Bugün ayrı bir güzeldi benim için. Sabah uyandım ve kısa bir ev alışverişinin ardından büfeden gazetemi kaptım, bir de dergi arandım. Almayacağım diyorum hep ve her ay yine alıyorum, bir Marie Claire daha aldım ama bu sefer kapaktaki konular falan da hakikaten ilgimi çekti, çok da kalın görünüyordu zaten sayfa sayısı rekoru kırmışlar galiba. Aldıklarımı yerleştirdiğim gibi penguen adımlarla Bebek'e indim, çünkü düz yolda bile insanı patır kütür yere düşüren ayakkabılarımı giymiştim. Annemle gördüğümüz ağaç kavun büyüklüğünde çiçekler vermeye devam ediyor ve hava muhteşem. İçimde hafif bir endişe var, çünkü hayalimde Nero'da birkaç saat gazete-dergi okumak ve öylece oturmak var, ama masa bulamayabilirim. Nero'ya girdim, bahçeye çıktım ve gittiğimde hep gözüme kestirdiğim o masa boştu, anında kurulup kocaman bir kupa çay aldım. Önce gazete, sonra dergiler.

En sağdaki fotoğraf, Bebek'teki otobüs durağının yeni dekorasyonu!
"Çin'de bir üniversitede, dersten başını kaldıramadıkları için gönül işlerinde başarısız olan üniversite öğrencileri için 'gönül çelme' dersleri başlatıldı. [...] Öğrencilerin başarılı birer 'gönül çelen' olabilmeleri için bir program hazırlayan öğretim üyeleri, derslere katılımın oldukça fazla olduğunu belirtti."
Anayasal duruma ilişkin yazılar okudum, yüzümde bir sürü eciş bücüş mimik oluşmuştur kesin. Mümtaz Soysal'ın Savarona'yla iligli harika bir yazısını okudum. Sonra dergiye geçtim, daha tamamı bitmedi ama bu sayı beni baya eğlendirdi. Birkaç kadının çantasını dökmüşler ve içindekilerden yola çıkarak erkeklerden kadınları tanımlamalarını istemişler. Coco Chanel'in modaya ve kadına ilişkin bazı cümlelerini vermişler ve bunları bazı ünlülere yorumlatmışlar. "Bana ne yediğini söyle..." bölümünde bir sürü gence ne yerler, ne içerler, ne olacak bu zayıflık takıntısının hali diye sormuşlar. Twitter bağımlılığını psikologlar eşliğinde ele almışlar ki bu bölüm son derece ilginçti, blog yazmayla da son derece ilişkili değerlendirmeler vardı çünkü. Fark edilmek için mi yazıyoruz, bazılarımızın hayatı çok sıkıcı ve silik de ondan başkalarının eğlenceli ve renkli hayatlarına tanıklık etmekle mi doyuyoruz, alenen röntgencilik mi yapmış oluyoruz... - kendisiyle ve hayatla dönemsel denemeyecek bir küskünlüğü bulunanlar haricinde yazmanın röntgencilik ya da farkındalık yaratmayla ilgisi olduğunu sanmıyorum; aksine, blogları düşünürken Ferhan Şensoy'un "Oteller Kitabı"ndaki denemeleri geldi bugün aklıma (sonra da Ferhan Şensoy'un üslubunu özlediğimi fark ettim!). "Sosyologlar, düşünce ve duyguların bu kadar rahat paylaşılmasının nedenini karşılarında onları yadırgamayacak, yüzlerini dahi görmedikleri kişilerin olmasına bağlıyor." Özellikle Twitter gibi bir siteden günün değişik anlarında kısa girişler bırakmanın terapi etkisi yarattığını da söylemişler. Bu son ikisi benim için doğru diyebilirim. Takip ettiğim bir sürü blog var son zamanlarda, ve hatta kafam daha boş olabildiği bir zaman bu insanlara bunu bildirmem söz konusu ve şeker olabilir. Kendime yeni arkadaşlar, yeni dünyalar edinmiş gibi hissediyorum onlar farkında olmadan; tanışmadan, yüz yüze gelmeden ve tek kelime etmeden onların hayatını paylaşıyorum ekran başında ve bu hoşuma gidiyor. Eğlenerek öğreniyoruz derler ya, öyle bir şey. Yazarken de kime yazdığımı bilmiyorum, ama bilmem kim şunu görürse ne der falan diye de asla düşünmüyorum, kendim çalıp kendim söyler gibiyim ve gerisiyle de ilgilenmiyorum. Yapım böyle zaten, oldum olası kimin ne diyeceğine fazla takılmadım, hem zaten beğenmeyen de okumuyor. Daha çok bana kalsın istediğim için yazıyor olabilirim, yani kağıt kalemle yazmaya kalksam üç katı zamanımı alacak hislerimi tıkır tıkır boşaltıyorum, süslüyorum; ama bunları kaydedip kapağı indirmiyorum, demek ki evet, bir yerde x kişilerinin bunları okuma ihtimali olduğunu göz önünde bulundurmak da güzel, çünkü işin gelip dayandığı yer paylaşmak, açılmak.
Bir de eski güzellik kraliçeleriyle röportajlar yapmışlar, 1951 Avrupa Güzeli Günseli Başar soruları yanıtlarken hep "Efendim, ..." diye başlamış ve onun bu "efendim"leri karşımda konuşuyormuşçasına tatlı bir etki bıraktı bende. "Keşke dediğiniz bir şey var mı?" diye sormuşlar, "Efendim [...] en büyük üzüntüm ülkenin gidişatını görmek. Atatürkçü fikrimiz tarihe karışmakta gibi görünüyor. O günleri görmeden gitmek isterim." demiş, samimiyeti tartışılamayacak kadar dokunaklı geldi bu son sözleri bana, galiba bir süre tekrar tekrar okudum "O günleri görmeden gitmek isterim." cümlesini.
Bu arada önümdeki masaya karnına top saklamış gibi göründüğünden hamile olduğu halde fiziğinden bir şey yitirmediği kanısına vardığım bir genç kız geldi ve kocasına "Bir sandalye alman gerekiyor hayatım." dedi, adam da elinde sandalyeyle gelip "Ne istiyorsun hayatım, ben gidip alayım." dedi. Herhalde çok yaşam sevinciyle doluydum ki onların bu hayatımlarının da çok gerçek ve güzel olduğunu düşündüm, kadının yüzüne yüzüne gülümsedim hatta. Herhaldesi de yok hani, koca bir gün baştan sonra algılarım temizlenip paklanmış gibi açık, oturduğum yerde sayfaları çevirip çay içtikçe bir mutluyum pir mutluyum, çünkü nasıl diyeyim öyle bir kendimi özlemişim ki onunla dolu dolu zaman geçirmenin keyfini çıkardım doya doya.
Saat dört gibi kalktım, çıkmadan önce de bir bardak meyve salatası aldım Nero'dan. İçinde kavun, kivi ve ananas var ve Amerika'da öğleden sonraları her gün bir başka kalori bombası yiyeceğin sunulduğu çay saatlerinde koca bir kap yaparlardı bundan, feci kapışılırdı. Kavunu babam alır ve ayıklar, daha oturup kavun kesmişliğim yok, o yüzden birileri benim için bunları dilimleyip bir tabağa otur ye diye koydu mu bayılıyorum. Amerika'da ilk iki hafta kahvaltılık muhteşem bagel'lar ve krem peynirlerinin yanına da koyuyorlardı bu meyve salatasından. Ya işte bir meyve salatasıyla dünyanın yolunu kat ettim eve uğramadan önce.

Arabama atlayıp Kadıköy'e gittim. Daha önce yalnızca iki üç defa gitmişimdir herhalde, bu kez daha bir beğendim sanki, opera binasını beğendim, çevresini biraz gezdim. Yediyi geçe Mango'ya bir gireyim dedim, aman Tanrı'm ben yeni sezonu açtım kapattım sanıyordum, meğer hiç de kapanmamış. Alelacele bir etek ve bir bluz aldım ama nasıl gözüm kaldı, ne ara alışverişe gitsem diye içime yer etti. Önümüzdeki iki hafta çok yoğun olmam lazım, ama çok yoğun olabilecek miyim işte orası kesin değil ve bu kısmından başka da bir sıkıntım yok zaten. 7 Nisan'da proje raporu teslim edilecek, 9 Nisan'da master dersinin dört filtre implementasyonundan oluşan ilk ödevi. Ödev için sınıf arkadaşlarıma bakacakları zaman beni de çağırmaları yönünde sürekli hatırlatmalarda bulunuyorum, çünkü kendi başıma yapmaya kalksam anca hello world. Onu o şekilde biraz yola koyduk diyelim. Bütün hafta Ferit'in kodlarını çalıştırmaya çalıştım, hatta Sema, Serkan ve ben topluca katkılarda bulunduk, ama kodlar Nuh diyor peygamber demiyor. C++'ta ek kütüphanelerle çalışmanın en büyük sıkıntısı bu işte, hatanın nerede olduğunu bile bulamıyoruz ve hata benden mi yoksa teknik düzensizliklerden mi kaynaklanıyor onun ayırdına varamıyorum. Benim yanlış yaptığım bir şey varsa kafayı zorlar, günlerce uğraşır düzeltirim, kabul; ama teknik bir sıkıntı varsa benim de elimden bir şey gelmez ki! Bir hata var diyor ve hatanın nerde olduğunu kendi bile söylemiyor bilgisayar. Ben ne yapayım şimdi? Çaresiz kalır da bir şey yapamazsam, 7'sine kadar yoğun olamazsam, kafada iş elde var sıfır durumuna düşersem, işte o zaman kötü. İnşallah şu iki hafta işten güçten kafamı kaldıramam.

Cuma akşamı sonunda Ashley'le buluştuk, Taps'e gittik. Ablası ve eşi de bizimle beraberlerdi, sonra kalktılar. Bir sürü şey konuştuk, ben gitmeden önce onlar zaten epey bira falan içmişlerdi, ben de birkaç kadeh şarap içtim tam beş hafta sonra, ve bilemiyorum sanırım hala zamanı gelmemiş aslında içki içmenin, ya da belki hakikaten şarabın garip azizliğindendir - zira long island aynı şekilde çarpmıyor ama onun da kilo aldırma potansiyeli daha çok diye tercih edemedim yine. Toparlanmanın bir de fiziksel boyutu var ne de olsa, iyi de gidiyor ve bunu bozmaya hiç niyetim yok. Alkol ise hem fiziksel hem ruhsal açılardan bu sürecin karşısında duruyor benim için; biliyorum aslında böyle olmasına gerek yok, rahat olmalıyım, takmamalıyım ama henüz o kadar olamadım işte. Hayatımın genel işleyişini aksatabileceğini bildiğim şeyleri pürüzsüzce atlatabilmekten ziyade hiç hayatıma sokmama yolundan gitmek şimdilik daha iyi geliyor, o yüzden bir süre daha böyle devam edeceğim sanırım. Aromalı çay yani.
Ashley yeni bir yere taşınıyormuş, okulunun gerektirdiği bir staj yapması gerektiğinden altı ay boyunca başka bir yerde yaşayacakmış ve taşınacağı yer de alıştığı büyük şehir hayatıyla bağdaşmayan bir banliyöymüş. Geçtiğimiz sene hayatında ilk defa yaşadığını düşündüğü için anlamlandırmakta güçlük çekerek bahsettiği, onun için yepyeni bir olguyla tanışmıştı: aşk. Korku, sevinç ve heyecanın birbirine nasıl karıştığını kızara bozara anlatmaya çalışmıştı bana. Her şey iyi gidiyormuş, zaten taşınacağı yerle Philadelphia arası bir buçuk saat gibi bir şey ki İstanbul'da bir semtten diğerine gitmenin sıklıkla daha fazla sürebiliyor olması oradaki mesafeyi iyice azaltıyor insanın gözünde. Daha önce bahsettiğim yurt dışındaki randevulaşma olgusu dahil bir sürü şey konuştuk. Birbirini anlayan iki insan arasında böyle akıp giden sohbetler yaşanabilmesinden tarifsiz bir haz duyuyorum; aylardır görüşmüyorsun ve buluştuğunda nasıl olduysa bütün yaşananları gözden geçirebiliyor, o koca sürede yaşadıklarını içinde anlatılmamış bir şey kalmayana dek aktarabiliyor ve daha dün aklına gelen şeyleri de es geçmiyorsun. Gecenin sonuna doğru ikimiz de bunları hissettiğimizden birbirimize sıkı sıkı sarıldık, çok uzakta ve haberleşmiyor da olsak hala böyle dip dibe olabildiğimize sevindik hatta Ash biraz birasallaşıp ağladı bile. Değer verdiğin birisi gelip de seni dinlediği zaman, sana açıldığı zaman, operaya gideceğini duyunca hopladığı zaman, gittiği hamamda karıncalar olduğunu söylediğinde üzüldüğün zaman sevildiğini hissediyorsun, sevdiğini hissediyorsun ve bunların hiç boş olmadığını anlıyorsun.
Bu gece dönerken Kadıköy'de beni bir polis durdurdu. "Son yarım saatte hiç alkol aldın mı, ve ehliyetini alayım lütfen." dedi, ama bende nasıl bir sevinç, memura "Hayıır, almadııım!" diyorum ve bunu söylerken öyle yayık yayık gülümsüyorum ki banko sarhoş diye düşünmüşse şaşırmam. İlk defa ehliyetim polis kontrolünden geçecek ve ilk kez üf-le-ye-ce-ğim! Pür neşe, getir getir hadi üfleyelim havalarında bakıyorum, ilk üfleme denemem başarısızlıkla geçti, "Aaa!" dedi, "Ben tamam diyene kadar üfleyeceksin!" İkinci denememde tamamı duyana kadar çatlıyordum, acemilikten ayarlayamadım tabi nefesimi. Alete bakıp bana "Sen ne içtin bu kadar?" diye sordu. İmkansız olduğunu biliyorsun ama polis bu şimdi ne diyeceksin, mantıksız bir sıkıntı çörekleniyor ve "Şaka yapıyorsunuz." diyorum. "Çok.. çok su içmişsin!" diye esprisini patlatıyor, polis abi olduğu için gülüyorum ben de çaresiz. Sonra beyaz çubuğu bana hatıra diye verip yolluyor evime.
Bugün opera için dışarı çıkmadan önce geçen haftalarda almış olduğum ve iki günde bir falan birer birer yediğim jelly bean'lerden hindistan cevizli olanına denk geldim. Hep bunu beklemiştim.
Operada yanımda oturan adamın sürdüğü parfüm o kadar kötüydü ki prologda koku Lindorf'tan geliyormuş gibi bir hisse kapıldım ve bunu engellemek için epey uğraşmam gerekti. Bir de benim bir yumuşatıcı losyonum var Body Shop'tan, naneli falan bir şey serinletici özelliği de var o yüzden. Geçen akşam yatmadan sürdüm ve sonra yanlışlıkla elimi gözüme değdirdim, gözüm resmen açıldı. Sabahları uyanamayanlar bir tutam naneli losyonla bu sorunun üstesinden rahatlıkla gelebilirler!