, aklıma sorular takılıyor oysa içerde in cin top oynadığından kimselere soramıyorum.

Vallahi açıkçası pek hevesim de kalmıyor böyle zamanlarda. Önümde bir ay olsun en azından, oturayım araştırayım, yapmaya çalışayım; ama üç günde yapılabilmesi pek gerçekçi görünmeyen senaryolar üzerine çalışkan öğrenci pozlarına bürünüp bakın elimden gelenin en iyisini yaptım diyebilmek için kendimi parçalamayı mantıklı bulmuyorum. Diyorum ki şimdi böyle gözüm kapalı, karman çorman dalsam işlemlere, elime düzgün bir şey geçecek mi sanki? Tabi öğrenmek böyledir, kendi kendine en alakasız, en saçma yöntemleri dener, en sonunda işin mantığını kapıp doğru yolu bulursun. İyi de vaktim yok! Rapor teslim etmem lazım benim, şunları yaptım ve şunları buldum demem lazım; şunlar üzerinde günlerce uğraştım durdum ama bir şey çıkmadı deme lüksüm yok ki! Yadsınamaz bu "rapor gerçeği" karşısında ne tarafa döneceğimi bilemiyorum. Sadece elimdekileri sunmaya kalksam baştan yapmayı vaat ettiklerimin çok azını yapabilmiş olacağım, basit kaçacak; geliştirmeye uğraşsam inanmıyorum ki vaktim yetsin. Bir yere kadar optimist davranıp üretken olmayı bırakmamak için direnebiliyor insan, ama o yerde önünde üç gün ve sağında solunda kimsesizlik olduğunda şaşırtıcı bir eylemsizlik çöküyor. Bir de her kafadan bir ses çıkıyor; yaparsın yaparsınlar, şöyle yapsan böyle etsenler, uğraşıp sonuç alamadığınız şeyleri de yazarsın o da başarıdır diyenler, elindekiler iyidir boşver sen demeye getirenler. Bir yandan bu çok da önemli olmayan bir bitirme projesi diyen diğer yandan da her zaman olduğu gibi mükemmelin azıcık aşağısını bile kendine yakıştıramayan zihnim. Daha çok zaman ayırsaydık keşke - ve konu sorumluluk oldu mu keşke demek en yakışıksız şeydir! Geçen sene ne güzel her hafta toplantı yapıyorduk Burak Hoca'yla, bir hafta yüzümü kızartıp hiçbir şey yapmadım desem öbür hafta kesin uğraşmış olarak gidiyordum ve böyle böyle ilerliyorduk. Bu sene öyle mi oldu oysa, o çok meşguldü, ben de zamanımı iyi ayarlayamayıp diğer projelerle daha çok boğuştum ve gün gelip kendi projeme layıkıyla eğildiğimde gördüm ki baştan yapalım dediğimiz yöntemden sonuç çıkmıyor! Böyle bir durumla karşılaşabileceğim aklımın ucundan geçmemişti ki, hocanın yap dediği şey banko sonuç verir zannederdim ben. Hadi bunun üzerine sonuç almak için uğraş dur, neyse sonuç veren ama daha basit bir algoritma ortaya çıkart ve hazır zamanımız varken bir şeyler daha ekleyelim diye ikinci bir uğraşma maratonuna gir. Sorun şu ki benim yapalım diye ortaya attığım yöntemin çok daha basit bir versiyonu geçen sene arkadaşlarımdan birinin bitirme projesinin tamamıydı zaten. Çocuk aylarca uğraştı da yaptı bir şeyler. Şimdi ben üç günde ve onunkinden daha karmaşık bir düzlemde nasıl algoritma yaratıp sonuçlar alıp onları değerlendirip hepsini rapor haline getiririm? Olacak iş mi bu? Olmayacaksa bile saçımı başımı yolmaya devam etmeli ve pek istikrarlı öğrenci profili mi çizmeliyim? Gerçekçi olduğumu düşünerek yapılamayacağını iddia etmem, realistlikten ziyade pes etmek, armut piş ağzıma düş demek midir yoksa? Bütün dönem uğraştın da bunu mu yaptın, sana son bir hafta bir şeyler daha bul gel dedik bulamadın, aman bu da rapor mu, hıh bu da sunum mu şimdi...

Benden bir şeyler bekleniyor ya, bunların neden ve nasıl beklenebildiğini tam anlayamıyorum. Daha fazla bir şey yapabilmem ne kadar elzem; asıl beklenen çalışmayı sevmem mi, zamana ve kendime meydan okuyup dişe dokunur bir şeyler üretebilmem mi, yoksa acaba pek de başarılı değilim ve bu halimi biraz olsun iyileştirmem mi isteniyor? Of, sanırım sonuncusuyla kendime feci haksızlık ediyorum - belki de etmiyorum? İşte ben böyleyim blog. Sıkışık zamanlarda gözüme her şey daha imkansız görünüyor ve kendimi böcek yerine koyuyorum, üstelik hedefime ulaşamazsam böcek miyim değil miyim sorgusundan bir türlü çıkamıyorum.

Bak yine senden başka anlatabileceğim kimse yoktu bugün bunları, yine son derece kişisel açmazlarımla doldurmak zorunda kaldım içini. Böyle günlerde insan her şeye sinir oluyor. Serkan labın ilerisindeki dut ağacına sinir oluyor, yerlere dökülüp ezilen dutların görüntüsüne katlanamıyormuş. İkimiz birden ağacın arkasındaki kümese sinir oluyoruz ve dönem sonunda horozu kesip yemeyi, varsa tavukların yumurtalarından da hamsili kaygana pişirip rakının yanına meze yapmayı düşünüyoruz. Ben de bugün her şeye sinir oluyorum ama saat daha erken ve az daha sinir olursam çenemde çıkmaya yeltenen sivilceye birkaç arkadaş daha gelebilir, o yüzden çıkıp kitap mitap bakacağım sanırım. Belki kurutulmuş domates de alırım. Gerçi insan kendini böcek zannettiğinde kurutulmuş domatesle ödüllendirilmek hepten utandırıyor. Sinek ye, geç gitsin yani. Bir de gurmelik ha! Ayıp, ayıp!

Hiç yorum yok: