3 Ekim 2010 Pazar

Porselen (1)




Kuşların pazar günü epey keyifli geçiyor. Bugün hepsi yüzmeye gitmişler. Teknelerin süzüldüğü, büyük gemilerin geçtiği sulara serpilmiş, ufak beyaz ve iri turuncu topların arasında oyunlarını, dinlenmelerini sürdürüyorlar. Yüzme bilmeyenlerin pazarları da farklı bizimkinden, davetsiz misafirleri engelleyen kesici tellerin üzerinde hoplayıp zıplayabiliyorlar.

Kuşlar böyleyken biz sayısız hayatı, düşünceyi, renk kıvılcımlarını, koku ve tadı birleştirip öbek öbek masa ve sandalyelerde toplandık. Onlar ne düşünüyor bilmiyorum, ama ben akşamlarımı hangi mutlulukların ve neden içimi doldurduğunu anımsamak istiyorum. Nedense son zamanlarda, çoğunlukla böyle oluyor. Gündüz vakti koşturuyorum, renkli çemberlerin içinden geçiyorum ve sonra akşam oluyor, abajurun ışığında eşyaya bütün bir kişilik iniyor. Yaşadıklarımı, konuştuklarımı düşünüyorum, fakat sanki düşünmüyor gibiyim, sanki benim için baktığım her yere hepsinden parçalar yerleştirilmiş ve ben onların arasında kendime, vasıflarıma, yarattıklarımın ve benden bağımsız şekilde yaratılmışların birleşimine şükrediyorum. "Sanki düşünmüyor gibi" halimin sürmesi tatlı geliyor. Bir yandan yazmak istiyorum, yazmak; bir yandan yalnız hissetmek, durmak istiyorum. Ertelemek değil, kaçırmak değil. Bunun hep böyle sürmesini diliyorum; ama bir şeyler oluyor, bir şeyler oluyor olmalı ki anlatmak istediğimde tıkanıyorum. Bu nedenle anımsamaya çalışıyorum; çünkü biliyorum, içimde hala aynı mutluluk, aynı istek var, sadece biraz oyun oynamak, aranıp bulunmak istiyor.

Saklambaç oynuyoruz, ben ve duygularım. Yerinden oynattığım mobilyanın, hafifçe kaldırdığım çerçevenin arkasından anılar, belli bir sıraya tabi olmaksızın çıkıyor. Puzzle oynuyoruz, ben ve duygularım. Sırasız parçalar karışık duruyor; ama sırasız olmalarını seviyorum bugün. Kronolojiyi bir kenara bırakıp parçaların anlamlarına yoğunlaşmak, o an elime gelen parçayı yorumlamak daha sorunsuz, daha doğal geliyor.

Doğal. Bugün yüzüme hiç fondöten sürmedim. Pudra da sürmedim. Fondöten veya pudra sürmemişsem yüzüme daha başka hiçbir şey sürmem, sürmezdim. Kırmızı burnumun ve kenarlarından gelen yanaklarımın rengi açılmadan adı "allık" olan bir şeyi al yüzüme süremezdim herhalde. Bir yandan yanaklarımda toprak rengi allığımın ışıltısını görmek istiyordum, ama hayır, fondöten istemiyordum işte. Gerçi her gün sürdüğüm de öyle tek kat bir şey, elime bezelye tanesi kadar sıkar yüzümde gezdiririm; ama bugün onu da istemiyordum. O olmadan allık olmuyor. Aldım allık fırçasını elime, meydan okur gibi, yanaklarıma puf puf allık sürdüm biraz. Sonra dudaklarıma kremimi sürdüm. Evet, bunu yaptım! Fondöten olmadan allığımı sürdüm, evet, burnum biraz kırmızı kaldı, ama bugün bunu istemiştim ve istediğim şeyi yaptım. 

Dün gece izlediğim filmde Diane Kruger'ın yataktan kalktığı gibi çıkmış izlenimi veren saçları gibi güzeldi yüzümün rengi. O bir film; kim bilir ne kadar uğraşmışlardır o saç öyle görünsün diye, diye düşünülebilir tabi, ama hayır. Yüzünde makyaj vardı, buna karşın saçları yalnız yıkanıp kurutulmuş, soğuk ve nemli kış sokaklarından geçmişti. Birtakım kalıplardan, kat kat üst üste dizdiğim kabuklardan arınıyorum gitgide. Arzularıma ulaşabilmenin yolunun belli sıkıntılardan geçmek olduğunu sanır ve bunları sorgulamaksızın uygulamayı sürdürürdüm. İçime buhranlar otura otura aynanın karşısına geçer, o minik bezelye fondöteni illa sürerdim. Bir yanım "Ne olacak, sürmeyiver!" dediği an "Ne münasebet!" diye karşılık verir, "Elime yapışmaz ya!.." diye söylene söylene sürerdim. Yine sürerim, ama sürmeyi bu denli istemediğim zamanlarda sürmem artık. Meğer kendime böyle şeylerin iznini verebilir ve yine özenli, yine ben olmaya devam edebilirmişim. Makyaj beni güzelleştirmek, çok özenli, çok güne hazır yapmak için değilmiş; o gün canımın ne istediğini yansıtan bir şeymiş. O gün porselen burunlu ve pembe yanaklı olmak istiyorsam öyle olabilirmişim, sadece allık sürüp bunun keyfini yaşamak istiyorum da diyebilirmişim. Çıkan sonuçların hepsi güzel, hepsi farklıymış ve duygularımın çeşitliliğiyle makyaj malzemelerimi birbirine ekleyebilmek, hayatımda böylesi bir hafifliğe izin vermek, ruhumu içimden geldiği gibi yüzümde taşıyabilmek en güzeliymiş.

Hiç yorum yok: