23 Haziran 2010 Çarşamba

Cats and Dogs


Ben sanıyordum ki tatil olduğunda inanılmaz huzur bulacak ve yalnız istediklerimi yapmanın keyfini doyasıya çıkaracağım, oysa pek de hayallerimle bağdaşmayan günler geçiriyorum. "Lazım"ların arasında koşturup duruyorum, kaldığım odada fazlaca zaman geçirmekten kaçınıyorum ve ne yapıp edip akşama kadar dönmemeye gayret ediyorum, yapılacak işler günümü bir yerinden böldükleri için gönlümce uzaklara gidemiyorum.

Bugün kesinlikle spora gitmeye niyetlenmiştim, akşam 19:00'da Kennedy Lodge'da bölüm yemeğimiz var. Böylece sabah kalkıp kahvaltımı yapar, sonra biraz oyalanır ve yediklerimi sindirir, ardından sporumu yapar, hazırlanır ve yemeğe yetişirdim; fakat o zaman günümün tamamını içerlerde bir yerlerde acele içinde tüketmem gerekirdi. Tatil kavramının beni en mutlu hissettiren görüntüsü, sürekli yazı yazdığım, kafamdakileri uçsuz bucaksız bir keyif içinde irdelediğim ve özene bezene süslediğim sahnelerdi ve bunu yapamadıkça huzursuzlaştığımı fark ettim. Havanın ne durumda olduğu umrumda olmaksızın dışarı çıkmak istiyordum. Yaz yağmurlarını da gördük hem, kışın olduğu gibi bütün günü almıyor ve en fazla yarım saat içinde dinip sokak sefasına kaldığımız yerden devam etmemize izin veriyor. Spor yapmak için boş zaman gerekiyor, yani idealim yapmak istediğim bir şey olmadığı zaman silkelenip salona gitmek, oysa bugün gönlüm başka şeyler çekiyor. Benim gibi bir insan için bu büyük bir ikilem aslında, yine de popoma inat dışarda oturuyorum bugün. Varsın bu hafta iki değil, bir defa gideyim spora. Hem belki bunu da görmem lazım, spordan kaçmak için değil gerçekten istediğim başka şeylere vakit ayırdığımda üzerinde "Kaytarıcı!" yazan XL bir tişörte ancak sığacak bir insana dönüşmeyeceğimi içime sindirmem lazım.

Yağmur başladı! Bense şemsiyemin altında, masamı korunaklı bölgeye çekmiş oturuyorum! Hiçbir şey keyfimi bozamaz!


Bu sabah yine bir trafik cezası aldım. Gariptir, günlerdir içime bir trafik cezası alacağım korkusu düşmüştü. Final döneminde öyle uykusuz ve tehlikeli bir sürücü oldum ki aklım yoldan başka her şeye gidiyordu sanki. En son cumartesi günü İtalyanca'dan dönerken bütün kırmızı ışıklarda başımı önüme devirip uyuklamam fenaydı. Bir ara arabayı bir yere park edip taksiyle devam etmeyi bile düşündüm. Uyuklayarak araba kullanmanın direksiyon başına alkollü geçmekten pek de bir farkı olmadığı kanısındayım. Perşembe akşamı cenazeden ve Burak Hoca'yla yaptığımız ufak bir görüşmenin ardından babamın hediyesinin kalan parçalarını almak üzere yola çıktım, daha okulun oralarda dur kalk yaparken önümdeki arabaya bir güzel çarptım! Şoförlüğüyle inanılmaz övünen biri için korkunç bir durumdu bu. Apar topar arabadan atladım, baktım neyse hasar yok, önümdeki sürücüye özürler sıraladım. Anlayışlı ve güler yüzlü bir adamdı sağ olsun, yoluma devam ettim. Alışveriş merkezinin oralarda geri manevra yapmakta olan bir taksici ilerledi ilerledi ve duracağına çat diye benim arabama vurdu. "Ne yapıyorsunuz?" dediğimde "Geri geri geliyorum, nasıl göreyim?" diye yanıtladı beni! Ne diyeceğimi şaşırdım. Sonra baktım pek bir hasar yok, "Tutanak tutacaksanız buyrun arabaları kenara çekelim!" deyince de içimden "İlahi adalet!" diye geçirdim ve gerek olmadığını bildirip iki kazayı da unutmuş gibi yapmaya çalışarak alışverişimi tamamlamaya gittim.

Aynı gün Beşiktaş'ta bir yerlerde nasıl olduysa kırmızı ışıkta geçmişim, pek de güzel geçmişim, boy boy fotoğraflarını çekmişler kızımın. Bu şahane fotoğrafları ele geçirmek için yüksek bir ücret ödemem gerekiyor, ne yapalım.

İki gündür okulla ilişkimi kesmek için uğraşıyorum. İlk imzayı almaya gittiğimde okul kimliğimi istediler, bahane olduğu çok belli mazeretler sıraladım ve kayıp durumunda ne yapmamız gerektiğini sordum. Gazeteye ilan verin dediler, ben de biraz düşünmek üzere yukarı çıktım. Emir ve Doruk'la beraberdik, Doruk o gün karakola gidip tutanak tutturacağını söyledi. Akşama kadar Manzara'da oturup çok keyifli bir gün geçirdik, sonra Doruk, Umur ve ben Arnavutköy'e tutanak tutturmaya gittik. Polisler beş dakikada bir aynı soruları yinelediler; kimliğimizi nasıl kaybetmişiz, neden Boğaziçi öğrencileri yılın bu zamanı devamlı kayıp tutanağı tutturuyorlarmış, nasıl oluyormuş da okul kimliğimizi hiç kullanmıyormuşuz, Allah Allah kapıda da mı sorulmuyormuş bu kimlikler? En son başka bir polis amca geldi, bakın gençler, dedi, bu son, bundan sonra arkadaşlarınıza söylemeyin buraya gelmelerini. Ay sonunda bir bakıyoruz, dedi, sadece Boğaziçi Üniversitesi'ne çalışmışız. Oh, bak ne güzel söyledi işte amca, aslını astarını biliyor, gülüyor ve bizi korkutmaya çalışmıyor. Diğerleri ise "Tutanak tutmayalım da mezun olamasınlar, akılları başlarına gelsin!" diye espri yapmaktan geri durmuyorlardı oysa. Polisin bu insan korkutma çabasını hakikaten anlayamıyorum! Pek üstünler, pek otoriteler, ha?

Tutanak işimiz bittikten sonra yine Arnavutköy'de bir kafeye oturup çayımızı kahvemizi içtik, ne rahat yahu şöyle tatlı arkadaşlarla sohbet etmek! Proje teslimlerinden beri günlerim hep insan içinde geçiyor. Biraz alışık olmadığım bir durum bu, odamın değişmesiyle ikisi birbirine karışınca sanki bambaşka birisi olmuşum duygusuna kapıldım ve belki de bu yüzden yazılarım epey sekteye uğradı. Cumartesi gecesi bir arkadaşım ve onun o akşam tanıştığım bir arkadaşıyla önce Asmalı Mescit'e, ardından Cihangir'e gittik, bütün gece masalarda istediğim türden konulara değindik. Yeni tanıştığım Ozan, aslen makine mühendisi ve pek çok iş tecrübesinin ardından deneyimlerinin ona keyif vermediğini fark etmiş ve sevdiklerini, sevmediklerini, başarılı olduğu alanları kağıtlara yazıp döktükten sonra gelecekte yapmak istediği asıl işi keşfetmiş. Gerekli bütün araştırmalarını yapmış, köpek gezdirme ve barındırma merkezi açacakmış, zira hayvan sevgisi ve hayvanlarla iletişimi öylesine kuvvetliymiş ki bu işin altından alnının akıyla kalkabileceğine ve mutlu olabileceğine inanıyormuş. Ozan'ı dinlerken söylediklerinin hiç de delice hevesler olmadığını gördüm, adam öylesine konuşmuyordu. Sanki bu işi kotaranlar ondan daha mı iyi, daha mı hevesli? Herkes bir yerden başlamıyor mu? Gökten kendisine bir köpek oteli inmesini beklemiyor ki, düşündüklerini gerçeğe dönüştürmek için epeyce koşturmuş, okumuş, soruşturmuş. Bu normlara inat kararın, ideallerin ve isteğin karşısında hafifçe büyülendim ve böyle aydınlıklara bürünmüş insanlarla daha sık karşılaşabilmeyi istedim. "Kim bilir?" diyebiliyorum şimdi, elimde elektrik elektronik diplomam varken bedenimde hangi daha baskın ve daha başka kimlik(ler)le geziniyor olacağım ilerde?



Yağmur öyle bir indirdi ki dışarda oturan üç beş kişi neye uğradığımızı şaşırdık, rüzgarın kuvveti şemsiyelerin kapsama alanını hiçe saydığında apar topar içeri doluştuk. Üçüncü kattayım. Dışarıya bakıyorum. Yaz yağmuru bu mudur bilmiyorum fakat bardaktan boşanırcasına, uzun verev çizgiler halinde yağıyor, birkaç tekneden ötesi görünmüyor. Pencerenin önündeki saksılardan uzanan mor çiçekler en canlı renge sahip, arkası daha buğulu. Önümdeki masada iki yaşlı, küçük, incecik teyze sohbet ediyorlar, pek tatlılar!



Final döneminde sabahtan akşama kadar okulda olduğum ve çalıştığım programlar labda olduğu için her akşam bir film izlemeyi adet edindim. Zamanında bir filmin karşısında beş dakika oturmaya tahammül edemeyen ben, şimdi her gün bir film izliyorum! Garip, dönem dönem bir şeylere feci uyladığım oluyor. Bazen kitaplar, bazen dergiler, bu ara filmler. "Julie & Julia"yı çok sevdim, zaten Meryl Streep de benim için gördüğümde iyi hissettiğim insanlardan. Geçen 2009'da festivale gelmişti sanıyorum, "Paris'te İki Gün" adlı film, ilişkiler üzerine izlenebilecek en gerçekçi ve bu nedenle en harika filmlerden biri ve film maratonumun belki de en iyisi! Sonra çok beğendiklerimden bir de "Caramel" var, onu da şiddetle tavsiye ederim. Sırada bekleyen ilk filmim "Coffee and Cigarettes" olacak sanırım. Paris Je T'aime gibi, New York I Love You gibi, Love Actually gibi ya da Milan Kundera'nın birbirine bağlı öyküleri gibi kolajlar kadar beni mutlu edeni azdır herhalde. Öyle keyifli filmler biliyorsanız bana önerin. Bu aralar aksiyon, macera, polisiye ya da çok sanatsal olduğundan pek durağan filmlerden ziyade daha yumuşak, esprili filmlerden keyif alıyorum; romantik-komedi de olabilir ama romantizmi öyle "Notting Hill" ayarında saçma sapan, vıcık vıcık olup iki-dakikada-sonsuz-aşk kavramsızlığına dayandı mı canım sıkılıyor.

Harika, yağmur durdu ve elektrikler kesildi.

Bu aralar kitabımı okumaya sıra geldiğinde uykulu oluyorum, sabahları pek de erken uyanamıyorum. Hala bir gün Sultanahmet'e gitmek, sabahtan akşama dek taban tepmek istiyorum fakat yağmurlu günleri atlatmamız lazım önce. 1 ve 2 Temmuz'da diploma törenleri, 3 Temmuz'da balo, 4 Temmuz'da Ebru'nun düğünü ve 5 ya da 6 Temmuz'da Ankara'ya döneceğim zaten. Baloda Emir, Doruk, Eylül ve diğer arkadaşlarımın masasında oturacağım, en güzel mezuniyet hediyesi bu oldu bana. Ne garip değil mi, kendi bölümümde bir masaya oturamıyorum çünkü bir tanecik kimseyi bile o gece bir masayı paylaşabilecek kadar tanımıyorum! Böyle bir insanım işte; bir yarım politika, psikoloji, sosyoloji, tarih! Söylemişsem iki olsun, balo için elbise melbise almayacağım. Dünyanın parasını harcamak bir yana, birisi çıkıp tüm masrafı karşılayacağını söylese bile o eziyeti çekemeyeceğim. Baloda illa giyilmemiş bir elbise giymek falan gibi liseye özgü düşünce tarzlarından da kurtulmuşum neyse ki. Önemli olan şık, temiz olup gecenin tadını çıkarmak. Yalnız saçım çok fena artık, en son şubat ayında kestirdiğimden şu an hiçbir şekle sokamıyorum. Kırıklar yüzünden uçlar ne yaparsam yapayım kıvrılıyor, açık bıraksam güçsüzlük ve cansızlıktan anında sönüp beni armuta benzetiyor saçlarım. Daha önce bir iki defa Ali'den başkasına kestirmek gafletinde bulunup cefasını uzun süre çektiğimden kimselere dokundurtmuyorum, yalnız kırıkları alınacak olsa bile gitmiyorum. Tabi isterdim mezuniyette ve baloda biraz daha sağlıklı saçlarım olsun, ama bunun bedeli haftalarca aynaya bakıp bir yabancıyla karşılaşmaksa varsın baloda saçlarım güçsüz ve armut görünsün.

Elektrikler geldi, ama yağmur öyle şiddetlendi ki teyzelerin cam kenarında boşalan bir öndeki masaya terfi etmelerinin üzerine yeni gelen ve benim önümde teyzelerden boşalan masaya yerleşen beyefendi telefonda "Geldiğimde yağmur durmuştu, fakat şimdi dışarısını sel götürüyor." diyerek içinde bulunduğumuz durumu çok özlü ve yerinde bir anlatımla açıkladı.


Cumartesi günü haziran ayı sergilerime koşturdum. Önce Salad Station'da salatamı yedim, ben kapıdan girer girmez içerde beni tanıyan adam beni henüz tanımayan adama "Hanımefendi şimdi inanılmaz bol malzemeli bir salata yaptıracak, sakın şaşırma!" dedi. Hakikaten çok gariplerine gidiyor benim çok çeşitli salatalar yaptırmam. Mantık başka çünkü, peyniri ya da eti, kısaca proteini bol koyacaksın, üzerine afili soslardan boca edeceksin, altına da birazcık yeşillik meşillik koydun mu tamam! Ben domatesi salatalığı bol istiyorum da iki gıdım koyuyorlar, her seferinde az daha, az daha diyip duruyorum, sonra sıra peynire geldi mi "Durun, durun!" diye bağırıyorum; balzamik sirke istediğimde çok kalorili, yağlı ya da mayonezli soslarını denememi teklif ediyorlar ve her seferinde reddediyorum, dahası sirkeyi de muslukla döker gibi koymaya çalıştıklarında yine araya giriyorum. Böyle harala gürele yaptırıyorum işte salatamı. Onlar da biraz insaflı olsunlar canım, dört malzemeyle salata olur mu Allah aşkına, ellerini vicdanlarına götürsünler azıcık!



İlk sergim Fototrek'te, yine İstanbul üzerine. "Kızılötesi İstanbul". Kızılötesi spektrumdan faydalanarak modifiye edilmiş İstanbul fotoğraflarında "sanki her yere, kayaların üzerine kırağı yağmış gibi. Ama tabi temelde öyle bir şey yok." Aslında İstanbul'dan kareler çok cezbetmiyor beni, bütün perspektifler yerine daha özel görüntülere kapılmak daha bir hoşuma gidiyor, fakat daha önce karşılaşmadığım bir manipülasyondu bu.




cda|projects ve Casa dell'Arte, ikisi birden bu ayı "Genç Yeni Farklı"ya ayırmışlar. Genç yetenekleri öne çıkarmak amacıyla oluşturulmuş sergide çok çeşitli ürünler bulunuyor. Beni ürküten bazılarının önünden daha hızlı geçiyorum ve yüzümü güldürenlere daha fazla zaman ayırıyorum. Yine cda|projects'in o güzel kokusu yok mu, onu almak zaten yetiyor.


That's why I hate my father, Beyim Böyle Buyurdu, Kriz, Tüm Kötü Olanlara

Galerist'te "Resim yapmak benim dilim ve söylediğim şeylerin iz bırakmasını isterim." diyen Kemal Özen'in "Soğuk Yemek" sergisi. Sanatşı 1984 doğumlu, Samsun'da yaşıyor, okuyor ve çalışıyor. Eserlerin tamamı kağıt üzerine kara kalem.




Yine Galerist'te "Perpetia" sergisinde Viron Vert "bu kelime ile ilk olarak bir filmde ana karakterin klasik Yunan dramalarında varolabilecek bir durumda, çıkış yolu bulamayışını ve bilgi birikiminin yetersiz kaldığı noktada tek kurtuluşunun yeni çözümler yaratmanın olduğunu açıklarken karşılaşır."




Son olarak Galeri Nev'de bazılarını daha önce gördüğüm parçalar sergileniyordu, yenilerden Nermin Er'in isimsiz çalışması şahaneydi! Gördüğünüz o halkanın katmanları sürekli dönüyor, içinde evler, uçaklar, sokaklar, balonlar, küçük küçük o kadar çok şey var ki insanı yakalayıp içine çekiyor!


cda|projects'te pencere olmadığı için şanslıydım, Nev'e de ses gelmiyordu; oysa sokakta bağlama çalan amcanın tekdüze tıngırtıları ve birbirinin aynı karamsar ezgileri hoparlörlerle dağıtıldığından diğer tüm sergilerde bana eşlik etti. Bu nasıl bir düşüncesizlik anlayamıyorum doğrusu ve bundan rahatsız olma hakkımı altını çize çize vurgulamak istiyorum! Hepimiz elimize birer mikrofon alıp İstiklal'in orasına burasına konuşlansak nasıl olurdu acaba?

Pazar günü okulda Homecoming vardı. Çok hevesliydim zira hiç gidememiştim, fakat nasıl fos çıktı! Okulun her yanı insan, bizim gibi öylesine oturmaktan ziyade bir piknik havasında herkes; gazete kağıdına ya da ceketlere oturmak şöyle dursun matlar, pikeler getirilmiş. Ordan balık, burdan döner kokuları, her yan standlara bürünmüş. Garip bir yer olmuş çıkmış çimlerimiz. Arasına karışamadığım, çok canlı görünüp çok cansız hissettiren bir grup vardı sanki Mezunlar Günü'nde. Sonra biz ne ara olduğunu anlayamadan boğucu sıcak çekiliverdi, gökyüzü kapkara bulutlarla kaplandı. Öngörüyle kendimizi şemsiyelerden birinin altına attık, birkaç dakika içinde yağmur indi ve bahanemiz hazır, yukarı çıkıp bol bol çay içtik.




Hayal kurmayı hiç sevmem ya, arada gayrı ihtiyari hayaller kuruyorum işte. Sonra zamanın kısıtlamalarına boyun eğiyorum; aslında şikayet ettiğim de söylenemez pek, keyfim yerinde. Önümdeki bir haftaya sıkıştırmam gereken çok şey var; fotoğraf makinemi tamire götürmek, iki arkadaşımla buluşmak, bir yerler gezmek, gidemediğim bir iki sergiye gitmek, teyzelerimi ziyaret etmek, spor yapmak, gazete okumak, kitaplar almak, biten ve bitmeye yaklaşmış kozmetikleri yenilemek ve yedeklemek... Hepsini yapabilmem çok da olası görünmüyor! Olduğu kadarına yetişeceğim artık, dünya gözüyle Adalar'ı görmek vardı kafamda ama herhalde sonbahara kaldı. Hala sonbahardan, kıştan ürküyorum ve adlarını anmamaya gayret ediyorum. Neyse, yaz yeni başlıyor ve ben mezun oluyorum!

1 yorum:

Damlo dedi ki...

tikkatli olunuz efem, trafik cezası ödenir de uyuklamak cısss.