Bugün eczaneden "Unisom" adlı bir uyku ilacı aldım ama kullanıp kullanmama konusunda tereddütlerim var. İlacın herhangi bir yan etkisi bulunmadığını işaret etmek için kasanın gerisindeki üç eczacının üçü birden, kukla gösterisindelermişçesine, gözlerini iyice açarak başlarını salladılar. Prospektüse bakmadım ama internette ağız kuruluğu ve bulanık görme yapabileceğinden söz ediliyor, kullananlar ya etkisini görmemişler, çok uyumuşlar, acıkmışlar falan bir garip şeyler olmuş, memnun kalmamışlar. Özellikle sordum adamlara, bir tane aldık diye on saat uyumayız değil mi, dedim, uyumazsınız dediler. Pek güvenemedim ben bu işe. Nasıl bir şey yani bu, yatma saatimden bir saat önce alacağım ve ondan sonra ne yaparsam yapayım tık diye uyuyacak mıyım? Hakikaten uykuma yenik mi düşeceğim, beni yenecek uykuyu nasıl yaratacak acaba bu? O kadar kuvvetli uykudan uyandığımda enerjik, mutlu olacak mıyım? Uyanma kısmı tatsız olacak gibime geliyor ve feci, feci ders çalışmam lazım.
Bugün çok aylaklık ettim çünkü. Gece banyomu yaptım ve keyfime keyif katılsın diye duş jeli bile sürdüm. Eskiden her banyomda kurulmuş gibi duş jeli sürerdim. Eziyet oluyordu bazen, ama yok, böyle reklamlarda, dergilerde görmüyor muyuz kendinizi şımartın, siz buna değersiniz, köpükler möpükler. Bir yandan banyodan çıkmak ister, bir yandan çok aromaterapik kokular sürünmeye devam ederdim, neticede çok bakımlı ve huzurlu olmanın yolu buydu. Meğer kokulu sabunlarım yetiyormuş bana. Mesela şimdi çilekli sabunla yıkanıyorum. O bitince şeftali ya da hindistan cevizi falan alırım herhalde, ya da gözüme o gün ne çarparsa o.
Banyoda hindistan cevizli duş jelinin kokusunu içime çekerek rahatlarken hindistan cevizini ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha, uzun uzun düşündüm. Bir dergide birilerine en sevdikleri meyvenin ne olduğunu sormuşlardı ve bu bana nasıl boş bir soru gelmişti. En sevdiğin renk, hayvan, meyve - bunlar çok zorlayıcı ve lüzumsuz sorular. Ne demek en sevdiğin hayvan? Biri tutmuş tavşan demiş mesela. Tuhafıma gidiyor, yani insan tavşanı çok sevebilir falan ama neye göre en sevdiği hayvan tavşan oluyor ki? Sana göre en sıcak hayvan olur, ne bileyim en sevimli suratı olan hayvan olur, ama en sevdiğin? Örneğin en sevdiğim renk diye bir şeyim yok benim, hiç de olmadı. En sevdiğim meyveye gelirsek, deli gibi elma yiyor olmama rağmen çok sofistike bir şekilde, hindistan cevizi deyip noktayı koyabilirim. Muhteşem bir şey bu hindistan cevizi. Bunu geçmişte de çok söylemiştim, ara ara yine söyleyeceğim. Hin-dis-tan ce-vi-zi.
Duş jeline dönersek, her banyoda Body Shop'ın hindistan cevizli jelini sürdüğüm sıralarda, spor yaparken burnuma jelin kokusu gelirdi. Ben mi uyduruyorum diyeceğim ama uydurmuyorum herhalde. Etkisi olmuyor değil belki de. Yine de her banyo sürmek durumunda değiliz. Neyse, yine uzatıyorum bak, dayanamıyorum. Evet, jeli sürdüm ve çıktıktan sonra yine hindistan cevizli ve ışıltılı kremimi bile sürdüm. Bakın bu da bendeki başka bir yenilik. Her banyodan sonra seksen saat kremlenmiyorum artık. Böyle arada bir, vaktim keyfim olunca yapıyorum. Zaten seksen saat sürmüyor, topu topu iki bacak; ama diyorum ya hep, sürekli ve mecburi bir hareket halini alınca insanın içine afakanlar basabiliyor. Az kremli iken de yeterince nemli ve mutluyum. Hem kış geldi, ışıltıları her dakika göremiyorum. Sporda bacak çalışırken iki sim göreceksem bari her gün görmeyeyim de gördüm mü heyecanlanayım.
Evet, bir banyoda duş jeli sürüp banyodan sonra kremlendiğimi üç paragrafta anlattığıma göre küveti doldurup köpük banyosu yapmış olsam herhalde roman yazmıştım şimdiye. Ah, bir küvetim yok ki şu içimdeki cevher ortaya çıksın!
Krem. Kremi sürdükten sonra saçlarımı kuruttum, yanaklarım hararetten kırmızı kırmızı oldu. Banyo da saunaya dönmüştü zaten, her şey uykum için. Sonra yavaş yavaş yatağıma geçtim ve kitabımı okumaya başladım. Saat üçü geçmişti. Gözlerimi çok açmamaya gayret ediyordum ki fazla ışık girip uykumu kaçırmasın, abajura da sırtımı dönmüştüm. Bir ara, hiç saate falan da bakmadan, kapadım gözlerimi. Uyuyordum galiba. Evet, gerçekten uyuyordum sanırım. Sonra başka bir ara uyanıp ışığı kapattım ve uykuma döndüm. Başarmıştım!
Yalnız, uyanmayı başaramadım işte. 10:58'de yataktan fırladığımda İtalyanca'yı resmen kaçırmış bulunuyordum. Olsun, dedim ve güçlü felsefem "Her şeyin bir nedeni vardır!"a dört elle sarıldım. Bu cümleyi kahvaltımı yapıp oyalandıktan sonra evden çıkana değin birkaç kez tekrar ettim. Madem "Zaten Taksim'deyim!" günü olmayacaktı bugün, o halde Nişantaşı'na gidebilirdim. Evden Nişantaşı'na yürüdüm, bir saat on dakika gibi bir zaman aldı. Mecidiyeköy'de bir arkadaşım telefon açıp bana "Neredesin, Mecidiyeköy'de gibisin sanki?" dedi. Etrafıma bakındım, gülerek "Sen neredesin?" dedim. "Evdeyim, trafik sesinden orada olduğunu tahmin ettim." dedi. Bir kahkaha patlatıp "Hadi canım!" dedim. Arkadaşım, beni konuşmanın uzunluğu kadar dakika önce bilmem nerede gördüğünü söyleyene dek oyunu sürdürmeye kararlı olmalıydı, ama olamazdı; zira öyle çok samimi olduğum ya da uzadığı zaman ucuzlaşan böylesi çabalara girecek biri değildi. Arkadaşımın kişiliğine göre beklendik fakat durumun tuhaflığı nedeniyle beklenmedik sonuç ise şuydu ki arkadaşım gerçekten evindeydi ve bulunduğum bölgeyi arka plandan gelen üç beş saniyelik korna seslerinden eliyle koymuş gibi saptamıştı. İstanbul'da onca trafik yüklü semt varken Mecidiyeköy deyivermişti, sanki orada yatıp orada kalkıyormuş ve Mecidiyeköy'ün kendine has motor gürültülerini diğerleriyle asla karıştırmazmış gibi!
Önce Şakayık Sokak'taki Soda'ya, "Escape" sergisine, ardından C.A.M. Galeri'deki "7" sergisine gittim. İlki bir "çağdaş mücevher sanatı sergisi"ydi, İsveç asıllı Hanna Hedman "İnsanoğlunun zayıflıklarından, karanlığından, ölümden, doğadan ve hikaye anlatıcılığından ilham alıyorum. Güzel ve hoşa gitmeyeni, ciddi ve sevimli olmayanı ilginç buluyorum; acıklı ve tiksindirici olan aynı zamanda güzel bir şey de olabilir." diye anlatmış esinlerini. Sanat yapacağım diye adı "takı" olmasına karşın insanın üstüne başına takamayacağı büyüklük ve şekiller yaratmamış sahiden; aynı zamanda işin içinde düşünsel bir şeyler olduğunu da gözler önüne sermiş.
İkinci sergide ise yedi farklı sanatçının yapıtları vardı. Böyle karma şeyleri seviyorum. Sergi yarın sona eriyor, ama gitmiş kadar olacaksınız şimdi:
"Fatma Tülin, resimlerinden aşina olduğumuz, tekil olanı çevresinden soyutlayarak görmeye ve göstermeye yönelik bakış açısını bu kez farklı bir ifade aracıyla, fotoğraf aracılığıyla yansıtmak istiyor." Bayıldım ben bunlara. Öyle entel havalarda değil ama; çok büyük, taptaze ve çok sade oluşlarından.
"Aynaya bakan ben ile aynadaki ben aynı değildir; biri gerçek bir varlık diğeri ise sanal bir görüntüdür." Kezban Arca Batıbeki'nin çalışmalarının, özellikle üsttekinin şahane bir görselliği vardı. Tünel - ALANİstanbul'da 'Popartistanbul' sergisinde 19 Kasım'a kadar başka eserlerini de görebilirmişiz!
"Mehmet Kısmet'in 'Triplet' adlı fotoğrafı, üstü örtülmüş bir yalnızlık ve sessizlik olgularına dikkat çekerken yine insanın iç dünyasına 'sessiz' gönderme yapıyor ve bir 'kaçış' olgusunu devreye sokarak dış dünyadaki gerçekliği sorgulatıyor." Ben 'Triplet'ten çok etkilendim. Bir yerlere yetişme, bir şeylerin tadını çıkarma arzularımın resmedildiğini; bir yerde ne şekilde bulunduğumu, o yerde ruhumun ve bedenimin ne kadar bütün olduğunu sorguladığımı hissettim. Özellikle ortadaki fotoğrafta, ilk fotoğrafın huzuru ve güzelliğine dahil olmakla olmamak arasında, zamansızlığa inat ederek kareye girmeye çalışırken aceleciliğiyle bir şeyleri bozma korkusuna kapılıp salıncaktan uzaklaşmayı da isteyebilecek biri vardı. Ve son fotoğrafta, üzerine o kadar kafa yorduğumuz görüntüler, ayrıntılar, sandığımız kadar baskın değildi; olması gerektiği gibi, yalnızca güzel olanı, mükemmelleştirerek yorucu yapan bizlerdik.
Bunlar da Murat Germen'den. "[Solda] 'Domus Modus'ta apartman daireleri içinde mahrem olması gereken farklı insan halleri, pencerelerin saydamlığıyla mahremliğinden sıyrılıyorken, [sağda] 'Struggle in Vein' adlı çalışmasında ise aynı mahrem-mahrem dışı halleri çoğaltarak onları farklı konumlara taşıyor ve bu yolla insanların bitmez tükenmez didişmelerine gönerme yapıyor."
Hazır Nişantaşı'ndayım, o galeri senin bu galeri benim gezeyim hevesini attım kafamdan. Karnım acıktığından Kırıntı'ya oturdum, gitmeden bir TimeOut ve Women's Health aldım. Bebek'te çalışan ve son gittiğimde sohbet ettiğim garson kız geldi yanıma. "Bebek'ten buraya transfer oldum!" dedi, "Ben de bugün Bebek'ten buraya transfer oldum!" dedim. Buharda sebzemi istedim, yanında çok sevdiğim, çok çok çok sevdiğim mısır ekmeği ve soğanlı ekmeklerinden getirdiler. Dört koca ekmek topunu silip süpürdüm. Dergileri karıştırdım, Kasım ayıyla ilgili fikir edinmeye çalıştım. İçim biraz rahatsız gibiydi bugün, çok da hevesli değildim bir şeyler bakınmaya ya da yapmaya. Zaten o kadar çok sergi, konser, gösteri var ki bazen içim eziliyor okurken. Operaya mı gideceksin, klasik müzik konserine mi, yirmi farklı semtte iki yüz farklı sergi arasında mekik mi dokuyacaksın, ne yapacağız sahiden? Emekli falan olsaydım, diyorum içimden, ama emeklilik yaşında aynı zevklere sahip olmazdım belki ve böylece bu dileğimin de bir mantığı kalmıyor. Kitap fuarına nasıl hevesleniyordum, ama ne çok işim var okulda. Kitapları koklayamama olasılığım bana üzüntü veriyor, öte yandan çok işim olmasından ötürü feci sıkıntılarda değilim. Çok karışık duygularım var sahiden.
Kalkıp çarşı pazar gezdim biraz. Bir şeyler daha aldım kendime, şöyle cam göbeği üzerine sarılı pembeli bilezikler aldım. Beğenip dört şubenin dördünde de bedenini bulamadığım bir montun bedeni gelirse haberim olsun diye telefon numaramı bıraktım. Bej renkli bir kadife şort denedim, beğendim, ama almadım. Alsam niye aldım diyecektim, almadım niye almadım diyorum, eh hayatımda bir şey değişmeyecekti demek. Param cebimde kaldı.
Kalkıp çarşı pazar gezdim biraz. Bir şeyler daha aldım kendime, şöyle cam göbeği üzerine sarılı pembeli bilezikler aldım. Beğenip dört şubenin dördünde de bedenini bulamadığım bir montun bedeni gelirse haberim olsun diye telefon numaramı bıraktım. Bej renkli bir kadife şort denedim, beğendim, ama almadım. Alsam niye aldım diyecektim, almadım niye almadım diyorum, eh hayatımda bir şey değişmeyecekti demek. Param cebimde kaldı.
Tüllü elbise vardı ya, annem yarın haftalık gezmelerinde ondan görürse bana düşüncelerini aktaracak ve sonrasında belki sahiden alırım onu. O elbise hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum, çünkü böyle saçma sapan kişisel ayrıntılarda boğulmak sinir ediyor beni.
Eve yine yürüyerek döndüm, yolda İstem aradı beni. Telefonu kapattığımızda ayaklarım, ciğerlerim kuvvetlenmişti ve iPod'umda daha önce dinleyip dinlemediğimi bile bilmediğim şarkı sanki o sırada çalabilecek en hayat dolu şarkıydı. Benekli deftere onu aramak için aldığım notun üzerini o çizdi ve birkaç dakikada ne güzel şeyler söyleyiverdi bana. İnsan hakikaten başkalarıyla güzelleşiyor. Giydiğim hiçbir şeyi başkaları beğensin diye giymediğimi biliyorum örneğin, ama birkaç gün üst üste kimseyi görmediğim zaman daha "sıradan" giyindiğimi fark ediyorum. Değersiz ayrıntılar büyüyor; böyle günlerde bordo ve yeşil iki çorap arasında saatlerce kararsız kalabilirim, çünkü gitgide ben merkezci oluveriyor insan ve yanında uzun süre başka bir ses yoksa düşüncelerinin içinde yitip gidiyor. Oysa etrafmızdaki başkaları hayatımıza mutlak bir renk katıyor, sonu bencilliğe varacak tehlikeli yalnızlıklardan alıkoyuyor bizi. Huzurlu yalnızlığın yolu insanları sevmekten geçiyor - ikisi nasıl da dengeli bir bütün aslında.
İşte böyle düşünceler içinde evime döndüm, yemeğimi yedim, House'ın ilk sezonunu bu akşam bitirdim. Sekizinci bölümü kaçırdığımı, on sekizinci bölüme tıklayacağım diye sekizi açtığım akşam fark etmiştim, bu akşamki telafiyle yarın ikinci sezona geçmeye hak kazandım. Maalesef bugün ders çalışmadım, çünkü yumurta kapıyı iteklemiyor gibi geldi bana. Yarın kapıyı açmamla beraber odam paskalya bayramına dönecek.
Saatler geri alınıyor diye çok hevesliyim. Havanın daha da erken kararmasını istiyorum. Kış günleri hava karardı mı içime huzur çöküyor. Dışarısı bir de soğuk olsun, evime geleyim, çalışayım istiyorum. Gökyüzü aydınlıkken evde oturmak hoşuma gitmiyor sanki, nedenini ben de bilmiyorum. En çok kışı seven -en sevdiği mevsim kış- annem, kışın herkesin yeri daha bir bellidir, dedi; hani genelde evimize daha erken gidiyoruz, kapalı yerlerde oluyoruz, öyle belki. Her şeyin bir zamanı var galiba. O kadar korkuyordum kıştan, oysa şimdi geldiğine seviniyorum. Ne güzel, ne güzel bir his bu!
Ders çalışmaya bayılmıyorum, hala dünyanın en tatlı işi değil formüllerle boğuşmak, ama garip bir şekilde soğuk havadan kurtulup masamın başına kurulmak ve çalışmak falan istiyorum! Tabi işin bir de laba kapanıp çalışma kısmı gelecek, ama insan her şeye alışıyor, ona da alışırız. Yalnız bir şeyleri "alıştığım için sevmek" istemiyorum; içten içe sevmediğim bir şeye zamanla alışıp onu mecburen sevmek, oyuna gelmek gibi, kadersizce. Sevdiğimi yaşamak istiyorum, alıştığımı sevmek değil. Zamanla.
Ne oldu biliyor musun blog, gerçekten uykum geldi! Bu gece bir saat de fazladan uyuyacağız, ve sanırım gerçekten de bir saat fazla uyuyacağım, yani gerçekten uyuyacağım! İlaçsız milaçsız! Bugün düşündüm de, yatmadan önce birilerinin bana "Haydi bakalıım, artık yatıyoruuuz, iyi geceleer!" demesini, beni yatırmasını, ışıkları söndürmesini bekler gibiyim. Bu olmadıkça ne zaman ve niçin uyuyacağımı kestiremeyerek uykusuz kalıyorum adeta. Çalan radyoyu susturmak, bilgisayarı kapatmak tuhaf, hatta yanlış geliyor. Neyse ki az önce kocaman bir iyi geceler öpücüğü aldım yanan gözlerimden; onlar fincanımı, yüzümü, dişlerimi yıkayıp hikayesi akmayan ama hiç olmazsa sayfaları çabuk çabuk akan kitabımı okumamı yerinde kılıyor!
Tatlı uykular!
İşte böyle düşünceler içinde evime döndüm, yemeğimi yedim, House'ın ilk sezonunu bu akşam bitirdim. Sekizinci bölümü kaçırdığımı, on sekizinci bölüme tıklayacağım diye sekizi açtığım akşam fark etmiştim, bu akşamki telafiyle yarın ikinci sezona geçmeye hak kazandım. Maalesef bugün ders çalışmadım, çünkü yumurta kapıyı iteklemiyor gibi geldi bana. Yarın kapıyı açmamla beraber odam paskalya bayramına dönecek.
Ders çalışmaya bayılmıyorum, hala dünyanın en tatlı işi değil formüllerle boğuşmak, ama garip bir şekilde soğuk havadan kurtulup masamın başına kurulmak ve çalışmak falan istiyorum! Tabi işin bir de laba kapanıp çalışma kısmı gelecek, ama insan her şeye alışıyor, ona da alışırız. Yalnız bir şeyleri "alıştığım için sevmek" istemiyorum; içten içe sevmediğim bir şeye zamanla alışıp onu mecburen sevmek, oyuna gelmek gibi, kadersizce. Sevdiğimi yaşamak istiyorum, alıştığımı sevmek değil. Zamanla.
Ne oldu biliyor musun blog, gerçekten uykum geldi! Bu gece bir saat de fazladan uyuyacağız, ve sanırım gerçekten de bir saat fazla uyuyacağım, yani gerçekten uyuyacağım! İlaçsız milaçsız! Bugün düşündüm de, yatmadan önce birilerinin bana "Haydi bakalıım, artık yatıyoruuuz, iyi geceleer!" demesini, beni yatırmasını, ışıkları söndürmesini bekler gibiyim. Bu olmadıkça ne zaman ve niçin uyuyacağımı kestiremeyerek uykusuz kalıyorum adeta. Çalan radyoyu susturmak, bilgisayarı kapatmak tuhaf, hatta yanlış geliyor. Neyse ki az önce kocaman bir iyi geceler öpücüğü aldım yanan gözlerimden; onlar fincanımı, yüzümü, dişlerimi yıkayıp hikayesi akmayan ama hiç olmazsa sayfaları çabuk çabuk akan kitabımı okumamı yerinde kılıyor!
Tatlı uykular!












