Dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazım kardeşim, bakınız en son örnekte Fenerbahçe'm nasıl paçaları dizlerinin de üzerine sıka sıka sıvadı da pantolon yırtılınca kıpkırmızı ortalarda kalıverdi. Heyecandan içinin hoplaması, ellerinin terlemesi iyi hoş da o terin soğuyup elleri mor ve buz etme olasılığını da düşünmek lazım bir yerde.
Yine de içimden taşanları biriyle paylaşmam gerek! Yakınımda bunu yapabileceğim birilerini pek bulamadım, çok da arayamadım; sonra anneme birkaç defa telefon ettim, kesmedi tabi ve bu sefer çok çok konuşmak isteğim iyice kursağımda kalmış gibi oldu. Paçalarımı sıvayacak kişi biraz da annem olduğundan onunla değil başkasıyla konuşmalıydım. Heyecanımı kontrol etme konusunda biraz başarısız olabiliyorum, bir anda feci heyecanlanıp kısa zaman önce bir dönemliğine yitirdiğimden şimdi yavaş yavaş tekrar inşa ettiğim kağıt konsantrasyon kulemi puf diye dağıtabiliyorum. Hal böyle olunca kodlarla hiç ilgilenesim kalmadı, saat dört buçuk iken bir anda altı oluverdi, hatta binanın kapıları bile kitlendi de zaman kavramını yitirmiş olduğumdan pek şaştım bu işe. Eşyalarımı topladığım gibi Nero'ya geldim, burada hava çok güzel ve bugün internet bağlantımız da gayet var. Pazar günü hatlar problemliydi oysa, yapmam gereken "çok önemli iş"leri Word'e boşalttım ama yine de internetsiz yaşamak pek zor.
Pazar günümün neredeyse tamamını, cumartesi gecemin neredeyse tamamını harcadığım uzun ilişki raporumu modifiye etmemin gerekliliği üzerine içimi kemiren düşünceleri toparlamaya adadım. Önceki yazımın pazar sabahı dört ile öğlen bir arasındaki versiyonuna denk geldiyseniz, bu kız neden böyle lüzumsuz bir ifşaya gerek duymuş bile diyebilirdiniz, alınamazdım.* Neredeyse sabaha kadar geçmişimin muhasebesini yapıp üzerine daha fazla düşünmeye takatim kalmadan yayınladığım yazım, uyandıktan sonra çıktığım yürüyüş süresince epey kafamı kurcaladı. Dursun mu durmasın mı derken kaldırmaya karar verdim ve bilgisayarımı kaptığım gibi kafede aldım soluğu, yazımı neden kaldırdığımla ilgili iki sayfa döktürdüm ve sonunda asıl anlatmak istediğimi nasıl anlatabileceğimi gördüm. Yazmak istediklerimi toparlayabilmek için önce tüm içimden geçenleri, bir solukta dökmem lazımdı; her şeyi, aklıma geldiği gibi, en ince ayrıntısına kadar özenle sıralamış, kronolojik bir rapora benzetmiştim gençlik serüvenlerimi. Düşüncelerimin özüne varmak yazdıklarımın tamamını göz önünde bulundurmakla mümkün olabilecek gibiydi, oysa bu denli kişisel ayrıntının amaca giden yolda yalnız gösterici olarak hizmet vermesi ve bir kenara çekilmesi gerekiyordu. Düşüncelerim ve anlatmak, yazmayı sevmemin hatta hayatımın tam ortalarında bir yerlere koymuş olmamın yegâne sebepleriydi; yazımın konusu bir mücevher gibi değerlenip aynı oranda özelleşince ikisi arasındaki dengeyi kaçırdım, fakat daha çok düşünerek daha öz anlatmaya giden yolu geç de olsa buldum!
O sıralarda söylediğim gibi Nero'da internet yoktu ve yan masadan bir adam önümde bilgisayarımla oturduğumu görünce bana bağlantım olup olmadığını sordu. Ah internetsiz hayat ne zor falan derken adam "Siz buralarda mı oturuyorsunuz, ben sadece ziyarete geldim, benim için yalnız buralarda internet var." diye bozuk Türkçesiyle bir cümle kurdu, meğer New York'ta yaşıyormuş ve herhalde şu an kaldığı yerde canının istediği gibi internete bağlanamadığından dem vurmaya çalışıyordu. Ben ona nerede yaşadığını ve neden yurt dışında olduğunu sorup orada çalıştığını öğrendiğimden adam da bana nerede ve ne okuduğumu sordu, kendisinin de elektrik mühendisi olduğunu söyledi. Bunun üzerine antenlerim fırladı, gökten gelecek kaygılarımın tam üstüne zembille inen bu adama hemen ne yapmakta olduğunu sordum. Masadan masaya bağıra çağıra konuştuğumuz için sandalyesini benim tarafa çekmek istedi, buyurun dedim. Ben, dedi, tam elektrik üzerine çalışmıyorum aslında, radyolojiyle ilgileniyorum. Tesadüfün bu kadarı! "Ben deaaa!" deyiverdim, sonra adam "Biz bayomedikıl imıc prosesing yapıyoruz kanser enstitüsünde, tümör imgeleriyle falan ilgileniyoruz." dedi, e artık bu kadar da olmaz! Arayıp tarasam böylesine denk gelemezdim! Adam bütünüyle çalıştığım alanda uzmanlaşmış, önce endüstride çalışmayı deneyip keyif alamadığını görmüş ve akademiye yönelmiş, Cornell'e bağlı ve köklü bir enstitüde devam ediyormuş! Epey bir konuştuk akademik hayattan, gelecekten, fırsatlardan, kafamı kurcalayan konulardan; ve konuştukça nasıl diyeyim, kafamdakileri, gerçekten anlayan ve paylaşabilen birine anlatabilmenin mutluluğunu yaşadım! Masama buyur ettiğimde biraz içime doğan eyvah eyvah, ya bu adam saatlerce kalkmazsa ve düşüncelerimden uzaklaşırsam kaygısı da kırk-kırk beş dakikalık sohbetimizin ardından Davut Bey'in kibarca izin istemesiyle tamamen uçup gitti. Tam yerinde ve tam zamanında, üstelik süresi de özenle ayarlanmış bu harika tesadüf bana ihtiyaç duyduğum rahatlığı getirdi!

Bugün heyecanlanıp işi gücü bırakmamın nedeni ise, henüz davulu elime almamış halimle ve daha içsel bir anlatımla, ömrümde ilk defa kendim için bir girişimde bulunmam ve bunu kimsenin etkisinde kalmadan, kendim düşünüp kendim tasarlamış ve dahası harekete geçmiş olmam. Yapmak istediklerimi kafamda evirip çeviriyor, iş gerçekleştirmeye gelince hep geri çekiliyordum; bilhassa aileme olan bağlılığım ve kısmen bu durumdan kısmen de kendimden ileri gelen cesaretsizliğim beni adım atmaktan alıkoyuyordu. Hep hayaller kuruyordum ve içten içe hiçbirini elde edemeyeceğimi biliyor gibiydim, çünkü ben bunlara kalkışamazdım ve seyirci kalmaya mahkumdum. En kötü ihtimalle belki yine seyirci kalırım, kim bilir, ama bu sefer oturup kılımı kıpırdatmadan her şeyin ayağıma gelmesini beklediğimden ya da bir şeyi çok isteyip onu istemeyi kendime hak görmediğimden, hatta isteklerimden resmen utandığımdan olmayacak bu. Hissettiğim utanç belki çağımızdan, zorluk görmemişliğimden, istemeye ve almaya hep alışmışlığımdan; ama bir yerde de geçmişe oranla daha büyüdüm ve bazı şeyleri hiç olmazsa "istemek" suç olmamalı artık. İstersin ve imkansızlıklar önüne çıktığında zorlamak şımarıklıksa pes edersin, oysa son zamanlarda hep şımarık ve hep talepkar etiketlerini de kendime layık görür gibiydim. Bugün hem akademik hem sosyal açılardan bugünüme ve geleceğime büyük güzellikler katabilecek iki tasarımın üzerine gittim; araştırmaksa araştırdım, sormaksa çekinmeden ve çocuksu kaçacağımdan endişe etmeden dile getirdim. Ben isterim olur diye düşünmediğimden ve çeşitli, örneğin finansal, konularda hassasiyet gösterdiğimden emin olarak durdum sakince, yani kendime ve duyarlılığıma güvendim.


* Tam bu sırada telefonum çaldı ve Bebek'ten geçmekte olan bir arkadaşım arabamın çekiciye yüklenmiş parka götürülmekte olduğunu söyledi. Cumartesi sabahın dokuzunda Etiler'de çekilen araçları başında dil dökmeye çalışan insanları görüp emniyet şeridine araç koyanların o saatte bile cezalandırılabiliyor olmalarına şaşırmıştım, bugün ise arabamı park etmeden az önce rastladığım çekicilere bakıp iyi ediyorlar diye düşünmekten kendimi alamamış ve arabamı güya İsPark'a koymuştum. Meğer İsPark benim arabanın üç araba arkasında son buluyormuş, biraz gerimdeki tabelaya aldanmak gafletinde bulunmuşum! Bütün keyfim kaçtı tabi, ne yapacağım ne edeceğim derken önümdeki masada oturan bey bana dönüp sakin olmamı, arabamın parkta huzurlu ve güvende olduğunu, ne zaman istersem alabileceğimi, dolayısıyla çayımı içip yazımı yazmaya devam etmemde hiçbir sakınca bulunmadığını söylediyse de bunu yapabilecek sakinliği korumam olanaksızlaşmıştı. Ama, dedi adam, şimdi rahatsız hissetmek canınızı sıkmaktan başka bir işe yaramayacak; olan olmuş, işlerinizi halledip öyle gitmenizin zararı yok, ve çayımı içip bitirdiğime emin olana dek sağdan soldan konuşarak beni oyaladı. Sohbetimiz süresince Boğaziçi yazılım mühendisliğinde master yapmaya başlayacağını, web sitesi tasarımcısı olduğunu ve kendi işini yürüttüğünü öğrendim. Ardından Beşiktaş'a gideceğini ve beni de Kuruçeşme'ye bırakabileceğini söyledi, uzattığı kartvizitle "adam"dan Doğan'a terfi etti ve böylece halis muhlis İsPark'ta bulunan arabasına bindik - bu sırada her ne kadar eli yüzü pek düzgün ve yalnız telefon görüşmeme kulak misafiri olmak suretiyle benimle tanışabilmiş olduğundan kız kaçırmak üzere Nero'da konuşlanmış olmadığına inanabileceğim biri gibi görünse de, ne olur ne olmaz diye düşünüp iki taşın arasında arabanın plakasını anneme yolladım. İspanyol şarkıları eşliğindeki boğaz gezintimizin ardından arabama kavuştum, İsPark'a park ettiğimi sandığım için trafik cezasından kurtulup yalnızca çekici ve park parasını ödedim. Göz muayenesi için bankadan çekip doktorun akşamları altıdan sonra muayeneye başladığını öğrendiğimden cüzdanıma geri koymak durumunda kaldığım para da kredi kartı geçmeyen müessesede epey işime yaradı! Arabama atladığım gibi Bebek'e geri döndüm, en hakiki İsPark'a girdim ve Nero'da aynı masaya oturup kendime yeni bir çay söyledim.
Nero da ne bereketli yermiş, bugün ikinci gidişim sonrasında karşılaştığım okuldan arkadaşla beraber üç günde üç kişiyle tanıştım. Hiç fena sayılmaz, ha?