7 Mayıs 2010 Cuma

Makaron


Üzerinden çok geçmiş gereksiz alkol tüketiminin (ki bunu derken aklımdan hep "excess alcohol consumption" geçiyor, sürekli İngilizce düşünüyor olmamın yanı sıra tepkisel davranmam gerektiğinde tek kelimelik İtalyanca düşünmeye de başladım, aynı zamanda "Şu çok güzel giyinmiş." gibi basit cümlelerde de İtalyanca düşünüyorum artık; Türkçe pek düşünmüyorum, devamlı çeviri yapıyorum - sadece anlık asabiyet durumlarında içimden çok ayıp Türkçe kelimeler geçiyor, böyle zamanlarda sinirli mizacıma epey içerleyorum; zira bunlar henüz yüzeye çıkmamış bilinçaltı kişisel sorunlarımın hayata atar yapan dışavurumlarını olmalı, yoksa insan durduk yere koridorda duyduğu konuşmalara ya da yanından geçenlere kendi kendine etiketler yapıştırmaz) vücudumda kalan son izlerini de silme ve hayatı enerjik, mutlu mutlu yaşama projesine tam gaz devam. Çarşamba ve perşembe spor salonunda başlayan maceram bugün rutin yürüyüşümle zenginleştirildi. Öksürüklü Ankara seyahatimden beri spor yapmadığımdan bir buçuk hafta boyunca (isteksiz ve) hareketsiz kalmış olmanın bedelini perşembe sabahı her tarafımda baş gösteren kas ağrılarıyla ödedim; ama bunları hiç bahane etmeyerek perşembe günü yine hoplayıp zıpladım. Bu sabah da uyanıp ağzıma iki domates tıktıktan hemen sonra sahilde tam gaz gittim geldim, üstüne akşamüstü bir daha Bebek'e inip devamında alışverişe gittim ki artık ağrıları hissedemez oldum, galiba belden aşağımı tamamen hissetmiyorum.

Yürüyüşe inerken acayip mutlu oluyorum! O kadar zevkli geliyor ki anlatamam. Açık havada dünya kadar şey düşünüyorum, bir ton şarkı dinliyorum. Gereksiz bütün enerjimden kurtuluyorum. İlk on beş-yirmi dakikadan sonra illa canımı sıkacak bir şeyler düşünmeye başlayacak oluyorum, kafamdan kolayca uzaklaştırabiliyorum o tempoda. Örneğin bu sabah inerken eve çıksam ne güzel olur diye düşünmeye başladım, zaten iki sene banko buradayım düşüncesini aklıma iyice yerleştirdim. Burada mastera başlayıp ilk senemi yakıp dört yıllığına yurt dışına gitme fikrine pek sıcak bakmamaya başladım zira. Sonra aklıma seneye değil ama ondan sonraki sene en çok sevdiğim arkadaşlarımın hep mezun olacakları ve Serkan'ın da mezun olmuş olacağı geldi, bir anda kendimi yalnız hissettim ve seneye bir sevgilim olsa iyi olur diye bile geçmiş olabilir kafamdan, bakın böyle böyle saçmalamaya başlıyorum. Bunun üzerine buralar sıkıcı olursa ben de exchange falan yaparım dedim, sonra nereye yaparım ki, of şimdi nereye gidilir ki, hem gidersem eve de çıkamam ki, hem gittiğim yerde taze ve ucuz sebze meyve olur mu ki, nerede kalırım yemek pişirebilir miyim ki, dilini bilmediğim yere gidebilir miyim ki, birkaç aylığına düzenimi bozacak mizaçta mıyım ki, yerleşik hayata bayılmıyor muyum ki, bir sene daha dizimi kırıp otursam da ondan sonra iki yıl mis gibi yerleşe yerleşe gitsem daha iyi değil mi ki diye ilerlemeye devam ettim. Daha fenası, mastera başlamamış hatta mezun bile olmamış halimle post-doc sonrasında nerede yaşıyor olabileceğimi kestirmeye çalışırken buldum kendimi (ki ona göre ev işini sonuca bağlayayım!) ve sonunda kendime sordum, bayılıyorsun değil mi sorunsuz hayatına sorun yaratmaya dedim. Durup dururken dert ettiğim şeylere bak. Pes.

Tabi burada ufak bir de gerçeklik payı bulunuyor ve dün akşam Aşk-ı Memnu'yu izledikten sonra hayatın gerçeklerini daha bir göz önünde tutmaya mecbur kılınmış olabilirim; zira ben evleneceğim diye babam bana boğazda yalı alabilecek olsa tabii ki öğrenci evimi dert etmek durumunda kalmazdım, ama dizi dizi yatlarımız katlarımız olmadığına göre daha ince hesaplara girmem doğal karşılanmalı. Bunu yazmamla beraber o kadar içimden geldi ki canım babacığıma milyonlarca teşekkür etmek, o varken boğazın bütün yalıları benim!

Sürprizlerin devamı için maalesef babamı beklemeye alıyoruz, pazar günü annemin göreceği muameleyi babam için haziranın üçüncü pazarına saklıyorum. Bugün yürüyüş parkurumun gerektirdiği üzere önce Yargıcı'nın, ardından Paul'ün ve en son kart satan dükkanın önünden geçtim. Hediye fikri de kafamda böylece tamamlanmış oldu. İlkini annem çok sever, Ankara'da sezonda çıkan elbiselerden, bluzlardan birkaçını göstermişti bana. Paul'ün vitrininde devamlı gördüğüm pembe, beyaz ve kahverengi makaronlara geldi sıra. Ben -bugüne kadar- hiç makaron yemedim. Önce birkaç kez Amerikan dizilerinde gördüm. Sonra yemek tarifleri içeren yabancı sitelerde çok iştah açıcı görüntülere rastladım. Tanışıklığımızın bu şekilde başlamasının ve Paul vitrinindeki görüntülerin adlandırabildiğim için gözüme iyice çarpar olmalarının ardından bir gün, evet bir gün onlardan kesin yemeye karar verdim. Ankara'da annemlere "Hiç makaron yediniz mi?" diye sordum, ne olduğunu bile bilmiyorlarmış. İkisini de çok ayıpladım, hiç kokoş değiller.


Yürüyüşe çıkmadan önce annemle telefonda konuştuk, pazar sabahı Defne'lere gideceklermiş, Defne'nin annesi kahvaltıya çağırmış bizimkileri. Üç kuşak anneler sofrada bulunacak: Babaannem, halam-annem-Defne'nin annesi, Defne. Tatlıları da benden olsun madem! Almadan hemen önce de dergide yeni bir annenin doğumdan sonra azalan sütünü birkaç başka besin - vee makaron desteğiyle artırdığını okumuşum, artık kim tutar beni! Yirmi beş makaronluk bir paket yaptırdım, fakat vitrindeki pembe ve yeşiller çok göstermelikmiş, içerde sadece çikolatalı, beyaz çikolatalı ve vanilyalılar vardı. Bir tane de ekstra kendime vanilyalı aldım, adam ikramımız olsun dedi. Elimde kaldığı için hemen oracıkta yedim. Çok şekerliymiş yahu. Ben öyle sevmem ki. Yapış yapış şeker. Zaten tatlı sevmeyen benim gibi birinin heves edeceği türden bir şey değilmiş meğer. Neyse, buna fazla üzülmedim. İnsan kendine izin verip tatlı yiyecekse değsin istiyor, sevsin istiyor; ama bu kaçamağı bir tanecik küçücük makaronla yapmış olduğum için üzerinde durmadım.

Anneme üzerinde kabartmalı bir ayıcık bulunan bir kart aldım. Sonra Yargıcı'ya girdim, bir şey bulamadım. Hızımı kesmeyip daha kapsamlı bir alışverişe çıktım. Anneler günü bahanesiyle kendime de evde giymek üzere ucuz düz renk tişörtler aldım, ay bir tane daha elbise alıverdim arada, bir de mavi ve bol bir gömlek aldım içimde kalmasın. Anneme çok şey bakındım, sonunda Yargıcı'nın daha büyük bir şubesine girip onun çok beğenebileceğini düşündüğüm bir bluz gördüm. Üzerine oturmayacak olursa değiştirir zaten; en sevdiği mağaza değil mi, her koşulda baya sevindirici bir hediye oldu galiba bu. Hem annem zaman zaman çok bol şekeri çok sevdiğine göre, babam çikolataya bayıldığına göre, kahvaltıda bulunacak diğer herkes de tatlıyı kesin benden daha çok sevdiğine göre makaronlar da yerini buldu. Kendimle çok gurur duydum.

Bu arada yürüyüşüme ödül simitli kahvaltım, yeni bölüm Lost'um ve laba gibip Burak Hoca'yı okulda bulamayıp güzel havanın rehavetine kapılıp kendime izin verip Nero'ya inip iki kocaman çay devirip bir dergi okumuşluğum oldu.

Birkaç hafta önce tiyatroda açlıktan ölmemek için yemek yediğim kafede zorunlu olarak okuduğum aralık sayısı bir derginin sayfalarını karıştırırken çok bunaldım. Kazaklar, yünler, boğazlar, çoraplar, fena oluyorum. Kış geldiğinde ne yapacağım acaba? Bu yaz yazdan hiç sıkılmayacağım galiba. Bugün dergide bir kadın kışın depresyona girdiğini, yemek yemek bile istemediğini söylemiş ve keşke mümkün olsa da kış uykusuna yatabilsem, demiş. Al benden de o kadar. Şu zamana kadar kış mevsimiyle hiçbir alıp veremediğim yoktu, ama şimdi var. Çağrışım mıdır, karanlıklarla bağdaştırma mıdır bilmem ama kışa iyiden iyiye diş biliyorum bugünlerde.

Bu sezon dolabımı ondan mı elbiselerle dolduruyorum acaba? Havalar hemen ısınmasın ama, elbiselerden önce renkli ceketlere de sıra gelmeli! Nasılsa sıcaktan ceket kelimesini duymak bile istemeyeceğimiz zamanlar bolca yaşanacak. Televizyonlarda pazar günkü hava durumuna ilişkin bangır bangır (yurt genelinde) sağanak yağışlı denmesi de hiç hoş değil, Taşoda ne olacak şimdi? Bence ertlenmesin bile, anlaşalım hiç yağmayıversin. Taşoda'da yağmur yağdığı görülmüş şey değil, ben görmedim. Pazar günü Emir Bey'e yılbaşı hediyesini vermeyi planlıyorum. Emir Bey dedim de aklıma geldi, perşembe günü dersten sonra Manzara'ya inip ağaçların kocaman yaprakları altında, yer yer gölgelerinde oturmak inanılmaz heyecan verici bir duyguydu. Spor arasının ardından Egecan, Sarp ve Cem'le feci moda kritikleri olduk.

Yarın sabah önce kargoya uğramam lazım, ordan İtalyanca konuşmaya çalışacağım. Sonra içimde kalmasın diye büyük ihtimalle Sirkeci'ye gidip gözlük bakacağım, ama sinemaya gitmeyi de çok istiyorum, Beyoğlu'nda "Kosmos" oynuyor hala ve kesin bu haftadan sonra kalkar. "Tek Başına Bir Adam" ı da izlemek istiyordum, ama o yakınımdan kalktı zaten. Onu bir yerlerden buluştururum gerçi, burada asıl önemli olan benim film izlemek istiyor olmam ki festivalin bahane olması haricinde uzun zamandır böyle isteklerim olmuyordu. Hoşuma gitti bu iş. Bir de yarın mutlaka sergilere, tiyatrolara göz gezdirmeliyim artık. Evet, azıcık geriliyorum bir yerlere sıkıştırmak isteyeceğim bir sürü aktivite çıkaracağım için. Baharda öğrencilik iyice zorlaşıyor. Bundan sonra zaten okul başlı başına bir organizasyon yumağı, her hafta ayrı bir festival. Labımız İB'de falan olsaydı tabi daha kolay olurdu işler, ama KB'ye tıkılmak zorundaysan dışarısı hepten çağırıyor sanki. Yine de bizim lab iki çayır çimen görüyor camdan da avunuyoruz. Pazar sabahı, Taşoda öncesi, Ales var hayırlısıyla. Kendimi klonlayıp her birini sinemaya, yemek pişirmeye, kahvaltı etmeye, ödev yapıp işe yaradığı için mutlu hissetmeye, alışverişe, dergi-gazete okumaya, spora, yazı yazmaya, fotoğraf çekmeye, çok gezip çok görmeye göndereceğim. Birini de bir gün olsun dokuz saat uyutacağım.

Hiç yorum yok: