...yine de canım dışarıda bir açık büfe Pazar kahvaltısı yapmak istiyordu, üstelik tamamen spontane şekilde gelişen bir kahvaltı, yani kaçta kalkacağımı veya nereye gideceğimi uzun uzadıya düşünüp plan yapmayacaktım. Yeni yerlere gitme düşüncesi uzun zamandır aklımın köşelerinde, hem Pazar kahvaltısı denince hemen deniz kenarında masa ve sandalyelerle birleştirilir. Pazar brunch ritüeli belki de, idealde, kıyıdan daha içerilerde, alelade sokaklarda yapılırsa bir tür geçiştirme olur. Hiç de uğraşasım yoktu bu ideallerle. Kruvasanlar, küçük antreler, mısır ekmekleri, tartlar, omletler ve nicesiyle donatılmış brunchlar, evet bunlara ba-yı-lı-yor-dum, ama kendi başıma yapacağım kahvaltım için yenilik ve çeşitten ziyade İst'in çemenli bulgurlu ezmesinin lor ve tulumla uyumunu düşünüyordum sadece, yanına da biraz simit, biraz poğaça dilimleri ve çay. Neo-brunchları yanımda en az bir kişi daha götürebileceğim bir zamana bırakmak daha rahatlatıcı geldi. Bugün benim ve canım bildiğim bir yere gidip sade bir kahvaltı yapmak istiyor, o kadar.
Camı açtım, hava soğuktu. Alırken çok beğendiğim, ama ancak bir ya da iki kez giyebilmiş olduğumu geçenlerde durup dururken fark ettiğim diz üstü çizmelerimi giydim. Yanıma hırka falan da aldım. iPod'umu shuffle kullanıyorum artık, bu sayede Ryan'ın yüklemiş olduğu albümlerden ya da sevdiğim ama unuttuğum şarkılar dinliyorum, ordan oraya zıplar gibi oluyorum. Levent'e yarım saatte yürüdüm, bir Cumhuriyet aldım ve birkaç dakika sonra da İst. İki hafta önce oturduğum masa boştu yine, oraya oturdum ve hemen gidip ezme, lor, tulum ve bir bostan domates-salatalık aldım. Babam "Sen bir manavla evlen." demişti bana. İncir reçeli çok tatlıydı, keşke mısır ekmeği de olsaydı, o kadarcık. Ataol Behramoğlu, "Veda" için şöyle demiş: " Zübeyde Hanım'ın donuk ve resmi kimliğinden kurtarılarak Balkan şivesiyle tatlanmış Türkçesi ve kadınlığıyla ete kemiğe büründürülmesine bayıldım. [...] 'Veda', Mustafa Kemal'in yaşamına odaklanan ilk sanat filmi olarak ilgimizi ve alkışlarımızı hak ediyor." Gülümsedim. Neden bizim de bir "Braveheart'ımız" olmasın ki?

Arka sayfanın tamamı "Alice in Wonderland" ile ilgiliydi, kahvaltıdan sonra onu izlemeyi bir seçenek olarak tutmuştum zaten. Kitabını falan okumadım, ama bu filme gitmeyi istiyordum; çünkü yönetmen ve oyuncuların birleşimi, sonunda beğenmeyeceğim bir film izleyecek olsam bile sadece onları gördüğüm için içimi açacaktı. Gazete bitince biraz dergi karıştırayım dedim, İstanbul'da neler oluyor tarzı bir şeyler topladım. "In İstanbul" diye bir dergi varmış ve ben bilmiyormuşum, baya da beğendim, zira elime geçen başka sözde gezelim görelim dergilerinde hep kalburüstü restoranlarda neler yiyebileceğimiz anlatılıyordu ve bu içimdeki keşifsel heyecanlara karşılık gelemiyordu.
Hayatımızdan eksik olmayan ve tüm yaşamımız boyunca karşı karşıya kaldığımız sarsıntılar, iniş çıkışlar, savruluşlar, fırlatılışlar, türbülanslar karşısında tepkilerimiz hep farklı olagelmiştir. Açık denizlerin çekiciliğine, derinliğine, yüksek dalgalarına tutkunlar ile sığ limanların sükunetine kendilerini bırakmayı tercih edenler veya bu ikisi arasında bir oraya bir buraya sürüklenenlerin farklı davranışlarını izleriz. [...] Yanımızdakinin gazetesine veya kitabına kapanmış vurdumduymaz sükuneti her ne kadar çileden çıkarıcıysa da onun bu kendine güvenen hali ister istemez kısa sürede sirayet eder, bize de bulaşabilir. Ya da hiçbir şey kâr etmez. Ellerimiz ve avuçlarımızdaki ter, koltuğun kenarlarını giderek daha da kuvvetlice sıkan avucumuzdaki telaşla tüm bedenimize akar. Kimi zaman böyle hazırlıksız yakalar bizleri bu sarsıntılar.
Yedi sanatçı, türbülansları ayrı ayrı yorumluyor; kimisi bazen hepimizin yaptığı gibi sarsıntılarla beslenip düşe kalka güçlendikçe olgunlaşmış ve bundan garip ve büyük zevkler duymuş, kimi öyle bir savrulmuş ki kendini unutmuş; fırtınalar ve limanlar betimlenmiş - sergi böyle tanıtılmış. Durur muyum, kendi savaşını yeni vermiş ve zaferlerini saat başı didikleyerek camlardaki aksine sırtını sıvazlatıp omuzlarını dikleştiren birine tanınan sekizinci gözlemci olma şansı! Mısır Apartmanı'na giderken solumda, yine In İstanbul'da gözüme çarpan, Semiha Berksoy'un sergisi bitiverdi. Galeri Nev, Mısır Apartmanı'nın geri kalanına ayak uydurarak evine Pazar keyfi yapmaya çekilmişken ben de Yapı Kredi'ye gidip Semiha Berksoy'un çarşaflara çizdiklerine, fotoğraflarına, yazdığı mektuplara, biyografisine ve odasına baktım. Evet, sevmiyorum bu sonucu, ama iplerimi tutmaya çalışırken tabii ki kültür-sanat damarlarımı boşta bırakmıştım, o yüzden de Semiha Berksoy'la hayatımın şu gününde tanışabildim, biraz gecikmiş hissettim kendimi. Türkiye'nin ilk kadın opera sanatçısı olduğunu bilmediğimi, bir opera sanatçısı olduğunu bile bilmediğimi sevmedim. Pürüzsüz resimler yaratmamıştı, ama kendi görüntüsünün ve hayat öyküsünün etkileyiciliğinin yanı sıra kalabalık bir arşiv sergileniyordu, öyle ki birkaç adımda bir bana hitap eden çizgilerle karşılaşabiliyordum. Uçlarda kişiliği ile renkleri birleşmiş, koridorlarda hava yeni boyanmış gibi; en etkileyicisi de yemyeşil bir çarşafta kocaman bir delik, altında minicik bir insancık gibi, herkesin-kendi-gibi-bir-şey-insan.
Uçuk kaçık, rengârenk hanımefendiden ayrıldıktan sonra kendime bir kolye ve bilezik aldım lacivertli morlu, koştura koştura metroya gittim ve metroda koşturmanın -bugün için- çok zevkli olduğunu düşündüm. Yetişecek bir filmim vardı, ucu ucuna yetişecektim; yetişebilecektim ama yetişememe telaşım da vardı. Salonun son biletini ben aldım. Yanıma orta yaş bir grup düştü ve hemen solumdaki kadın dakika başı "Ehe!" diye kikirdeyip başını arkaya vuruyordu. İstanbul'a döndüğümde odada garip bir takırtı fark ettim, çok arada derede birtakım borulardan TAK diye bir ses geliyordu, önemsemedim. Cuma sabahı yedide rastgele bir uyanıverdim ki tak'lar periyodikleşmişti, anlatılamayacak kadar korkunç bir şeydi bu. Uzun aralıklarla yineleniyordu, uyku sersemi yatağımda büzüşmüş yeni tak'ı bekliyordum, bir yenisi gelmesin diye bekliyordum, ve yenisi duyuluyordu, Tanrı'm Çin işkencesinden farksızdı! Çekmeceden hiç sevmediğim kulak tıpalarımı çıkardım, onları da zamanında yan odadan yükselen bitmez tükenmez telefon konuşmalarını bloke etmek için almıştım. Sonra dün gece, yine aynı tak'lar, aralıklar daha uzun, ne kitap okuyabiliyorum ne başka bir şey, sadece tak bekliyorum! Nasıl önlenemez bir içgüdü, çıldıracağımı düşündüm, kendimi telkin etmeye çalıştım, boş. Tıpa, tıpa... Şimdi, sinemada, ehe-küt tak'lar! Hanımefendi, bakın bunda tepki verecek bir şey yok, herkesle eş zamanda gülmeye çalışın!? Kıpırdanıyorum, artık terbiyesizlik ama dönüp bakıyorum da, yok. Ehe.. ehe.. küt. İki önümdeki boş koltuk harelendi, parladı, bana seslendi bile, tasımı tarağımı toplayıp zıpladım, arayı bekleyemedim! Filme gelince, Depp ve Bonham-Carter'ı görmekten fazlası değildi benim için, o nedenle şikayetim de olmadı; ayrıca Matt Lucas'ı o dijital haliyle hemen tanıdım ve Little Britain geldi aklıma, daldan dala birilerini görüp hasret gidermiş oldum. Çıkışta In İstanbul Mart sayısını edindim hemen, üstüne Karınca'daki incik boncuğu inceledim. Tırnak makaslarını, törpüleri, rendeleri görmeniz lazım. Bir sigara tabakası beğendim, iki sene önce tabaka almak isteyen parçam ileri atıldı. Çok kokoş hareketler yapabilirdim bu benekli tabakayla; çantamdan çıkarıp içinden sigaramı alırdım, bahar zamanı ne de güzel olurdu değil mi? Sigara içmeyi sevimlileştirmemeye karar verdim. Sanki çok büyük meziyetmiş ve kendisine bir ton para akmıyormuş gibi bir de aksesuarlarla süsleyip püslemek mantıksız gelebildi neyse.
Bomba kahvaltımı bastırsın ve soğuktan sıcağa girmemle birlikte şişip çizmelerimden taşan ayaklarımı indirsin diye Levent'ten eve yürüdüm, ellerim dondu hemen çay yapıp ısındım - veee tak!.. tak!.. tak!.. tak!......
***
Pazartesi rengarenk Refik vardı, her gören de garip sorular sordu çocuğa, niye böyle giyinmiş, abi napmış falan. Ben böyle diyenleri pek anlamadım. Bence sorgulanası bir şey yoktu üzerinde. Sonra Emir Yargın Bey geldi hem, o da o gün tanıştığım İrem'in çorapları, yüzü ve genel havası gibi, ve yanındaki turuncu saçlı arkadaşının çizgili şemsiyesi gibi, çok renkliydi. İyi ki doğmuş Emir Bey, Merve Hanım'ı birkaç aylığına Almanya'ya göndermeden önce yanımıza getirdi. O sırada yan bankta akordeon çalabilen biri bu yeteneğini hepimizle paylaştı ve Manzara'da canlı canlı Amelié uçuşurken hiç hüzünlenmedim, son bir fırça darbesi gibi yerine oturdu müzik.
O geceyi yeni projemi anlatan bir proposal yazarak geçirdim. Projemin ilk üç haftasını zaten literatür taramasına ve işin teorisini öğrenmeye adayacağım ve benden teoriyi anlatmam bekleniyor. Elimde dünya kadar makale var ve step by step gidip işin mantığını, formüllerin birbirini nasıl izlediğini kavramam gerek, oysa hepsinden bölük pörçük bir şeyler birleştirerek kendim bile algılayamadan hocalarıma taslak bir şey sunmam isteniyor. Salı günü değerlendirme komitesindeki hocalara verdim kopyaları, dersin onaylanması için Çarşamba üç imza eşliğinde geri almam gerek, oysa hocalarımdan biri o gün tersinden kalkmış belli, zira önceden böyle günlerine şahitlik etmişliğimiz çok, ben senin ne yapacağını anlamadım dedi. Teoriyi falan iyi anlatmışım da ben ne yapacakmışım o belirsiz kalmış(mış). Üstüne bana bir de son cümlesinde "kızım" diye hitap etti ki bunu duyunca saçlarım diken diken olur, elektrik almışa dönerim. Bir saat içinde kırtasiyeye gidip ne yapacağımla ilgili kısımları madde madde ayırıp boldladım ve imzayı böyle kapabildim, bu yeni aranjman ve doğurduğu beklemeler yüzünden fazladan dört saat okul çevresinde kalmam gerekti. Bütün bunların o gün birtakım tersliklerle karşılaştığı için sinirlenen bir güç sahibinin daha az güçlüyü zorlamasından ibaret olduğu duygusuna kapıldım ve isyan ettim. Her şey bir yana, iki gün önce proje konumun dördüncü sınıftaki bir öğrenci için zor olduğunu, ama benim altından kalkabileceğimi söylemişti, şimdi ise vallahi bilemiyorum artık burada yapacağını vaat ettiklerin ne ölçüde gerçekleşirci laflar ve göz devirmeleri eşliğinde muamele görüyordum. Yüreklendirileceğime neden zorlukların vurgulanmasıyla karşı karşıya getiriliyordum ki? Hem eskiden aramızdan su sızmayan başka kimselerin tuhaf, yarışmacı mı desem, dışlayıcı mı desem tavırları ne oluyordu bugün? Elinizden geleni ardınıza koymayın dedim, annem de sen sadece kendinle yarış, başkaları isterlerse seninle yarışıp kendi kendilerine hırslansınlar dedi.
Perşembe 10:00'da dersim var bir tanecik, sonra boşum. Spora gideyim dedim, cansızım. Odamı temizleyeyim dedim, istemiyorum. Hava soğuk, son günlerde de hava şöyleydi böyleydi diye kendimi kısıtlar olmuşum, kafayı havayla bozmuş gibiyim ve bu da gereksiz bir yanılgı. Hava hiçbir şekilde olmak durumunda değil, canı nasıl isterse öyle olur, biz de ona göre giyiniriz ve ne hissettiğimizi de pek bağlamaz. Hava süper diye illa bir eline tencere diğerine de kaşık alıp tan tan vurarak kaldırımlarda koşulması elzem değildir. Öte yandan iç sıkıntısı taştığında kendini dışarı atmak için soğuğu engel görmek yersiz kaçabilir. Ben de enerjimi çeken koltuklardan kalkıp alışverişe attım kendimi, havadan bağımsız. Birkaç bluz aldım, hani şu allı güllü modası var ya sonunda ondan da bir tişört kaptım! Bir de çiçekli elbise denedim; ama daha tam yaz gelmediğinden belki, çok güzel görünmesine rağmen biraz açık saçık geldi. Sonra akşam annem "Aa, niye almadın?" diye kışkırttı beni, dekolte sevmez babam arkadan "Öyle çok açık elbiseler almasın!" diye bıyık altından güldü, bu ittifak karşısında kot ceketle sıcağın altında nasıl güzel olabileceğine saplanıp kaldı aklım, yarın, dedim.
Yarın manikür pedikür yaptım büyük bir zevkle, iki haftadır kırmızıya boyayacağım diye tutturduğum tırnaklarımı ojeledim, iki haftadır fişe takılmamış maşayı ısıttım. Egecan ve Emre'yle Kanyon'a gittik. İlk iş elbiseyi aldım! Sonra Num Num'a oturduk, iki eski maskeli-depresif ve her gün her güzellikten bir doz veren arkadaşım, "Veda" başlamadan bir konuştuk bir konuştuk. Ben "Veda"yı beğendim, araştırmasız ve henüz masaya yatırılmamış ilk yorumum, Mustafa Kemal'i bağrına basabilmiş kimselerin izlemekten keyif alacakları bir film olduğudur. Bir resmini görsem, bir dediğini okusam gözlerimin dolmasına yeter bazen. İlk kez bu kadar canlı devinimlerle izledim O'nu. Daha öncelerde hep belgesel niteliğinde, fotoğraflarıyla bezeli görüntüler akıp giderdi, şöyle baştan sona, capcanlı göstermezlerdi hareketlerini. Oturup kalktığına, yemek yediğine, uzun uzun konuştuğuna tanık olmazdık; vatan, aile, memleket, anne sevgisini, özlemlerini betimlemek için yazılar, resimler olurdu da oyunculuk pek görülmezdi; kanıksadığımız ileri görüşlülüğü ve yenilikçiliği böylesi içten verilmezdi; yarattığı yüz seksen derecelik devrimin ne kadar kısıtlı bir zamanda gerçekleşebildiği, açıların özenle ve teker teker vurgulanmasıyla ortaya çıkarılmazdı. Bu sefer işin içine sanat da girmişti, yüksek müzik ve görsel efektlerle bir "film" yapılmıştı ve ben bu tekniklerin de etkisiyle çok heyecanlandım, daha da duygulandım; bir yerine beş duygulandıran tüm seslere, yavaşlatılmış sahnelere iyice kapıldım, iyi ki de yapılmış dedim. Çıkışta siyasi görüşünü, ya da dünya görüşünü hiç anlayamadığım bir adam, yanındakine Zülfü Livaneli'nin asılması gerektiğini ve Çanakkale'nin Braveheart'laştırıldığını söyledi. İnsanın kanını donduran böylesi bir eleştiriye yer verebilecek ne gibi veriler vardı önümüzde? Eleştiri dediğin salondan çıkar çıkmaz yönetmeni asıp kesmekle yapılmaz, hele böyle hakaretten ve benzer aşırılıklardan uzak olduğu aşikar bir filmin ardından. Kendinize gelin beyefendi. Film arasında Egecan'ın altını çizdiği hoşgörüsüz çoğunluğun şanssız üyelerinden birisiniz, üstelik maalesef sizlerden sayılamayacak kadar çok var. Aslında hepimiz herkesi olduğu gibi kabullenebilsek, demiştik arada, ama herkesin içinden geldiği için olduğu gibi olması gerekirdi, bunun için insanlarda bir içinden gelme bilincinin oluşması gerekirdi, o bilincin de gelişime uyması gerekirdi, demek ki eğitimin yaratacağı bir düşünme tarzının gelişmesi gerekirdi. Egecan bir vaiz falan olmalıydı aslında, yanımda bir teyp olsaydı da konuşmasını kaydedebilseydim diye geçirdim içimden. Bırakayım temellendirilmiş sosyolojik savlarını, araba lastiklerinden ya da ispinoz kuşlarından bile bahsetse dinlenebilirdi. Daha Kanyon'a giderken yolda Müsahipzade Celal Sahnesi'nden, "Kabare" den ve başka bir konserden bahsederek, benim niye böyle şeylerden haberim olmuyor, diye düşünmemi tetiklemişti. İçimdeki istek seviyesi bu koltuktan şu karşı kanepeye seğirtme çizgisini geçeli çok zaman geçmediğinden olsa gerekti. Pazar günü "Kabare" ye gitmeye karar verdik, öncesinde de Kuzguncuk'ta kahvaltı yapalım dedik, Pazar kahvaltısı!
Tak'lardan sağ çıkabildiğim Cumartesi sabahı staj raporumu yazmak için okumam gerekenleri bitireyim dedim, ama yumurta kapıya dayanmadan ilham alamayan kalemim önüme geçti. Proje makalelerine dalayım dedim, nereden başlayacağımı bilemedim. Elimdekiler konuyu bir şekilde açıklamaya çalışıyordu, ama benim step-by-step olması gereken idealimle bağdaşmayan bir başından-sonundan-ortasından çorbası vardı ve sayfalarla öylece oynuyordum. Sonra biraz korkuyordum işin içinden nasıl çıkarım diye. Geçen dönem aynı korkular beni sardı diye kendimi saçma sapan eziyetlere vurmuştum, oysa bu sefer hiç geciktirmeden işin bilirkişisine e-mail attım ve yardım edebileceğini bildiren bir mail aldım. Sorun çözüldü, ferahlık aralandı! Büyütülecek bir şey yokmuş işte! Yine de devam etmekte direten boşluk hissine karşılık, kafamda duran ve ah ders çalışmıyorsam şimdi bunları da yapmayayım gibisinden kendimi cezalandırırcasına ertelediğim şeylere geçit verdim. Spora gittim. Dönüp odamı temizledim. Hap kadar odayı temizlemek bir buçuk saatimi alıyor her seferinde. Bir buçuk saat odam için fazla, oda dışı küçük bir zaman dilimi ve her ne kadar ortalık toplama ve temizlik takıntısına sahip olsam da işin içine su, bez ve yere eğilip üst dolaplara doğrulma girdi mi yokum ben, daralıyorum! Bir tek cam silmeye itirazım yok, o su lekelerinden kurtuldum mu inanılmaz keyifleniyorum. Ötesi inanılmaz angarya. İstemediğim, ama sonunda iyi hissedeceğimi bildiğim şeyleri de yapabiliyormuşum demek. Kafamda duracağına sildim gitti, bezler de elime yapışmadı.
Su lekeleri dedim ya, camın dışını yatmadan az önce sildim, kar yeni durmuştu çünkü. Hava buz olmuştu, ertesi gün için yaptığımız kahvaltı planlarına çöreklenmişti bu soğuk. "Kabare" biletleri de tükenmişti, aynı sahnede Nisan ayında tekrar gösterilecekti, ona gidebilir ya da daha öncesi için başka sahneler kovalayabilirdik. Yapmış olduğumuz planlar yerine alelacele, baştan savma gösteriler yerleştirmeyi uygun bulmadık, hafta içi daha verimli düşünmek üzere erteledik; ama...







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder