İki gündür acayip anksiyete oluyorum. Çok kahveden değil, kahve günde en fazla bir fincan içiyorum. Çok koladan değil, tamam eve geldikten sonra epey içiyorum ama eve gelmeden anksiyete başlamış oluyor. Çok çaydan olmamalı, epey çay içsem de en fazla uykumu kaçıracağını ve elimi ayağımı titretmeyeceğini düşünüyorum, öyle inanıyorum yani. Günün sonunda yorgun hissediyorum, ama bir yandan yorgunluk ikiye ayrılıyor; ne kadar yorulmuş olsam da içimde gizlenmiş korkunç bir ikinci enerji var sanki. Bir tarafın uykudan gözleri yanarken diğer taraf koşturmak istiyor, onun da gözleri kapansın istiyor. Bugün spora gidecektim, ama felsefe p.s.'im uzadıkça uzadı ve altı buçuğa doğru bitti; o saatten sonra gitmek kesinlikle ideal bir gün sonu olurdu, fakat Hamlet gibi olduğumdan gitmemeyi tercih ettim, yarına erteledim. Aslında iyi ki böyle yapmışım, evde beni bir sürpriz bekliyormuş ve spordan sonra son derece aç bir şekilde kendimi eve attıktan sonra yemek yiyip kendime gelebilmek için saat on buçuğa kadar tek bir dakikaya sahip olamayacağımı görmek epey moral bozucu olabilirdi.
Mezun olup Almanya'ya gitmiş Ferit arkadaşım var, meşhur projemin aktif zamanlarında karaciğerleri kağıt üstünde beraber bölütlemiştik. Şimdi benim projem Ferit'in algoritması üzerinden çalışacak, ama karaciğer lezyonlarını ayırmak için piksel aydınlıkları yerine doku benzerliklerini kullanarak bölütleme yapmam bekleniyor. Hali hazırda bu işi yapan ve geçen sene tıkır tıkır çalışmış bir kod var yani, ama başkasının yazdığı kodu anlamak ilk başta Çince'yi sökmekten farksız. Elimde dört-beş tane sırasız class, bir kısmını anlayamadığım bir dünya fonskiyon var ve sistemin çalışma prensibinden de habersizim. Hocam ise bir "Ferit'le konuşmalısın, illa ki bir noktada onun yardımına ihtiyacın var!" diyor, sonra vazgeçip "Ferit'ten hiç haber çıkmayabilir, sen kendin yazmaya çalış." diye tamamen farklı bir yön gösteriyor. İnsanın kafası karışıyor. Şimdi ben sıfırdan yazmaya başlasam, Ferit o kadar çok şey yazmış ki kodların hepsini tek satıra toplasak ekvatordan Dünya'yı dönebilir, demek benim de o boyutlara yakın bir şey yazmam lazım buradan böyle bir sonuç çıkıyor. Benim sıfırdan başlamam apayrı bir olay zaten, sıfırdan değil eksi yirmiden başlıyorum bir defa. Hadi diyelim ben bir ay boyunca uğraştım ve hiç olmazsa kaba taslak ama pek de işe yaramaz bir şeye ulaştım, sonra çat Ferit'ten haber geliyor, anlatıyor ediyor ve onun kodu benimkine beş basarak çalışıyor. Benim kod aynen çöpe. Bu hiç iyi bir seçenek değil, zira boş yere epey zaman kaybetmiş oluyorum; öte yandan Ferit burada değil ve çocuğu onca işinin arasında geçen yıl yazmış olduğu şeylere odaklamak için sürekli dürtmek de resmen taciz.
Pazartesi günü kolları sıvadım ve dersim falan olmadığı halde laba gittim. Burak Hoca geldi, birkaç ve -çok dikkati çekerim- anlamlı sorular sorabildim bu sefer, böylece hiç olmazsa kek için tornavidaya ya da çiçek vazosuna falan ihtiyacım olmadığını öğrenebildim. Biraz biraz kafamda bir şeyler oluşmaya başladı, inceleye inceleye içime sıkıntılar bastıran Ferit'in kodlarını da artık resmen ezberlediğimden yavaş yavaş fonksiyonlar arasındaki bağlantıyı da iyi kötü sökmeye başladım. Hocam dedi ki sen hiç olmazsa iki boyutlu tek bir imge için bir kod yaz ve buna imgeyi verdiğinde saçma sapan da olsa sana bir segmentasyon çıkarsın (çok teknik konuşuyorum, kusuruma bakmayın ama sorun ana hatlarıyla böyle bir şey işte). Aslında bu yürümeden önce emeklemek bile sayılmaz, ama ne yapalım başlangıç noktam yok diye tutturmuyor muydum, işte bana başlangıç! Ben bu duruma pek sevindim, labdan çıktığımda daha dik yürüyormuş gibiydim yani. Evet, şartlar kesinlikle iyi değil, çook yavaş ilerlemek durumunda kalacağım ama hiç olmazsa iki hafta sonra neden günler yetmiş iki saat değil diye ağlamak için bir sebebim olacak belki!

Sonra renk renk açıp pıt pıt düşen çiçeklerle topak olup yuvarlana yuvarlana yaza gideceğiz!
Ben böyle en kötü olasılığa mecbur, ama gururlu genç havalarındayken bugün Ferit bana mail atmış, akşam Skype'tan konuşalım sana kodları anlatayım, demiş. Eve de öyle anksiyete gelmişim ki bu mailin kıymetini anlamam bir yarım saatimi almış olabilir ve bu değer bilmezliğim şu koca evrene yapılmış düpedüz, tartışmasız ve çok büyük bir saygısızlıktır. Bir buçuk saatlik Skype seansımız sonucunda Ferit'in kafasıyla kendiminkini birleştirdim ve kodları çalıştırabilmeye sanki birkaç adım birden yaklaşmış oldum. Profesyonel hayatımı içeren (ve insana bir "profesyonel hayatı" olduğunu derinden hissettiren) ilk Skype görüşmemi de bu gece yapmış oldum, çok havalı bir görüşmeydi.
Dün sabah alarmlarımı erteleyedurayım, bir arayanım olduğunu duyunca mecbur uyandım. Ashley, dokuzu yirmi geçe, bana hamamın kaçta açıldığını sordu. Uyku sersemi idrak edememiş olabilirim diye bir daha sordurttum, evet yine aynı soruyu sordu. Sonra "Pınar?!" dedi. Ablasını aradığını sanıyormuş ve araya araya beni aramış; sabah sabah hamamın, hangi hamamın, ne hamamının, açılış saatinin benimle ne ilgisi olduğunu ve hakikaten-kaçtadır-ki olduğunu düşünerek gerekli beyin jimnastiğimi de yapmadan çıkmadım yataktan. Pazar günü buluşamadık, ama Cuma akşamı için sözleştik bugün. Galiba kahvaltıya da gidemeyeceğiz, çünkü hafta sonu dönüyor, ama olsun - şu kodlardan alnımın akıyla bir çıksam tek domates bile mantarla doldurularak üzerine kaşar-kekik-fesleğen serpilip fırınlanmış gibi ballı gelecek bana.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder