Burası Ankara.
Burada sıcak yapıyor ara sıra, akşamüstüne kadar, ama gölgede yine esinti ve ferahlık oluyor, sonra ağaçların altları oluyor. Öyle çok kaliteli bir ses vermeyen, hatta eni konu kulak tırmalayabilen bir radyodan, bütün gün güneş aldığı için kademe kademe cehennem sıcaklarına çeviren önü yanı camlı mutfağa aşağı yukarı hep aynı şarkıları çalan kanalın tanıdık ezgileri doluşuyor. Dışarda ufak çocuk bahçesinde çocuklar oynuyor, sayıca az refakatçilerinin sesi çıkmıyor. Çocuklar istedikleri gibi bağırıyor.
Burada mı yoksa bir süredir mi bilinmez, hayat kendini daha bir hissettirerek yaşanıyor. Korkular yok, huzursuzluklar yok, çekinceler ve güvensizlikler pek kalmadı. Umutsuzluklar var mı, neden olmasın, bazen hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi tüm kağıtlar buruşturulup atılmak, tüm yemekler dökülmek, tüm kapılar çarpılmak isteniyor. Eşya yalnız, eşya mutsuz.
Burada her şeyin dili var; masaların, gölgelerin, güneşin, ana caddedeki dükkanların, sokakların. Herkesin birbiriyle konuştuğu bir yer burası. Yalnızca hayal kurmam yetiyor başkalarına kavuşmama, başka insanlara ve başka yerlere. Yine burada, diğer mahallelerde, geçmişimden izler bıraka bıraka gezip dolaştığım, güldüğüm onca yer; koltuğumda rahat rahat otururken, bir melodiye yahut bir kokuya bile ihtiyaç duymadan seyahat edebiliyorum.
Gerçekten nasıl yalnız olunur, bilmem. Yalnızlık nedir, onu da pek bilmem. Çok farklı şekillerde kendini gösterebilir, onun için şu yalnızlıktır ama böylesi değildir, denmez. Fakat burada yalnızlık olmaz, hayır. O yalnızlıklar burada barınmaz. Burası bunaltmaz; sarar, güldürür.