31 Mart 2010 Çarşamba

Telepatik


Of bu Linux'u niye sevmiyorsun diyorlar bir de. Projeyi çalıştırmak için illa sorun çıkartacak bir cmake yazmak gerekiyor ve tabii ki hata çıkıyor, üstelik hatanın nerde olduğu da belirsiz. Windows kullansak daha iyi değil mi yani şimdi? Hem daha sevimli. O cmake'lerin de yapılmışı var yani. Labda da herkes deli gibi meşgul, bugün saat üçte ödev teslim etmesi gereken Serkan'la merdivenlerde bir karşılaştık da en son, hortlak görmüş gibi oldu elinde kağıtlarla koştururken. Günün asıl olayı, labda çalıştığım bilgisayar da çöktü. Burak Hoca artık bilgisayarlara pek el sürmememi salık verdi. Öteki bilgisayarın başına oturduğumda ciddi ciddi, Pınar aman dikkat et, bak bu bilgisayarda çok veri var, ne olur bir şey yapma, dedi. Nasıl bir garabet var üzerimde bilmiyorum, laptopumla beraber örtülere gizlenip kurşun döktüreceğim.

Master dersinin ödevi bir hafta ertelendi. 9 Nisan'da rahata kavuşacağını zanneden ben, bu varsayımdan yola çıkarak aldığım festival biletlerini alelacele kontrol ettim, neyse sadece 13 Nisan saat 19:00'da bir filmim var, gerisi hafta sonuymuş.


Bazen eskiden dinleyip de şimdi pek yüz vermediğim şarkılara denk gelince kendimi acayip hissediyorum. Bir ara çok clubber'dım mesela, o tekno müziklerden biri çıktığı zaman bir daha kulüplerde dans etmeyecekmişim gibi geliyor, çok hanım hanımcık olmuşum gibi. Özetle, yaşlanmışım gibi. Sonra onları dinlemeyip günümü yaşamaya dönüyorum ve hemen kendime geliyorum. Hayat isterse beklenmedik bir akşam yine clubber oluruz yani, ne var ki bunda? Bir de böyle bir şeylerle bağdaştırılan şarkılar var ya hani, aman onları nasıl abartırdıım! O zamanlar şunlar vardı, şuralara giderdik falan diye geçmişin kuyusunu mazoşistçe kazmaya pek meraklıydım. Fark ettim ki şimdi aynısını yapmaya yeltensem içim sıkılıyor, bir yerde eeh tamam geçmiş geçmişte kaldı deyip şarkıyı değiştiriyorum. Nasıl ama? Artık zamanın geçmesi beni hiiç tedirgin etmiyor. Mesela bu gece takvimimin yaprağını çevireceğim ve odamda yeni bir kedicik olacak, bakalım Nisan kedisi neye benziyor ve onunla bir ay boyunca neler yapacağız, işte bu kadar.

Dün Mecidiyeköy'e iki gidiş gelişimde de otobüste hep Sera'yı düşündüm. Aylardır İstanbul'da yaşıyor, çalışıyor, bir yıldan fazladır -en az- görüşmüyoruz ve yeni hayatını gidip bir görmek zahmetine bile katlanamadığımdan utandım resmen. Beyne yeni yeni gidiyor arkadaşlık gibi insani olgular. Bir ara Sera'yla buluşmamız lazım diye neredeyse bütün gün düşündüm durdum, sonunda iki lokma bir şey yemek için okula geldiğimde bir mesaj geldi telefonuma, minikim napıyorsun diye. Seni düşünüyordum ve bütün gün bunu yaptım!

Sonra bugün de Uğur'u düşündüm. Onunla da kaç zamandır görüşmüyoruz, aradığında sürekli geçiştiriyormuş gibi oluyordum ama o da hep kafamdaki bitleri ayıkladığım sıralara denk getiriyordu. Akşam eve dönerken Uğur'dan da mesaj geldi. Bu aralar bir acayiplik var kesin bende. Önce dokunduğum tüm bilgisayarlar, şimdi bu.


Otobüs yolculuklarımda bu yaz ne yapacağımı da düşünmeye başladım ve henüz bilmiyorum, ama güzel bir şeyler yaşamaya can atıyorum. Bahar tatilinde de ne yapacağımı pek bilmiyorum, ama üç şey istiyorum: çalışmak, gezmek, ailemi görmek. Aslında yaz için de aynılarını istiyorum. Bu üçünü nasıl kesiştireceğime daha kafa yoramadım. Temkinli şekilde akışına bırakmak için boş zamanlarımda yavaş yavaş bir taslak çizeceğim.

Nerde o eski bidonlar?..



Çocukluğumda bizim evde şöyle bir su içme mekanizması vardı: şeffaf renkli ve bizim bidon dediğimiz, şimdilerin damacanası, ucunda bir de musluğu. Her muslukta olduğu gibi sola doğru çevirince su akıtır, sağa çevirince de akıtmayı anında bırakırdı. Çalışma prensibi sayesinde yere hiç su dökülmediğini ve su alımı sırasında çıt çıkmadığını özellikle belirtmeyi görev bilirim.

Bir de bunların sonradan eğilenleri çıktı, onlara biz hiç sahip olmadık ve bence bizim musluk teknolojimiz çok daha pratikti, ama yine de yabana atmamak lazım ki bunlar da eğilmek suretiyle suyu bardağa çanağa ya da neye istiyorsanız ona boşaltmaya başlar ve doğrulur doğrulmaz boşaltmayı keserlerdi. Musluklu sistemle karşılaştırıldığında yere birkaç damla su döktüğü gözlenen bu eğmeli sistem, daha verimsiz olmasına rağmen daha yaygındı diyebilirim.

Geliyoruz günümüze, eğilenlerden bile daha yaygın ve şaşırtıcı derecede kalıcı: pompalı mavi damacanalar. Bunların renkleri de biçimleri gibi son derece abes olup evin ahengini bozmaya birebirdirler. İşin en can alıcı noktası, gelişen teknolojiyle beraber ev gereçlerimizin daha ergonomik hale gelmesini bekleriz, ama konu damacanaysa durum tam tersine dönüyor. Mevzu bahis pompalı damacanalar, damacananız ağzına kadar doluysa çok problem yaratmaz; ancak su seviyesi yarının altına düştü mü pompalama işlemi alır yürür ve azami dikkatten yoksun iseniz bir anda yerleri su basıverir. Damacanadan su almak son derece konsantrasyon isteyen, stratejik bir mesele. Suyun seviyesine göre başta bir durum değerlendirmesi yapılmalı, ardından pompalama işlemi esnasında çekiş gücü hesaba katılarak kaç defa ve ne şiddette pompalanacağı tahmin edilmeli, pompadan gelen seslere aşina olunmalı (bu sesler ev halkını uykudan uyandırabilir, o konuda da hassas davranılmalıdır) ve daha ne kadar su akacağı da bu şekilde çözülmeye çalışılmalı ki mutfak göl olmasın.

Nihayet aldığımız bir bardak su. Tek bir musluk hareketiyle bunu elde edebilecekken, ve hatta zamanında çok da elde etmişken, sabahları damacana başında bilim adamıvari yöntemlerle su çekmek ağırıma gidiyor artık.

30 Mart 2010 Salı

Yeni HDD'm ve Ben


Blog başıma neler geldi.

Pazartesi sabahı bir türlü uyanamadım, ne yaptıysam artık son birkaç günde çok yorulmuşum demek ki. Çoğu zaman olduğu gibi abuk sabuk rüyalar görmeye devam ediyorum zaten. Yatağın içinde alarmı erteleye erteleye döndüm durdum, sonunda anneme telefon açıp güne ilişkin kararlarımı bildirdim: bugünü kendime ayıracağım. Her sabahki gibi o sabah da kalktıktan biraz sonra müzik dinlemek ve e-maillerimi kontrol etmek, daha sonra da kahvaltı yaparken gezinmek üzere bilgisayarımı açtım.


Vista'nın açılış bekleme süresi beni her seferinde inanılmaz geriyor ve bilgisayarı açar açmaz odamı terk ediyorum ki yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra döndüğümde işler parmak izi tarayıcısına varmış olsun; ama kapıdan girerken de içimi hep aynı "Ya açılmazsa!.." korkusu kaplıyor. Bilgisayarımı aldığım ilk zamanlardan kalma bir panik olduğunu düşünüyorum, zira daha yepyeniyken hard disk çökmüş, garanti kapsamında bulunduğundan harcamadan kaçınarak ısrarla diski değiştirmeyen pek yetkili servis iki üç defa, tamam çözdük, ahanda buyrun, misler gibi yaptık diyerek bana önce açılışta sonsuza kadar sürebilecek "Lütfen bekleyiniz..."ler, ardından "Windows başlatılamadı, sorun gider"ler, sonra "Sorun giderilemedi"ler ve en sonunda mavi ekranlar vermeyi uygun görmüştü. Bütün bunların başladığı gün eski bilgisayarımı İstanbul'da bırakıp bayram tatilini ödevler ve projelerle uğraşarak geçirmek üzere Ankara'ya gelmiştim. Bilgisayarı açar açmaz karşılaştığım talihsizlikler sonucu salya sümük ağlamış ve ortalığı birbirine katmıştım, çünkü çok işkoliktim ve belgelerimle programlarım olmadan bir hiç sayılıyordum. Neyse, iki gün ağladıktan ve fiilen titreyerek ve sallanarak bekledikten sonra Menderes Abim sağolsun, bayram zamanı ve kırık ayağıyla seke seke sorunlarımı kısmen çözdü, tabi bilgisayar o çok yetkili servisin bozuk hard diski birkaç defa hiçe saymasından ötürü öyle bir göçmüş ki, son bir kez "Ya bunu adam edersiniz ya da bana yeni bir bilgisayar verirsiniz!" hukuksal çıkışlarıyla servise uğurlandı. Üstelik geldiğinde tekrar göçtü de Menderes Abi'nin verdiği ve gözün gibi bakacaksın, asla kaybetmeyeceksin diye tembihlediği CD'den Vista'yı kendim kurdum, öyle yuvarlanıp gittik bir seneden fazla.

Ondandır ki ben bu açılış sürecinde çok tırsar ve yeri geldi mi boncuk boncuk terlerim bile.

Pazartesi sabahı yorgun argın uyan, günü kendime ayıracağım diye bir havalara gir, sonra banyodan bir dön ki bilgisayar "Lütfen bekleyiniz...". Hah dedim, gün bugündür.

Birkaç defa daha denedim tabi çaresiz, o mavi çember dönüyor, ben bakıyorum. Sonra kahvaltımı sinir stres içerisinde on dakikada yutup Fazilet'in bilgisayarından bulduğum servis numarasını aradım, tak Mecidiyeköy. Hava da nasıl reziil, aman Tanrı'm bu kadar olur. Kış gelmiş resmen, içim kalktı iyice. Önce dediler iki üç gün içerisinde döneriz size, dedim herhalde şaka yapıyorsunuz; bakın bu benim hayatım, her şeyim, ben bu olmadan hiçbir şey yapamam, elim ayağım bu benim, etmeyin. Şöyle boynumu az yana indirdim. Peki bir saat sonra bakalım dediler, hayır hayır şimdi diye ısrar ettim. Eh, peki dediler şimdi baktılar. Hard disk göçmüş, değiştirelim. Belgeleriniz önemli mi - evet, evet çok önemliler, n'olur kurtarın onları! Bekle, bekle. Kurtaramayacak gibi oldular belgeleri, sonra bir de içeride deneyelim dediler. Adam geri geldi, "Kurtaramadık..." - "Nasıl olur? Güvenli modda girip çekemez miydiniz? Ama... ama..." - "Şaka şaka, kurtardık!" Etrafımda espritüelden geçilmiyor bakınız. Bütün bunların olup bitmesi tam beş saat sürdü ve ben o sürede doğumhane kapısında gibi kâh volta atarak, kâh bir şeyler okumaya çalışarak, boğazımdan yemek geçmez durumda bekledim, bekledim.

Normalde bu böyle gün içinde olmazdı ama yaptık sizin için dediler, herhalde içlerinden de ofisin ortasında panik atak geçirmenize müsaade edemezdik, diye eklemişlerdir. Eve geldim, bütün programları tekrar kurdum, düşünsenize Chrome bile yok. Bir de bilmemkaç GB external hard disk almış insanım, insan belgelerini bir kerecik bile yedeklemez mi, hele onca musibetten sonra. Neyse, bundan sonra en az haftada bir yedeklerim dedim. Derken abidik gubidik bir programın yüklemesi için yeniden başlatma gerekti, Windows da çok lazım güncelleştirmelerini yüklemeye başladı ve tabii ki yapılandıramadı. O kadar tanıdık sahneler ki bunlar geçen seneden kalma, "Güncelleştirmeler yapılandırılıyor. Bilgisayarınızı kapatmayın." Kapatmayacağım da ne olacak? Aylarca ööyle maviş maviş bakışırız. Saatlerce uğraştan sonra işte yine sabah başladığım yerdeyim, üstelik bu sefer arada bir ümitlenme faslı da yaşamışım, tam stresten çıkacağım diye rahat bir nefes vermeye hazırlanırken yine elde var sıfır. Gözüm gibi bakmam gereken o CD de tam bugün yok ortada, önceki yıl tam bu aşamada kurtarmıştı oysa beni. Hemen yüklenmelere başladım tabi servisteki adamlara, o bizim ne hikmetse girmemizin yasak olduğu odada kim bilir yeni hard disk verdik diye ne kakaladılar diye saydım kendi kendime.


Hayır, bu benim gibi insana yapılacak şey değil çünkü. Başkası olsa belki daha rahat davranır; tamam, ne yapalım madem elimden bir şey gelmiyor ben de diğer işlerimle uğraşır yatar uyurum, der; ama ben yapamıyorum işte! Dört bir yanımı anksiyete basıyor, sadece ve sadece normalde yapmadığım tırnak yeme illetine tutuluyorum, başka da bir şey yapamıyorum. Uyladıkça uyluyorum ellerime, ve oynadıkça stres oluyor, stres oldukça da oynuyorum döngüyü kıramıyorum. Güç bela bir yerinden kurtarıp banyo yaptım, yetmedi manikürle uğraştım ve sonunda bir iki bardak adaçayının ardından yatağıma girdim. Ne felsefe çalışabildim ne başka bir şey. Alt tarafı bir bilgisayar değil mi? Üstelik bilgisayarıma iyice küsmüştüm geçen dönem, işsiz ve sıkkın gezdiğim için onu da çok bayık bulmaya başlamıştım. Sıkıntımı bulaştırmıştım yani. Bilgisayar boş işlerle saatlerce oyalanmak anlamına geliyordu çünkü. Şimdi öyle mi ama, başında öyle gereksiz zaman harcamıyorum ki. Hem artık boş gezenin boş kalfası olmadığım için işime de feci yarıyor. Odada internet kesilse üçümüz birden kolumuz gitmiş gibi kalakalıyoruz, bir de bilgisayar komple gitmiş düşün. Günün stresi de binmiş üstüme, artık bana uyku da yok. Yatağa yattım, kitap oku desen uykudan gözlerim acıyor okuduğumu da anlamıyorum, ışığı kapatıp uyuyayım desen o da olmuyor bir türlü.

Beş saatlik uykunun ardından kalkıp servise gittim yine, bu sefer o tatlı kızdan az bir şey gitmişti tabi. Biraz daha ciddiyet lütfen, artık öyle ay n'olur şunu yapıverin bugün yok. Ne yaptıysanız olmadı, alın yapın verin, bitti. Sevimli adamlar ama şimdi, bir şey de demedim öyle. Beklerken kahvaltı falan yaptım, bir Time Out buldum ve öğrendim ki sadece Stradivarius ve Oysho değil aynı zamanda Bershka ve Pull & Bear de Zara çatısı altındalarmış ki zaten Mango ve çeyrek Oxxo haricinde başka mağazaya da uğramıyorum. Saat on bir buçuğa yaklaşırken bilgisayarcığım hala güncelleşiyordu, o güncelleşedursun ben imge analiz etmeye döndüm okula. Sonra biraz felsefik düşünüp tekrar otobüsle Mecidiyeköy. Buna da şükür ki bugün dünkü gibi yıvış yıvış bir hava yoktu ve artık sakindim. Hem eski bilgisayarım da kemerlerini bağlamış, yola koyulmuş geliyordu en kötü. Neyse bilgisayarı on yedi kere açıp kapamışlar güya, Özcan Bey de pamuklarla silmiş prensesimi, bembeyaz yapmış klavyesini falan. Bir de daha çabuk açılıyor bu sefer bilgisayarım, artık bir bit yeniği mi var bilmiyorum ama çalışsın da başka şey istemem.

Oh, yazıyorum yahu, hem de müzik dinleyerek!

Bilgisayarı bulana hep şükrediyordum ya artık bugün lanet ettim yani. Nasıl bir alet bu böyle, el kadar bir şey, minicik bir kutucuk ve bu gitti mi hayat duruyor! Bilgisayarımı kapatıp yattığımda duymadığım şeyler duydum dün akşam, mesela masa saatimin çok küçük tiktakları varmış. Müzik yok. Hava durumu yok. E-mail yok. Haberler, yazılar yok. İstem dışı bir ıssızlık, üstelik ne kadar süreceği bile belli değil. Bu nasıl bir bağımlılık ben de ona şaştım kaldım. Hayır deli gibi okuyan insanım bir defa, kitaptır dergidir sürekli okuyorum, televizyon desen nadiren izliyorum, hafta sonları kendimi dışarılara atıyorum, kodlarla da labda uğraşıyorum bu dönem. Ee, nedir bu bilgisayarım olmadan asla hali? Orasını bilmem ama öyle kontrolsüz panik oluyorum ki böyle konularda, sakinleştirebilen buyursun gelsin. Biliyorum abartıyorum azcık, ama kolay mı şimdi sen öğrenci başına bir sabah uyan ki bilgisayarın açılmasın, geçmişten gelen bir hayalet gibi tıkansın kalsın öylece. Bugün hocama da dedim dersin başında bilgisayarım yine çöktü diye, güldük. Bilgisayarı en sık çöken öğrenci.

Peki neden göçermiş bu hard disk? Efendim, güya bilgisayarımızla çalıştıktaaan ve çalıştıktan sonra kapattığımızda, kapağı indirip kucaklayıp sağa sola taşımamalıymışız. Biraz, yani bir on-on beş dakika beklemeliymişiz ki soğusunmuş. Çalışırken de pek öyle taşımamalıymışız zaten. Ama kapatınca illa ki beklemeliymişiz. Yoksa hard disk böyle de çökermiş. Ve bence bu oldukça tuhaf bir sebep.

Akşamki güncelleştirme hatasının günah keçisi de Toshiba'nın Tempro yazılımı oldu, onu sildiler güya sorun çözüldü. Tempro Bey bazen böyle yaparmış. Yapmayabilirmiş de. Silerlermiş, geçermiş.

Think differently (?)

Okulda Serkan'a anlattım "MacBook" dedi. Bu opsiyonu çok ciddi, çok çok ciddi düşünmeye başladım artık. Prenses seni çok seviyorum, ama ilişkimiz daha ne kadar böyle iniş çıkışlarla devam edecek bilemiyorum ki. Bazen, şey... sana güvenemiyorum!

28 Mart 2010 Pazar

ShortShop


Bugün iflas etmemişsek bence bir daha etmeyiz!

Uyandığımda hava güzeldi, ama dünden daha kötüydü. Hava durumuna aldanıp dün yaptığım sahil keyfini bugüne bırakmadığıma içten içe çok sevindim. Normalde çok planlı programlı bir mükemmeliyetçi olduğum için yarın hava daha güzel olacakmış, o halde bugün kapalı alan işlerimi halledeyim mantığına sığınmam beklenirdi, böylece ben de takip ettiğim dergilerin Nisan sayılarını almak, Blink'ten sonra okumak için kitap seçmek, biten kremlerimi yenilemek ve iPod'umun kaybettiğim şarjöründen bir tane daha almak için Kanyon'a giderdim. Ama ne oldu, içimden geleni yaptım ve iyi ki öyle oldu, o zaman dün alelacele Mango'ya girmemin ardından Kanyon'da yapacaklarımın hepsini İstinye Park'ta da yapabileceğimi ve üstüne boğazıma kadar alışveriş keyfine batabileceğimi fark ettim. Böylece sabah camı açıp burnuma gelen yaz kokusunu çeke çeke yeteri kadar açık hava depoladıktan sonra, on beş dakikada İstinye'ye vınladım.


Neler neler aldım, bir kere bu sene haki renkle kot kumaşının "kombinlenmesi" - bu kombinlenme lafı da yeni çıktı daha ağzım alışamadı. Eskiden kombinasyon yapma diyorduk, artık kombin oldu her şey - beni çok heyecanlandırıyordu ve ben de dedim ki geri durmayayım. Ortaokulda bir ara haki takıntısı yapmıştım, sürekli gidip gidip aynı renkten bir sürü şey alıyordum, sonra tabi sıkıldım ve pek elimi sürmedim. Etkisi anca geçmiş, bugün kendime bir ceket ve garip bir aksesuarımsı, boleromsu, ceketimsi aldım ikisi de aynı renk. Of, sonra o hep giymek istediğim ama herkes anında kaptığından hiçbir yerde bulup da bir tane edinemediğim üstü büzgülü straplez, yerlere kadar elbiselerden aldım bir tane. Amerika'da kaybettim diye çılgına dönüp koca bir caddeyi ayağa kaldırdığım lacivert hırkama benzer -ama onun tırnağı dahi olamaz- bir lacivert hırka aldım ki İstinye Park'a en son gidişimde bedenini bulamayıp medium almaya yeltenmiştim ve kabinle ilgilenen çocukla ortaklaşa, almamam yönünde fikir birliğine varmıştık. Bu sefer small bulunca tamam sen bunu alıyorsun artık, dedi hemen. Stradivarius'ta neyi alıp almayacağıma beraber karar veriyoruz. Bir de elbise beğendik bana, kırmızılı kareli bir şey. Ben böyle elbiselere birkaç senedir resmen imreniyorum; deniyorum, yakışıyor, ama alsam bile pek giyemiyorum, elbiselerin içinde rahat hissedemiyorum. Bu sezon bir elbise almıştım önceden yine dayanamayıp, sonra dün bir etek, derken bugün iki elbise daha - ve üstelik bu sefer çok rahatım onları giyerken, nasıl oldu bilmem ama çok güzel oldu. Geçenlerde durup dururken bir yazıma Judy Jetson başlığını koymuştum ya, bugün Judy'li tişörtü görünce evren beni çağırıyor dedim. Lisedeyken bir kere kasıp kavuran denizci modası dönmüş, ondan da kısa bir tişört kaptım. Sonra kırmızı beyaz çizgili bir taç aldım, yetmedi bir de çiçekli kot bant aldım. Ay bir de terlik aldım ayaklarımı sevmez gençliğime aldırmadan, hem de bilekli! Bööyle omuzları dantelli, gri bir bluzum oldu sonra. Başkaa, C&A'dan küpeler kolyeler avuçladım, oraya gidince yapılabilecek en mantıklı hareket avuçlamak galiba. O kadar çok şey var ki, ben hayatta böyle YKM, Boyner, Macy's tarzı yerlerden giyecek bir şey alamam. Milyon tane güzel şey çıkar içlerinden biliyorum, ama resmen başım dönüyor içeri adım atar atmaz, o yüzden de zaten çoğu zaman bildiğim yerlerden şaşmıyorum. Bıdı bıdı birinden diğerine koşup işimi bitiriyorum ve diğer mağazalara hiç dalmıyorum, çünkü onları da talan etmeye kalksam artık alışveriş merkezinde yatıp kalkmam gerekir, korkuyorum. Aslında İstinye'ymiş falan yerine gidilip keşfedilebilecek bir sürü butikler falan var değil mi, fiyatlar da bunların onda biri, onu da biliyorum ama ne yapalım ben de böyle rahat ediyorum işte. C&A'e girdiğimde saat altıyı geçmişti ve İstinye'de artık yere iğne atsak belimize kadar düşerdi, sonra çocuk yığını tarafından engellenir, yere varamazdı. Takıların dizildiği döner tablalar çocukların baş eğlencesi olmuş, dört bir yandan kimi çeviriyor, kimi aralarından geçiyor, yürümesine izin verilmeyenler babalarının kucağında feryat figan ağlıyorlar ve ben gücümün son noktasına gelmişim. Kısaca alışveriş merkezinden kaçmanın zamanı artık.


Yalnız bir kot şort beğenmiştim ve bedeni yoktu, ama nasıl beğendim. Şimdi her yerde böyle minik minik şortlar falan delicesine moda oldu, ama kim bunları nerede giyecek orasını çözemedim. Hepsi tam poponun altında kalıyor, nasıl giyelim? Ama bu öyle değil! Tamam, kısa, ama daracık falan değil. Bende bir tane kot şort var ama hakikaten plajda giyersin onu, öyle dergilerde falan gördüğümüz gibi salına salına giyemezsin sokakta. Ona alternatif bir şeydi bu gördüğüm, ama işte beden yok! Başka bir sürü denedim, hayır kardeşim ben o şortu istiyorum! Diğerleri ya çok uzun, ya çok biçimsiz ya da renkleri onun yanında peeh kalıyor. Kontörüm de tam bugün bitti bitecek, açıp soramıyorum Akmerkez'de var mıymış. Biz annemle alışveriş konusunda da çok pis dayanışma içindeyiz, ona arattım Akmerkez'i, kadın demiş ki bizde böyle bir ürün yok. Nasıl yok yahu kodunu verdik işte. Ben de dedim artık ne olacaksa olsun, en can alıcı noktada kadının yüzüne kapansın umurumda değil, aradım Akmerkez'i sordum şortu, var dediler ben de anında Akmerkez'e gidip şortu aldım. Konu alışveriş oldu mu böyle de acar olurum, Fizan'da olsa yine yolunu bulur giderim; yoksa kafamda durdukça beni yiyip bitirir. Yazın sıcaktan öldüğümüz bir zaman haricinde giyersem babam muhtemelen illet olacak şorta, bu kısa diyecek, ama sakil dursa zaten giymezdim ki. On yıl sonra da nasılsa giyemeyeceğiz böyle şeyleri, şimdi giyelim, alalım hevesimizi bitsin! Hem şort işte, adı şort, kısa olmayacak da ne olacak.


Ayrıca Apple'ı tebrik etmek istiyorum. Birkaç ay önce yeni iPod Shuffle'lardan aldım. Ses kontrolünü ve parçalar arası geçişleri, kısaca her şeyi kulaklığın üzerindeki kumanda bölgesinden halledebiliyorsun. Kulaklığı kaybettin mi yeni kulaklık alamazsın yani, gidip Apple'dan o kulaklığı almak zorundasın. İçine de bir şarj kablosu koymuşlar, toplam uzunluk kırk beş milimetre, küçük parmağım kadar ve tabii ki kayboldu. Bu şarj kablosu da öyle büyük iPod'larla uyumlu değil, onu bırak bir önceki nesil Shuffle'larla bile uyumlu değil, hadi bakalım ondan da bir tane almak zorundasın. Mükemmel bir strateji. Kırk beş milimetre, altın yumurtlayan kablo.

Şimdi keyfime göre bir zamanda Kanyon D&R'a gidip kitap ve dergi seçmek kaldı, o da işin kolay ve zevkli kısmı zaten. Takımımın deplasmanda ezeli rakibini ezip geçmesinden dolayı da çok gururluyum!

Les Contes d'Hoffmann



Alkışlamaktan kollarım koptu! Öyle büyüleyici, öyle güzel bir geceydi ki anlatamam! Eve dönmek için arabaya biner binmez radyoyu kapattım ve neredeyse gelene kadar da kafamda koca bir orkestra ve Giulietta ile Nicklausse'nin sesi eşliğinde Barkarol aryasını mırıldandım. Gitmeden önce kesin sıkılırım diyordum, bilhassa sopranolara hiç dayanamam çünkü, hayatta opera sevmem, dinlemem diyordum, ıyy bile diyordum; ama meğer nasıl da seviyormuşum aslında! Bir yerden kulağıma çalınsa sinir olduğumu bildiğim o aryalar bu gece beni resmen uçurdu, üç buçuk saat boyunca bir kere bile kolumu çevirip ne akreple ne yelkovanla karşılaşmadım hiç. Yerim ikinci sıranın sağ başı, sahnenin en tepesindeki alt ama üst yazıları birinci perdeye kadar fark edememem yazıların kapsama alanımın dışında kalması yüzünden. Kimse demedi ki bana önceden Türkçe alt-üst yazılar var diye! Çok enteresan bir sahneleme vardı diyebilirim, hep böyle mi sahnelenegelmiş bu opera bilmiyorum ama ilk perdede dekor ilk çağı andıyordu, ikinci perdede bin sekiz yüzlü yıllara ait görüntüler, üçüncü perdede üç binli yıllara yakışır bir alüminyumluk vardı. Prolog ve epilogda ise beklediğim tokalı ayakkabıları ve diz altı çoraplarıyla barda oturan adamların yerini her gün sokakta karşılaşabileceğimiz türden, dahası sokakta karşılaşamayacağımız ama bir partiye, gece kulübüne gitsek rastlayabileceğimiz mini etekli, diz üstü çizmeli kızlar almıştı - dahası Lindorf'un bir laptopu vardı. Bu beklenmedik aranjmanı çok motive edici buldum; sahnede hep aynı döneme ait, sıralı, düzenli bir dekor olsa tabii ki rahatsız olmazdım, ama böylesi bir renklendirmenin de son derece sıra dışı ve akılcı olduğunu düşündüm. Olypmia'nın "Les Oiseaux dans la Charmille"i beni nefessiz bıraktı, bitirdiğinde salonda oyunun en büyük alkışı koptu, sonunda da kızı içimizden taşa taşa tekrar alkışladık. Barkarol'e gelince, her duyuşumda yaşadığım gibi bu sefer de hem gülümseyesim, hem ağlayasım geldi ve hiç bitmesin istedim. Gözümden rengarenk giysiler, karakterler, Hoffman'ın metaforik masalları hala gitmiyor, arka fonumda da bir dünya arya duyuyorum. Şu an tek kelimeyle çok, çok coşkuluyum ve sevmediğimi sandığım bu insan melodilerini şimdi keşfettiğim için acayip mutluyum, müziğin beni bu kadar sakin ve aynı anda delice çağlayan hallere büründürmüş olmasının iliklerime işleyen huzurunu duyumsadıkça sonsuz bir rahatlığa teslim olduğumu hissediyorum!



Bugün ayrı bir güzeldi benim için. Sabah uyandım ve kısa bir ev alışverişinin ardından büfeden gazetemi kaptım, bir de dergi arandım. Almayacağım diyorum hep ve her ay yine alıyorum, bir Marie Claire daha aldım ama bu sefer kapaktaki konular falan da hakikaten ilgimi çekti, çok da kalın görünüyordu zaten sayfa sayısı rekoru kırmışlar galiba. Aldıklarımı yerleştirdiğim gibi penguen adımlarla Bebek'e indim, çünkü düz yolda bile insanı patır kütür yere düşüren ayakkabılarımı giymiştim. Annemle gördüğümüz ağaç kavun büyüklüğünde çiçekler vermeye devam ediyor ve hava muhteşem. İçimde hafif bir endişe var, çünkü hayalimde Nero'da birkaç saat gazete-dergi okumak ve öylece oturmak var, ama masa bulamayabilirim. Nero'ya girdim, bahçeye çıktım ve gittiğimde hep gözüme kestirdiğim o masa boştu, anında kurulup kocaman bir kupa çay aldım. Önce gazete, sonra dergiler.

En sağdaki fotoğraf, Bebek'teki otobüs durağının yeni dekorasyonu!


"Çin'de bir üniversitede, dersten başını kaldıramadıkları için gönül işlerinde başarısız olan üniversite öğrencileri için 'gönül çelme' dersleri başlatıldı. [...] Öğrencilerin başarılı birer 'gönül çelen' olabilmeleri için bir program hazırlayan öğretim üyeleri, derslere katılımın oldukça fazla olduğunu belirtti."

Anayasal duruma ilişkin yazılar okudum, yüzümde bir sürü eciş bücüş mimik oluşmuştur kesin. Mümtaz Soysal'ın Savarona'yla iligli harika bir yazısını okudum. Sonra dergiye geçtim, daha tamamı bitmedi ama bu sayı beni baya eğlendirdi. Birkaç kadının çantasını dökmüşler ve içindekilerden yola çıkarak erkeklerden kadınları tanımlamalarını istemişler. Coco Chanel'in modaya ve kadına ilişkin bazı cümlelerini vermişler ve bunları bazı ünlülere yorumlatmışlar. "Bana ne yediğini söyle..." bölümünde bir sürü gence ne yerler, ne içerler, ne olacak bu zayıflık takıntısının hali diye sormuşlar. Twitter bağımlılığını psikologlar eşliğinde ele almışlar ki bu bölüm son derece ilginçti, blog yazmayla da son derece ilişkili değerlendirmeler vardı çünkü. Fark edilmek için mi yazıyoruz, bazılarımızın hayatı çok sıkıcı ve silik de ondan başkalarının eğlenceli ve renkli hayatlarına tanıklık etmekle mi doyuyoruz, alenen röntgencilik mi yapmış oluyoruz... - kendisiyle ve hayatla dönemsel denemeyecek bir küskünlüğü bulunanlar haricinde yazmanın röntgencilik ya da farkındalık yaratmayla ilgisi olduğunu sanmıyorum; aksine, blogları düşünürken Ferhan Şensoy'un "Oteller Kitabı"ndaki denemeleri geldi bugün aklıma (sonra da Ferhan Şensoy'un üslubunu özlediğimi fark ettim!). "Sosyologlar, düşünce ve duyguların bu kadar rahat paylaşılmasının nedenini karşılarında onları yadırgamayacak, yüzlerini dahi görmedikleri kişilerin olmasına bağlıyor." Özellikle Twitter gibi bir siteden günün değişik anlarında kısa girişler bırakmanın terapi etkisi yarattığını da söylemişler. Bu son ikisi benim için doğru diyebilirim. Takip ettiğim bir sürü blog var son zamanlarda, ve hatta kafam daha boş olabildiği bir zaman bu insanlara bunu bildirmem söz konusu ve şeker olabilir. Kendime yeni arkadaşlar, yeni dünyalar edinmiş gibi hissediyorum onlar farkında olmadan; tanışmadan, yüz yüze gelmeden ve tek kelime etmeden onların hayatını paylaşıyorum ekran başında ve bu hoşuma gidiyor. Eğlenerek öğreniyoruz derler ya, öyle bir şey. Yazarken de kime yazdığımı bilmiyorum, ama bilmem kim şunu görürse ne der falan diye de asla düşünmüyorum, kendim çalıp kendim söyler gibiyim ve gerisiyle de ilgilenmiyorum. Yapım böyle zaten, oldum olası kimin ne diyeceğine fazla takılmadım, hem zaten beğenmeyen de okumuyor. Daha çok bana kalsın istediğim için yazıyor olabilirim, yani kağıt kalemle yazmaya kalksam üç katı zamanımı alacak hislerimi tıkır tıkır boşaltıyorum, süslüyorum; ama bunları kaydedip kapağı indirmiyorum, demek ki evet, bir yerde x kişilerinin bunları okuma ihtimali olduğunu göz önünde bulundurmak da güzel, çünkü işin gelip dayandığı yer paylaşmak, açılmak.

Bir de eski güzellik kraliçeleriyle röportajlar yapmışlar, 1951 Avrupa Güzeli Günseli Başar soruları yanıtlarken hep "Efendim, ..." diye başlamış ve onun bu "efendim"leri karşımda konuşuyormuşçasına tatlı bir etki bıraktı bende. "Keşke dediğiniz bir şey var mı?" diye sormuşlar, "Efendim [...] en büyük üzüntüm ülkenin gidişatını görmek. Atatürkçü fikrimiz tarihe karışmakta gibi görünüyor. O günleri görmeden gitmek isterim." demiş, samimiyeti tartışılamayacak kadar dokunaklı geldi bu son sözleri bana, galiba bir süre tekrar tekrar okudum "O günleri görmeden gitmek isterim." cümlesini.

Bu arada önümdeki masaya karnına top saklamış gibi göründüğünden hamile olduğu halde fiziğinden bir şey yitirmediği kanısına vardığım bir genç kız geldi ve kocasına "Bir sandalye alman gerekiyor hayatım." dedi, adam da elinde sandalyeyle gelip "Ne istiyorsun hayatım, ben gidip alayım." dedi. Herhalde çok yaşam sevinciyle doluydum ki onların bu hayatımlarının da çok gerçek ve güzel olduğunu düşündüm, kadının yüzüne yüzüne gülümsedim hatta. Herhaldesi de yok hani, koca bir gün baştan sonra algılarım temizlenip paklanmış gibi açık, oturduğum yerde sayfaları çevirip çay içtikçe bir mutluyum pir mutluyum, çünkü nasıl diyeyim öyle bir kendimi özlemişim ki onunla dolu dolu zaman geçirmenin keyfini çıkardım doya doya.

Saat dört gibi kalktım, çıkmadan önce de bir bardak meyve salatası aldım Nero'dan. İçinde kavun, kivi ve ananas var ve Amerika'da öğleden sonraları her gün bir başka kalori bombası yiyeceğin sunulduğu çay saatlerinde koca bir kap yaparlardı bundan, feci kapışılırdı. Kavunu babam alır ve ayıklar, daha oturup kavun kesmişliğim yok, o yüzden birileri benim için bunları dilimleyip bir tabağa otur ye diye koydu mu bayılıyorum. Amerika'da ilk iki hafta kahvaltılık muhteşem bagel'lar ve krem peynirlerinin yanına da koyuyorlardı bu meyve salatasından. Ya işte bir meyve salatasıyla dünyanın yolunu kat ettim eve uğramadan önce.


Arabama atlayıp Kadıköy'e gittim. Daha önce yalnızca iki üç defa gitmişimdir herhalde, bu kez daha bir beğendim sanki, opera binasını beğendim, çevresini biraz gezdim. Yediyi geçe Mango'ya bir gireyim dedim, aman Tanrı'm ben yeni sezonu açtım kapattım sanıyordum, meğer hiç de kapanmamış. Alelacele bir etek ve bir bluz aldım ama nasıl gözüm kaldı, ne ara alışverişe gitsem diye içime yer etti. Önümüzdeki iki hafta çok yoğun olmam lazım, ama çok yoğun olabilecek miyim işte orası kesin değil ve bu kısmından başka da bir sıkıntım yok zaten. 7 Nisan'da proje raporu teslim edilecek, 9 Nisan'da master dersinin dört filtre implementasyonundan oluşan ilk ödevi. Ödev için sınıf arkadaşlarıma bakacakları zaman beni de çağırmaları yönünde sürekli hatırlatmalarda bulunuyorum, çünkü kendi başıma yapmaya kalksam anca hello world. Onu o şekilde biraz yola koyduk diyelim. Bütün hafta Ferit'in kodlarını çalıştırmaya çalıştım, hatta Sema, Serkan ve ben topluca katkılarda bulunduk, ama kodlar Nuh diyor peygamber demiyor. C++'ta ek kütüphanelerle çalışmanın en büyük sıkıntısı bu işte, hatanın nerede olduğunu bile bulamıyoruz ve hata benden mi yoksa teknik düzensizliklerden mi kaynaklanıyor onun ayırdına varamıyorum. Benim yanlış yaptığım bir şey varsa kafayı zorlar, günlerce uğraşır düzeltirim, kabul; ama teknik bir sıkıntı varsa benim de elimden bir şey gelmez ki! Bir hata var diyor ve hatanın nerde olduğunu kendi bile söylemiyor bilgisayar. Ben ne yapayım şimdi? Çaresiz kalır da bir şey yapamazsam, 7'sine kadar yoğun olamazsam, kafada iş elde var sıfır durumuna düşersem, işte o zaman kötü. İnşallah şu iki hafta işten güçten kafamı kaldıramam.



Cuma akşamı sonunda Ashley'le buluştuk, Taps'e gittik. Ablası ve eşi de bizimle beraberlerdi, sonra kalktılar. Bir sürü şey konuştuk, ben gitmeden önce onlar zaten epey bira falan içmişlerdi, ben de birkaç kadeh şarap içtim tam beş hafta sonra, ve bilemiyorum sanırım hala zamanı gelmemiş aslında içki içmenin, ya da belki hakikaten şarabın garip azizliğindendir - zira long island aynı şekilde çarpmıyor ama onun da kilo aldırma potansiyeli daha çok diye tercih edemedim yine. Toparlanmanın bir de fiziksel boyutu var ne de olsa, iyi de gidiyor ve bunu bozmaya hiç niyetim yok. Alkol ise hem fiziksel hem ruhsal açılardan bu sürecin karşısında duruyor benim için; biliyorum aslında böyle olmasına gerek yok, rahat olmalıyım, takmamalıyım ama henüz o kadar olamadım işte. Hayatımın genel işleyişini aksatabileceğini bildiğim şeyleri pürüzsüzce atlatabilmekten ziyade hiç hayatıma sokmama yolundan gitmek şimdilik daha iyi geliyor, o yüzden bir süre daha böyle devam edeceğim sanırım. Aromalı çay yani.

Ashley yeni bir yere taşınıyormuş, okulunun gerektirdiği bir staj yapması gerektiğinden altı ay boyunca başka bir yerde yaşayacakmış ve taşınacağı yer de alıştığı büyük şehir hayatıyla bağdaşmayan bir banliyöymüş. Geçtiğimiz sene hayatında ilk defa yaşadığını düşündüğü için anlamlandırmakta güçlük çekerek bahsettiği, onun için yepyeni bir olguyla tanışmıştı: aşk. Korku, sevinç ve heyecanın birbirine nasıl karıştığını kızara bozara anlatmaya çalışmıştı bana. Her şey iyi gidiyormuş, zaten taşınacağı yerle Philadelphia arası bir buçuk saat gibi bir şey ki İstanbul'da bir semtten diğerine gitmenin sıklıkla daha fazla sürebiliyor olması oradaki mesafeyi iyice azaltıyor insanın gözünde. Daha önce bahsettiğim yurt dışındaki randevulaşma olgusu dahil bir sürü şey konuştuk. Birbirini anlayan iki insan arasında böyle akıp giden sohbetler yaşanabilmesinden tarifsiz bir haz duyuyorum; aylardır görüşmüyorsun ve buluştuğunda nasıl olduysa bütün yaşananları gözden geçirebiliyor, o koca sürede yaşadıklarını içinde anlatılmamış bir şey kalmayana dek aktarabiliyor ve daha dün aklına gelen şeyleri de es geçmiyorsun. Gecenin sonuna doğru ikimiz de bunları hissettiğimizden birbirimize sıkı sıkı sarıldık, çok uzakta ve haberleşmiyor da olsak hala böyle dip dibe olabildiğimize sevindik hatta Ash biraz birasallaşıp ağladı bile. Değer verdiğin birisi gelip de seni dinlediği zaman, sana açıldığı zaman, operaya gideceğini duyunca hopladığı zaman, gittiği hamamda karıncalar olduğunu söylediğinde üzüldüğün zaman sevildiğini hissediyorsun, sevdiğini hissediyorsun ve bunların hiç boş olmadığını anlıyorsun.

Bu gece dönerken Kadıköy'de beni bir polis durdurdu. "Son yarım saatte hiç alkol aldın mı, ve ehliyetini alayım lütfen." dedi, ama bende nasıl bir sevinç, memura "Hayıır, almadııım!" diyorum ve bunu söylerken öyle yayık yayık gülümsüyorum ki banko sarhoş diye düşünmüşse şaşırmam. İlk defa ehliyetim polis kontrolünden geçecek ve ilk kez üf-le-ye-ce-ğim! Pür neşe, getir getir hadi üfleyelim havalarında bakıyorum, ilk üfleme denemem başarısızlıkla geçti, "Aaa!" dedi, "Ben tamam diyene kadar üfleyeceksin!" İkinci denememde tamamı duyana kadar çatlıyordum, acemilikten ayarlayamadım tabi nefesimi. Alete bakıp bana "Sen ne içtin bu kadar?" diye sordu. İmkansız olduğunu biliyorsun ama polis bu şimdi ne diyeceksin, mantıksız bir sıkıntı çörekleniyor ve "Şaka yapıyorsunuz." diyorum. "Çok.. çok su içmişsin!" diye esprisini patlatıyor, polis abi olduğu için gülüyorum ben de çaresiz. Sonra beyaz çubuğu bana hatıra diye verip yolluyor evime.

Bugün opera için dışarı çıkmadan önce geçen haftalarda almış olduğum ve iki günde bir falan birer birer yediğim jelly bean'lerden hindistan cevizli olanına denk geldim. Hep bunu beklemiştim.

Operada yanımda oturan adamın sürdüğü parfüm o kadar kötüydü ki prologda koku Lindorf'tan geliyormuş gibi bir hisse kapıldım ve bunu engellemek için epey uğraşmam gerekti. Bir de benim bir yumuşatıcı losyonum var Body Shop'tan, naneli falan bir şey serinletici özelliği de var o yüzden. Geçen akşam yatmadan sürdüm ve sonra yanlışlıkla elimi gözüme değdirdim, gözüm resmen açıldı. Sabahları uyanamayanlar bir tutam naneli losyonla bu sorunun üstesinden rahatlıkla gelebilirler!

25 Mart 2010 Perşembe

Hoffmann'ın Masalları





Geçen haftalarda bir Çarşamba günü inİstanbul'un sahip olduğum ilk sayısını baştan sona tarıyordum kantinde ve hayatımda hiç operaya gitmedim. Annem bir radyo hanım; radyosu açık değilse yemek pişiremez, araba kullanamaz, iş yerinde oturamaz. Bu öyle eften püften bir mesele değil, şöyle ki radyo hasbelkader kapalıysa alıcıları bir gariplik olduğunu hemen sezer, eli düğmeye uzanır ve müzik başlar başlamaz "Oh, ben de nedir bu tuhaflık diyordum!" diye şakır. Babamsa tam tersi, arabada radyosunu sadece annemin yaşamsal gereksinimleri doğrultusunda, isteksizce açar; gürültünün herhangi türlüsüne katlanabilme eşiği sanki daha düşük, dışarı yemeğe gidildiğinde ilk onun kafası şişer. Yalnız bazı şeyler var ki evire çevire dinler, ezberler ama ilk defa dinliyormuşçasına keyifle dinler (tıpkı plajda -en az yirmi kere- okuduğu Hemingway'in "Green Hills of Africa"sı gibi). Bunun ilk örneğiyle karşılaştığımda henüz Compact Disc teknolojisi yoktu ve babam bir yerlerden ABBA'nın Gold kasetini bulmuştu. Yazlığa giderken, yazlıktan dönerken ve arada Çandarlı çevresindeki bilumum yerlere yolculuk ederken sürekli bir arkasını bir önünü dinleyip durduk yıllarca, başka da bir şey dinlemedik. Sorun, ABBA'nın Gold albümünde yer alan bütün şarkıları kelimesi kelimesine bilirim. En az dört yıl geçtikten sonra başka alternatiflerin fena olmayacağı düşüncesiyle bendeki Cranberries kasetini dinlemeyi önerdim ve klasik müzikten şaşmayan babam nasıl olduysa Cranberries'e bayıldı. Ankara'da bir gün arabasına bindiğimde benim kasetten olmayan Cranberries şarkıları çaldığını fark ettim, gidip kendine başka bir CD almış. Sonrası malum, o CD döndü döndü, biz sıkıldık ve babam CD'den kasetçalara geçen düğmeyi çevirip, madem sıkıldınız o zaman bunu dinleyelim, dedi ve eski kasetten eski Cranberries şarkılarıyla devam ettik.

Annem, opera dinlemese babamla asla evlenmezmiş. İkisini buluşturan en ulvi ortak noktaları opera sevgileriymiş. Babamın çok kıymetli arabasına gururla girebilen ilk CD kuşkusuz Hoffmann'ın Masalları'ydı. Dergiyi okuyup bu ay neler yapabileceğimi tasarlamaya çalışırken, CD'yi bana gösterip coşkuyla Hoffmann'ın Masalları'ndan bahsettiği günü hatırladım, hemen arkasından da annemin Hoffmann'ın Masalları denince "Ahh!" diyip gülümsemelerini hatırladım, sonra anneme telefon açtım ve "27 Mart'ta nereye gidiyorum, biliyor musun?" diye heyecanla Hoffmann'ın Masalları'na gideceğimi haber verdim. Önce o da çok heyecanlandı, ardından kesin bilet kalmamıştır, sen dur şimdi, deyip internetten bana kalan son iki biletten birini aldı. Bu bilet sizin kredi kartınızla alınmamış arızalarıyla uğraşmamak ümidiyle, Cumartesi akşamı operaya gidiyorum! Aslında opera müziğini sevmem! Ama operaya gitmek istiyordum kaç zamandır, insan bir kere de olsa operaya gitmeli yahu, diye düşünüyordum hep. Bu cümle üzerimden yapay bir entellik aktığı izlenimine kapılmanıza neden olabilir, olmasın; heves ediyorum işte. Hem değişik bir şeyler yapmak istiyordum hani, kendime kral bir değişiklik armağan etmiş gibiyim.

Deminden beri babamdan mailler geliyor. Akşam Tonton'la gezerlerken beni aradı, Hoffmann'ın masallarında iki kız var, diye başladı anlatmaya. Yarın sana birkaç parça yollarım dedi, sonra akşam dayanamayıp bir sürü maille gönderdi şarkıları. Altına da ben şunu çok severim, bak bu da enfestir, aslında hepsi çok güzel diye heyecanla yazabildiklerini yazmış - sanki benden de çok heveslenmiş bu hali ve yaptıkları o kadar hoşuma gitti ki! Onu böyle heveslendirebilmek ya da onunla böyle günlük bir durumdan büyük bir paylaşım çıkarabilmek ve bunu biraz abartabilmek; kısaca babama bir değil beş mail attırabilmek çok sevimli, çünkü arka planında iki pandası var!


Dün sporda birisi bana maraton koşucusu olup olmadığımı sordu ve bunu soran ilk kişi o değil. Maraton koşar gibi bir halim varsa çok övünürüm ve bunun bir sohbet açma tekniği olmadığına inanmak hoşuma gider.

Bugün ise yine labdaydım, artık her gün labdayım. Labım, Kare Blok'un uzun koridorlarından birinin en sonunda ve Pazartesi günü attığım her adımda gittikçe korku filmlerini aratmayan bir planda olduğum hissine kapıldım. Dehşet bir perspektifle verev olup labın kapısına varan duvarlar, tepede nirengi noktası gibi florasanlar ve benim idam mahkumlarına benzer yürüyüşümden müthiş bir gerilim filmi olurdu. Her yeni günde kapının görüntüsü daha az korkutucu, daha çok davetkar olmaya başladı - ve mevsim değişikliklerinin bunda hiçbir etkisi yok, zira hava iki gündür kapalı, soğuk, rüzgarlı, kıştan pek farklı değil. Bugün beni aşan bazı teknik sorunlarla karşılaştım, ama böylesi sorunlarla karşılaşabilmiş olmam aşama kaydettiğimin bir göstergesi olduğundan hocalarım bana kocaman gülümsemeler hediye ettiler!

Keyfe bak, Fazilet karşımda kanepeye büzülmüş uyuyor. Yarın işim var dostum, ben de yatacağım artık. Felsefe dersinde Malcolm Gladwell'in "Blink" diye bir kitabını verdiler okuyalım diye, Milan Kundera'nın "Yavaşlık"ını bitirip kitapsız kalınca ben de ona başladım. İnsanın çeşitli durumlar karşısında içine doğan ve genelde gerçeği olduğu gibi yansıtan, açıklanamaz bulduğumuz hislerimizle ilgili çok enteresan şeyler anlatıyor. Aslında beynimizin bu gibi durumlarda harekete geçen bir bölümü varmış; düşünme, araştırma gibi uzun soluklu kanıt arayışlarından ziyade bir bakışla bile tetiklenebilen bir karar mekanizmasına sahipmişiz ve üstelik bunu kullanarak vardığımız doğru sonuçları izah etmeye kalkarsak tıkanıyormuşuz, çünkü dayanaksız görünen bir biçimde böyle doğru bir algıya nasıl vardığımızı anlayamıyormuşuz. Dünya kadar deneyle kanıtlanmış çalışmalardan bahsedilmiş kitapta, en ilginci de MIT matematik mezunu olup psikoloji profesörlüğüne yükselmiş John Gottman isimli bir bilim adamının bulguları: Evli çiftlerin on beş dakikalık genel sohbetlerini kaydedip saniye saniye inceliyor, aynı zamanda konuşma süresince kalp atışlarını, vücut ısılarını ve kıpırdanmalarını ölçüyor ve yüzde doksan beşe varan kesinliklerle çiftlerin on beş yıl sonra hala evli olup olmayacaklarını söyleyebiliyor. Bu karara varması için onlarla on beş dakikadan fazla zaman geçirmeye ya da hayatlarını yakından tanımaya ihtiyacı yok. Artık işinde öyle uzmanlaşmış ki, herhangi bir kafede konuşurken duyduğu bir çiftin gelecek planları yapmalarını mı yoksa kendilerine iyi bir boşanma avukatı tutmalarını mı salık verebileceğini biliyor. Psikoloji ve matematik formülasyonlarını girdi alıp çıktı olarak yüzde yüze yakın doğrulukta kehanetler yağdıran bir mühendislik harikası. Bundan öte, bir insanın seçimlerinin hayatta gerçekten ilgilendiği şeyi yapabilmesine engel olmadığının çok ilginç, okuyanı bile gururlandıran göstergesi.

24 Mart 2010 Çarşamba

Yıkıla döküle okula gitmek sendromu



Ne yaparsam yapayım mutlaka taşıyabileceğimden daha fazla şey birikiyor elimde. Yaz kış fark etmeden devamlı bir ekstra giysi parçası gezdirmek durumunda kalıyorum, nasıl oluyor bilmem ama illa ki bir şey üstümde değil elimde oluyor. Bu atkıysa bir süre sonra kesin yerleri süpürmeye başlıyor, hırka kazak gibi bir şeyse yirmi adım sonra muhakkak arkamdan birisi yanaşıp "Pardon, bu sizin mi?" diye onu bana uzatıyor. Gözlükler kafamdan ve hatta normal şekilde burnumun üstünden düşüyor, boyutları küçük kitaplar mütemadiyen patır patır kayıp yuvarlanıyor. En kötüsü de çay kahve taşıdığım zamanlar; dökülebilir olduklarından ekstra özen istedikleri için geri kalan her şey öbür ele transfer oluyor, bu dengesizlik içinde yürümek kahveyi çayı zaten daha bir yalpalatıyor. Bu esnada diğer eldeki yığının saçılma potansiyeli de epey artmış oluyor. Sonuçta içecek istisnasız her seferinde ve iki koridorluk mesafede en az bir kere olmak üzere dö-kü-lü-yor! Bilhassa öğrencilik ve arkasından sosyal hayatımı işgal eden bu "yıkıla döküle okula gitmek sendromu"ndan kurtulmak istiyorum.


23 Mart 2010 Salı

Çemberlitaş


İki gündür acayip anksiyete oluyorum. Çok kahveden değil, kahve günde en fazla bir fincan içiyorum. Çok koladan değil, tamam eve geldikten sonra epey içiyorum ama eve gelmeden anksiyete başlamış oluyor. Çok çaydan olmamalı, epey çay içsem de en fazla uykumu kaçıracağını ve elimi ayağımı titretmeyeceğini düşünüyorum, öyle inanıyorum yani. Günün sonunda yorgun hissediyorum, ama bir yandan yorgunluk ikiye ayrılıyor; ne kadar yorulmuş olsam da içimde gizlenmiş korkunç bir ikinci enerji var sanki. Bir tarafın uykudan gözleri yanarken diğer taraf koşturmak istiyor, onun da gözleri kapansın istiyor. Bugün spora gidecektim, ama felsefe p.s.'im uzadıkça uzadı ve altı buçuğa doğru bitti; o saatten sonra gitmek kesinlikle ideal bir gün sonu olurdu, fakat Hamlet gibi olduğumdan gitmemeyi tercih ettim, yarına erteledim. Aslında iyi ki böyle yapmışım, evde beni bir sürpriz bekliyormuş ve spordan sonra son derece aç bir şekilde kendimi eve attıktan sonra yemek yiyip kendime gelebilmek için saat on buçuğa kadar tek bir dakikaya sahip olamayacağımı görmek epey moral bozucu olabilirdi.

Şimdilik çiçekler hep beyaz.


Mezun olup Almanya'ya gitmiş Ferit arkadaşım var, meşhur projemin aktif zamanlarında karaciğerleri kağıt üstünde beraber bölütlemiştik. Şimdi benim projem Ferit'in algoritması üzerinden çalışacak, ama karaciğer lezyonlarını ayırmak için piksel aydınlıkları yerine doku benzerliklerini kullanarak bölütleme yapmam bekleniyor. Hali hazırda bu işi yapan ve geçen sene tıkır tıkır çalışmış bir kod var yani, ama başkasının yazdığı kodu anlamak ilk başta Çince'yi sökmekten farksız. Elimde dört-beş tane sırasız class, bir kısmını anlayamadığım bir dünya fonskiyon var ve sistemin çalışma prensibinden de habersizim. Hocam ise bir "Ferit'le konuşmalısın, illa ki bir noktada onun yardımına ihtiyacın var!" diyor, sonra vazgeçip "Ferit'ten hiç haber çıkmayabilir, sen kendin yazmaya çalış." diye tamamen farklı bir yön gösteriyor. İnsanın kafası karışıyor. Şimdi ben sıfırdan yazmaya başlasam, Ferit o kadar çok şey yazmış ki kodların hepsini tek satıra toplasak ekvatordan Dünya'yı dönebilir, demek benim de o boyutlara yakın bir şey yazmam lazım buradan böyle bir sonuç çıkıyor. Benim sıfırdan başlamam apayrı bir olay zaten, sıfırdan değil eksi yirmiden başlıyorum bir defa. Hadi diyelim ben bir ay boyunca uğraştım ve hiç olmazsa kaba taslak ama pek de işe yaramaz bir şeye ulaştım, sonra çat Ferit'ten haber geliyor, anlatıyor ediyor ve onun kodu benimkine beş basarak çalışıyor. Benim kod aynen çöpe. Bu hiç iyi bir seçenek değil, zira boş yere epey zaman kaybetmiş oluyorum; öte yandan Ferit burada değil ve çocuğu onca işinin arasında geçen yıl yazmış olduğu şeylere odaklamak için sürekli dürtmek de resmen taciz.

Onlar renklendikçe ben renkleneceğim ve ben renklendikçe de onlar renklenecek.


Pazartesi günü kolları sıvadım ve dersim falan olmadığı halde laba gittim. Burak Hoca geldi, birkaç ve -çok dikkati çekerim- anlamlı sorular sorabildim bu sefer, böylece hiç olmazsa kek için tornavidaya ya da çiçek vazosuna falan ihtiyacım olmadığını öğrenebildim. Biraz biraz kafamda bir şeyler oluşmaya başladı, inceleye inceleye içime sıkıntılar bastıran Ferit'in kodlarını da artık resmen ezberlediğimden yavaş yavaş fonksiyonlar arasındaki bağlantıyı da iyi kötü sökmeye başladım. Hocam dedi ki sen hiç olmazsa iki boyutlu tek bir imge için bir kod yaz ve buna imgeyi verdiğinde saçma sapan da olsa sana bir segmentasyon çıkarsın (çok teknik konuşuyorum, kusuruma bakmayın ama sorun ana hatlarıyla böyle bir şey işte). Aslında bu yürümeden önce emeklemek bile sayılmaz, ama ne yapalım başlangıç noktam yok diye tutturmuyor muydum, işte bana başlangıç! Ben bu duruma pek sevindim, labdan çıktığımda daha dik yürüyormuş gibiydim yani. Evet, şartlar kesinlikle iyi değil, çook yavaş ilerlemek durumunda kalacağım ama hiç olmazsa iki hafta sonra neden günler yetmiş iki saat değil diye ağlamak için bir sebebim olacak belki!


Sonra renk renk açıp pıt pıt düşen çiçeklerle topak olup yuvarlana yuvarlana yaza gideceğiz!

Ben böyle en kötü olasılığa mecbur, ama gururlu genç havalarındayken bugün Ferit bana mail atmış, akşam Skype'tan konuşalım sana kodları anlatayım, demiş. Eve de öyle anksiyete gelmişim ki bu mailin kıymetini anlamam bir yarım saatimi almış olabilir ve bu değer bilmezliğim şu koca evrene yapılmış düpedüz, tartışmasız ve çok büyük bir saygısızlıktır. Bir buçuk saatlik Skype seansımız sonucunda Ferit'in kafasıyla kendiminkini birleştirdim ve kodları çalıştırabilmeye sanki birkaç adım birden yaklaşmış oldum. Profesyonel hayatımı içeren (ve insana bir "profesyonel hayatı" olduğunu derinden hissettiren) ilk Skype görüşmemi de bu gece yapmış oldum, çok havalı bir görüşmeydi.

Dün sabah alarmlarımı erteleyedurayım, bir arayanım olduğunu duyunca mecbur uyandım. Ashley, dokuzu yirmi geçe, bana hamamın kaçta açıldığını sordu. Uyku sersemi idrak edememiş olabilirim diye bir daha sordurttum, evet yine aynı soruyu sordu. Sonra "Pınar?!" dedi. Ablasını aradığını sanıyormuş ve araya araya beni aramış; sabah sabah hamamın, hangi hamamın, ne hamamının, açılış saatinin benimle ne ilgisi olduğunu ve hakikaten-kaçtadır-ki olduğunu düşünerek gerekli beyin jimnastiğimi de yapmadan çıkmadım yataktan. Pazar günü buluşamadık, ama Cuma akşamı için sözleştik bugün. Galiba kahvaltıya da gidemeyeceğiz, çünkü hafta sonu dönüyor, ama olsun - şu kodlardan alnımın akıyla bir çıksam tek domates bile mantarla doldurularak üzerine kaşar-kekik-fesleğen serpilip fırınlanmış gibi ballı gelecek bana.


21 Mart 2010 Pazar

Kek


Çok düşünüyorum blog. Düşün düşün bir şeydir işin diyeceksin, ama yapabileceğim başka bir şey olmadığını, kalmadığını hissettiğim zaman hiç olmazsa kendimi düşünmeye veriyorum. Daha kötü şeylere de verebilir insan kendini ve elden ele dolaşmaya başlayıp sonunda iyice kaybolabilir. Öyle olmaması için ben de stratejik şekilde düşünmeye çalışıyorum; ne yapabilirim, kiminle konuşabilirim, kaçta kalkıp kaçta uyuyabilirim ve eski statüme nasıl kavuşabilirim (farkında olmaksızın orada mıyım, yoksa onu geri kazanmaya mı çalışıyorum) diye bol bol düşünüyorum. Bunları fiile pek dökemiyorum blog, çünkü dökmeye çalışıyorum ama ya ben gerçekten aptallaştım ya da ben kendimde değilken dünya çok değişti. Bir işim olsun istiyorum blog, ama öyle bir iş ki her türlü zorluğuna varım. Çok zor olsun, çok uzun olsun. Dehşet bir kahve-sigara zincirine arada derede iki lokma yemeği anca katabileyim. Saatlerce, günlerce bilgisayarın başında uğraşayım; öyle ki çalışmamın sonucu görmek için tuşlara her bastığımda yeni bir olumsuzlukla karşılaşıp, neden olmuyor, diye uğunayım. Hiç itirazım yok! Ama neyle uğraştığımı bileyim, değil mi blog? Ne yapmam gerektiğini, çözmem gereken problemin neolduğunu bileyim; bir başlangıç noktam ve ulaşmam gereken bir sonuç olsun. Yani çok zor, insanı kronik somurtuk, hatta dönemsel asosyal yapacak kadar zor, ama yapılabilir olduğuna,çok uğraştım ama işte buldum, diyebileceğime inandırsın beni. Lütfen bunu yapmamak için bana sunacağı bahane "Ama zaten yapman gerekenler çok açık!" olmasın. O kadarını biz de biliyoruz.



Kekin kabarsın diye bir ton uğraşırsın, kek kabarsın diye uğraştığını bilir, malzemeleri ona göre ayarlarsın; inat ettiysen durmaz bir sürü kek yaparsın. Misafirler geldiğinde elinde ya pofidik bir kek vardır ya da elinden-gelenin-en-iyisi kekin vardır ve artık bu kekin çok puf puf olmamasını kafana takmazsın, çünkü elinden geleni ardına koymadığını bilirsin. Ayrıca kekin kabarsın diye öbür fırında patates pişirmek gibi son derece alakasız ve gülünç şeylerle de uğraşmamışsındır. Birileri kekin neden kabarmadığını soracak olsa, hiç olmazsa vereceğin cevap "Diğer fırında da patates pişirmiştim oysa..." gibi kopuk ve iyice yerin dibine sokucu söylemler içermez. Unun pek kaliteli olmadığını, kabartma tozunun az geldiğini, fırının ısısını tam ayarlayamadığını veya artık kekin-kabarmaması-sorununa-gerçekten-ilişkin neyle karşılaşmışsan onu söylersin; o zaman makul karşılanırsın ve kabarmamış kekin de afiyetle yenir.

Pek bir şey değişmedi ama en azından rahatladım!

20 Mart 2010 Cumartesi

La Colazione


Dönemin neredeyse başından beri sabah kahvaltılarımı Friends izleyerek yapıyorum. Kahvaltı benim için acayip bir ritüel, benim gibi didik didik kahvaltı yapan birini hiç görmedim ve tanışırsam belki de ruh ikizimi bulmuş gibi olurum. İşin daha da tuhaf yanı, bir buçuk sene öncesine kadar kendimi bildim bileli kahvaltı dediğim şey evden bir koca bardak süt içip çıkmaktı. Anneler çocuklarını sürekli masanın başında tutmaya çalışıp şundan da ye, az bundan da al derken benim annem süte güvendi, ben Nesquik'e güvendim ve böylece kahvaltım otuz saniyelik bir hareketle tamamlandı. Yıllar yıllar sonra Ashley'nin domates-salatalık-kırmızı biber ve peynirden oluşan rutin kahvaltılarını istisnasız her sabah yiyişini izlemek yavaş yavaş ağzımı sulandırmaya başladı. Ashley ile tanışmadan çok azıcık önce de kahvaltılarda kullanılabilecek cevizli acı biber sosunu tatmıştım ve onun kahvaltısına bu lezzeti ekledim. Sonra paprikanın tulum peyniriyle dehşet uyumunu keşfettim. Zaman içinde bir de baktım ki her sabah domates-salatalık-kırmızı biber-beyaz peynir-tulum peyniri-cevizli paprika yiyorum. Daha da ileri gittim ve çeşit çeşit omletler türettim. Bir ara kahvaltıcı açsam köşeyi dönerim diye düşünmeye başladım, her gün ayrı bir yaratıcılık sergileyebiliyorum bu işte. Evde kaldığım zamanlar babam kahvaltı tabağıma acayip bakışlar atıyor, zira 4 küçük salatalık, 2 küçük domates ve 2 kırmızı biberi doğradınız mı yemek tabağına anca sığan sansasyonel bir şey yiyorum ben. Tipime bakmayın aslında gıkım çıkmadan aynı tabaktan 3 tane götürebilirim. Sen yıllarca süt iç çık evden, olacağı bu işte. Bazen geceleri yatarken ertesi sabah kahvaltı edeceğimi düşünerek hemen sabah olmasını istediğim oluyor, ve kalan son ekmek parçamla paprikayı sıyırırken içimi aynı lezzeti tatmak için bir gün bekleyecek olmanın derin hüznü kaplıyor.


Bu ritüeli uygularken asıl yapılması gereken her lokmanın tadına varmak için beş duyuyu birden kahvaltıya odaklamak olabilir, ama çoğu sabah farklı uyanış saatleri ve okula yetişme telaşı nedeniyle kahvaltımı yalnız yapıyorum ve sohbet edemediğim zamanlar yine de bir eşlik arıyorum. Kahvaltımı yalnız bırakmıyorum yani. Dorm'da gazete getiren bir kapıcımız olmadığından internetten gazete haberleri takip ediyordum, ama artık sıkılıyorum çünkü medyanın halinden hoşnut değilim. Genelde uğraşacak bir şeyler bulmayı seviyorum ki kahvaltı keyfim uzadıkça uzasın, her şeyi bir anda ağzıma tıkıp tüketmeyeyim. İlgiyi toplamayı değil, dağıtmayı benimsedim bir anlamda. Desperate Housewives ya da Lost olduğunda kahvaltı bayramı yapıyorum, yoksa Friends açıyorum hem yirmi dakika, feci ideal. Friends izlemek, ne yalan söyleyeyim bazen çok sıkıcı olabiliyor. Fazla sulu zırtlak olduğu oluyor, artık buna da gülmeyin denecek bir sürü hareketi efektler takip ediyor; ondan sonra izlemek için izliyorum ki bir şeyi yapmak için yapmaktan daha sinir olduğum şeyler fazla değil. Yine de kimi zaman ikinci sezonu izliyor olmamın etkisiyle yüksek bel pantolonların da fena olmadığını, eski saç stillerinin ve koyu renk rujlarının sinir bozucu göründüğünü düşünürken buluyorum kendimi. Son zamanlarda diziler vesilesiyle çok sık gözüme çarpan şeylerden biri de yabancıların "dating" olgusu. Bu randevulaşma sistemleri bana çok akılcı gelmeye başladı. En son Lost'un bu haftaki bölümünde de aynı şey olunca iyice kafama takıldı. Adam bir-iki defa görüşüp ayaküstü iki sohbet ettiği kadını bir anda yemeğe ya da bir şeyler içmeye davet ediyor ve randevuya çıkmış oluyorlar. O gecenin gidişatına göre de ikinci bir randevu olup olmayacağına karar vermeye çalışıyorlar. Oldu, ikincisine gidiyorlar; olmadı, aynı formatta ve farklı kahramanlarla yeni geceler açılıyor önlerinde. Bu şekilde kısa sürede dünya kadar insanın hayatından zaman zaman eğlenceli olabilecek bir sürü deneyimle karşılaşma ve bunları kimi zaman kendi fırsatlarına dönüştürebilme şansını yakalıyorlar. Bazen hiç tanışmamış iki kişi, üçüncü birinin onları yakıştırması sonucu küt diye kendilerini bir masanın başında bile bulabiliyorlar. Ne ki işte, istediğin zaman bir bahaneyle kalkıp gidebileceğin bir tanışma. Belki böyle kameralar önünde sekanslardan örülüp bana ulaştığı, belki çok renkli görüntülerle süslenmiş olduğu içindir; ama bana çok keyifli gelmeye başladı bunlar. Çevremde böyle onunla şuraya gittim, bilmem kim biriyle tanıştırdı beni şurda oturduk ama sıkıldım bir daha görüşmedim, okuldan biri beni bilmem nereye davet etti çok eğlendik bir daha çıkacağız türünden şeyler duymadım hiç. Genelde benim etrafımda işler daha kesin çerçevelerde ilerliyor, bu kesinlik olmadı mı da beklentilerde mutlaka bir terslik oluyor ve iş hiçbir zaman o dizilerdeki rahatlıkla sonuçlanmıyor. Gereksiz bir hız merakı var, koştururcasına olmalı sanki bizde işler; yorulunca da aman boşver, olmamalı. Son zamanlarda bir torbadan kura çeker gibi insan çekebilmenin eğlenceli olduğunu düşünür oldum böylece, hem kağıttakinden hoşlanmazsan torbaya geri atabiliyorsun; üstelik kağıt torbadan çıkıp yakana yapışarak hesap sormuyor - pek bozulmuyor bile, daha ne olsun?

Bu sene altı filme gideceğim; Şeref Madalyası, Şişkolar, Orijinal Altyazılı, Bay Hiçkimse, Kızıl Mabet ve Kosmos. Ben, Don Juan ve Kamping'e de gitmek istiyordum, ama vakit bulamayacağımı düşünüp alamadım, zira Nisan'ın ilk dokuz gününü proje ve master dersinin adı küçük kendi büyük raporlarının teslimiyle geçireceğim - şu anda o günlere nasıl gelebileceğim hakkında en ufak fikrim yok diyebilirim. Cuma günü hiçbir şey yapamasam bile orda yapamamak burda yapamamaktan iyidir diye düşünerek laba gittim, bir hello world yazsam ellerime kına yakıp bölümün önünde dans edeceğim. Yapılması gereken çok şey var ve hepsinin başlangıç noktası sanki pusulanın dört ucuna dağılmış. Yakında çalışmayan kodlarla ve uzun süre boşa kürek sallamalarla daha da çoğalacak bilgisayar önü oturmalarım, ve ümitle günlerden bir gün benim kano da bir parça hareketlenmeye başlayacak, -mucize gibi ama belki de- ilerde akıntıya bile karşı koyacak. Kızıl Mabet'i de göremeyebilirim, İtalyanca derslerine kaldığım yerden devam etme projemi hayata geçirmeyi kesinleştirebilirsem ilk dersimle çakışacak. Cumartesi sabahları sekizde uyanıp İtalyanca öğrenmek inanılmaz yoğun dördüncü sınıf birinci dönemimde bana her şeyden iyi geliyordu, şimdi o zamankinden daha az işim var belki ama daha çok korkularım var, o yüzden de henüz karar verebilmiş değilim; ama galiba, evet galiba gerçekten devam edeceğim. Hem böylece Cumartesi günleri banko erken uyanıp Taksim'e gitmiş oluyorum ve buna gerçekten bayılıyorum! Hem çıkışta sergilere falan da giderim! Bir taşla biiir sürü kuş! Bunu söylemenin başka yolu yok mu, ben taşlarla kuşları vurup buna sevinmek istemiyorum.

Garip bir bölümde okuyorum ben. Yeni yönetmeliğe göre staj yaptığımız her gün için bilgisayarda 500 kelime ya da el yazısı bir sayfa rapor verecekmişiz. 40 günlük stajım için ellerimle yaklaşık 13 sayfa rapor tutacağım öyle mi? Zaten stajda dünyayı kurtardım, siz de haklısınız. Ayrıca çalışmam gereken derslerim falan da yok. Tabii ki rapor yazma işini teslim tarihinden önceki hafta sonuna falan bırakmadım. Herkes gibi son derece sistematik olduğumdan dersler başlamadan ben defteri ciltletmiştim bile. Böylece bu aralar böyle gereksiz işlerle uğraşmam söz konusu olmadı. Yoksa hayıflanırdım değil mi, bugün derslerime çalışacağıma oturdum sabahtan akşama kadar bu işe yaramaz rapor yüzünden dünyanın zamanını kaybettim derdim. Diyorum işte!


Kahvaltılarımın mucidi Ashley bugün İstanbul'a indi!


Akşam yemeğe gidilecek demişti, ama akşam olana kadar ses seda çıkmadı. Aradığında da organizasyonun Taksim'de kerli ferli bir fasıl gecesi olacağını öğrendim; mezeler, yemekler, içebildiğin kadar içler. Bir anda tepeden tavus kuşu saçım ve eşofmanlarımdan kurtulup Taksim'de vur patlasın çal oynasın yapmayı göze alamadım o saatten sonra. Basit bir şey değil mi, git ya da gitme. Git ve Ashley'nin ablasıyla, onun eşiyle ve bir iki tanımadığın kimseyle daha tanış. Evet, hiç hesapta yoktu ama bir sürü meze ye, rakı iç, daldan dala sohbet et ve yeniliklerin tadını çıkar. Bugün bu havada değildim anlaşılan, bazı günler spontane olamamak hiç de kötü değil aslında. Geçmişte yaptığım gereksiz katılıklar vardı; bugün kendime izin veremem, o yüzden herkes yer ben bakarım gibi. Acaba bu akşam gitmezsem de o omzuma yük bindiren katılıklardan, hayatı optimize etmeye çalışarak bile bile ıskalayışlarımdan mı olur diye sıkıntıya düştüm. Biraz düşündükten sonra gördüm ki olmaz. Bugün canım spontane olmak istemiyor, dağıtmak istemiyor. Canım Ashley'le daha rahat hissedebileceğim bir ortamda ya da durumda görüşmek istiyor benim, o ortam da bu gece için gözümde canlanmıyor. O ilk gecesinde ailesiyle çıksın eğlensin, biz de yarın buluşacağız ve o ablasıyla kahvaltı edip kendisine bir telefon ve kontör ve diğer gereksinimlerini aldıktan sonra rahat rahat kahvemizi içmeye gideceğiz, dahası hafta içi kahvaltıya gideceğiz ve yarın belki başka programlar da yapabiliriz - işte bak bunlara heyecanlandım bugün. Ashley geldiği için çok mutluyum galiba - galiba demem yaşlılıktan, zira artık saatler ilerledikçe meraklarımın önüne uykumun geçmesini engelleyemiyorum!



Son birkaç gündür sürekli dolaptan kıyıntı yapıyorum. Kafamdan salatalıklar biberler çıktığında hep beraber afiyetle yiyebiliriz.