4 Haziran 2010 Cuma

Kep püskülünde hareketlilik


Şu an çok ciddi bir odaklanma sorunu yaşıyorum. Bilgisayardan gelen müziği değil etrafımdakilerin konuşmalarını duyuyorum, kafamdakileri de bir türlü toparlayamıyorum - daha doğrusu ne yazacağımı bilmiyorum; ama yazmanın bana feci iyi geleceğine inandığımdan bir iki kelimecik de olsa göndermeden bırakmak istemiyorum. Kafeye geldiğimden beri birkaç masa boşaldı ve herkesin gidecek başka yerleri olduğundan burayı terk ederek çevremin ahengini bozuyor olması hiç hoşuma gitmedi.

Son on iki güne girdiğimizden olsa gerek, yemek pişirmeye ayrılacak vaktimin olmadığı kanaatine vardım ve kendimi salataya vurdum. Ya bu durumun yarattığı hazımsızlıktan ya da sigarayı ekrandan uzaklaşma bahanesi belleyip işi ikinci paketin jelatinini yırtmaya kadar götürdüğümden geceleri doğru düzgün uyuyamıyorum. Her final döneminde olduğu gibi bu sıralarda da birkaç tırnağımı afiyetle didikledim ve ellerim sertleşmiş, katılaşmış gibi oldu yine. Aklıma herhangi bir sorun geldi mi ona takılıp kalıyorum, öyle lüzumsuz şeylere saplanıyorum ki bunları bir kimseyle paylaşmam olanaksız görünüyor. Belki de birileriyle bir şeyler paylaşmam şu aralar pek olanaksız göründüğünden böyle düşüncelerden ayrılamıyorum.

İş arkadaşlarımla iş haricinde görüşme seviyesine gelmiş değiliz, yan lablarda tanıdığım ve gün içerisinde pek çok kez konuştuğum kimseler pek de takılabileceğim türde değiller. Kişiler hakkında peşin hükümlü olduğumdan değil bu, sadece gerçek. İnsan gün içerisinde sohbet ettiği herkesle akşam çay kahve içmeye gidemez ya. Okulda kendim haricinde bitirme projesiyle uğraşan, matematik hesaplarıyla ve teknik sorunlarla boğuşan, 16 Haziran'a kadar yapması gereken daha çook işi bulunan kimseyi bilmiyorum. Çoğu arkadaşım bugün itibariyle özgürlüğüne kavuştu, zaten onların finalleri vardı; oysa benim iki proje teslimim, haliyle iki raporum ve iki de sunumum var. Bu nasıl kader diyorum bazen. Bölüm arkadaşlarım mezun oldu gitti; onlar varken ne güzel hep beraber saçımızı başımızı yoluyor, hocaların dedikodusunu yapıyor, derslerin zorluğuna verip veriştiriyorduk. Bakmayın teknik bölümdü falan ama çok renkli arkadaşlarım da vardı, oysa şimdi hiçbiri buralarda değil. Diğer arkadaşlarım öbek öbek aynı bölümlerde okuyorlar, yıllarca beraber dirsek çürütürken bugünlere kaynaşarak gelmişler; öbekler birbirleriyle az çok alakalı olduğundan çakışan dersler, hiç değilse kesişen daha geniş uzamlar olmuş. Ben ise bırakın üniversite bölümünü, yegane fen mezunu olarak en azından kampüsler arası mekik dokuyup her boş anımı sosyal benliğimi besleyerek değerlendirmeye gayret ettim; böylece onların tek mekanda yaşayabildiklerini üç beş yere koşturup hepsinde azar azar kalarak, kendimi bölüştürerek elde etmeye çalıştım. Haliyle bana düşen hep daha az oldu, pek şikayetçi olmasam da hemen yanı başımda ve ortak kaynaklı yoğunluklarla boğuşan birilerinin varlığına böyle sıkışık zamanlarda daha bir ihtiyaç duyuyorum. Evde ise durumlar içler acısı, yalnız yaşamaya öyle alışmışım ki kapı açılıp birileri "yatıya" geldiği zaman tuhafıma gidiyor. Benden gelmeyen her devinim adeta içimi sıkıyor, irkiltiyor. Seneye eve çıkmaya karar verdim galiba, ne şekilde olursa olsun; isterse sadece bir buzdolabı bir de somyası olsun, parkeleri yamuk ve mutfak dolaplarının kulpları eksik olsun, yine de yalnız bana ait bir yer olsun; zira sabrım dört yıllıkmış. Her şey bir yana, hakikaten artık kendi evimi ister oldum, dünyanın en tatlı kızlarıyla yaşama olanağım olsa dahi bu isteğim baskın kalırdı. Öte yandan şu an öyle bir paylaşım yuvasında bulunmadığım kesin, insanları tanımanın öyle sanıldığı kadar kolay olmadığını ve bazen aylarca süregelen izlenimlerin son derece yanıltıcı olabileceğini gördüm. Arkadaş, dost dediğinin iyiliği karşılıklı olmamalı; kötü gününde yanında duracaksa bunu görev saydığından değil, içinden geldiği için yapmalı; şayet sorumluluk bilincinden öteye giden bir samimiyeti kalmamışsa desteğini açıkça çekip yürümesi daha iyidir derim. İstemeyerek, yargılayarak dayanak görevi görüp yıpranmak ve yıpratmak ilerde iki tarafın da canının daha çok yanmasından başka bir sonuca varmaz nasılsa. Kimileri ise vaktiyle isteyerek yaptıklarını sonradan hatırlarken bir üstünlük dalgasıyla sarmalanıp karşısındakini küçük gören bir öz benliğe sahip olabilir, veya geçmişi tamamen unutup yepyeni satırlarda gezinirken üç beş sayfa öncesini pek kıymetsiz bulabilirler; öylelerinde sağlam, oturmuş bir kişiliğin eksikliği göze batar. Yaşanmış yaşanmıştır; fedakarlıklar gerektiğinde yapılmış, teşekkürler zamanında edilmiştir; buna rağmen elde avuçta bir şey kalmamışsa fazlasını istemek insanı kendinden ödün vermeye götürür. Boşa kürek çekmekten bile beterdir bu, küreği kendinden uzaklara, üstelik diplere çeker, pırıl pırıl olduğun halde başkasının karaltısında boğulursun. Ne güzel ki kendimden eminim ve ne borcum var, ne sitemim. Kayığıma atladığım gibi başka kıyılara giderim, dolaşa dolaşa elbet birinde gözlerinin içi gülen, bembeyaz yenilere rastlarım.


Bu aralar kendimi ancak kendime taksim edebiliyorum; üç gün spor ya da yürüyüş yapmadım ve alışkın olmadığım bir enerji birikimine dördüncü gün iyiden iyiye hissedilir sırt ağrıları da eklenince işi gücü düzenleyip salona gittim, nasıl iyi geldi. Bu sabah da hava öğlenki boğuculuğundan çok uzak bir esintiye sahipken yürüyüşümü yaptım. Yürürken sürekli aynı gereksiz şeye takıldı kafam, aslında biraz gerekli bir düşünce olmasına rağmen iki saat düşünülecek şey olmadığından ben uzattıkça o lüzumsuzlaştı diyebilirim. Belki birkaç kişilik bir sohbetin arasına dikkatlice sıkıştırabilsem bu kadar üzerinde durmama gerek kalmadan sonuca bağlar, rahatlardım; ama yok işte. Genelde böyle değilim, yalnız sorumluluk seviyesi karnımı aşıp boğazıma doğru yol aldığı zaman eh, azıcık destek, biraz avutulmak, ilgilenilmek ihtiyacı doğabiliyor; yoksa başıma gelen ve öncelikli işlerim nedeniyle ikinci plana atmaya çalıştığım düşünceler uçup gideceğine kafamın arkasında dağ gibi birikiyor. Hepsini geride yığmak yerine ara ara anlatabilsem daha ferah olurdum belki.

Neyse canım, azıcık daha dayanacağım bu duruma ve sonra bütün saçma şeyleri uzun uzun düşünme fırsatım olacak, zaten o zaman "Amaan boşver!" diyip konudan konuya sıçramak benim için çok daha kolay olacak. Nazar değmesin ama bugün işler iyi gitmeye başladı bile. Projeden sonunda sonuç alabildim, ama başlangıçta hedeflediğimize kıyasla epey basit işlemler yapmak durumunda kaldık, dolayısıyla Burak Hoca rapor teslim tarihimi 7 Haziran'dan 11 Haziran'a çekti ve o arada ikinci bir strateji geliştirmemi emretti. Hafta sonu kafa patlat, yeni bir şeyler bul; neticede bu bir proje değil mi, ben söyleyeyim sen yap olmamalı, dedi. Böylece bir şeyler okuyup şöyle yapsak, böyle etsek diye yöntemler üretecek bir öğrenci konumuna terfi etmemi istemiş oldu benden ve bunu istediğine göre başarabileceğime de inanmış olmalı. Önce erkenden kurtulma arzusu vardı içimde, zira daha önce hep bana gösterilen yöntemleri uygulamış olduğumdan kendi kendime yeni bir şey üretmek bana olanaksız görünüyordu ve günlerce tıpkı bunun gibi olanaksız görünmüş sonuç alma denemelerinden çıkıp yeni bir döngüye daha girersem çökeceğim endişesine kapıldım. Sonra derin bir nefes alıp zamanın kısıtlılığını da göz önünde bulundurarak neler yapabileceğimi düşündüm. Bir kere bu aşamaya gelmek, "Bilmediğim şeyi üretemem!" noktasından "Yahu hakikaten bir şeyler yaratabilir miyim ki?"ye geçmek bile önemli. Biraz sonra bir makale inceledim, doku istatistikleriyle karşılaştırmalar yapmayı düşündüm, Burak Hoca'ya bildirdim, o da onayladı ve pazartesi gününe kadar birtakım veriler çıkarmamı istedi ki onları inceleyip sonuç verecek duruma getirebilelim. Sanıyorum bu benim için bir ilk ve en korkup yapmaktan çekindiğim, öte yandan kesinlikle yapmam gerektiğini hissettiğim şey! Girişimci yönümün eksik olduğumu düşünürdüm hep, girişimcilikten kastım kendi kendine bir şeyler ortaya atmak ve onun peşinden gitmek; halbuki emir komuta zincirinin bir halkası olmayı yeğlemişimdir, fakat ömür boyu öğrenciliğe devam etmek istiyorsam bu zincirin başına tırmanmaya yetenekli ve hevesli olmam gerektiğini biliyordum. Bende bu yeteneğin olduğuna pek inanmıyordum, ama ilk defa ufak da olsa kimse söylemeden bir fikir ürettim. Çok küçük bir şey yahu, daha önce görüp duyduğumuz bir yöntem zaten, ama bir hafta içerisinde hiç karşılaşmadığım ve çok daha karışık bir şeyi yapmaya çalışmam da hayalperestlik olurdu artık. Boyutları ne olursa olsun dün uğraşmam için önüme hazır olarak sunulan teoriler yerine bugün kendi teorimi ortaya atmış olmam gelecek kaygılarımın içine minik, ama inanç dolu bir ışık doğrulttu.


Perşembe sabahı üç günlük ümitsizliğe düşüşün ardından ufak bir patlama yaşadım ve korktum. Neyden korktuğumu bilmiyordum, sadece çok, çok korkuyordum; öyle ki hiçbir harekette bulunmadan yorganın altına büzüşüp günlerin geçmesini beklemek ve her şeyin durulduğuna inanmadan çıkmamak en güzel çözümdü sanki. Final dönemlerinde hep böyle olurum, birkaç gün çaktırmadan paniklerim ve sonunda dayanamaz ağlamaya başlarım ve içimdekileri atıp rahatlar rahatlamaz güçlenir, sakinleşirim. Öğlen felsefe sınavına girdim, iyi geçti ama kalemliğimi açıp HB yerine 2B uç kullanmaya üşenmesem bence çok daha iyi geçerdi. Bu garip durumu pek çok sınavda test ettim, olur da HB uçla yazmaya kalkarsam performansım feci düşüyor, canım yazmak da silmek de istemiyor! Özellikle kritik sınavlarda 2B uçtan resmen ilham alıyorum!




Bu akşam canım film izlemek istedi. Hafta içi akşamlardan birinde "A Single Man"i seyrettim, bu akşam da kafeye gitmeden DVD'ciye uğrayıp bir sürü film aldım. Bugün için "Yes Man"e heves etmiştim, adama o kadar sorduğum halde sadece Türkçe dublaj seçeneği olduğunu filmi başlatmak istediğimde gördüm, bunun üzerine Woody Allen'ın "Scoop"unu izledim. Son zamanlarda izlediğim en tatlı filmdi; ne kadar içerikli ya da güzel olduğu umurumda değil, önemli olan tam ihtiyaç duyduğum türde bir film olmasıydı. Bugün bana Woody Allen'ın takılarak konuşması, Scarlett Johansson'un kıvrımlı vücudu ve sevimli halleri ile ikisinin arasında geçen esprili konuşmalar gerekiyormuş! Filmde çok kritik bir mantık hatası var yalnız, kurguyu baştan sona zora sokuyor ve koca bir film çekerken böyle büyük bir hatayı nasıl yapmışlar aklım almadı. İzlerken o kadar huzur buldum ki bu seferlik es geçiyorum.




Dün gece "Kürk Mantolu Madonna"yı bitirdim. Kitabın çizmediğim yeri kalmadı galiba. Bir adamın düşünceleri, heyecanları, kısıtlamaları ve tüm benliği bu kadar mı güzel betimlenebilir? İki kişinin arasındaki konuşmalar nasıl hem bu kadar süslü, hem bu kadar yalın olabilir? Aslında çizdiğim her satırı tek tek buraya aktarmak ve Raif Efendi'yle paylaştığım bütün duyguları vurgulayıp kendimi Sabahattin Ali'nin ağzından anlatabilmek ve Maria Puder'in teklifsizliği ile çelişmesinden keyif aldığını hissettiğim tüm ilke ve düşüncelerinin benimle nasıl örtüştüğünü bir kez daha görmek isterdim! O kelimelerde bana ait o kadar çok şey okudum ki hepsinde bir bir heyecanlandım; artık ne yalnızlığım var, ne de farklı bir tuhaflığa dair endişem.

Radyoda İtalyanca şarkılar çalıyor, yarın İtalyanca konuşmalar da duymak istiyorsam uyumam gerekiyor artık! Kafede başladığım yazımı kanepede sonlandırıyorum. Galiba yarın da kendime biraz izin verip okuyacak yeni kitaplar seçmeliyim, zira "Kontrbas" öyle ince ki beni anca iki gün idare eder.

Undergrad hayatımın son maratonu, yeni ve yeniden - on ikiii...

4 yorum:

Dilcun D. dedi ki...

Kürk Mantolu Madonna muhteşemdir! Çalışmalarda muvaffakiyetler, başarılar diliyorum :)

pın dedi ki...

Gerçekten harikaydı! Filmi de öneririm :) Hepimize başarılar, az kaldı değil mi?..

Damlo dedi ki...

ben sayıyorum sen rahat ol. bi 2b de ben alayım ayrıca, altını çizip göndericem bu postu tekrar sana.

pın dedi ki...

saysak bi türlü saymasak başka! bu yorumu çerçeveletip panoma asmak istiyorum o kadar hoşuma gitti ki :))