31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ağzında çöpüyle ufka yürüyordu Red Kit...


Geçen hafta hakikaten güzeldi blog! Bu hafta yaşayacaklarıma ve onlardan ötürü yaşayamayacaklarıma inat bol bol izin verdim kendime. Günü gelmeden her iş yapılabilir, her sorun çözülebilir gibi görünüyor. Zamanı geldiğinde tamamlayamadığım bir görevim henüz olmadı, bu sefer de olmasın diye var gücümle çalışıyorum; ama arada ümitsizliğe kapıldığım çok oluyor!

Perşembe akşamı derslerin bitimini hep beraber eğlenerek belgelemek için 1. Geleneksel Su Savaşı'nda hazır bulunduk. Özge'nin yüzlerce öğrenciye ulaşan teklifine yüz ellinin üzerinde katılımcı beklediğimiz halde aşağı yukarı on kişiydik diyebilirim. İlk duyduğumda aklıma çocukluğum geldi hemen, ilkokul çağlarında mahallede kızlı erkekli yaptığımız su savaşlarını pek ciddiye alırdık. Kızlar ve erkekler olmak üzere iki takıma ayrılırdık, biz kızların hiç öyle fiyakalı su tabancaları olmazdı, şişelerle idare ederdik. Öte yandan erkek arkadaşlarımızın pompalı tabancaları vardı, birkaç kez basıp nişan aldılar mı panzer tazyikine hedef olmuşuz sanırdık; ama bu adaletsizlikten hiç yakınmaz, tam tersine iyice keyiflenirdik. Bazen kızların ayaklarında patenler, oğlanların altında bisikletler olurdu üstelik. Yaz sıcağında baştan aşağı sırılsıklam olmadan, koşturup yorulmadan bitirmezdik savaşı. Düşününce saatlerce birbirimizi ıslatırmışız ve hiç sıkılmazmışız gibi geliyor.


Güney'deki organizasyona giderek çocukluğumdan bir parça çalmayı istedim önce, sonra zor geldi bir ara, biraz da zorlama geldi belki. Yeri saati belli bir ıslatma-ıslanma operasyonundan ziyade kendiliğinden gelişse, beni anlık bir tepkiyle heyecanıma gem vurmadan güldürüp koştursa daha zevkli olmaz mıydı? Üzerine çok düşünülmesi gereken bir kararmış gibi biraz daha kafa yordum, sonunda gidelim görelim dedim ve artılar eksiler tablosunu bir kenara bırakıp taytımı tişörtümü giydim, meydana indim. Şişelerimizi doldurduk, Emir Bey çanı çalıp savaşı başlattı, lakin uzunca bir süre ortalarda görünmedi ve geldiğinde çıplak ayaklarımızla ardından koşturamayacağımız asfalt bölgelerde bekleyerek uzaktan su dolu balonlarla vurdu bizi. Ayıp olmasın diye sonradan çimde bir iki gezindi de iki damla ıslattık tişörtünü. Diğer katılımcıların tamamı baştan ayağa sudan nasibini aldı, yarım saati aşan bir süre boyunca çimlerde bağıra çağıra koşturup şişeleri hareket eden herkesin üzerine savurduk. İleride daha organize savaşlar olması lazım tabi; takımlara ayıracaksın, sınırlar çizeceksin, suyu önceden hazır edeceksin, en önemlisi saldırı ve savunma üzerine stratejiler geliştireceksin ki tam oyun olacak.


Üstümüzü başımızı değiştirdik, saçlarımızı çimlerde kuruttuk, manzaraya inip bir şeyler yemeye ve sohbet etmeye koyulduk. Saat ilerledikçe erkeklerin birer ikişer aramızdan ayrılmasıyla dört beş kız kaldık ve yalnız kızların saatlerce konuşmaktan keyif alabileceği diyet, spor, manikür, kişisel bakım gibi konuların hepsini ele aldık! Daha öncelerde aynı ortamda çok bulunduğum, ama kader işte bir türlü yakınlaşamadığımız Sema ile de frekanslarımız kesişiverdi, bir güzellik daha katıldı akşamıma. Zaman geçirdiğim insanlara güven duymak istediğimi fark ettim, bu güven duygusu öyle her şeyimi anlatırım, her koşulda sırtımı dayarım gibi bir güven değil; anlaşılmanın ve aynı görüşte olmanın insana aşıladığı bir rahatlık, paylaşım ve hoşgörü dalgası. Bazı insanlar oluyor, evet onlar da tatlı, hareketli ve hiçbir kötülük de yansımıyor onlardan; ama enerji tam tutmuyor sanki, o rahatlıkla sarılmıyor etrafımız. Oysa düşündüklerini, yaşadıklarını, sevdiklerini ya da beğenmediklerini hiç çaba sarf etmeden, rol yapmadan, olduğu gibi anlatabildiğinde kendiliğinden gülüp eğlenmeye başlıyorsun ve içine kocaman bir nefes doluyor! Zamanın akışına sitemde bulunmuyorsun, hiç acele etmiyorsun; olmak istediğin yerde, olduğun insanı yaşayabilmenin, ifade edebilmenin ve bazen heyecanlı "Ben de!"lerle coşup bazen sessiz dinleyişlerde bile kendini hissettirebilen düşünce ortaklıklarının keyfini çıkarıyorsun.


Cuma okulda projemle uğraşıyordum ve tıkandım, Murat Hoca'ya koşayım dedim, sonra durdum. Bir dakika, dedim kendime, önce kendin iyice uğraş, bir şeyler düşün, bul, işe yaramazsa o zaman sorarsın. Kısa bir süre kafa yordum, şunu şöyle yapsam bunu böyle yazsam derken bir yöntem oluşturdum, yazdım, inceledim ve sonunda gerçekten baş edemeyeceğim bir noktaya geldiğimde hocamın kapısını çaldım. Epey bir süre benim yazdıklarımla uğraştık, hataları bulduk, deneyip yanılarak değişiklikler yaptık; bu sırada ciddi şekilde aklımı çalıştırıp son derece mantıklı yorumlarda bulunduğumu ve bu işten anlamaya başladığımı gördüm.

Akşam beraber Kanyon'da suşi yemeye gittik, bunu ben ısmarlıyorum ve projeden AA aldığım taktirde (aaah ah!) ikinci suşi seansını Murat Hoca Ankara'dan esintiler getirecek olan Quick China'da ısmarlıyor. SushiCo'ya ilk defa gittim, ne Ankara'da gitmiştim ne İstanbul'da. Bizim Quick China'yla kıyaslandığında insanı fast food yemek yiyormuş gibi hissettiren bir ambiyans farkıyla karşılaştımsa da yemeğimiz de sohbetimiz de çok güzeldi. İşte yine saygı, yine o güven duygusu. Düşüncelerimi, anlayacağını bildiğim birine anlatabilmenin huzuru, benim gibi olduğunu bildiğimden söylediklerini keyifle ve değer vererek dinlemenin zevki. Yeniyi hayatımıza alırken çekinebiliriz biraz, oysa güvendiğimiz seslerle bize ulaşan yenilere kapılarımızı daha rahat açıyoruz. Kör heyecanları seven, bilinmezlerin çekiciliğine kayıtsızca kapılabilen biri olduğumu sanmıyorum. Ayaklarım yerdeyken daha mutluyum sanki, yeniye atılmak değil yeniyi öğrenmek istiyorum bir nevi. Sağlam yepyenilerle, benimle bütünleşebilecek tüm duyulmamışlarla ve bunları bana katanlarla zenginleşiyorum.

Cumartesi sabahı İtalyan Kültür'e çevre yolundan tam yirmi dakikada gittim ve bundan sonra kimse beni bu yoldan saptıramaz! Derse zamanında yetiştim, her cumartesi olduğu gibi bu cumartesi de inanılmaz hayat doldum. Orada nasıl böyle mutlu olduğuma ben bile şaşırıyorum bazen! Çıkışta dergi alıp Salad Station'a gittim ve kendime harika bir salata yaptırdım. Bizim okulda bir salatacı açıldı bu dönem, yatıp kalkıp dua ediyorum getirenlere! Resmen okula gitme sebebim, sabahları uyanma ve labda çalışma isteğim; bilgisayarın başına geçer geçmez acıkmama kaç saat kaldığını hevesle hesaplıyorum desem yeridir! Bir salatadan insanın içine böyle coşku dolar mı, dolar işte! Yıllardır evimde kendime yaptığım salatamı şimdi birileri bana okulda da yapıyor, öyle diğer kafeler ya da kantindekiler gibi ağza sığmayacak ve su içindeki bir avuç marulun üzerine eser miktarda havuç ve lahana koyup iki dilim domates salatalıkla süsleyip tepesine dünyanın sosunu basarak salata diye yutturmuyor! Taksim'deki Salad Station ile okuldaki salatacının malzemelerini bırakın, kullandıkları kaplar bile birebir aynı, sadece okuldakinin fiyatı ötekinin yarısı ve üstelik bizim porsiyonlarımız daha da büyük, öyle ellerinden kayacakmış gibi çekine çekine koymuyorlar malzemeleri! Artık eve gitsem de salata yesem keyfim zahmetsizce ikiye katlandı, çalışma ortamıma dileyebileceğim en büyük lezzet katıldı, daha ne isterim!

Hafif salatamın ardından Arda'yla fikir teatisi buluşmamız başladı, Krepen'e oturup saatlerce sohbet ettik. Yazmak, kitaplar, gelecek, deneyim derken yıllar, yaşananlar ve düşünülenler aktı, tabaklar ve bardaklar gidip geldi, bazen aradan esinti geçti. Yine anlatabildim, anlayabildim, gülebildim; başka açılardan bakıp beynimi zorlarken kendime aykırı bir çabada bulunmadığımın, aksine yepyeni pencerelerden uzandığımın bilinciyle tiyatro saatim gelene dek aynı sandalyede ve bir sürü dünyada gezindim durdum. Multinet'in bozulmasına yanıp pek mahcup olsam da içim huzursuz değil ve keşfedilmeyi bekleyen yeni kitabımla sevinç içindeyim.



Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeki üç saatlik "Tatil Üçlemesi" maratonum başlamadan kapıdaki insanların şıklığından ayrı büyülendim, sahnenin bulunduğu tepede ortasındaki heykelle insana piazza hissini yaşatan koca alandan ve manzarasından ayrı. Akşamın serinliğinde İtalyanca, Türkçe, İngilizce konuşmalar ve ortalamanın üzerinde bir renklilik hakimdi bekleyişimize. Çok, çok yorgundum ve izlerken uyuyakalabileceğimden endişe ediyordum, bir yandan ertesi sabah nasıl kalkacağımı kestirmeye çalışıyordum; ama oyunun başlamasıyla tüm düşüncelerimi askıya aldım. İtalyanlar kadar kendilerini hareketleri ve mimikleriyle, konuşmalarındaki ahenkli vurgularla dolu dolu ifade edebilen başka milletler var mı bilmiyorum, bu oyunu biz sahnelemiş olsak bence aynı duyguyu veremezdik. Geçmiş yılların burjuvazisine, sorumluluklara, sınıflara ve sevmeye dair, rengarenk; hareket, koşturmaca, heyecan ve sıcaklık dolu bir oyundu. Arada çıkanlar, geçen seneki performansların daha iyi olduğunu söyleyip devamını es geçmeyi tercih edenler oldu; ama ben iyi ki gitmişim dedim. Oyun bitip sıra selam vermeye gelince ikinci ve üçüncü eğilişlerin arasında salonun yarısının kapılara hücum etmesi sahnedekilerin yüzünü biraz burdu gibime geldi, keşke çıkmak için acele edeceklerine iki dakika daha oturup adam gibi alkışlasalardı kendileri için de harcanmış onca emeği.

Bu sabah odamı temizledim, mis gibi kokuyor! Odamda en fazla on iki gün daha geçireceğim sanıyorum, on birinde burayı boşaltıp temmuz başına kadar kalacağım çadır odama geçeceğim. Eşyalarımın çoğunu burada bırakmayı ve turist hayatı yaşamama olanak tanıyacak birkaç olmazsa olmaz parçayı yüklenmeyi planlıyorum. Kraliçe Elizabeth gibi yetmiş bavulla seyahat eden biri için nasıl bir deneyim olacağını göreceğiz. Bugün beş saat boyunca labdaydım, bir türlü sonuç alamıyorum ve atmadığım takla kaldığına pek inanamadığım için iyiden iyiye açmaza gireceğimden endişe ediyorum. Yarın bir de master dersinin önceki ödevinin demosunu yapacağım, ödevde ne yaptığımı bile hatırlamıyorum ve kodlarımın çalışma şekli öylesine derme çatma ki parametreleri girmeye mi uğraşayım, onları nasıl ve neden seçtiğimi anlatıp sonuçları yorumlamaya mı çalışayım bilmiyorum! Başa gelen çekiliyor işte; yarın da geçecek, sonra öbür gün de geçecek, bir bakmışım ayın yedisi olmuş - acaba o gün elimdeki raporda neler yazıyor olacak?

Bu birkaç gün ortalıklarda pek görünmeyeceğim blog, spor bile yapamayabilirim artık gerisini sen düşün. Projelere isyan edeceğim ve o isyanları dahi yazmaya vaktim olmayacak. Adios amigos!

30 Mayıs 2010 Pazar

Io ne ho ventidue!


Her şeyin günbegün daha da anlamlandığı; kokuların, insan manzaralarının, duyguların, günün ve gecenin içimde hayat bulduğu yaşantıma benzerlerinden daha derin, daha belirgin, ışıltılı ve sıcacık bir gün daha eklendi bugün. Benim günüm; yüzümde alışılmadık sıklıkta mutluluk, şaşkınlık, özlem, heyecan mimikleri oluşturan, sevildiğimi kelime kelime duyma vesilem!


Bu sabah kendime küçük bir izin verdim ve yürüyüşe çıkmadım, azıcık daha geç uyandım. Gecelerce geç yatıp erken uyandıktan sonra sabahın yedi buçuğunda kalkıp yürüyüş yapacaksa insan, sokağın da kendisini çağırmasını bekliyor; halbuki gözlerimi açtığımda hava kapalıydı ve kendimi zorlayıp uyanmam, sevdiğim bir şeyi eziyete döndürmeme eşdeğer olacaktı. İkinci ve asıl uyanışımın ardından banyomu yaptım ve annem gelmeden terminalde olabilmek için ojemi (ve tabi muhteşem icat kurutucu spreyi) çantama atıp yola çıktım. Arabadan iner inmez, etrafıma hiç bakınmadan bir masaya oturdum, -böyle günde olmazsa olmaz- ojemi sürüp kuruttum ve ancak ondan sonra kafamı kaldırıp annemi beklemeye koyuldum. Bir süre sonra nereden çıktıysa annem geliverdi, halbuki otobüs ortalarda yoktu! Meğer otobüs daha geride durmuş, annem de telaş ettirmeyeyim nasılsa gelir diye aramamış beni, gezinmiş durmuş oralarda. Neyse denk geldi de karşılaştık!

Alelacele giyinip evden çıkmadan hemen önce İst Cafe'yi arayıp bahçede rezervasyon yaptırmak istedim, ama görüştüğüm garson minicik bahçelerinde köşe kapmaca oynanmakta olduğundan rezervasyon alamayacağını bildirdi. Bunun üzerine doğum günüm olduğunu, annemin Ankara'dan geldiğini ve bir istisna yapmalarını rica ettim, zaten yüzümü görse beni tanıyıp bir şeyler ayarlayacağından emindim. Tam da gönlümden geçen masa bizi bekliyordu nitekim, hemen tabaklarımızı doldurduk, sonra tekrar doldurduk; bir yandan tepeleme domates salatalık, diğer yandan poğaça-simit, çeşit çeşit peynir ve muhteşem ezme eşliğinde annecikle konuştuk durduk - tatlı niyetine de muzlu müsli. Asıl tatlımız kahvelerimizle birlikte ikram edildi, doğum günüm olduğu üzere bize üzerine mumuyla harika bir brownie getirdiler ki sufleden farksızdı! Formuna çok dikkat eden hanımlar olduğumuzdan hepsini yiyemeyişimize alınmamalarını belirterek zarafetlerine sayısız teşekkür yağdırdıktan sonra, içimizde kakaonun ve ondan da tatlı jestin sıcaklığıyla Nero'ya indik.


Nero'ya gitmeden eve uğradık. Kışlık birkaç eşyamı almak üzere getirdiği açılmayan valizle epey uğraştıktan sonra sıkı bir yumrukla kapağı kaldıran annem, valizin içinden babamla ikisinin hediyesi çantamı çıkardı. Evden tam çıkıyorduk ki görevliler bir zarfım ve bir çiçeğim olduğunu söylediler. Annem bana çiçek almayı planlıyormuş ama ne ara alacağını kestirememiş, babam da annemi gönderdiğinden çiçeği hiç düşünmemiş olacak; yani Çağlar'ım bu harika buketi -hem de ta Amerika'dan!- göndermese bu sene çiçeksiz kalırdım. Notunda yazdığı gibi çiçeğin içinden çıkabilmesini çok istedim! Diğer zarfta tam bir yıl önce bu tarihlere damgasını vurmuş, sürpriz Amelie müzikleri; dün gelen kitabım ise sabırsızlık içinde okunma sırasına girdi bile!


Pazar gününün kalabalıklığı bize işler mi bugün, dışarda en sevdiğim masalardan biri tabii ki boştu; dahası canım Egecan'ım da ders çalışmak için Ezgi ve Damla'yla aynı yere gelmişti. Aman yine bir şık, bir yakışıklıydı sormayın gitsin! İnsan her gün de böyle olmaz ki canım. Annemle ikisi konuşurken ben de kızların yanına gittim. Egecan masasına geçtikten sonra annemin ilgisi yan masadaki köpeğe odaklandı bir süre; malum annem köpek gördü mü dayanamaz sever, konuşur, bırakamaz. Çayımızı kahvemizi içip sahilde biraz yürüdük, annemin canı lokum çekti ondan da aldık - görüyorsunuz feci form koruyoruz. Bu sefer zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamadık, rahat rahat, süzüle süzüle konuştuk; öyle ki içimde anlatmak isteyip de fırsatını bulamadığım ya da dün söylemeyi düşünüp bugün unutuverdiğim hiçbir şey kalmadı.

Anneciğimi yolcu ettikten ve gözden kaybolur kaybolmaz özlemeye başladıktan sonra eve dönüp giyindim, yorgunluğumu atmak ve kendimle uzun uzun baş başa kalabilmek, kendimi kutlayabilmek için akşam yürüyüşüne çıktım. Sokaklar insan kaynıyordu, aralarına karışmak ve durmadan yürümek istedim - üzerimde tavan olmasının zamanı değildi henüz. Benim saatim gelmişti, hani güneşin batmaya ve hemen ardından ışıkların yanmaya başladığı o saatler. Yaşadığımı, yıllar önce bugün yaşamaya başladığımı hissetmemin, iyi ki diyebilmenin en güzel yoluydu yürümek. Teknelerde çay içenler, ellerinde dondurmayla karşıdan gelenler içime doldu, yol boyunca yüzümdeki gülümseme bir an olsun solmadı.


Diğer doğum günlerimden farklı olarak bugün ben de kendimi kutladım, bunu nasıl anlatayım bilmem ki!.. Ben olmak ne güzeldi, onca deneyimin ardından bu insanı yaratmak ve tanımak, yaşamla bütünleştirmek ve onunla bir olmak ne harikaydı! Ben vardım, iyi ki gerçekten vardım ve nasıl da hissediyordum kendimi; yanılgılarımla, başardıklarımla, düşündüklerimle nasıl da belirgindim artık - ve kendime nasıl da aittim, ne büyük bir yerim vardı hayatımda! Ben, iyi ki dünyaya gelmiştim, kendime iyi ki bunu söyleyebilmiştim!

Gün boyunca aldığım telefonların üzerine bilgisayarıma gelen mesajlar eklendi. Hepsini tek tek okuyup cevaplarken zaman bugüne, mesafeler buraya taşındı. Geçmiş şimdiye akarken tüm güzellikleri hatırlattı; dünyanın bir ucu yanı başıma ilişiverdi. Arkadaşlarım, tanıdıklarım, özlediklerim, paylaştıklarım gözlerimin önüne, aklıma doluştu; sahip olduklarımın altını çizdim özenle. En güzeli beraber olmak, nice seneleri birlikte devirmek ya, bir kez daha derinden hissettim paylaşmanın ısıtan yoğunluğunu.

Yirmi iki yıllık benliğim mışıl mışıl uyuyup harika yarınlara uyanmak istiyor, herkesle ve her şeyle yaşlanacağı için öyle mutlu ki geleceği bugünün huzurundan dokuduğu iple çekiyor!


25 Mayıs 2010 Salı

Sana dereaşırı haber gelecek...


Dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazım kardeşim, bakınız en son örnekte Fenerbahçe'm nasıl paçaları dizlerinin de üzerine sıka sıka sıvadı da pantolon yırtılınca kıpkırmızı ortalarda kalıverdi. Heyecandan içinin hoplaması, ellerinin terlemesi iyi hoş da o terin soğuyup elleri mor ve buz etme olasılığını da düşünmek lazım bir yerde.

Yine de içimden taşanları biriyle paylaşmam gerek! Yakınımda bunu yapabileceğim birilerini pek bulamadım, çok da arayamadım; sonra anneme birkaç defa telefon ettim, kesmedi tabi ve bu sefer çok çok konuşmak isteğim iyice kursağımda kalmış gibi oldu. Paçalarımı sıvayacak kişi biraz da annem olduğundan onunla değil başkasıyla konuşmalıydım. Heyecanımı kontrol etme konusunda biraz başarısız olabiliyorum, bir anda feci heyecanlanıp kısa zaman önce bir dönemliğine yitirdiğimden şimdi yavaş yavaş tekrar inşa ettiğim kağıt konsantrasyon kulemi puf diye dağıtabiliyorum. Hal böyle olunca kodlarla hiç ilgilenesim kalmadı, saat dört buçuk iken bir anda altı oluverdi, hatta binanın kapıları bile kitlendi de zaman kavramını yitirmiş olduğumdan pek şaştım bu işe. Eşyalarımı topladığım gibi Nero'ya geldim, burada hava çok güzel ve bugün internet bağlantımız da gayet var. Pazar günü hatlar problemliydi oysa, yapmam gereken "çok önemli iş"leri Word'e boşalttım ama yine de internetsiz yaşamak pek zor.

Pazar günümün neredeyse tamamını, cumartesi gecemin neredeyse tamamını harcadığım uzun ilişki raporumu modifiye etmemin gerekliliği üzerine içimi kemiren düşünceleri toparlamaya adadım. Önceki yazımın pazar sabahı dört ile öğlen bir arasındaki versiyonuna denk geldiyseniz, bu kız neden böyle lüzumsuz bir ifşaya gerek duymuş bile diyebilirdiniz, alınamazdım.* Neredeyse sabaha kadar geçmişimin muhasebesini yapıp üzerine daha fazla düşünmeye takatim kalmadan yayınladığım yazım, uyandıktan sonra çıktığım yürüyüş süresince epey kafamı kurcaladı. Dursun mu durmasın mı derken kaldırmaya karar verdim ve bilgisayarımı kaptığım gibi kafede aldım soluğu, yazımı neden kaldırdığımla ilgili iki sayfa döktürdüm ve sonunda asıl anlatmak istediğimi nasıl anlatabileceğimi gördüm. Yazmak istediklerimi toparlayabilmek için önce tüm içimden geçenleri, bir solukta dökmem lazımdı; her şeyi, aklıma geldiği gibi, en ince ayrıntısına kadar özenle sıralamış, kronolojik bir rapora benzetmiştim gençlik serüvenlerimi. Düşüncelerimin özüne varmak yazdıklarımın tamamını göz önünde bulundurmakla mümkün olabilecek gibiydi, oysa bu denli kişisel ayrıntının amaca giden yolda yalnız gösterici olarak hizmet vermesi ve bir kenara çekilmesi gerekiyordu. Düşüncelerim ve anlatmak, yazmayı sevmemin hatta hayatımın tam ortalarında bir yerlere koymuş olmamın yegâne sebepleriydi; yazımın konusu bir mücevher gibi değerlenip aynı oranda özelleşince ikisi arasındaki dengeyi kaçırdım, fakat daha çok düşünerek daha öz anlatmaya giden yolu geç de olsa buldum!

O sıralarda söylediğim gibi Nero'da internet yoktu ve yan masadan bir adam önümde bilgisayarımla oturduğumu görünce bana bağlantım olup olmadığını sordu. Ah internetsiz hayat ne zor falan derken adam "Siz buralarda mı oturuyorsunuz, ben sadece ziyarete geldim, benim için yalnız buralarda internet var." diye bozuk Türkçesiyle bir cümle kurdu, meğer New York'ta yaşıyormuş ve herhalde şu an kaldığı yerde canının istediği gibi internete bağlanamadığından dem vurmaya çalışıyordu. Ben ona nerede yaşadığını ve neden yurt dışında olduğunu sorup orada çalıştığını öğrendiğimden adam da bana nerede ve ne okuduğumu sordu, kendisinin de elektrik mühendisi olduğunu söyledi. Bunun üzerine antenlerim fırladı, gökten gelecek kaygılarımın tam üstüne zembille inen bu adama hemen ne yapmakta olduğunu sordum. Masadan masaya bağıra çağıra konuştuğumuz için sandalyesini benim tarafa çekmek istedi, buyurun dedim. Ben, dedi, tam elektrik üzerine çalışmıyorum aslında, radyolojiyle ilgileniyorum. Tesadüfün bu kadarı! "Ben deaaa!" deyiverdim, sonra adam "Biz bayomedikıl imıc prosesing yapıyoruz kanser enstitüsünde, tümör imgeleriyle falan ilgileniyoruz." dedi, e artık bu kadar da olmaz! Arayıp tarasam böylesine denk gelemezdim! Adam bütünüyle çalıştığım alanda uzmanlaşmış, önce endüstride çalışmayı deneyip keyif alamadığını görmüş ve akademiye yönelmiş, Cornell'e bağlı ve köklü bir enstitüde devam ediyormuş! Epey bir konuştuk akademik hayattan, gelecekten, fırsatlardan, kafamı kurcalayan konulardan; ve konuştukça nasıl diyeyim, kafamdakileri, gerçekten anlayan ve paylaşabilen birine anlatabilmenin mutluluğunu yaşadım! Masama buyur ettiğimde biraz içime doğan eyvah eyvah, ya bu adam saatlerce kalkmazsa ve düşüncelerimden uzaklaşırsam kaygısı da kırk-kırk beş dakikalık sohbetimizin ardından Davut Bey'in kibarca izin istemesiyle tamamen uçup gitti. Tam yerinde ve tam zamanında, üstelik süresi de özenle ayarlanmış bu harika tesadüf bana ihtiyaç duyduğum rahatlığı getirdi!


Bugün heyecanlanıp işi gücü bırakmamın nedeni ise, henüz davulu elime almamış halimle ve daha içsel bir anlatımla, ömrümde ilk defa kendim için bir girişimde bulunmam ve bunu kimsenin etkisinde kalmadan, kendim düşünüp kendim tasarlamış ve dahası harekete geçmiş olmam. Yapmak istediklerimi kafamda evirip çeviriyor, iş gerçekleştirmeye gelince hep geri çekiliyordum; bilhassa aileme olan bağlılığım ve kısmen bu durumdan kısmen de kendimden ileri gelen cesaretsizliğim beni adım atmaktan alıkoyuyordu. Hep hayaller kuruyordum ve içten içe hiçbirini elde edemeyeceğimi biliyor gibiydim, çünkü ben bunlara kalkışamazdım ve seyirci kalmaya mahkumdum. En kötü ihtimalle belki yine seyirci kalırım, kim bilir, ama bu sefer oturup kılımı kıpırdatmadan her şeyin ayağıma gelmesini beklediğimden ya da bir şeyi çok isteyip onu istemeyi kendime hak görmediğimden, hatta isteklerimden resmen utandığımdan olmayacak bu. Hissettiğim utanç belki çağımızdan, zorluk görmemişliğimden, istemeye ve almaya hep alışmışlığımdan; ama bir yerde de geçmişe oranla daha büyüdüm ve bazı şeyleri hiç olmazsa "istemek" suç olmamalı artık. İstersin ve imkansızlıklar önüne çıktığında zorlamak şımarıklıksa pes edersin, oysa son zamanlarda hep şımarık ve hep talepkar etiketlerini de kendime layık görür gibiydim. Bugün hem akademik hem sosyal açılardan bugünüme ve geleceğime büyük güzellikler katabilecek iki tasarımın üzerine gittim; araştırmaksa araştırdım, sormaksa çekinmeden ve çocuksu kaçacağımdan endişe etmeden dile getirdim. Ben isterim olur diye düşünmediğimden ve çeşitli, örneğin finansal, konularda hassasiyet gösterdiğimden emin olarak durdum sakince, yani kendime ve duyarlılığıma güvendim.






* Tam bu sırada telefonum çaldı ve Bebek'ten geçmekte olan bir arkadaşım arabamın çekiciye yüklenmiş parka götürülmekte olduğunu söyledi. Cumartesi sabahın dokuzunda Etiler'de çekilen araçları başında dil dökmeye çalışan insanları görüp emniyet şeridine araç koyanların o saatte bile cezalandırılabiliyor olmalarına şaşırmıştım, bugün ise arabamı park etmeden az önce rastladığım çekicilere bakıp iyi ediyorlar diye düşünmekten kendimi alamamış ve arabamı güya İsPark'a koymuştum. Meğer İsPark benim arabanın üç araba arkasında son buluyormuş, biraz gerimdeki tabelaya aldanmak gafletinde bulunmuşum! Bütün keyfim kaçtı tabi, ne yapacağım ne edeceğim derken önümdeki masada oturan bey bana dönüp sakin olmamı, arabamın parkta huzurlu ve güvende olduğunu, ne zaman istersem alabileceğimi, dolayısıyla çayımı içip yazımı yazmaya devam etmemde hiçbir sakınca bulunmadığını söylediyse de bunu yapabilecek sakinliği korumam olanaksızlaşmıştı. Ama, dedi adam, şimdi rahatsız hissetmek canınızı sıkmaktan başka bir işe yaramayacak; olan olmuş, işlerinizi halledip öyle gitmenizin zararı yok, ve çayımı içip bitirdiğime emin olana dek sağdan soldan konuşarak beni oyaladı. Sohbetimiz süresince Boğaziçi yazılım mühendisliğinde master yapmaya başlayacağını, web sitesi tasarımcısı olduğunu ve kendi işini yürüttüğünü öğrendim. Ardından Beşiktaş'a gideceğini ve beni de Kuruçeşme'ye bırakabileceğini söyledi, uzattığı kartvizitle "adam"dan Doğan'a terfi etti ve böylece halis muhlis İsPark'ta bulunan arabasına bindik - bu sırada her ne kadar eli yüzü pek düzgün ve yalnız telefon görüşmeme kulak misafiri olmak suretiyle benimle tanışabilmiş olduğundan kız kaçırmak üzere Nero'da konuşlanmış olmadığına inanabileceğim biri gibi görünse de, ne olur ne olmaz diye düşünüp iki taşın arasında arabanın plakasını anneme yolladım. İspanyol şarkıları eşliğindeki boğaz gezintimizin ardından arabama kavuştum, İsPark'a park ettiğimi sandığım için trafik cezasından kurtulup yalnızca çekici ve park parasını ödedim. Göz muayenesi için bankadan çekip doktorun akşamları altıdan sonra muayeneye başladığını öğrendiğimden cüzdanıma geri koymak durumunda kaldığım para da kredi kartı geçmeyen müessesede epey işime yaradı! Arabama atladığım gibi Bebek'e geri döndüm, en hakiki İsPark'a girdim ve Nero'da aynı masaya oturup kendime yeni bir çay söyledim.

Nero da ne bereketli yermiş, bugün ikinci gidişim sonrasında karşılaştığım okuldan arkadaşla beraber üç günde üç kişiyle tanıştım. Hiç fena sayılmaz, ha?

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Şıpsevdi


Her şey Sümüklü Ahmet'le başladı. Yani ben öyle biliyorum. Ondan önce yuvaya gidiyordum, en yakışıklı çocuk -burada çocuk, minik insan manasında kullanılmıştır- Can idi ve kendisine karşı özel hisler beslediğimi hiç sanmıyorum. Ana sınıfındaydım, altı yaşında. Annem benimle servis beklerdi evimizin önünün biraz sağında, Ahmet ve abisi Mehmet de bizimle beklerlerdi. Ahmet sabahları burnunu pek silmezdi, ama bu görüntüsü anneme günün birinde gidip "Anne, Ahmet'i görünce içimde bir şeyler oluyor!" dememe engel olmamıştı.


Ahmet'ten çabuk sıyrılmış olmalıyım. İlkokulu takiben beş-altı yıl boyunca sıra arkadaşımı sevdim, ortaokula geçtiğim zamanlarda ondan vazgeçeyazıp daldan dala konmayı öğrendim. İki üç haftada bir günlüğümün değişen sayfalarında çiçekler, kalpler arasında başka başka adlar yazmaya koyuldum. "Artık ...'yı sevmiyorum. Şimdi ...'ya tapıyorum!" cümleleri sık sık tekrarlanmaya başladı, fakat takdir edersiniz ki bunlar yalnızca günlüğe yazılmakla kalıyordu - yani bu "daldan dala konma" işi gömlek değiştirmek gibi sevgili değiştirmeye falan tekabül etmiyordu. İlk kez birisiyle "çıkma" cesaretini topladığımda lise yıllarındaydım, ondan önce tabiri caizse elime erkek eli değemedi diyebiliriz.

O yıllarda birine hakikaten tutulmuşsam gece yatmadan önce radyoyu açık bırakıp hayallere dalmak, yeri gelirse ümitsizliğe düşüp ağlamak, bazen mutlu düşlerde kaybolmak rutinimdi artık. Ulaşamadığım ya da ulaşıp yitirdiğim hayallerime zaman zaman çok üzülüyordum, ama o üzüntülerin bile yeri, anlamı bambaşkaymış! Bir süre hemen hemen hiç üzülmeden yaşadım, zira çok kararsız bir dönemime denk geldi: birini beğenip anında yere göğe sığdıramamaya başlıyor, birkaç haftaya kalmadan sıkılıverip alelacele kaçıyordum. Uğrunda üzülebilecek kadar köklü sevgiler beslemeye süre yetmiyordu. Bu sırada tekrar belirtmeliyim ki söz ettiğim olgu yine eylemden uzak, üç haftada bir birilerini terk edip yeni denizlere yelken açmıyordum anlayacağınız. Çoğunlukla kafamın içinde olup bitiyordu bu "aşk"lar.


İlk "gerçek" erkek arkadaşım ve dolayısıyla belki de ilk "aşk"ım, ilk sevgililer günümü, ilk yemeğimi, her şeyi konuşup paylaşabildiğim ilk özelimi, sıcacık bir arkadaşlığı beraberinde getirdi. Belki onu bu kadar gerçek yapan şeylerden biri de ilk gürültülü ayrılığım olmasıydı. Her şeyin bir sebebi ve buna bağlı bir sonucu olduğunu düşünürüm hep. İletişim söz konusu olduğunda hiçbir şey durduk yere iyi ya da kötü gitmez, gidişatı tetikleyen bir şeyler daima vardır ve önemli olan bunları sürekli takip edebilmek, farkına varabilmektir. Attığım her adımda bu kuralı cebimde taşımaya gayret ettim; ama o yıllarda koştururken bazen ceplerimin dalgalanmasına ve ufak parçalar yitirmeme engel olamadım! Bildiğim üzere her şey bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde seyretmişti seyretmesine, fakat nedenleri toparlayacak denli tecrübem yoktu. Ayrılık; biten sevgilerin bittiğini idrak edemediğimizden, alışkanlığa dönüşmüş sevgilerin tükenme noktasını kaçırdığımızdan, sınırları gereksizce kaldırıp fazla yüz göz olmaktan ileri geliyordu.

Üniversite yıllarımda ailemden ayrılıp daha bağımsız bir kimliğe büründüğümde başka insanların hayatıma verdiği destek, ben ayırdına varamadığım halde, baskın çıkmaya başladı. İlk başta midemde yemek yiyememecesine kelebekler uçuşturan, yüzümü kızartan hislerim zamanla önce arkadaşlığı ve sonra kuvvetli bir dostluğu beraberinde getirerek ailem, köpeğim, çocukluk arkadaşlarım gibi atsan atılmaz, satsan satılmaz bir kişiliğe dönüştü. Yalnız sevinçlerimi değil korkularımı da, dışarı vurmak istediğim her şeyi paylaşmama olanak tanıyan bu beraberlik öylesine yeterliydi ki o sıralarda tanıştığım diğer insanları günlük hayatın dışına taşırmama yanlışlığına düştüm. Onlar her zaman etrafta olduklarından bir kere bile kılımı kıpırdatıp arkadaşlık adına girişimde bulunmadım. Sevgilim var diye arkadaşlarıma sırtımı dönmedim hiç; ama kimseyle arkadaş da olmadığımın farkında bile değildim. Her gün etrafımda inanılmaz bir kalabalık, her köşede sohbet ettiğim onlarca tanıdığım vardı - ama emek vererek, tanıyarak, ince ince dokuduğum dostluklarım yoktu. İlişkimi bilerek hayatımın merkezine koymamıştım anlayacağınız, ama feci şekilde hazıra konmuştum ve halimden pek memnundum. Yine de yanı başımda, yatağa oturup dedikodu yapabileceğim, alışverişe çıkabileceğim, her şeyimi anlatabileceğim bir dostum olmasını içten içe ne çok istiyordum! En azından bu eksikliğin farkında varabilmiştim güç bela. Bunun üzerine ilk kez çaba sarf ederek ve kendimden bir şeyler katarak, kendimi açarak arkadaşlıklar kurdum; uzun zaman sonra kendi çabalarımla yakınlıklar elde ettim.


İlk kalp kırıklığım bu başarımın hemen ardından geldi ve hayatımda ne çok şey değişti! Kaybettiğim bir insandan ziyade dostluğu, arkadaşlığı, aklıma gelen her şeyi anında paylaşabilmeyi, bir yerlere gitmek istediğimde banko yanımda bulunacak birine sahip olma ayrıcalığını, gece uyumadan önce iyi geceler deme alışkanlığını, korkularımı yükleyecek bir yüzün varlığını, anlayışlı kafa sallamaları, sakinleştirmeleri, arkamdaki devasa desteği yitirmekti. Farkında olmadan tasasızca bir duvara yaslanmış, hep avutulmuş, hep anlaşılmıştım. Şimdi hayatı kendim göğüslemeliydim, oysa hayatın ne olduğundan pek de haberim yoktu! Huzurlu kapanışları kendim bulana kadar gözlerim açık kalmak zorundaydı artık, zira bugünlere gelirken bunu benim için hep başkaları yapmıştı meğer.

Bu süreçte gelecek kaygısıyla boğuşurken bir gün Burak Hoca'mın ağzından hiç unutamayacağım şu sözler döküldü: "Nasıl yapmışlar bilmiyorum ama seni hayatın gerçeklerinden fena korumuşlar. Hayatta pişmanlıklar yaşayacaksın, önünde sonunda bir şey seçeceksin ve ne yaparsan yap geri dönüp baktığında bu seçiminden elbet pişman olacaksın. Hayat böyle. İstediğin gibi gitmeyecek, ama bu sandığın kadar kötü de olmayacak." Ben bunu bilmiyordum ki! Hemen hemen ne istesem olmuştu, hiç pişmanlık yaşamamıştım ve bunun hep böyle gideceğini sanıyordum. Sırtımı da yıllar yılı birilerine vermiştim; evet çok güçlüydüm, ama gücümün farkında değildim, gücümü kendime kanıtlamam gerekmemişti hiç!



Kendimi kendi ellerimden sıkıca tutabilene dek aşksız yapamayacağımı sanıyordum; zira kendimi bildim bileli "aşk" hep yakınımda bir yerlerdeydi - oysa artık aşık değildim! Aşka ne olmuştu peki? Gördüğü herkeste bir ışık bulan, hayallere dalan kız nereye gitmişti? Neredeydi o karın ağrıları, iştahsızlıklar, nefes ya da yemek borumdan dudaklarıma varan hoplamalar? Bana ne olmuştu şimdi?

Ne olacak, büyümüştüm! Çok değil, ama daha büyümüştüm. Neden sonra bu hislerin yokluğunun anormal olmadığını anlayabildim; neticede bir şeyler yaşamış, birilerini tanımıştım ve beni yönlendiren tecrübelerdi hepsi. Bundan sonra başka değerler ön plana çıkıyordu bakışlarımda; anlaşmak, konuşabilmek, geleceği planlayabilmek, sorumluluk alabilmek, saygı, aile ve geçmiş, hayat görüşü, hedefler, amaçlar, zihniyet, beğeni, alışkanlıklar... Her şeyden önce bir insanı bir çok yönüyle tanımak gerektiğini anladım, ilk görüşte aşk devri böylece sona erdi.


Aydınlanıp kendimle barışarak geldiğim şimdiki çağın bir adı yok. İlerde "kedim ve ben çağı"na dönüşmesinden endişe etsem de yalnızlığı tahminlerimin ötesinde öyle bir benimsedim ki kendime çok, çok şaşırıyorum bazen. Kendimi kimseyle paylaşabileceğime inanmıyorum henüz. Belki biraz bencillik ediyorum, belki yanlış yapıyorum, bilmiyorum ki! Bazen durup düşünüyorum, fazla mı burun kıvırıyorum ya da kendimi çok mu geri çekiyorum diye; ama öyle de değil. Yalnızım. Huzurluyum. Geçmişi irdeleyince yalnızlığımı garipsiyorum, öte yandan geçmişte insanlara nasıl körü körüne kapıldığıma da hayret ediyorum! Bir daha aşık olmanın yolu yine böyle kapılmaksa artık hiç aşık olamayacağımı hissediyor ve aşık olma yetisini yitirmiş olduğumdan korkuyorum - ya da o halde hiç aşık olmayayım daha iyi diyorum, çünkü günün birinde gözlerimi açıp kendimi hiç planlamadığım olumsuzluklarla boğuşurken bulmanın ihtimali bile canımı sıkıyor; zira bunlarla bir daha uğraşmamamı sağlayacak deneyimleri bu zamana kadar derlemiş olmalıyım, değil mi? Belki de değil, yine mutlulukları takip eden hüzünler yaşayacak olabilirim; ama bir parça farklı olacakları muhakkak.

Aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Ne üzerine kurulu, mantık içeriyor mu, gerçekten kalıplara uyan bir tanımlaması var mı? Hiç karşıma çıktı mı? Gerçek miydi bunca zaman hissettiklerim, aşkın kendisi miydi acaba? Beynimin bir özelliği var ki çok kötü günlerin ardından eski güzel duyguları bir anda söküp atıyor kalbimden, sonsuz bir güçle yüreğime ve hafızama hükmedebiliyor. Geriye kalan kırıntılar arasından aşkı seçmek olanaksız hale geliyor bittiğinde. Artık pek hatırlayamıyorum neler hissetmiş olduğumu, ve bunları nasıl yaşadığımı bilmiyorum. Elimde kanıt diye bir söylediğimi bildiğim sözler var, çünkü onlar ağzımdan dökülürken sesimin çıktığını biliyorum, bir de onlardan daha az anlam taşıyan fotoğraflar. Olmuşlar üzerine bunlardan başka kayıt yok kafamda. Sanki birileri bana "sevmek" sözcüğünü ve ondan türeyen diğerlerini zamanında bolca dikte ettirmiş, elimden tutup gülücüklerle sağa sola götürmüş ve sonra her şey bitmiş, silinmiş gibi.

Kendimle tanışmamı izlerken bir başkasının benimle tanışmasına izin veremiyorum, ikiye bölünüp bir benliğimi bir de başkasını çözmeye yeltenemiyorum. Günün birinde kendimi ailemden ve arkadaşlarımdan daha başka biriyle paylaşacağım belki, o zaman bu koca geçmiş katlanarak küçülüp cebime girecek ve yavaşça derime nüfuz edecek. Arkadaşlığa verilmesi gereken emeği hatırlatacak bana, alışkanlıklardan kaçmayı öğütleyecek, anlayış beklemek kadar anlayışlı olmayı öğretecek, sorgulamayı bırakmadığım ölçüde kendime sahip çıkmamı ve herkesten önce kendime değer vermemi isteyecek benden. Kendime ve yaşamanın coşkusuna duyduğum aşkı paylaşmak olsun o "aşk" denilen, iki insanın çok derinlerde birikmiş kendilerini, kendi aşklarını paylaşması "aşk" olsun.


bir sincap gibi mesela


Dün gece çok yiyip yattığımdan olacak, saatlerce uyuyamadım ve beynime öyle kötü düşünceler üşüştü ki kendimden korktum. Hayattan çok, çok korktum. Korkmamaya çalıştıkça iyice korktum, kendimi defalarca sakinleştirmeye, nefes almaya, güzel şeyler düşünmeye çalıştım ama ne yaptıysam boş. Neler denemedim; kitap okumayı, ışığı açık bırakmayı, kalkıp biraz dolanmayı. Yine de atamadım aklımdan geçenleri; gelecek bir anda öyle karanlık çöktü ki üzerime, en ufak çıkış yolu bulamadım kendime. Uyumak, sadece biraz uyuyabilmek için aydınlık bir noktacık görmeye çalıştım ve yapamadım, neden sonra ve mucizevi bir şekilde uyuyakalmadan önce saat gibi sayı sayıyordum artık, hiçbir şey düşünmemek için birden başladım ve kaça kadar gelebildiğimi bilmiyorum.

Uyandığımda gece düşündüğüm hiçbir şey o kadar korkunç gelmiyordu bana, ama bazı kısıtlamalardan kurtulmak istiyordum artık. Brno konusunda Dan'le mesajlaştık, üç hafta gel diyor, ağustos ortasından eylül başına kadar oluyor sanırım bu. Hala maddi yükümlülük ne kadar olacak bilmiyoruz, yarın öbür gün haber gelecek diye bekliyorum; ama en azından uçak biletlerinin çok pahalı olduğuna dair bazı yazışmalar olmuştu. Brno'yu görmek istiyorum, gruptaki herkesi de gerçekten özledim; ama bir yandan da Brno yerine bir aylığına İtalya'da dil okuluna gitme düşüncesini ve benim yaşlarımda bir sürü gençle, rüya gibi ve derinlerine kadar hayat dolu bir ay geçiren gülümsememi -hatta kahkahalarımı- aklımdan çıkaramıyorum! Ne yapacağımı, neyin daha doğru olacağını bilmiyorum; ailemin hangi seçimi onaylayacağını da, hangisinin daha ucuz olacağını da, ya da herhangi birini onaylayabilecek durumda olup olmadığımızı bile bilmiyorum. Fakat emin olduğum bir şey var, bu yazın herhangi bir kısacık olmayan diliminde "özgür" olmak istiyorum, alıp çantamı gezmek istiyorum. Komşu kasabaya gidecek olsam bile bir yerlere gitmek istiyorum ben, hatta bazen şimdi gidemezsem ne zaman gideceğim diyorum; sanki fırsat treninin düdüğü ötmeye başlamış ve olanaklar el veriyorsa üstüne biraz cesaretten başka bir şeye ihtiyacım yokmuş gibi. Uzakları yakın etmek istiyorum; toza dumana bulanmak, dağ tepe yürümek ve yepyeni insanlarla tanışmak, başka dillerde konuşmak, bambaşka şeylerin ortasında yüzerek çözünmek, zerre zerre ayrışmak ve yayıldıkça özgürleşmek istiyorum. Çoksa çok, en azından denemedim değil.


Bu keşif arzusu da nereden çıktı değil mi ama? Aslında burada yapabileceğim şeyler olsa olduğum yerde de kanatlanabilirdim, ama okulun bitişiyle yalnızlaşacağımı biliyorum ve buna karşı durmak istiyorum artık. Yalnızlığa teslim olmak yerine kendimi bilmediğim kalabalıklara atmayı bu yüzden istiyorum. Bildiğim kapıları zorlamak daha güç, daha bağımlı; oysa ben bulunduğum koşulları iyi değerlendirip bağımsız olabilmek istiyorum. Ha hiçbir şey olmadı mı, o zaman en azından resim yapmak, yemek pişirmek gibi yanı başımda bir şeylerle de beslenbilirim. Öyle ya da böyle doğru oynayabilmek için şimdilik kartları özenle sıraya diziyorum.

Gece kıvranırken aklıma Narsis Hanım'a yazmak geldi, sabah ilk iş ona İtalya'ya gidişi hakkında sorular sordum. Hemen ardından Kültür'e telefon açtım, gitmeden bir ay önce falan başvurmanız zaman açısından yeterli olur dediler de yüreğime biraz su serpildi, düşünecek azıcık daha zaman kazanmış oldum böylece. Gece Burak Hoca'yla 15:00'te buluşmak üzere haberleştik, aslında o 13:00 dedi ama ben haftada iki kez spor yapılacak kanunlarına göre 15:00'e çektim. Uyandığımda kendime biraz kızdım bunun için, sporu aksatmazsam projeden geri kalacağıma karar verip toplantıyı tekrar 13:00'e aldırdım ve günün geri kalanında da bu yüzden suçlu hissettim! Bu aralar saplantı halinde pireyi deve yapıyorum, Allah sonumu hayır etsin. Projede de bir yöntemler ortaya attı hocam sağ olsun, dilim varmıyor iki haftada bütün bunlar nasıl yapılacak demeye, sormaz mı bana sonra neden önceden yüklenmediğimi? Elimiz mahkum yapacağız bir şekilde. Konsantre olmakta biraz zorlanıyorum hala, ama nedense teslim zamanı yaklaştıkça performansımın da üssel bir artış göstereceğine inancım tam.

Beşi geçiyordu, uzun düşünme, deneme ve tıkanmaların karışıklığından çıkıp Kadıköy'e gittim. Hislerime güvene güvene Bahariye'ye çıkıp geçen sefer yemek yediğim kafenin yanındaki yere oturdum, biraz gazete ve dergi de okudum. Sonunda, yalnız kendime zaman ayırabildiğim için öyle mutluydum ki! Bahariye'ye yürürken alışık olmadığım yüzler ve kaldırımlardan bir ara ürker gibi oldum, balıkçıların ve devamında bir sürü şeycilerin arasından geçerken endişemin yerini önü açık bir huzura karışık tuz ve baharat kokuları aldı. Her şey rengarenkti burada, kimsenin içinde kötülük yoktu, sadece bazı ağızlardan pek alışıldık olmayan küfürler çıkıyordu ama hiç de idare edilemez değillerdi.

Tiyatroya dönerken güneş camlara kızıl vurdu, her şey daha sarı ve mor oldu, rüzgar hafifledi ve ben müzik dinledim. Tek başıma olmanın güzelliğini çekebildiğim kadar çektim içime. Biletimi teslim alıp tekrar deniz kenarına gittim; benim saatim teknelere, denizin ve karşı kıyının üzerine öyle güzel inmişti ki bozuk da olsa makinemi evirip çevirip hiç olmazsa bir iki kare çekmeyi deneyeyim dedim. Ellerim her zamanki gibi çok doluydu ve kamerayı denize düşürmemin nasıl bir facia olacağını düşündüğüm sırada kameramı gerçekten düşürdüm! Çok şükür denize değil, taşa düşürdüm; ama dedim zaten bozuktu artık Allah bilir hiç açılmaz bu. Sonra kamerayı açtım. Dü-zel-miş! Kameram düzelmiş! Yere düştü ve kendine geldi, istediğim her şeyi yapıyor, her fotoğrafı çekiyor! Yarın Sirkeci'de tamirci aranmama, günlerce beklememe gerek kalmadı! Bu gariplikleri zaten eylül ayında da yapmıştı, eylülden bu yana dayandıysa bir süre daha beni idare eder, Ankara'ya dönüşte tamir ettiririm! Bir iki oynadım, emin olduktan sonra gülmeye başladım, sonra daha da yüksek sesle güldüm, etraftakiler biraz geri çekilmeye başladılar ve garip garip bakmalarının çok yerinde olduğundan hiç şüphe etmediler.


Keyfim nasıl yerine geldi, oyunun başlamasına on dakika vardı ve arkamı dönüp tiyatroya yöneldim, bu sırada kendileri de çevrelerinde bulunanlarla beraber gerçekten eğlenen küçük kızların vurmalı şarkıları ve oynamalarını gördüm. Herkes, herkes onlara bakıp gülümsüyorlardı, adım başı çiçekçilerin yüzleri nasıl aydınlıktı! Basma şalvarlı, yemenili, iri kadın çiçekçiler; yüzlerinde hep bir sıkıntı ifadesi, ellerinde ağızlarında zaman zaman sigaralar, sattıkları çiçeklerle tezat bakışları, asabiyetleri, dokunanı yakacak vurgusu taşıyan gözleri ve onlardan daha bastırılmış duygularla çiçeklerin gerisinde duran esmer erkek çiçekçiler. Renk renk buketlerin yanındayken neden böyle sinirli olmak zorundaydılar - meğer hiç de öyle değillerdi, şimdi nasıl gülüyorlardı! Önlerinden geçtiğimde bana gülen gözlerle bakıp "Buyurun!" derlerken onlara nasıl içten gülümsüyordum ve onlara nasıl içten gülümsediğimi nasıl da iyi biliyorlardı, değiş tokuşumuzun hakkını nasıl veriyorlardı o an! Gözlerim ıslanır gibi oldu, rüzgardanmış gibi yaptım kendime ve salona girdim.


Haldun Taner Sahnesi kadar koltuk araları dar bir başka tiyatro, sinema ya da konser salonuyla veyahut otobüsle karşılaşmadım. İbretlik bir dizayn. Yanımdakiler, arkamdakiler, hepimiz topluca gülüştük, elden başka ne gelir?

Ben şiir sevmem. Böyle beylik cümleler kurmayı da çok sevmem, ama şiiri sevmem işte. Uzun uzun yazılsın, anlatılsın isterim. Kısa dizelere dökülüp satırlar atlanmaya başladı mı daralmış gibi olurum, hele uzak çözümlemelerle yorulmak hiç istemem. Düzyazı istediği kadar dolaylı olsun, onu kendime göre yorumlarken tarifsiz bir keyif alırım da şiire gelince geri çekilirim. Nazım Hikmet'e de kapılarımı pek açmamıştım bugüne dek, oysa seneler önce izlediğim "Nazım" temalı Fazıl Say konserinde hissettiğim coşkuyu hatırladım bu akşam, bir de tatilde annemin bana okuduğu birkaç dize karşısında nasıl duygulandığımı. Yetmedi, Nazım'ın emek, toprak, insan ve yaşam aşkına ağladım. Genco Erkal'ın adeta o günlerden ve derinden yaşayarak hareketlendirdiği kelimeler, bir bir; bazıları alabildiğine somut, diğerleri bir o kadar soyut olgular üzerine nasıl çağladı! Bazen gümbür gümbür aktı başımdan aşağı, bazen yumuşacık, pamuk gibi. Özlemleri, savundukları, üzüldükleri, ayrıntıları; üzerine basa basa, sonu gelmez, uçsuz bucaksız insanlığı, sevgisi, yaşadığını bedeninin ve düşüncelerinin her zerresinde hisseden ve hayata harmanlanmış benliği, o hep övdüğü ellerinden kağıtlara dökülmüş dizeleriyle yüreğimde yankılandı bugün. Hele yaşamak hakkında sürekli aklıma çalınan, toparlamaya can attığım düşüncelerim ve iskele başında gökyüzünün beni sardığını hissettiğim akşamüstünün ardından "Yaşamak Gibi" şiirini dinlerken gözyaşlarım bile yetmedi, solukların tutulduğu salonda kendimi iyiden iyiye koyuverip doyasıya hıçkırmak istedim. Koca dünyayı kendisiyle bütünleştiren, ömrünü sonsuza götüren Nazım'ın hislerine ve yaşamın kendisine hayran oldum; yaşadım, ben, yaşıyorum!..

Buraya günün birinde bir şiir koyacağımı söyleseler gülerdim herhalde! Düşünecek ne çok şey var zihnimde, çoğunu nedense pek dizginleyemiyorum bu sıra; ama ne kadar ferahlıyor her şey dizelerde...



Yaşamaya Dair

1

Yaşamak şakaya gelmez,

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.


Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.


(1947)


2


Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.


Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.


Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.


Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…


(1948)


3


Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.


Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.


Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
‘Yaşadım’ diyebilmen için…

Nazım Hikmet


21 Mayıs 2010 Cuma

Or-Or-Orr-han'la Ha-Ha-Ha-le


Çarşamba günü, hava kapalı, serin gibi. İçim isteksiz, planlarımı yaptım yine, ama bu sefer biraz huzursuzca. Kahvaltının ardından kısacık bir yola düştüm arabamla, bu sefer akademik park yerine girmekte sorun yaşamayacağımı bilmek az bir sevinç kaynağı olmadı değil; ancak kartım arka kapıyı ve iki çantayla yorgun argın inip de gördüğüm üzere ön kapıyı bile açmıyordu. Benim yerime kapıyı önümdeki çocuk açtı ki telefonum çaldı, Emir'i ne zaman arasam diye düşünmemin üzerine Emir beni aradı ve Umut bize gelecek, atla sen de gel dedi. Tesadüf bir anda gökyüzünde güneş açtı, bunun üzerine sesim de içim de cıvıl cıvıl oldu. Hoplaya zıplaya, eve gidecek olmanın mutluluğu içinde geldiğim yoldan döndüm.


Atlayıp eve gidebilme hayallerim adeta bir milat havasıyla gerçekleşti içimde. Emir Bey bizi çiçekli balkonunda ağırladı, içimden ne fotoğraflar çekmek geldi oysa fotoğraf makinem bozuktu ve henüz tam da o gün bozulmuş olmasının nasıl bir kadersizlik olduğunu henüz bilmiyordum. Çayımız da demlenmiş, bizim evdeki yığından da birkaç poşet aromalı çay götürmüştüm ancak onları artık Emir Beyciğim ailesiyle doya doya içsin. Yolda ve ara sıra Umut'la pek derin mevzulara giresimiz tuttu, gerisinde bolca gülüp eğlendik. Kelime türetme oyunuyla saatlerce oyalandık ve hiçbirimiz bu kadar uzun süre devam ettireceğimizi düşünerek başlamamıştık sanırım! Mis gibi kıymalı patatesli börek de yedik. Evden çıkmamıza yakın Merve Hanım da aramıza katıldı kısa bir süre, Almanya'da hava nasıldı bilmem ama kendisi hakikaten bahar gibi parlıyordu.

Emir Bey apaçi kostümünü özenle hazır ettikten sonra Taksim'e geçip Krepen'e oturduk, yemeğimizi yedik. Hiç utanmadan yine sebze tabağını ve külbastıyı beraber söyledim. Tuvalette ağlayan bir kıza bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. Sonra yavaş yavaş Tünel'e ilerledik, gözlük maceramı yaşadığım gün önünden geçip içine çekildiğimi hissettiğim ve dergilerde sürekli karşıma çıkan Lokal'e girdik, çıktık, hemen yandaki çaycıya oturduk. Birer ikişer insanlar gelmeye başladıkları sırada ayaklanıp Karınca'ya gittim; resimli sigara paketlerinin çıkış arifesinde, önceden görüp beğendiğim o çiçekli tabakaya bir daha baktım, pahalı buldum, düşündüm, taşındım, tekrar gittim ve aldım. Kartımda Bonus birikmiş, yarı fiyatına geldi de içim rahat etti, zira inşallah sigarayı kısa zamanda bırakacağım ve tabakacık da işlevsiz kalacak. Belki içine lavanta falan koyar, ara sıra açıp ferahlamaya çalışırım. Hemen bitecek mürekkebine o kadar paha biçmeseler sattıkları havuç ve kırmızı biber şeklindeki tükenmez kalemlerinden birer ikişer değil düzineyle alabilirdim, öyle gözüm kaldı üzerlerinde.


Biber kalem, yeni ayakkabılarım ve tabakam!

"Köpek"i ilk dinleyişimde inanılmaz beğenmiştim, böyle neşeli ve kulaklarımın pasını atan bir şarkı ürettikleri için Emir Yargın ve Onor Bumbum'a müteşekkir olmuştum. Bu geceyi de benzeri şarkılarla geçirmek istiyordum, nitekim çekimler sırasında rahat bir on kere dinlemiş olmamıza rağmen "Fucker Discotheque"ten bıktığımı hiç sanmıyorum. Bunlar haricinde kendi parçaları "Tokat" ve diğer tüm cover'lar da son derece başarılı olmuştu, ertesi gün felsefe dersim ve o gece dönünce tamamlamam gereken felsefe ödevim olmasa, biraz da demlenebilsem belki daha mı çok eğlenirdim artık orası tartışılır, çünkü aslında pek yerimde durduğum söylenemez! Düşündüm kendi kendime, dedim madem koşullar izin vermiyor, biz de içmeden eğleniriz. Yorgunluk daha belirgin, elektronik müzik daha az hoplatıcı oluyormuş, ama yine de bir köşede sopa gibi durmak zorunda kılmıyormuş beni içkisizlik.

En çok fotoğraf çekemeyişime yanıyorum ama, evde iğrenç pantolon, iğrenç gömlek, iğrenç atlet diye dolanıyordu da bu kadarını beklemiyorduk. Merve "Niye kendi pantolonuna iğrenç diyorsun?" diye sorduğunda "Yok bu gerçekten iğrenç, sen görmedin bunu." demesinden de çıkaramamışız neye benzeyeceğini, hele Melis'in usta darbelerle çoğalttığı bıyıkları ve birleşmiş kaşları ile resmen evrim geçirdi arkadaşım - ama asıl yüzündeki ifade ve dansları yok mu, tarifsiz! Ah makinem çalışsaydı da boy boy koysaydım buraya, hadi yine şanslısınız Emir Bey, efendi imajınızı zedele(ye)meyeceğim!

Kocaman bir masanın etrafında oturup çay paylaştım, müzik dinlerken dans ettim. Unuttuklarımı biraz ters bir zamanda hatırladım, zira elim işteyken gözüm oynaşta olmamalı bu aralar! Güzel bayram günü biterken kavşaktan eve yürüyene kadar özgürlüğün, başka yerlerde olmanın, yeni şeyler yaşamanın, yeni insanlar tanımanın bana iyi hissettirdiğini düşündüm, çok yakın ve orta yakın geleceğimi planlarken not düşmek için aklıma kazınanların üzerinden bir daha geçtim.

O sıralarda Orhan'la Hale parkta buluşmuş olmalıydılar.


18 Mayıs 2010 Salı

Yaşasın, tavuk oldum!


Ben diyorum ki bu gece şöyle bir güzel, uzun uzun uyuyayım. Yarın kalkıp sporumu yapayım ve labda projemle uğraşayım, bu ikisinin sıralamasına uyandığımda karar vereyim. Sonra akşam çok yorgun olmayayım ve Bananas'ı izleyemeye gideyim. Uykumu almış olduğum için kafamı kurcalayan şeyleri topak yapıp elimle pıt diye savurabileyim.

Annem ve babam Almanya'dalar, cumartesi dönecekler. Tonton veterinerde kalıyor, annem ona kuştüyü yastıktan yatakçık bile yapmış. Annemle günde otuz kere konuşamadan bu günler nasıl geçecek bilmem. Kendimi şimdiden yalnız hissediyorum.

Hava bugünkü gibi kapalı olduğunda ağlayacak gibi oluyorum. Sevemedim gitti bulutlu gökyüzünü. Mutlu olmak için hala öğleden önce güneşin sarılığına, öğleden sonra kızıllığına ve yaprakların durgunluğuna ihtiyacım var.

Max FM'de hiç reklam yoktu, nasıl para kazandıklarını bilmiyorum ama süper bir şey doğrusu. Arabada iki adım yol giderken tüm kanallarda sürekli reklam giriyorlar, sinirim bozuluyor. Evde sürekli açık olan radyomda dakika başı reklam cıngılı duysam çatlardım herhalde. Yavaştan Max'te de reklamlar başlıyor ama. Bir sigorta şirketiyle yeni açılan bir mekanın tanıtımlarını yapıyorlar ara sıra. Dilerim arkası pek gelmez ve yine de kazanıp yayın hayatlarına bugüne dek nasıl devam etmişlerse bundan böyle de öyle devam ederler.

"Outliers"da başarılı insanların neden başarılı olduklarını okuyorum. Çok ilginç tespitler var, örneğin bir kimsenin doğum tarihi tahminin ötesinde önem taşıyor. Doğum tarihinize göre yirmili otuzlu yaşlarınızda ekonomik krizin ortasına düşüyorsanız öyle pek tepelere çıkamıyorsunuz. Silikon Vadisi'nde isim yapmış adamların aşağı yukarı aynı yıllarda doğduğunu biliyor muydunuz? Bir işte sivrilebilmenin yolunun o iş üzerine en az on bin saat çalışmaktan geçtiğini? On bin saatimi gönlümden geçenleri yazarak mı geçirmeliyim, kodları mı?

Tatlı rüyalar!


Bunları Söyleme Günü


Geçen hafta perşembe günü benim için "özel"di.

Egecan'ımı arayıp doğum gününü kutlarken aslında yapmak istediğimin bunun çok daha üzerinde bir şey olduğunu, bu birkaç genel kelimenin hislerimi layıkıyla anlatmaya yetmeyeceğini düşünüyordum. Doğum günlerini çok özel bulmam, örneğin benim doğum günüm benim doğduğum gündür ve annem ve babam için bu gün çok özel ve anlamlı olabilir, kendimi çok sevdiğim için o günü daha bana ait hissedip yaşadığım hayata bakıp mutlu olabilmek adına güzel bir farkındalık yaratabilirim, ama bundan başka herhangi bir beklentiye ya da kutlamaya girişmeyi çok da sevmem.

Egecan'ı bu yüzden seviyorum işte, onu aradığımda doğum gününün bu güzel hislerimizi paylaşmamıza vesile olma görevini üstlendiğini dile getirebildiği için, sık sık konuşup görüştüğümüzde beraber geçirdiğimiz zamana yaydığımız hislerimizi gün doğum günü olunca kelimelere açık açık dökmeye fırsat bulduğumuzu bildiği için. Gün doğum günü olunca aramızda açıkça dolaşan sevgiyi, bağlılığı, saygıyı, sıcaklığı özetleyebilme şansına erişiyoruz, karşımızdakine üzerine basa basa hayatımızdaki yerine öncülük etmiş o ilk gününün bizim için önemli olduğunu söylüyoruz.


Hayatın akışına yılbaşı, doğum günü gibi emrivaki günlerin katıştırılmasına hep çekincelerle yaklaşırım; fakat Egecan'ın doğum gününde yalnızca onu ne kadar çok sevdiğimi ve bana neler yaşattığını, nelere gülüp neleri paylaştığımızı, beni her zaman nasıl dikkatle dinlediğini ve ona ihtiyacım olduğunda hep yanımda olabildiğini düşündüm; gerçekten iyi ki doğduğunu düşündüm, tüm bunları düşünmeme vesile olan günü sevdim ve o günde olduğumuz için onun da bunları duymasını sağladım. Doğum günü bu demek benim için, böylesine anlamlı ve aynı ölçüde yeterli, sıcacık.

Keşke tekrar 1 Mart da olabilse de Emir'e de bu hislerimi onun gününde söyleyebilsem. Farz edelim ki aniden 1 Mart olmuş ve Emir'in de doğum günüymüş. Doğum gününde Emir'e de onu ne kadar çok sevdiğimi ve son birkaç yılımda hayatımın kanıksadığım bir parçası olduğunun bugün durup düşününce iyice farkına vardığımı söylemek istiyorum! Bunları "durup dururken" pek söylemiyorum, çünkü beraber geçirdiğimiz zaman ve uzamda hepsinin yeterince anlaşılır şekilde dağıldığı aşikar, ancak "özel" günleri "özel" yapan bunları söyleme günü olmalarından ileri geliyor.

Bazen beraber geçirdiğimiz zamanın nicelik bakımından istediğim kadar büyük olamadığını düşünüp daha fazlasını istiyorum, ama fırsat bulamıyor veya belki de yaratamıyorum. Keşke hepimiz aynı apartmanda otursaydık, altlı üstlü komşular olsaydık; böylece bazen fiziksel değil düşünsel boyuttaki yoğunluğun getirdiği eylemsizlikleri yenmek şüphesiz daha kolay, hayat daha renkli olurdu.

Hayat "yoğun" olsun, önemli değil hatta ne güzel; ama bazen kafam gerekli mi gereksiz mi bilemediğim yoğunluklara bulanıyor ve çizdiğim sınırların dışarısına çıkamıyorum sanki. Bazen daha spontane olabilmek istiyorum; bir fincan ununuz var mı, bende kalmamış diyip içeri dalmak istiyorum.

Sevgili komşularım, dilerim bu içsel taşınma işini halledip yerleştiğimde tüm zamanlar hepimize yeter. Bir yandan sizlere, bir yandan da kendime vakit ayırırken ikisi daha çok kesişir, fakat bu kesişmelere fırsatlardan ziyade hayatın kendisi olanca doğallığıyla önayak olur. Yap-malı olduklarım, lazım dediklerim daha az bağlayıcı olur; ben daha rahat olurum da sizi ne kadar çok sevdiğimi daha sık sık ve uzuun uzun hissedebilirsiniz.


İyi ki doğdunuz!