22 Mayıs 2010 Cumartesi

Şıpsevdi


Her şey Sümüklü Ahmet'le başladı. Yani ben öyle biliyorum. Ondan önce yuvaya gidiyordum, en yakışıklı çocuk -burada çocuk, minik insan manasında kullanılmıştır- Can idi ve kendisine karşı özel hisler beslediğimi hiç sanmıyorum. Ana sınıfındaydım, altı yaşında. Annem benimle servis beklerdi evimizin önünün biraz sağında, Ahmet ve abisi Mehmet de bizimle beklerlerdi. Ahmet sabahları burnunu pek silmezdi, ama bu görüntüsü anneme günün birinde gidip "Anne, Ahmet'i görünce içimde bir şeyler oluyor!" dememe engel olmamıştı.


Ahmet'ten çabuk sıyrılmış olmalıyım. İlkokulu takiben beş-altı yıl boyunca sıra arkadaşımı sevdim, ortaokula geçtiğim zamanlarda ondan vazgeçeyazıp daldan dala konmayı öğrendim. İki üç haftada bir günlüğümün değişen sayfalarında çiçekler, kalpler arasında başka başka adlar yazmaya koyuldum. "Artık ...'yı sevmiyorum. Şimdi ...'ya tapıyorum!" cümleleri sık sık tekrarlanmaya başladı, fakat takdir edersiniz ki bunlar yalnızca günlüğe yazılmakla kalıyordu - yani bu "daldan dala konma" işi gömlek değiştirmek gibi sevgili değiştirmeye falan tekabül etmiyordu. İlk kez birisiyle "çıkma" cesaretini topladığımda lise yıllarındaydım, ondan önce tabiri caizse elime erkek eli değemedi diyebiliriz.

O yıllarda birine hakikaten tutulmuşsam gece yatmadan önce radyoyu açık bırakıp hayallere dalmak, yeri gelirse ümitsizliğe düşüp ağlamak, bazen mutlu düşlerde kaybolmak rutinimdi artık. Ulaşamadığım ya da ulaşıp yitirdiğim hayallerime zaman zaman çok üzülüyordum, ama o üzüntülerin bile yeri, anlamı bambaşkaymış! Bir süre hemen hemen hiç üzülmeden yaşadım, zira çok kararsız bir dönemime denk geldi: birini beğenip anında yere göğe sığdıramamaya başlıyor, birkaç haftaya kalmadan sıkılıverip alelacele kaçıyordum. Uğrunda üzülebilecek kadar köklü sevgiler beslemeye süre yetmiyordu. Bu sırada tekrar belirtmeliyim ki söz ettiğim olgu yine eylemden uzak, üç haftada bir birilerini terk edip yeni denizlere yelken açmıyordum anlayacağınız. Çoğunlukla kafamın içinde olup bitiyordu bu "aşk"lar.


İlk "gerçek" erkek arkadaşım ve dolayısıyla belki de ilk "aşk"ım, ilk sevgililer günümü, ilk yemeğimi, her şeyi konuşup paylaşabildiğim ilk özelimi, sıcacık bir arkadaşlığı beraberinde getirdi. Belki onu bu kadar gerçek yapan şeylerden biri de ilk gürültülü ayrılığım olmasıydı. Her şeyin bir sebebi ve buna bağlı bir sonucu olduğunu düşünürüm hep. İletişim söz konusu olduğunda hiçbir şey durduk yere iyi ya da kötü gitmez, gidişatı tetikleyen bir şeyler daima vardır ve önemli olan bunları sürekli takip edebilmek, farkına varabilmektir. Attığım her adımda bu kuralı cebimde taşımaya gayret ettim; ama o yıllarda koştururken bazen ceplerimin dalgalanmasına ve ufak parçalar yitirmeme engel olamadım! Bildiğim üzere her şey bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde seyretmişti seyretmesine, fakat nedenleri toparlayacak denli tecrübem yoktu. Ayrılık; biten sevgilerin bittiğini idrak edemediğimizden, alışkanlığa dönüşmüş sevgilerin tükenme noktasını kaçırdığımızdan, sınırları gereksizce kaldırıp fazla yüz göz olmaktan ileri geliyordu.

Üniversite yıllarımda ailemden ayrılıp daha bağımsız bir kimliğe büründüğümde başka insanların hayatıma verdiği destek, ben ayırdına varamadığım halde, baskın çıkmaya başladı. İlk başta midemde yemek yiyememecesine kelebekler uçuşturan, yüzümü kızartan hislerim zamanla önce arkadaşlığı ve sonra kuvvetli bir dostluğu beraberinde getirerek ailem, köpeğim, çocukluk arkadaşlarım gibi atsan atılmaz, satsan satılmaz bir kişiliğe dönüştü. Yalnız sevinçlerimi değil korkularımı da, dışarı vurmak istediğim her şeyi paylaşmama olanak tanıyan bu beraberlik öylesine yeterliydi ki o sıralarda tanıştığım diğer insanları günlük hayatın dışına taşırmama yanlışlığına düştüm. Onlar her zaman etrafta olduklarından bir kere bile kılımı kıpırdatıp arkadaşlık adına girişimde bulunmadım. Sevgilim var diye arkadaşlarıma sırtımı dönmedim hiç; ama kimseyle arkadaş da olmadığımın farkında bile değildim. Her gün etrafımda inanılmaz bir kalabalık, her köşede sohbet ettiğim onlarca tanıdığım vardı - ama emek vererek, tanıyarak, ince ince dokuduğum dostluklarım yoktu. İlişkimi bilerek hayatımın merkezine koymamıştım anlayacağınız, ama feci şekilde hazıra konmuştum ve halimden pek memnundum. Yine de yanı başımda, yatağa oturup dedikodu yapabileceğim, alışverişe çıkabileceğim, her şeyimi anlatabileceğim bir dostum olmasını içten içe ne çok istiyordum! En azından bu eksikliğin farkında varabilmiştim güç bela. Bunun üzerine ilk kez çaba sarf ederek ve kendimden bir şeyler katarak, kendimi açarak arkadaşlıklar kurdum; uzun zaman sonra kendi çabalarımla yakınlıklar elde ettim.


İlk kalp kırıklığım bu başarımın hemen ardından geldi ve hayatımda ne çok şey değişti! Kaybettiğim bir insandan ziyade dostluğu, arkadaşlığı, aklıma gelen her şeyi anında paylaşabilmeyi, bir yerlere gitmek istediğimde banko yanımda bulunacak birine sahip olma ayrıcalığını, gece uyumadan önce iyi geceler deme alışkanlığını, korkularımı yükleyecek bir yüzün varlığını, anlayışlı kafa sallamaları, sakinleştirmeleri, arkamdaki devasa desteği yitirmekti. Farkında olmadan tasasızca bir duvara yaslanmış, hep avutulmuş, hep anlaşılmıştım. Şimdi hayatı kendim göğüslemeliydim, oysa hayatın ne olduğundan pek de haberim yoktu! Huzurlu kapanışları kendim bulana kadar gözlerim açık kalmak zorundaydı artık, zira bugünlere gelirken bunu benim için hep başkaları yapmıştı meğer.

Bu süreçte gelecek kaygısıyla boğuşurken bir gün Burak Hoca'mın ağzından hiç unutamayacağım şu sözler döküldü: "Nasıl yapmışlar bilmiyorum ama seni hayatın gerçeklerinden fena korumuşlar. Hayatta pişmanlıklar yaşayacaksın, önünde sonunda bir şey seçeceksin ve ne yaparsan yap geri dönüp baktığında bu seçiminden elbet pişman olacaksın. Hayat böyle. İstediğin gibi gitmeyecek, ama bu sandığın kadar kötü de olmayacak." Ben bunu bilmiyordum ki! Hemen hemen ne istesem olmuştu, hiç pişmanlık yaşamamıştım ve bunun hep böyle gideceğini sanıyordum. Sırtımı da yıllar yılı birilerine vermiştim; evet çok güçlüydüm, ama gücümün farkında değildim, gücümü kendime kanıtlamam gerekmemişti hiç!



Kendimi kendi ellerimden sıkıca tutabilene dek aşksız yapamayacağımı sanıyordum; zira kendimi bildim bileli "aşk" hep yakınımda bir yerlerdeydi - oysa artık aşık değildim! Aşka ne olmuştu peki? Gördüğü herkeste bir ışık bulan, hayallere dalan kız nereye gitmişti? Neredeydi o karın ağrıları, iştahsızlıklar, nefes ya da yemek borumdan dudaklarıma varan hoplamalar? Bana ne olmuştu şimdi?

Ne olacak, büyümüştüm! Çok değil, ama daha büyümüştüm. Neden sonra bu hislerin yokluğunun anormal olmadığını anlayabildim; neticede bir şeyler yaşamış, birilerini tanımıştım ve beni yönlendiren tecrübelerdi hepsi. Bundan sonra başka değerler ön plana çıkıyordu bakışlarımda; anlaşmak, konuşabilmek, geleceği planlayabilmek, sorumluluk alabilmek, saygı, aile ve geçmiş, hayat görüşü, hedefler, amaçlar, zihniyet, beğeni, alışkanlıklar... Her şeyden önce bir insanı bir çok yönüyle tanımak gerektiğini anladım, ilk görüşte aşk devri böylece sona erdi.


Aydınlanıp kendimle barışarak geldiğim şimdiki çağın bir adı yok. İlerde "kedim ve ben çağı"na dönüşmesinden endişe etsem de yalnızlığı tahminlerimin ötesinde öyle bir benimsedim ki kendime çok, çok şaşırıyorum bazen. Kendimi kimseyle paylaşabileceğime inanmıyorum henüz. Belki biraz bencillik ediyorum, belki yanlış yapıyorum, bilmiyorum ki! Bazen durup düşünüyorum, fazla mı burun kıvırıyorum ya da kendimi çok mu geri çekiyorum diye; ama öyle de değil. Yalnızım. Huzurluyum. Geçmişi irdeleyince yalnızlığımı garipsiyorum, öte yandan geçmişte insanlara nasıl körü körüne kapıldığıma da hayret ediyorum! Bir daha aşık olmanın yolu yine böyle kapılmaksa artık hiç aşık olamayacağımı hissediyor ve aşık olma yetisini yitirmiş olduğumdan korkuyorum - ya da o halde hiç aşık olmayayım daha iyi diyorum, çünkü günün birinde gözlerimi açıp kendimi hiç planlamadığım olumsuzluklarla boğuşurken bulmanın ihtimali bile canımı sıkıyor; zira bunlarla bir daha uğraşmamamı sağlayacak deneyimleri bu zamana kadar derlemiş olmalıyım, değil mi? Belki de değil, yine mutlulukları takip eden hüzünler yaşayacak olabilirim; ama bir parça farklı olacakları muhakkak.

Aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Ne üzerine kurulu, mantık içeriyor mu, gerçekten kalıplara uyan bir tanımlaması var mı? Hiç karşıma çıktı mı? Gerçek miydi bunca zaman hissettiklerim, aşkın kendisi miydi acaba? Beynimin bir özelliği var ki çok kötü günlerin ardından eski güzel duyguları bir anda söküp atıyor kalbimden, sonsuz bir güçle yüreğime ve hafızama hükmedebiliyor. Geriye kalan kırıntılar arasından aşkı seçmek olanaksız hale geliyor bittiğinde. Artık pek hatırlayamıyorum neler hissetmiş olduğumu, ve bunları nasıl yaşadığımı bilmiyorum. Elimde kanıt diye bir söylediğimi bildiğim sözler var, çünkü onlar ağzımdan dökülürken sesimin çıktığını biliyorum, bir de onlardan daha az anlam taşıyan fotoğraflar. Olmuşlar üzerine bunlardan başka kayıt yok kafamda. Sanki birileri bana "sevmek" sözcüğünü ve ondan türeyen diğerlerini zamanında bolca dikte ettirmiş, elimden tutup gülücüklerle sağa sola götürmüş ve sonra her şey bitmiş, silinmiş gibi.

Kendimle tanışmamı izlerken bir başkasının benimle tanışmasına izin veremiyorum, ikiye bölünüp bir benliğimi bir de başkasını çözmeye yeltenemiyorum. Günün birinde kendimi ailemden ve arkadaşlarımdan daha başka biriyle paylaşacağım belki, o zaman bu koca geçmiş katlanarak küçülüp cebime girecek ve yavaşça derime nüfuz edecek. Arkadaşlığa verilmesi gereken emeği hatırlatacak bana, alışkanlıklardan kaçmayı öğütleyecek, anlayış beklemek kadar anlayışlı olmayı öğretecek, sorgulamayı bırakmadığım ölçüde kendime sahip çıkmamı ve herkesten önce kendime değer vermemi isteyecek benden. Kendime ve yaşamanın coşkusuna duyduğum aşkı paylaşmak olsun o "aşk" denilen, iki insanın çok derinlerde birikmiş kendilerini, kendi aşklarını paylaşması "aşk" olsun.


4 yorum:

Damlo dedi ki...

bu sefer okuyacağım. kepkep =) okuyunca sahici yorum gelcek :Pp

pın dedi ki...

yuppiii! :D bekliyoruum!

Damlo dedi ki...

yazıyı okurken evet bence de, evet bende de aynısı olmuştu falan dedim sürekli, bi bana olmamış dedim sonra.
radyoda hüzünlü rapsodiler :D, kendi içine sıkışmış şıpsevdilikler, lise yıllarının sonlarına kadar hatta ve hatta lise bitene kadar kimseyi yanına yaklaştırmamalar adeta arkaya bakmadan kaçmalar. bana burak hoca dememişti ama, ilk psikiyatrım söylemişti bu sözü: sen hiç elini taşın altına koymamışsın diye.

o platonik yılları özlüyorum bazen, o radyodaki hüzünlü şarkıları. pisikopat mıyım neyim :D

pın dedi ki...

internetimde çok, çok bela şeyler oluyor ve bilgisayarımdan kaynaklanmıyor olması için dua ediyorum şu dakikalarda!

yazının ilk halini görsen böyle güzel şeyler söylemeyebilirdin, hiç olmazsa biraz zorlama olurdu eminim! yanlışlıkla ilk halini bir de güzel siliverdim, ama zaten anlatmak istediğim tam da bu haliydi, iyi oldu.

bi bana olmamış demene pek sevindim, ben de o benzerlikleri görelim, geçmişimizi hatırlayıp bugüne sevinelim istedim! özlenmez mi ya o yıllar, diyorum ya saatlerce ağlamanın bile apayrı bir keyfi vardı! şimdi birisi ağlatıyorsa yandın, hiç keyfi kalmadı!