11 Ekim 2010 Pazartesi

Bir otobüs filmi



Bugün otobüsle eve dönerken yolculuğumun bir film olmasını düşledim. Solumda oturan çocuk, otobüs kalkmadan biraz önce cep telefonuyla konuşuyordu. "Moralim bozuktu işte ya..." dedi, bu sırada ben montumu çıkartarak kaldığım yerden müzik dinlemeye dönmeye çalışıyordum. Sağımdaki düzgün giyimli, eh fena da sayılmaz diğer çocuğun stili ve havası, telefon ekranının dinlemekte olduğu radyo istasyonunu, hatta diğer istasyon seçeneklerini ifşa etmesiyle yerle bir olmuştu.

Otobüsün en arka sırasında oturduğumuz için diğerlerinden daha yüksekte bir beşliydik. Binen, ilerleyen, aranan, gülen veya ifadesiz herkesi rahatça gözlemleyebiliyorduk. Sonra herkes kendi dünyasına döndü. Ben, fon müziklerime döndüm. Kızın yürüdüğü, esintinin rahatsız etmediği, kızın yorulmadığı, müziğin kızı beslediği bir sahneydi. Otobüse insanlar doluşuyordu ve kamera seçmece odaklanıyordu kimisine. Sevgilisine su şişesi uzatan kız, şişeden bir yudum alıp kalanı sevgilisine uzatan oğlan, gülerek arkaya ilerleyen kaküllü kız, elleri dövmeli başka bir kız, kaküllü kızla alakalıymış gibi görünen ama sonradan bu hususta kafamı karıştıran oğlan. Müzik hepsini çarpıcı, yaşanılır kılıyordu ve hareketleri, örneğin kaküllü kızın arkaya doğru yürürken yüzüne yayılan heyecanlı gülüş, sahnenin yansıttıkları vurgulansın diye ağır çekim olabiliyordu. Morali bozuk oğlanın omzuna yaslanıp mutlulukla hüznü aynı anda barındıran belli belirsiz gözyaşları dökmeliydim, ve bu harika bir film olduğu için o hiçbir şey yapmadan dışarıyı izlemeye devam etmeliydi. Benden etkilenmez, bana soru sormaz, bana katılmazdı. Müzik çalardı ve o yalnızca sahneye gereken bir omuz olmayı sürdürürdü. Sadece, herhangi bir omuz. Müzik ve sahne bunu gerektiriyordu.

Hiç yorum yok: