19 Ekim 2010 Salı

Taşla(n)ma



Ne dertliyiz değil mi bazen? Ne de güzel dertliyiz oysa. Daha birkaç hafta önce aynadaki aksime baktığım sırada, aslını astarını tam da bilmediğim bir sızı geldi yerleşti içime. Ne kadar anlamsız çizgiler, diye düşünüyordum, ne kadar da gereksiz; üstelik neye dayandırdığımı anımsayamıyordum ama bana öyle geliyordu ki hastalıklıydılar da. Yıkayınca geçiyor, diyordu kız, en fazla iki yıkamada akar gider bunlar. Peki diyordum, madem zaten iki yıkamayla gidecek bu çirkin çizgiler, neden bunun için uğraşılıyor, neden insanlar ölüyor bunun için? Garip. Neden insanlar ölüyor diye soruvermiştim; ama insanların neden öldüklerini, sahiden ölüp ölmediklerini bilmiyordum; bu soruyu nasıl sorabildiğimi bilmiyordum ki. Makinelerde yapılıyor bunlar, diyordu kız, ama kafamdaki kaynağı belirsiz çağrışımların yankısını silemiyordu sesi, ve ben hâlâ anlayamıyordum, çünkü henüz bilmiyordum.

Bu pazar günü, bir daha yanılamayacağım, bilmediğimi sanamayacağım bir kesinlikle öğrendim sahiden öldüklerini. Sahiden diyorum ya, sahiden, oysa böylesi bir sahiciliği almıyor, alamıyor aklım. Bir masal gibi adeta; o kadar, o kadar uzakta olmalı ki tüm bunlar, yani başka bir dünyada, başka bir evrende yaşanmalı, yaşanmayan bir yerde, zamanın geçmediği bir yerde, aslında kimsenin olmadığı bir yerde. Nasıl demeli, nasıl anlatmalı ki burada ne ümit var ne ümitsizlik. İkisinin birden içi boşalmış, öyle bir sözlük ki burada bu dört harfli sözcüğün kendisi de, eş anlamları da, yan anlamları da yok, çağrışımları yok. Kalbi çarpan insanlar bunlar; bir kısmı uzanmış, içlerinde büyüyen bir nefessizlik, etrafındakilerde sonuç arayışına girmeyecek denli haklı, yerinde, içten isyanlar yürüyor. Hepsini görmüşler. Olacakları bilerek ve umursamayarak çalışmalarına izin veren devleti, onları zehirleyenleri rüşvet belleyip ayrılan memurları, on beşine gelmeden soluğunu alacak atölyelerde sabahlayanları. 

Hayalleri varmış eskiden ve bunlar senin benim hayallerimiz gibi değil; sade şu yazıda iki çocukluk hayali büyüyüp öğretmen olmak, köyü eğitmek demek. Olanaksızlıklar çıkmış karşılarına, yine senin benim derdim gibi değil; hayallerini bırakıp otlaklara gitmişler, sonra iş var diye şehre gelmişler. Çalıştıkları yerde yatabiliyorlarmış da üstelik, böylece konaklama masrafı da olmuyor ve kazandıkları tüm parayı yine memlekete yolluyorlarmış. Sözde ekmek kapısı kimilerinin ilk ve son işi olmuş. En şanslıları şimdi arada bir köy meydanına inip kendi kadar şanslı olanlarla soluğunun izin verdiği kadar sohbet ediyormuş. 

Böylesi bir kabullenme nasıl anlatılır ki? "'Her insan gibi hayallerimiz vardı. Evlenecek, yuva kuracaktık. Şimdiyse, iki sene sonra öleceğiz zaten, bir de evlenip kadını, çoluk çocuğu mağdur etmeyelim diyoruz.'" Askere gidecekleri sırada fark edilmiş bir çoğunun hastalığı; doktorlar iyi beslenmelerini, yorulmamalarını, bol bol dinlenmelerini tembihlemiş. İmkan yokmuş buna. Sahiden, hastayım, deyip dinlenmemişler bile. Yataklara düşene, elleri kolları hiç kalkmaz oluncaya, makinelere bağlanmadan nefes alamaz hale gelinceye kadar çalışıp para göndermişler. "'Devletten ne mi yapmasını istiyorum? Bu hastalığa yakalanmamızı önlemediler madem, en azından eşlerimize, çocuklarımıza ne olacak diye düşüne düşüne gözümüz arkada ölmeyelim, maaş bağlasınlar. Keşke sağlığım yerinde olsaydı da bunu istemeseydim.'" Tanrı'm, yere göğe sığabilecek bir şey midir bu?

"'Doktor sıcak yerlere gidin diyor; nereye, nasıl gidelim?'"

"'Devletten ümidi kestik' diyor hiçbir duyguyu ele vermeyen bir sesle, 'Şimdilik Allah'tan kesmedik. Babam bitkisel ilaç almaya gitti. Ne yapsın çocuğuyum, ümit ediyor hâlâ'. Bunu söylerken bakışı iki aylık kızı Rumeysa'ya takılıyor. Şimdi onlara babası ve 16 yaşındaki erkek kardeşi bakıyor. Ama o ve babası ölüp erkek kardeşi evlenince ne olacak? 'Sahip çıksınlar bize' diyor; ilk defa bir duyguyu, öfkesini ele veriyor sesi [...]. 'Suçun büyüğü devletin. Yurt dışında bu işi makineler yapıyormuş, burada biz... Bizim geleceğimiz yok, en azından kızım için gelecek istiyorum. Geçinebilsinler, yeter. Çok mu şey istiyorum?'"

Hepsini işitir, hepsini görür gibi oldum. Sesleri kulaklarımdaydı, ve bu tınısı kendine has seslerde o kadar başka duygular öylesine baskınlardı ki yorumlayamadım. Bildiğim kelimelerle bu insanların hissettiklerini, yaşadıklarını açığa vuramadım. Yanı başımdaydılar ve ben, utanıyordum. Utancımdan üzülemiyor, konuşamıyor, sinirlenemiyor, isyan edemiyordum. Onların duyguları, hayatları, istekleri karşısında utanmaktan başka şey yapamadım o an. Bendeki hayatı onlarla paylaşamadığımda avucumda utançtan başka ne kalabilirdi? Kendimle ilgili en ufak bir şey düşünmeye tenezzül etmeye, var olmaya, yaşamaya utandım.

"Evden dışarı atıyoruz kendimizi. birkaç adım sonra biri durdurup niye geldiğimizi soruyor. Çatılıyor kaşları: 'Yaramızı açıp, bakıyorsunuz. Bak, ama çare bulabiliyorsan bak.'"

Anladınız mı neden utandığımı?

"Erzurum'a giden minibüse biniyoruz, aynı soru: 'Niye geldiniz?' Anlatıyoruz. 'Öldüler' diyor şoför, sesi kesik sesik, 'çok öldüler, hep genç öldüler. Hep de benim İstanbul'a götürdüğüm çocuklardı ölenler.' Biz dönüyoruz, Taşlıçay köyünde gençler ölüyor, çok ölüyor. Tek istekleri, çocukları geçinebilsin diye, emekli olma hakkını almak. En azından gözleri arkada kalmadan ölme şansını tanıyın onlara."

2 yorum:

Damlo dedi ki...

evlendikten sonra, yani aslında evlenmeyle ilintili değil tamamen yoğunlukla ilgili, tüm yazılarını baştan aşağıya okucam, böyle dikkattli dikkatli, şimdi kendimi hiçbi şeye veremiorum :S allah bilir kaç tane altını çizeceğim cümle yazdın şu son zamanlarda. öyle işte, işte ben böyle bi hal içindeyim lala lalalala laaa

pın dedi ki...

sen hele bir evlen yarın :)) mutluluklar damlo, her şey gönlünce olsun!!!