31 Temmuz 2011 Pazar

Platonik Aşklarım


Ne zaman dışarda hafif bir esinti olduğunu anlasam, yaprakların kıpırdadığını ve bulutların güneşi engellemediğini görsem kendimi dışarı atmak istiyorum. Dışarda yapmak istediğim bir şey, gitmek istediğim bir yer yoksa, evimde, kendi halimde de iyiysem çelişkiye düşüyorum, oysa çelişki pek tatlı bir şey değil. Tam karşımda kocaman bir ağaç var, ne kadar uzun ve ulu olduğunu belki ilk kez böylesine, şu an fark ediyorum. Nedir beni kendisine çağıran bu şey? Ağacın yaprakları beni çağırıyor, ama bana ne vaat ediyor? Buradan bakınca öyle çekici, öyle dayanılmaz duruyor ki yanına gitmediğim her an kaybediyorum. Yanına gittiğimde ise o büyülü çağrısından eser kalmıyor; rüzgarın sesi, havanın kokusu yok. Her dalında ayrı bir enerjiyle karşımda dans eden şu ağaç, cezbedip ümitlere boğduktan sonra ortada bırakacak beni. 

Yapacak bir işim, gidecek bir yerim, konuşacak kimsem, mutluluğumu paylaşıp gözyaşlarımı silecek bir sevgilim olmadan da mutlu olmak istiyorum. Yalnızlığı bu kadar seviyorken bir başkasına ihtiyaç duyabileceğim fikri çok lüzumsuz, bir o kadar da olanaksız geliyor. Kendi kendine yetebilmek nereye kadar mümkün? Dün kendimle ilgili bir şey hatırladım: kendimi tanımlarken sevdikleriyle yaşayan, hayatını sevdikleriyle anlamlandıran ve hayatın anlamını sevmekle bağdaştıran biri olduğumu söylemiştim zamanında, kendi kendime. Sevmeyi çok sevdiğimi söylemiştim. Sevmiyorum şimdi, sevemiyorum ya da bazen çok seviyor ama o kadar sevilmediğimi görüp geri çekiliyorum. Beni o kadar sevmediğini görüp kendimi geri çektiğim şeyler insanlar değil fakat, bir önceki cümleden öyle bir anlam çıkıyor sanki; ama hayır, insanlardan söz etmiyorum. İnsanlarla aramdaki sevgiyi irdelemiyorum, o bir şekilde olması gerektiği gibi gelişiyor zaten; ben eşyadan, cansız varlıklardan, duygulardan söz ediyorum. Bazen hüzün beni yeteri kadar sevmiyor, heyecan beni kandırıyor. Bir tabak yemek hemen bitip kayboluyor, o zaman o da beni benim onu sevdiğim kadar sevmiyor. Mutluluktan söz etmeyeceğim, çünkü bir şeyler beni yeteri kadar sevdiğinde onun adı mutluluk oluyor; mutluluğun beni sevmesi ya da sevmemesi gibi bir şey yok. Kelimeleri çok seviyorum ama hava onları benim kadar sevmiyor, dağıtıp her yere saçıyor hepsini, içiyor. Ben gözyaşlarını ne çok sevsem de boğazımdaki uyuşukluk kadar sevemiyorum, o hepsini kendine saklıyor ve dışarı bırakmıyor. 

Bazen öyle anlar geliyor ki sevmeye üşeniyorum artık. Sevecek enerjim kalmıyor, bir kere de onlar beni sevsin istiyorum. Kırmızı koltuğum beni öyle sevsin, bana öyle bir sarılsın ki üzerinde kitap okurken derin bir uykuya dalayım. Uyurken terlesem bile bağrına bassın beni koltuğum, uyandığımda gülümseyeyim. Yastıklarım beni öyle çok sevsinler ki hepsiyle yumak olayım akşamları. Perdelerim çok sevsin beni, oyunlu oyunlu geçirsinler ışığı aralarından, kapandıklarında ayrı, açıldıklarında ayrı aydınlansın içerisi. Hiç tasalanmadan sevelim birbirimizi, yatma saati geldiğinde yeteri kadar sevmiş ve sevilmiş olalım, birbirimize göz kırpıp öyle bitirelim günü. Birbirimizi unutmadan, birbirimizin peşinde koşmadan, ve böylece peşinde koşmaktan bıkıp yorulmadan, yorgunluktan görmeyi bırakıp onun yerine bakıp geçmeden, bakıp geçiyorum diye üzülmeden yaşasak birbirimizi.

Ne olurdu biraz daha sevseydi şu ağaç beni, yanına çağıracağına müthiş bir huzurla durduğu yerden selamlasaydı! Karşılıklı gülüşseydik, o kıpırdanırken ben çayımı içseydim ve aramızdaki metrelerin önemi yitip gitseydi. O burada yazı yazıyormuş, ben esintide uçuşuyormuşum gibi hissetseydik. 


Civciv


"Karnımız çöle dönmesin" kampanyası devam ediyor. Geceleri Galatasaray holiganı gibi geziyorum, karnım sarı kırmızı. Cuma günü ezcaneye gittim, şöyle ufak bir parçamı gösterdim eczacıya ve beni hemen polikliniğe yolladılar. Doktorcuğum sağ olsun bana bir ilaç reçetesi verdi, bunu on beş gün sabah akşam sür, on beş gün sonra da kontrole gel, hiç iz miz kalmaz merak etme dedi. Ezcanede ilacı yaptırdım; civciv sarısı, pek sevimli bir şey. Akşam ilacı bir sürdüm ki bütün üstüm başım sapsarı kesildi. Ne giyeceğimi şaşırdım, bir süre hiçbir şey giymedim zaten, ondan sonra da bulabildiğim en feda edilesi ve kapalı tişörtü geçirdim üzerime. Tişörtün içi sapsarı oldu tabii, dedim ben bu kremi sabahları hayatta süremem. Bir yere oturamadım, koltuğun üzerine çarşaflar falan serdim. Hastane kremi gibi bir şey yani bu, orada sürecekler ve üzerine de o koca gömleklerden geçirecekler, oradaki yatak falan batabilir mühim değil tabi; ama burda, evde, gün içinde nasıl süreyim ben onu? Yunan tanrıçaları gibi örtüler sarınıp gezmem lazım on beş gün, mümkün değil.

Yalnız deri acayip çabuk iyileşiyor nazar değmesin. Artık hiç acım kalmadı, ayrıca gördüğüm kadarıyla ön tarafım da baya bir bronzlaşmış yani. Şimdi tabi tam anlaşılmıyor ama iyileştikten sonra daha bir anlaşılacak. Anlaşılınca ne olacaksa sanki işte. 

Dün ne yaptım biliyor musunuz, siyah yüksek belli eteğimi ve narçiçeği rengi tişörtümü giydim. Altına da taa geçen sene bayıla bayıla aldığım narçiçeği apartman topuklu açık ayakkabılarımı giydim ve öyle çıktım dışarı. Fark ettim ki uzun bir zaman kendimi hep böyle giysilerden uzak tutmuş, dikkat çekmekten korkar gibi saklamışım kendimi hep. Nasıl diyeyim, fazla göze batmaktan, fark edilmekten, bakılmaktan hep çekinmişim; çünkü her bakışta yadırgandığımı hissetmekten ürkmüşüm. Hep alçak gönüllü, az biraz sıradan olmak için epey gayret sarf etmişim. Topuklularımı, elbiselerimi terk etmişim, bir yanımla hep küçük bir kız olarak kalmaya çalışmışım. Kadın olmanın vaktinin gelmediğini düşünmüşüm, göze çarpan bir kadın olmamak için elimde peluş ayıcıklarla gezebilirmişim belki.

Evin kızı olmaktan çıkıp bu hayatta bir birey, kendi başına bir insan olduğunu fark etmek enteresan bir şey. Garip, günlerden bir gün, sanki durup dururken dank etti kafama. Ailenin küçük kızı, yönlendirilmesi ve korunması, tavsiyeler verilmesi gereken biri değil; kendi hayatına yön vermesi icap eden, başarıları da hataları da kendine ait, kimseye verecek hesabı bulunmayan, davranışlarının sorumluluğunu yalnız kendi omuzlarında taşıyan biri olduğumu fark ettim. Acayip bir şey bu; yepyeni bir kimlikle doğmak, bambaşka bir sayfa açmak gibi. Bu farkındalık beni rahatlattı, özgürleştirdi. 



Geçen akşam annemle kendime risotto pişirdim! İlk kez risotto pişiriyorum, risottoyu delicesine sevmeme rağmen hiç pişirmemiştim; çünkü o kadar çok seviyordum ki risotto pişirmek için en doğru zamanın gelmesini bekliyordum hep. Öyle bir zaman olmalıydı ki görüntümden memnun olmalıydım, sporumu yapmış olmalıydım, açlığımı ayarlamalıydım, şunu yapmalıydım bunu yapmalıydım, hepsi hepsi bir tabak risottonun keyfine varabilmek için. Bu kadar düşününce hiçbir şeyin keyfi kalmadığı gibi risottonun da kalmıyordu herhalde. Böylece tüm düşünceleri bir kenara bıraktım, kendimi istediğim şeyi yiyebilecek kadar iyi hissediyordum yeniden ve bütün malzemeleri toparlayıp uzun uzun pişirdim. Enfes, şahane bir şey oldu. Yanına da pembe şarabımdan bir kadeh koydum. Şarap içtiğim gün meyve yememe olayıma da boş verdim üstelik, yalnız elmalarımı değil annemin aldırdığı kirazlardan ve kayısılardan da yedim. Bir de baktım ki şişmanlayıp patlamamışım.

Hayatımdaki stres faktörünü azaltmaya çalışıyorum. Zaten hayatımda hiçbir stres yok, aslında bakarsanız her şey son derece tıkırında. Bütün stres beynimde, düşüncelerimde. Kendimi içten içe kemiriyor, yiyip bitiriyorum. Bunu yaptığımı her fark edişimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. Duygularımı analiz etmeye çalışıyorum, analizin de fazlası zarar ama belki bu aralar bunu yapmam gerekiyor. O fazlası zarar olan analizi bir kenara bırakıp yaşamaya devam ettiğim, tüm ödevlerimi yerine getirdiğim ve gayet iyi olduğumu düşündüğüm zamanlar da oldu; ama sonrasında o hissizlik büyüdü, büyüdü ve bomba gibi düştü gündelik yaşantımın orta yerine. Madem öyle, ben de bu gecikmiş düşüncelerimi şimdi evirip çeviriyor, düzenleyip hale yola koymaya çalışıyorum.

Dün Harry Potter'ı izledim. İlk 3D film deneyimim buydu ve 3D reklamlar acayip hoşuma gitti. Bir Harry Potter fanı olmadığım, kitapların hiçbirini okumadığım halde ilk iki filmi kendi kendime evde izlemiş ve epey sevmiştim, ama o kadar yıllar geçmiş ki üzerinden. Zaten ilk iki filmde küçücüklerdi ve habire büyü falan yapıyorlardı, şimdiki gibi öyle kavga dövüş yoktu hiç! Serinin diğer filmlerini hayal meyal hatırlıyorum, sondan bir önceki filmi izleyeli iki sene olmuştu. Geçenlerde bu son filmin birinci bölümünü izledim evde, ikincisini izleyebileyim diye. Anlayamadığım daha doğrusu hatırlayamadığım birtakım şeyler vardı tabi, ama dün son bölümü izlerken kendimi resmen Harry Potter'ın dünyasıyla büyümüş biri gibi hissettim. Snape kötü biri olamaz, diyordum hep kendi kendime ve onun yıllarca ne kahramanlıklar yaptığı bir bir ortaya çıkınca çok duygulandım, heyecanlandım, içim kıpır kıpır oldu. Malfoy'un neler yaptığını tam anlamadım ama o da kötü değil gibi geldi bana, pek severdim o çocukcağızı da zaten, ona da ayrı sevindim. Sürekli duygulanıp içten içten gülümserken buldum kendimi. Nasıl diyeyim böyle bir gaza geldim, bir heyecan doldum - çok uzun zamandır hissetmediğim şeyler bunlar ve bir film bunu bana yaşatmayı başardı. Yıllar vardır bir filmden çıktıktan sonra gerçek dünyaya dönmenin garipliğini duyumsadığım, filmin atmosferinden bir anda kurtulamadığım. Filmleri izlerken bile tilkilerimden kurtulamıyordum demek, bu sefer ise eskilerdeki gibi yaşadım bir filmi ve yaşadığımı hissettim.

29 Temmuz 2011 Cuma

Ozon Deliğinin Altında


Yanıyorum sevgili blog. Günlerden cumartesiydi, sabah koşumu yaptım ve dönüşte havuzdaki yerimi ayırttım. Eve dönüp ahı gidip vahı kalmaya yakın ojelerimi çıkardım, yüzyıllardır ilk kez kırmızı ojelerimi sürdüm. Karnım da öyle aç değildi, bir şey yiyip içmeden havuza indim tekrar. Bu sefer yanacaktım. Bu sefer o şortun tişörtün izleri gidecekti, tenim daha güzel ve pürüzsüz görünecek, gerdanıma o şahane bronzluk pek yakışacaktı. İlk bir saat hiçbir şey sürmedim, zira bir hafta önce öğleden sonra altı faktör yağ sürünüp iki buçuk saat yattığım halde bir nebze olsun değişmemişti rengim. Bir, haydi belki bir buçuk saat sonra hafiften kızarmaya ve sıcaklamaya başladığımı hissettiğimde havuza dalıp çıktım, yağımı süründüm ve yatmaya devam ettim.

Her tarafım yansın diye bir yüz üstü, bir sırt üstü yatıyor, o sırada dergi-kitap-gazete okuyor, müzik dinliyor ve hatta şezlongda kendi kendime dans bile ediyordum. Güneşin sıcağı kemiklerime işliyordu ve inanılmaz keyifliydim. Havuzdaki çocuk seslerinden falan bile rahatsız olmuyordum. Birkaç arkadaşıma rastladım havuzda, onlar tabi arkadaşlarıyla gelmişlerdi, ben tek. Geri durmadım ama, yanlarına gittim, sohbet ettim. Arada sıcaktan bunalmayayım diye yukarıda falan da oturdum. Saat ilerledikçe eve gitmem gerektiğini söylüyordum kendi kendime, artık akşam için hazırlık yap, bir şeyler ye, kavrulacaksın sonra, diyordum; ama başıma güneş geçecekmiş ya da ıstakoz olacakmışım falan gibi bir halim de yoktu.

Dört buçuk falandı herhalde, yavaş yavaş toparlanıp kalktım yerimden. Havuzda çalışan arkadaşım karşı taraftaydı, ellerimle -nedir bunun türkçesi- thumbs up yapıp nasıl güzel yandığımı ima ettim. Çıkarken yanıma geldi, dedim nasıl ama iyi yandım değil mi -zira sahiden kırmızı olmuştum-, o da iyi yandın dedi; yan taraflarım falan biraz beyaz kalmıştı ama kırmızılık bronzluğa çevirince onun pek bir zararı olmayacağını düşündüm. Keyifli keyifli çıktım yukarı, hiçbir yanım acımıyordu öyle. 

Seneler önce Çandarlı'da bir gün, artık nasıl bir salaklığıma gelmişse, sabahtan akşama dek güneşte kalmış daha doğrusu kalıvermiştim, zira ilk gittiğimde gölgedeydim ama yattığım yeri hiç değiştirmemiştim ve tabii Dünya bu, Güneş'in etrafında dönüyor ve bu sebeple gölgelerin yeri değişiyor. Bu salaklık sonrasında eve dönüşüm yürekler acısı, trajikomik olmuştu. Kollarımı vücuduma birleştiremiyor, bacaklarımı aça aça yürüyordum. Hacmim iki katına çıkmıştı, şişmiştim. Kırmızıyla mor arası bir renktim, adeta kocaman ve zıpzıp bir topa dönüşmüştüm. O gece otobüsle Ankara'ya dönecektik, sadece annemle ikimiz birkaç günlüğüne gitmiştik yazlığa. İzmir'e vardık, o zamanlar orada olan ve çok sevdiğimiz Why Not Cafe'ye oturduk, bir sandalye daha istedik ekstra ve ben ayaklarımı o sandalyeye uzatıp acılar içinde, kıpırtısız kalakaldım. Yürüyemiyordum. Otobüs saatimiz gelince çok stratejik planlar yapmam gerekti, nasıl oturacağımı enine boyuna düşündükten sonra kendime bir pozisyon buldum ve 9 saat hiç kıpırdamadan o pozisyonda kaldım.

Birkaç gün sonra İngiltere'ye, yaz kampına gidecektim; demek oluyor ki bu olay altıncı sınıfı bitirdiğim yaz gerçekleşmiş. Gidene kadar iyileşeceğimi umuyordum, gitmeden bir gün banyoya girecektim evde, yalnızdım. Banyoya girip suyu açtıktan birazcık sonra inanılmaz bir kaşıntı geldi; ama öyle bir kaşıntı ki her yerime iğneler batıyordu ve ben hiçbir yerime dokunamıyordum! Banyodan güç bela çıkıp annemi aramıştım, onun tesellileri yeterli gelmeyince hepten sinirlenmiş ve gözyaşlarına boğulmuştum, bu sefer babamı arayıp bir de ona bağıra çağıra ağlamış ve nice sonra sakinleşmiş, atlatmıştım kaşıntıyı. Günler ve günler sonra İngiltere'de bir sabah çadırın içinde soyulmaya başladığımı fark etmiş ve mutluluktan havalara sıçramıştım, soyulmam demek artık iyileştiğim ve acılarımın sona erdiği anlamına geliyordu!

Salak ben, bu unutulmaz anıların varlığına rağmen gidip güneşte sere serpe yatmıştım işte. Eve gelip aynaya baktığımda vay be diyordum, iyi iş çıkardım. Bak hiç, ne acı ne bir şey, şimdi tabi biraz acıyacak elbet ama çok kısa sürecek, sonra bu kırmızılık bronz olacak, ay şahane bir şey olacak! Göbek deliğimin içi beyaz kalmıştı ama o da olsundu (!). Ilık duşumu aldım, bu sırada sanki biraz midem mi bulanıyordu neydi, ama canım tabi o kadar güneşin altında aç aç kalırsam olurdu bu, bir şeyler yiyince geçerdi. Geçti nitekim, fakat o da ne, acılarım biraz artıyordu sanki?

Sırf acı mı, kırmızılık da gitgide artıyordu. Burçin'le metroda buluştuk, metroda bir kadın nerede bu kadar yandığımı sordu, solaryum mu diye merak etmiş, yok artık dedim, tabii ki güneşte yandım hayatta solaryuma gitmem (sanki bu yaptığım ondan daha tehlikesizmiş gibi birtakım havalardaydım o sıra). Asmalımescit'te geçen hafta gitmiş olduğum yerin tam karşısındaki masalara oturduk, ben aynı işletme sanıyordum. Getirdikleri şarap öyle rezil rüsva bir şeydi ki içemedik, Allah Allah dedim, geçen haftaki buna hiç benzemiyordu? Bir saat sonra Sera geldi yanımıza, fındık fıstık yiyip bol bol çene çaldık, fakat içkilerimiz sudan farksızdı, yine Allah Allah dedim, geçen hafta içkiler de çok güzeldi, ne olmuş buraya? Oraya bir şey olmamış, orası başka burası başkaymış meğer. Öyle de bir garsonumuz vardı ki sağ olsun, her daim "Ne demeye geldiniz ki buraya?" tavrıyla bizlere pek güzel hizmet etti. İkinci içkinin parasını ödemedim, utanmadan yazmışlar hesaba. İçemedim ki zaten; dedim ben bunu ödemiyorum, isterseniz buyrun siz için ve görün, sudan farksız bu. Laf aramızda iyi de olmuş aslına bakarsanız, bir de sert içki içsem herhalde hastanelik falan olurmuşum (zaten hastaneliktim gerçi ama farkında değildim).


Oradan memnun olmayınca kalktık başka yere oturduk, o oturduğumuz yerde ben iyice bir tuhaf olmaya başladım, karnım cayır cayır yanıyordu ve kremimi evde bırakmıştım. Kızlardan izin istedim, taksiye atlayıp eve döndüm ve her tarafımı kreme buladım. Yetmiyor! Beş tüp sıksam üzerime, beşini de emecek derim. Bir yandan da acayip bir üşüme gelmesin mi! Resmen hastalandım. Çok tatlı bir hastalık hissiydi ama. Ben, bu gece biraz canım acıyacak, yarın sabaha geçecek, diye düşünerek uykuya daldım. Gece arada bir kalkıp acılar içinde kremlendim, ama biliyordum ki fazla uzun sürmeyecekti bu durum.

Ertesi sabah üzerime saçma sapan bir gecelik geçirip devamlı kremlendim. Öyle pek oturup kalkamıyordum. Acım azalacağına artıyordu sanki, bu nasıl işti anlayamadım. Midem bulanıyor, başım ağrıyordu. Yerimden kalktığım zaman gözlerim de kararır gibi oluyordu. Canım besbelli güneş geçmişti başıma. Şemsiye yoktu ki havuz başında, kafam gölgede kalsın! Neyse neyse, bir şeyler yiyince falan geçerdi. Kesinlikle güneşe çıkamazdım artık, evin içinde gezinirken bacağım güneş alan bir bölgeye denk geldi mi kavruluyordum. Bol bol krem sürdüm. Akşam bizim labın meyhane organizasyonu vardı Arnavutköy'de, günlerden pazar olduğu için eczaneler kapalıydı ve benim zaten eczanelik bir durumum yoktu canım, ben bitmeye yüz tutmuş kozmetik güneş sonrası kremimin aynısından bir tane daha almalıydım. Giyinip (vay be, giyinebilmek de bir devletti) Akmerkez'e gittim, fakat canım sahiden çok acıyordu. Parfümeride kendi kremimden sordum, yok. Dedim başka ne önerebilirsiniz, efendim ay size şunu önerelim, bakın bu bronzluğunuzu uzun süre korumanıza yardımcı... Yanıyorum dedim, ne bronzluğu, yanıyorum! Bunun üzerine kendim bakıp başka bir markanın güneşte çok kaldıktan sonra sürün, ferahlayın, acınız dinsin hem de bronz kalın jelinden aldım. Yürüye yürüye Arnavutköy'e indim. Arabayla sayısız kere çıktığım yokuştan yürüyerek inerken kim bilir kaç defa bu yokuş o yokuş mu yoksa yanlış bir yolda mıyım diye sordum kendime, zira öyle çok ayrıntı, öyle değişik evler ve sahneler vardı ki direksiyonun başında yola kitlenmişken tek bir tanesinin bile ayırdına varamamışım.

Yemeğimiz çok güzel, çok keyifliydi, sohbetlerimiz dolu doluydu. Oturduğum deri sandalyeye yapışmıştım, bu nedenle daha sonra yanımdaki hırkaya oturdum. Arada bir tuvalete gidip bitmek üzere olan kremimden süründüm. Vücudumdaki acı beynimi öyle bir uyarıyordu ki üç duble rakı içmeme rağmen cin gibiydim. Gecemiz bitip eve döndüğümde yeni aldığım kremi süreyim dedim; acılarım artık felaket olmuştu, hele karnım, gövdem öyle tuhaf bir renkti ki aynaya bakmaktan çekiniyordum. Gözlerime yansıyan görüntü beni resmen korkutuyordu! Bir de bu yeni ve rezil krem, artık içinde parfüm mü vardı alkol mü vardı bilemiyorum, cayır cayır yaktı karnımı. Bir daha elimi ona sürmeyip bitmeye yüz tutmuş kremimi azar azar kullanmaya devam ettim.

Ertesi sabah Cerrahpaşa'da birtakım hormon testleri yaptırmam gerekiyordu, arabayla gittim. Hastaneyi bulana kadar canım çıktı, zaten zor duruyorum yerimde. Neyse hastaneyi buldum çok şükür, girişte butona basıp bilet alacağım ki bariyer açılacak. Arabayı düzgün yanaştıramamışım. Bir yandan ciyak ciyak bağırıyorum "AaAaAAaaaaA!" diye, bir yandan butona uzanmaya çalışıyorum! Ağlamama ramak kala bileti alıp girdim içeri, beş yüz saat park yeri aradım ve sonunda buldum. Kan ter içinde kalmıştım arabayı park edene kadar, bu arada doktorla randevuma da gecikmiştim. Doktorun numarası bende kayıtlı değildi, annemi aradım ki doktoru arasın geldiğimi söylesin; annem de telefonda bana "Aa, sen daha gitmedin mi?" falan gibi sorular sormaya başlayınca sesimi yükselttim, sonra fark ettim ki sesimi de yükseltemiyorum çünkü bağırır gibi olunca karnım kasılıyor ve acıdan duramıyorum!

Doktorun ofisini buldum biraz arandıktan sonra, içerde bir kadınla adam vardı. Doktor çıktı, dediler, bir hastam vardı gelmedi, dedi, belki o da dışarda sizi arıyordur, dediler. Dedim bu doktora ilk kez geliyorum ben, tanışmıyoruz; koridorlarda fellik fellik beni mi arayacak? Şu koridora bakın, bir de şuraya bakın falan dediler, gittim baktım, fotoğrafından tanıdım doktoru. "Altan Bey'i mi arıyorsunuz?" dedi bana, ben de "Hayır, ben Tarık Bey'i arıyorum!" dedim, "Eyvah, o benim!" dedi. Garip bir deneyimdi bu devlet hastanesinde muayene, doktor epey meşguldü ve bana birkaç soru sorup not aldıktan sonra gidiyor, beni boş bulduğu bir odada oturur vaziyette bırakıyor, sonra geri gelip kaldığı yerden devam ediyordu; fakat hemşire hanım inanılmaz ilgili ve tatlıydı, keza doktor bey de bir o kadar beyefendi ve ilgiliydi. Testler yapıldı, kanlar verildi, orada yapılamayan başka testler için dışarıda bir laboratuvarda ikinci kez kan verdim ve Nişantaşı'na başka bir randevuya geçtim. 


Hastanede Rizeli bir hanımla sohbet ettim, bana "Cuneş senu zehirlemuş!" dedi. Evet yahu, evet! Harika bir tabir gerçekten, güneş beni zehirledi!

Eve dönmeden önce, bu kez daha bilinçli bir hasta olarak eczaneye uğradım ve ben yandım dedim, ben cayııır cayııır yandım ve yanık tedavisi olmam lazım. Silverdin, Anestol ve Bepanthol verdiler bana, iyi güzel, sonra kadınlardan biri durdu durdu, "Aa banyo yağı! Banyo yağından da mutlaka almalısınız! Çünkü bu sabun gibi kuruluk yapmaz, banyo yağı çok önemli, banyo yağı olmadan olmaz!" falan gibi inanılmaz bir pazarlama tekniğiyle bana "banyo yağı" satmak istedi. Bu bir anda icat olan banyo yağının aslında hiçbir işe yaramayacağını ve çok gereksiz bir şey olduğunu hissediyordum, fakat o kadar acılar içinde ve öylesine çaresizdim ki onu da almak durumunda kaldım.

O geceden itibaren Silverdin-Anestol-Bepanthol üçlüsüyle yaşamaya başladım. Salı günü okula geldim, fakat midem sürekli bulandığından ve tansiyonum düştüğünden koltuğa serilip kaldım. Burak Hoca ikide bir eve gidip dinlenmemi söylüyordu, zaten Pazar akşamı "Sen bu hafta okula gelmezsen hiç sorun olmaz, evde kal bence!" demişti de ben işin ciddiyetine henüz varamadığımdan "Yok canım, olur mu hiç öyle şey, yarına geçer bu." diye savuşturmuştum. Eve gidip dinlenmek istemiyordum oysa, çünkü aynı koltukta aynı televizyona bakarak bir başıma saatler boyu oturmak istemiyordum, daha acı veriyordu sanki o durum. Labda hiç değilse arkadaşlarım vardı, hele Sahra'yla bol bol konuştuk, meğer o da yanmış bir hafta on gün önce ve onun da karnı kıpkırmızıymış, yeni soyulmaya başlamış!

O gece bir ara uyandım ve birileri beni hastaneye götürsün, diye düşündüm; çünkü dayanılmaz bir acım, bakılamayacak bir rengim vardı. İki gecedir hiçbir şekilde uyku uyuyamıyordum, çünkü doğru uyku pozisyonumu alamıyordum ve tenim çekiliyordu, kaskatı kalıyordum. Kremlerden her tarafım yapış yapıştı, yıkanmaktan da korkuyordum yıllar önceki o banyo kaşıntısı yüzünden. Cesaretimi toplayıp yıkandım yatmadan önce, kaşınmadım çok şükür; ama liflenemedikten sonra insan temiz hissetmiyor ki kendini! Bütün giysilerim hep pis pis krem oldu.

Çarşamba sabahı annemle babam geldiler, o korkunç gecenin ardından sabaha acım şaşılacak derecede azalmıştı, buna pek sevindim. Karnımın halini gören annem çok tırstı. Babamı Bebek'te toplantıya bıraktım arabayla, dönerken evin alışverişini yaptım, bu sırada annem toz pislik içindeki evimi paklamaya koyulmuştu çok şükür. Kahvaltımı yaptım, sonra artık tansiyon düşmesi midir nedir, koltuğa çakıldım kaldım. Yerimden kımıldayamıyordum. Bütün çarşambam koltukta geçti, akşama doğru kendime geldim de annemle ikimiz yemeğe çıktık. Babam toplantıdan sonra uçakla döndü. Kırıntı'da benim en en en en sevdiğim "Buharda Sebze Buketi" artık yok! Daha korkunç bir haber alamazdım! Neyse bu aralar iştahım daha bir normal, yemeğin yanında da bir kadeh blush aldım, moda oldu ya şekerim artık içeceğiz. İyi ki de moda oldu ama, nefis bir şey.

Dün tahlil sonuçlarını göstermek için yine Cerrahpaşa'daydım, bu sefer butona iyice yanaştım hem zaten eskisi kadar canım da yanmıyordu neyse ki. Pazartesi arabamı koyduğum yerde yine boşluk vardı, zırt diye park ettim arabayı, Doktor Bey de odasındaydı (tamam, yan odadaydı ama olsun). Bütün tahlillerim normal çıkmış, dolayısıyla bendeki anormalliğin nedeni "stres" olabilirmiş. Bir test daha yapılacak, onun sonucu haftaya çıkacak. Stres, hayatım stres Tanrı'm!...

Hastaneden çıkıp annemle Kanyon'a gittik, bir şeyler yedik, sohbet ettik, bu arada ben bir de baktım ki su toplamışım. Her tarafım benek benek, büzüş büzüş su kesecikleriyle bezenmiş! Öyle garip ve komik bir görüntü ki anlatamam. Akşam eve geldiğimizde yeni bir faza geçtim, soyuluyordum! Fakat öyle bir soyulma ki, resmen deri değiştiriyordum! Soydukça soyuluyor ve soydukça soyuluyordum! Soymamam gerekiyordu, biliyordum; soyduğum yerlerin altından sular çıkıyordu, ama nasıl diyeyim kaldırdıkça çadıra benziyordu derim, çarşaf çarşaf soyuluyordum ve mümkün değil tutamıyordum kendimi. Bir yandan da kaşıntı geliyordu arada bir, sırf yanan yerlerim değil kafam, sırtım, kollarım, burnum falan her bir yerim kaşınıp duruyordu. 

Bir de baktım ki, dikkat ettiyseniz sürekli bir de bakıyor ve çok değişik şeylerle karşılaşıyorum habire, soyduğum yerler böyle kupkuru, kabuk gibi kalakalmış. Ah, dedim, soymayacaktım bak, çöle döndüm. Yara mı olacak buralar diye endişelenmekten de alamadım kendimi. Yatmadan önce, nemlenmesi lazım buraların, dedim; fakat açık yara gibi olduğundan Silverdin'i pas geçip yalnız Anestol -kaşıntıyı alsın ve sakinleştirsin diye- ve Bepanthol -nemlendirsin diye- sürdüm. O da ne?! Yıllar önce o banyoda gelen kaşıntı! İşte her yanıma iğneler batıyor, dokunamıyorum ve çatlayacağım! Offf, ooooofffff diye evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladım, annem uyandı ne oluyor diye, neden sonra sakinleşebildim ve gidip salonda kitabımı okumaya başladım. 


O kadar çok, o kadar çok kaşındım ki kaşıyabildiğim yerlerimi kaşımaktan ellerimdeki ojeler aşındı. Sürekli kaşındım, deliler gibi kaşındım ve kaşıyamadığım yerleri de kaşırmış gibi bir şeyler yaparak sakinleştirmeye çalıştım. Sabah altı buçuğa kadar kaşındım ve kaşıntı altı buçukta biraz yatışır gibi oldu, ben de dokuza kadar uyuyabildim! Bütün gece, koskoca bir gece kaşındım, inanabiliyor musunuz! Sabaha doğru kesinlikle polikliniğe gitme kararı almıştım, artık iğne mi yaparlar, ilaç mı sürerler, ne yaparlarsa yapsınlar fakat bir şey yapsınlar bana, diyordum ve annemin uyanmasını bekliyordum kendi kendime. 

Şimdi daha iyiyim, hiçbir şey sürmüyorum çünkü bu aşamada ne sürebileceğimi bilmiyorum. Dün gece Anestol-Bepanthol sürdükten sonra aldığım renk öyle rezil, öyle cart kırmızı, öyle hasta bir yanık renkti ki korkudan da fenalık geçirdim. Şimdi okuldayım, kaşınıyorum, ama kaşıyamıyorum. Belki bir ara ezcaneye gider ne yapabileceğimi sorarım ama sanırım bu iyileşme fazında vücudu kendi haline bırakmak en iyisi?

Sonra sonra hatırlıyorum havuzdan dönerken nasıl thumbs up yaptığımı, aynada kendime bakıp, vay be, iyi iş çıkardım, diyişimi, saçma sapan bronzluk hayallerimi... Sanırsın hiçbir şeyden haberi olmayan, güneşin yakıcılığını hiç bilmeyen, eğitimsiz, cahil, öylesine bir insanım! İlk yanık günlerimde bile ne yapsam da soyulmasam, soyulmasam ki şu çektiğim acıya değse bari bronz olsamın derdine düşmüştüm! Şimdi ne bronzluk var ne bir şey; karnım ve gövdem kıpkırmızı yara, geri kalan yerlerde de öyle fark edilir bir renk değişimi yok! Çünkü ben bronzlaşmadım, kavruldum!

Bir de utanmadan havuz başında güneşlenirken yanımda oturan kızdan fotoğrafımı çekmesini rica etmiştim, muhteşem keyifli günümden bir anı olsun diye. Şimdi fotoğrafıma bakıp "Ben közlenirken..." diyorum.

Bundan sonra havuza girerken duş aldırmanın ve ısrarla bone taktırmanın yanı sıra, "Otuz faktörün aşağısı kurtarmıyor!" diyerek benim gibi aklı beş karış havada, sözde akıllıları kapıdan çevirsinler lütfen!

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Keşif


Bugün sıcaktan eridim sevgili blog. Resmen yapış terledim. Yapış terlemeyi herhalde ilk kez yaşıyorum, spor yapmanın haricinde hiç böylesine yapış terlememiştim. Böyle yapış terlemişsem de beş dakikada bu kadar yapış terlediğim hiç olmamıştı. Beş dakika yürüdüm ve sırtımdan ter boşandı, yüzüm ter içinde kaldı. Kolumda bir dergi taşıyordum ve kolum sırılsıklam oldu, saatim su falan geçirecek diye endişelendim bir ara. Narin bluzum kırış buruş olacak, pörsüyecek diye endişe ettim. Siyah ayakkabılarım eriyecek sandım sonra. Evden metro durağına kadar yaklaşık yarım saat yürüdüm öğle sıcağında. Sıcak olmasa Nişantaşı'na kadar yürümek isterdim, fakat ilk üç dört dakikanın ardından yoldan geçen taksilerin vahamsı görüntlerine güç bela dayanıp metroya kadar azmetmek bile insan üstü bir başarıydı.


Nişantaşı'nda farklı bir sohbet deneyimledim bugün, kendim için değişik bir şey yaptım yine. Ardından dergiden belirlediğim sergilere gittim, Soda'da yine bir takı sergisi vardı, daha önce gitmemiş olduğum Maçka Modern'de çok güzel bir fotoğraf sergisi vardı süresi uzatılmış, X-İst'te de başka ve yine çok güzel bir fotoğraf sergisi daha vardı. Arada bir kafede oturup mola verdim kendime. Bir iki ayakkabıcıya girip çıktım, orada ve kafede, elimde taşıdığım kitabı gören herkes sorular yöneltti hemen. Bu kitabı sağa sola götürmek konusunda düşünceliyim; dikkat çekmek için elinde böyle bir objeyle ortalıkta salınan bir avare izlenimi uyandırma arzusunda değilim pek! O nedenle öyle zank diye masanın ortasına koymak ve etrafa sinsi sinsi bakmak gibi şeyler yapmıyorum.


Dün kendime pamuk şekerli süt aldım. Tadı neye benziyor henüz bilmiyorum. Pamuk şekeri hiç sevmem ve nasıl yenir anlamam! Bunu daha önce yazdığımı sanıyorum - insanın ağzına girer girmez eriyor bir kere, yani ne yenebiliyor, ne içilebiliyor, boşluk gibi bir şey; öte yandan pamuk şekerli süt denince, yani hissediyor musunuz, bir çekicilik, bir şey var, pamuk şekerli süt! Pamuk şekerli süt, Tanrım, pamuk şekerli!


İtalya'dan döndüğümden beri iki kez ve büyük keyifle yemek yaptım. Biri nohutlu, sebzeli semolina, diğeri iste fasulyeli, ıspanaklı, kurutulmuş domatesli, fesleğenli, limonlu, zeytinyağlı, sarımsaklı ve parmesanlı semolina (ikincisi öyle enfes oldu ki bütün içeriğini yazmam gerekti). Aslında bu internetten bulduğum bir penne tarifiydi fakat Moyo yüzünden semolina delisi haline geldiğim ve pirinç, bulgur, buğday vb. aşığı olduğum için uyarlama yaptım. Semolina semolina dediğime de bakmayın, havam batsın bildiğiniz ince bulgur işte. Sıcak suyu üstüne dökünce beş dakikada pişen bulgur. Bugün sonuncu porsiyonu yedim, yeni yemeğimin yine semolina olmasını istiyorum. Bu sefer körili, bezelyeli, fesleğenli falan bir şey olacak. Hava o kadar sıcak ki bir şey pişirirken düşünemiyorum kendimi! Ana yemek olabilirim, buharlaşabilirim, daha fenası yemek buharlaşıp ziyan olabilir, her şey olabilir.

Bazen çok çılgın olasım geliyor. Hayır çok çılgın değil, abartıyorum; orta çılgın, renkli. Anı yaşamaya hazır hissediyorum kendimi bu sıralar, ondan belki bu tabirlerim. Yazın bronzluğu, şortlar; sıcakta, soğuğun kimi zaman yürümeme bile izin vermediği sokaklarda uzun uzun salınmalar, canım istediği an istediğim yere rüzgardan, yağmurdan, tipiden çekinmeden çıkıp gidebilmeler, kalabalıkta bir yerden diğerine gamsızca yürüyebilmek, dışarda oturabilmek - keşke hep böyle olsa hayatım, keşke hep böyle hissedebilsem, hiç hissizleşmesem. Aynaya bakıyorum ve kendimi çok seviyorum; hayır, narsist demeyin çünkü bir süredir bu hissi yaşamıyordum, bırakın şimdi doya doya söyleyeyim!

Hatta gülmek, kahkaha atmak, bakmak, görmek ve bunları paylaşmak istiyorum. Bilmeden, hayal kurmadan; sevinerek, şaşırarak, boşvererek, her duyguyla güçlenerek yaşamak, bol bol solumak istiyorum! Bilmeden, hayal kurmadan; sevinerek, şaşırarak, boşvererek, her duyguyla başka bir tecrübe edinerek!

17 Temmuz 2011 Pazar

UVA


Gelmeyi en çok sevdiğim ama çok sık gelmediğim bir kafedeyim. Sahile inmek zor geldi; çünkü trafik var, çünkü hep aynı bazen. Kimi zaman canım trafiğin kenarında, sokağın içinde olmak istiyor. Yazarlık yapmak için bugün burayı seçtim. Burada Multinet kartım geçmiyor, o yüzden de habire kapağı buraya atmıyorum sanki. Ama bugün buranın renkleri arasında kısa zaman yazmak istedim. Çok uzun kalınca etraf çok değişiyor, gidenler gelenler oluyor, hem burası aynı zamanda bir restoran olduğundan bir saat içerisinde iyice kalabalıklaşacak sanıyorum; nasıl diyeyim, çehre değişecek. Kahvelerin yerini şaraplar alacak, şu anda boş olan masalar birer birer dolacak. Şık kadınlar, orta yaşlı adamlar gelecek, dört ve daha fazla kişilik masalara oturulacak, çiftler görülecek, müziğin sesi belki biraz daha açılacak. O sıralar ben de buranın tadını çıkarmayı yavaş yavaş bitirip evimin yolunu tutacağım.


Aslında ben de bir kadeh şarap alabilirdim, ama üzerimde tatlı, rahat bir yorgunluk var. Öyle zamanlarda bazen çarpıveriyor o bir kadehçik, şu saatte ve bu sıcakta çarpılıp eve hepten yorgun, tatsız dönmek istemem. Cuma akşamı okuldan bir arkadaşımla dışarı çıktık ve bir şeyler içip epey muhabbet ettik, hatta biraz dans bile ettik ama o sıra biraz da geç olmuştu ve başımız dönmeye başlamıştı. Sahiden ilk mi bilmiyorum ama çok, çok uzun zamandır ilk defa anlık bir kararla gece dışarı çıkmış oldum, üstelik benim fikrimdi! Üç gün gündüzleri alışveriş yapmış, akşamları film izlemiş ve çok güzel zaman geçirmiş, çok tatlı yorulmuştum; fakat artık farklı bir şey yapmak istiyordum sanki. Okuldan çıkıp bir alışveriş merkezinde ufak tefek işlerimi halletmeye gittiğim sırada, feci bir trafiğin ortasında bir anda arkadaşıma mesaj attım. Aslında hala o kadar spontane değildim, bir ara bir şeyler mi yapsak ne yapsak deyip topu ona attım. Bu akşam yapalım dedi, içimde hala her şeyi muntazam yapmak isteyen karakterim beni engellemek ister gibiydi; ama sonunda olur dedim ve arabayı binbir zahmetle trafikten kurtarıp tekrar eve döndüm. Bir iki salatalık biber attım ağzıma, saçlarımı taradım, üzerimi falan değiştirmedim çünkü yeni şortlarımdan birini giymiştim.

Normalde gece dışarı çıkacaksam bunun planını çok önceden yapmam, o gün ona göre yemek yemem ve ona göre koşmam gerekir ki alınacak alkolün kalorisi nötrlensin. Tabi cuma günü kahvaltının üzerine bir ton yemek yemiş olsam bilmiyorum yine böyle rahat rahat çıkar mıydım, ama bir şey yememiştim. Öte yandan spor da yapmamıştım, varsın yapmamış olayım dedim ve her zamankinden farklı bir seçim yapmış olmanın tadını çıkardım. Başka bir şey yapmaya ihtiyacım vardı ve bunu ertelememe gerek yoktu, oh be işte rahat olabildim. Çok güzel zaman geçirdim, üstelik ertesi sabah da kendimi hiç kötü hissetmedim. İçtim diye suçlu hissetmedim, azıcık dilim çözüldü diye kendime kızmadım. Bunları normalde hep yaparım aslında. Ben olmak kolay iş değil bazen.

Ertesi sabah geç uyandım, günün çoğunluğunu evde geçirdim. Bir iki defa böyle eğlencelerin ertesi gününde akşama doğru yorulduğum, başımın döndüğü, tansiyonumun falan düştüğü olurdu, o yüzden sıcaklarda sokaklara atmak istemedim kendimi. Akşama doğru iyice dinlenmiş halde, bir gün önce yapmayı planlarken döndüğüm işlerimi halletmek üzere alışveriş merkezine gittim. Gezdim tozdum yine, bu sefer kafam mücevherlere gitti. Tamam, hala kuyumcularla işim yok, ama kuşlu kelebekli ıncıklı cıncıklı şeylerden de vazgeçtim artık. Onun için kendime bir kolye, bir çift küpe, bir de incili taşlı çok zarif bir yüzük aldım. Bir de çok zarif bir bilezik beğenmiştim, ama bileğime bol geldi ve bütün klası kaçtı, ardımda bıraktım. Ondan sonra da bir kafede oturup kendime kahve ısmarladım, kitap okudum.

İki resim arasındaki on farkı bulun. Sevimli ısırık efektini ve macchiato höpürtüsünü duyuyor musunuz?

Hani demiştim ya bir kadının ayağında güzel terlikler vardı ve benim bakmadığım bir mağazadaydı diye, azmedip o mağazaya gittim perşembe günü. Öyle dışarda giymeye terlik bulamadım ama evde giymek için şu yeni moda olan plastik terliklerden aldım kendime. İnanılmaz rahatlar, öyle rahatlar ki anlatamam. Süperler. İlk gördüğümde, bu ne yahu, demiştim. Plastikten terlik, ayakkabı yapmışlar, marka olmuşlar, bize kakalıyorlar. Şimdi terliklerime ööyle bakıyorum arada, bunlardan bir çift daha mı alsam, diyorum, hani başlarına bir şey gelir falan, ne bileyim! Nasıl kolay siliniyor bir de, anında tertemiz oluyor. Çok rahat, ay çok rahat. Karşıma çıksa bir çift daha alabilirim; ama şimdilik yeniden alışveriş merkezlerine gitmeye pek de niyetli değilim!

Çok pembe rujlar denedim. Çok yazlık ve pespembeydiler. Birini alacaktım ama ellerinde yokmuş, ayın yirmisinden sonra gelecekmiş. Belki o ara çok pembe olasım gelir. Bir kız o rujlardan sürdü ve "Aaabla ya baksanaa, Barbi oldum!" dedi. Sarı boyalı saçları vardı ama yaşı öyle fazla değildi belli ki. Dünyanın rujunu deneyip deneyip böyle değişik yorumlar yapmasını izlemek eğlenceliydi!

O arada bir gün de kitapçıya gidip daha önceden kafamda yer eden bazı kitaplar aldım. Okunmamış on beş kitabım olmuş şimdi, bana herhalde birkaç ay yeter! Dün gece Brunelleschi's Dome'u bitirdim ve hemen arkasından "S*ktir et"i okumaya başladım! Çok satanlara, hele bir de kişisel gelişimvari falan bir kitapsa pek yüz vermemeyi tercih etmeme rağmen, gördüğünüz üzere kitabın başlığı bize farklı bir şeyler vaat edecekmiş gibi duruyor! Çok satan kitap olduğu için epey önyargıyla inceledim onu, içinden birkaç sayfa okudum, sonunda alayım bunu dedim; çünkü şöyle yapın, böyle edinden ziyade böyle az ve öz, iki kelimelik ve çok etkili tavsiyelere ihtiyacım olabilirdi! Bu sabah, uyumayı, ehm, boşverip diyeyim, koşmaya çıktım örneğin, okuduklarımın hakkını vermeye koyuldum. Sıcağı boşverip koştum, kolay değildi ama olsun. Çok sıcaktı, o yüzden -normal rotam gereğince- Ortaköy'den Çırağan'a kadar dört dakika koşmayı da boşverdim!

Sonra korkularıma boşverdim ve havuza gittim. Neden korkuyordum bilmiyorum, ama biraz korkabilirdim. Kendi kendime havuza gitmemiştim hiç, hani havuza arkadaşlarla, aileyle, birileriyle gidilir ya. Sonra, belki küçükken hep biraz toplu olduğum için de çekiniyor olabilirdim. Çocukken ve ergenlik döneminde, hep arzu ettiğim gibi zayıf olana değin bikinili halimi bir türlü beğenememiş, onunla bir türlü barışamamıştım, biliyorum. Şimdi ufacık psikoloji bilgimle o zamanki hislerimin bugüne nasıl etki ettiğini açıklayamam, ama içimde hala birtakım çekinceler saklı olabilir.

Havuzda bone takmamız gerekiyordu ve girişte duş almamı istedi spor salonundan tanıdığım çalışan arkadaşım. Sabah koşudan sonra yürüyerek havuzun oraya gidip onunla konuşmuştum kaça kadar açık diye; duş almam istenince "Aa, ben koştuktan sonra banyomu yapıp geldim!" dedim. Üstümü başımı ıslattıktan sonra "Oldu mu, işte ıslandım! Zaten bone takmak da zorunluymuş! Nazi kampı mı burası?" dedim. Sanki bunları söylerken böyle birtakım çığırlar açıyordum içimde. Tek başıma havuza gitmiş, daha kapıda espri yapar olmuştum, çok hoşuma gitti!

Bu bone işi nedir? Ben çocukken havuzlarda kimse bone mone takmazdı! Yeni mi icat oldu bu keyif havuzlarında bone takma işi? Ne sevimsiz şey bu bone! Saçlarımı çekiştiriyor, kulaklarımı acıtıyor, alnıma yapışıyor! Saçlarımı sıkı sıkı toplasam, dökülmese olmuyor sanki. Bunları bir kağıda yazıp okula iletebilirmişiz aslında. Bone takmayalım kampanyası başlatacak değilim, ama sevmiyorum boneyi. Hem bone takınca saçımız havuza düşmüyor mu sanki, yine düşüyor! Aman neyse.


Boş şezlong yoktu, ben de havlumu güneşin ortasına serip uzandım. Spor salonundan tanıdığım arkadaşım yanımdan geçti bir ara, "Hem de şezlong yok!" dedim. Sen koştuktan sonra hemen buraya gelecektin aslında, duşunu falan burada alıp serilecektin, dedi. Yok, dedim, ben evde süper bir kahvaltı yaptım, varsın bedeli yerde uzanmak olsun. Söyleseydin bir yer ayarlardık, dedi. Zaten şezlonglarda kimse yok, hepsinde yalnız havlular yatıyor. Herkes yukarda! Bir de şuna üzülüyorum, yani bizim havuzumuz biraz böyle bakımsız, işletme zayıf. Koç'un havuzunu ne övmüştü orada okuyan arkadaşım; ormanın ortasında, pazarları açık büfe brunch oluyor, şöyle güzel böyle zevkli diye. Bizim havuza da bir bakan, bir güzelleştiren olsa keşke! Üç dört sene öncesine göre daha iyi belki, en son o zaman gelmiştim; ama çok da bir fark yok bana sorarsanız. Yine de çok keyifliydi, son yarım saatimde bir şezlong bile buldum. Dergimi kitabımı okudum, bir şeyler içtim. Fazla yüzmedim, bir ara suya girdim tabi ve o da pek keyifliydi. Suda olmak rahatlatır derler ya, ben de herkes öyle dediğine göre rahatlatıyordur dedim ve sahiden de rahatladım. Değişik, keyifli bir şeydi. Fazla yüzmedim, çünkü adam gibi yüzemiyorum, yüzerken nefesimi ayarlayamıyorum ve anında kesiliyorum. Sevmiyorum yüzmeyi, ama suda kalmayı sevdim. Güneşlendim, aslında yanmak istiyordum ama yok, yanmamışım! Evde sırtıma bir baktım ki bugün koşarken giydiğim tişörtün de izi çıkmış! Yine geçen yılki gibi, bacaklarımda şorttan yukarısı, gövdemde tişört askılarından aşağısı bembeyaz. Komiğim komik!

Yüzmeyi sevmediğim gibi küveti doldurup içinde oturma işini de hiç anlamam. Çocukken bir iki yaptım ama bana pek manasız geldi. Bir küvet su, köpük köpük, uzanıyorum. Ee, ne yapacağım? Küveti doldurup okuyanı var, çayını kahvesini, şarabını içen var, o halde küvette sigara içen duydum, aman! Ben kurulanayım, koltuğa uzanayım mümkünse. 

Havuzda çocuklar falan da vardı, babamı düşündüm. Güneş kremlerinin kokusunu çok, çok severim. Bir şeylere, artık çocukluğa mıdır, yazın rahatlığına mıdır, (yoksa çocukken yaşadığım rahat ve bir o kadar da heyecanlı yazlık günlerine midir) müthiş bir özlem doğurur bende bu koku; ama tatlı bir özlem, öyle üzülüp iç çekilecek bir özlem değil. Mutlu, yumuş bir özlem!

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Ay incilerim dökülür!


Gitmeden önce, cumartesi sabahı koştum, evi sildim süpürdüm ve içime biraz hayat koymaya başladım. Biraz ışık, biraz renk gelir gibi oldu. Akşam Taksim'e gidip sokaklara taşan caz festivaline katıldık, pek sevemediğim Galata'nın o akşam daha sevilesi bir havası vardı. Kuleyi herhalde ilk kez gece gördüm yakından, hemen yanında çalan müzikleri çok beğendim. Pazar günü hiç giyinmeden, hiç süslenmeden tatil öncesi alışverişi gibi bir şey yapmak üzere alışverişe çıktım. Aylardır ilk kez alışverişe çıktığımı hissediyor, ilk kez kendim için bir şeyler yapmaya hevesleniyordum. Bir şeyler bakındım, uzun zamandır ilk kez bu denli heveslenerek kitapçıya girdim, rafları doyasıya inceledim, hazır heveslenmişken hemen kendime almak istediğim kadar çok kitap aldım - bir daha ne zaman bu kadar heveslenebileceğimi bilmiyordum.

Her zaman takmak istediğim türden iki bilezik aldım kendime, üzerlerinde karar kılmam epey zaman aldı; ama o kararsızlık, o düşünme ve yorulma çok zevkliydi. Karar verebilmek için gelene geçene seçenekleri gösterdim, insanlara fikirlerini sordum. Yanında ilkokul çağında küçük bir kızla gezinen bir adam benimle kahve içmek istedi, ne yapacağımı şaşırdım; zira kız onun kızı olmalıydı ve bilezikleri onlara alelade ve sevimli bir baba-kız görüntüsünde oldukları için göstermiştim. Bir şekilde teklifi geri çevirdim, fakat epeyce bir zamanı aynadan pek hoşlanmadan geçirdikten sonra yataktan kalkıp saçlarımı toplayıp kot tişört giyip biraz yorgun gezinirken bile bir güzelliğe, daha doğrusu güzel bir şeye sahip olduğumu düşünüm. Keyfini çıkarmak istedim.


Döndüğümden beri alışveriş yapıyorum. Gelir gelmez, yokluğumda feci sıcakların burayı da bastığını görmemle beraber şortlara ihtiyacım olduğuna karar verdim. Benim kısa, dar kot şortlarım pek okulda giyilecek gibi değildi ve pantolonla da gezilecek gibi değildi. İstinye'ye gidip eskisi gibi gezindim, mağazalara birer birer girip çıktım. Kendime terlikler beğendim, alabildiklerimden çok daha fazlasını beğendim zira indirim başladığından beğendiğim terliklerin uygun numaraları bir türlü çıkmıyordu. Senelerdir ayaklarımı mahveden ayakkabı müsveddelerinden, geçen yaz olduğu gibi, bu yaz da uzak kalmaya karar verdim. Bu kadar zamandır, gerçekten aylardır alışveriş yapmamış olduğuma içerledim. Halim yoktu ama, hiç istemiyordum ki alışveriş yapmayı. Oysa ne kadar seviyordum mağazalarda dolanmayı, bir şeyler bakmayı, beğenmeyi, giyinmeyi. Hevesim olmayınca hepsi boş gelmişti, benim için çok uzun süre kendim için bunu yapmayı istememiştim. Kendime gelmem indirimi bulmuştu.

Kendime şortlar beğendim, denedim. Çok güzel görünüyorlardı, hem de ne güzel! Ama kısaydılar işte. Dar değillerdi, ama kısalardı. Üç kuşak alışverişe gelmiş bir aile vardı kabinlerde; anneanne, anne ve kız. Kız giyinirken iki teyzeye nasıl göründüğümü sordum; o kadar tatlı görünüyorlardı ki onlara okulda çalıştığımı, şortlara ihtiyacım olduğunu ama sakil görünmek istemediğimi anlattım. Yaşlı teyze, ben senin yerinde olsam bir dakika durmam, alırım bu şortları, dedi. O kadar güzel duruyor ki üzerinde, sen giymeyeceksin de biz mi giyeceğiz? Ben senin yaşında olsam her gün şort giyerim! Bir şey diyen olursa da çekemediğinden, kıskandığından der. Kötü dursa, vücudun kaldırmasa alma derdim; ama öyle güzel duruyor ki bunlara kimse bir şeycik demez!


Teyze nasıl içimi açtı! Bıktım bu korkularla yaşamaktan. Biri kısa mı der, birisi laf mı eder? Ben nasıl giyinileceğini bilmeyecek insan mıyım? Dar, askılı bir üst giyiyorsam altına mini etek giymem. Altımda açık bir şey varsa üstüme de açığını seçmem. Bakıldığında sakil duracak şeyler görmezsiniz üzerimde. Beni açık saçık, uygunsuz bulmazsınız. Pek çok konuda ve giyim kuşamda muhakememe güvenirim. Yine de korkmaktan geri kalamıyor, kısıtlıyorum kendimi. Teyze öyle tatlıydı, öyle doğruydu ki aldım şortları. Kasada karşılaştık yeniden, alıyorsun değil mi, diye sordu. Alıyorum, dedim. Sonra baktım teyzeye, ne güzel konuştunuz, dedim. Doğru ama, ben gördüğümü söyledim, dedi. Evet ama, nasıl diyeyim, içimi açtınız, öyle hoşsunuz ki, dedim. Kasadaki kız da bize katıldı, evet, dedi, ne güzel bir enerjiniz var, ben bile mutlu oldum. Teyze ve kızı bu sohbetin üzerine tatlı tatlı gülümsediler bize, biraz daha konuştuk, ayrıldık.

Kendime iki terlik aldıktan sonra bir terlik daha beğendim, ama numarasını bulamadım. Bunun üzerine o mağazanın bütün şubelerini arayıp sordum, yok dediler. Saat dokuz buçukta arabamı yıkamadan almam gerektiğini fark edip koştura koştura otoparka indim. O sırada salata için malzemem olmadığını fark edip koştura koştura geri çıktım, süpermarketten alışverişimi yaptım. Film indirmek için bilgisayarımı okulda bıraktığımı fark ettim, okula koştururken kampüsteki ağaç heykelimsi bir şeye omzumu çarptım. Yemeğimi hazırlayıp "The Addams Family Values"u izledim!


Daha önce bahsetmişimdir belki, "The Addams Family" ve "Home Alone" filmlerinin kasetlerini vermişti kuzenim bana. Daha ilkokula bile gitmiyordum sanırım. Çevirir çevirir izlerdim bu iki filmi, ikisinin de replikleri baştan sona ezberimdedir ve belki de insanların İngilizce konuştuğumda beni Amerikalı sanmalarının nedeni bu iki filmdir. Serinin ikinci filmini izliyor olmak çocukluğumu anmanın en güzel yollarından biriydi. Yine aynı melodileri duymak, sesleri işitmek, inanır mısınız filmin ses efektleri bile öyle tanıdık, öyle yumuşacıktı ki!

Bu sabah koşmak için biraz geç, sıcağın yavaş yavaş bastırmaya başladığı bir saatte koşuya çıktım. Bacaklarım öyle ağrıyordu ki koşamadım, on dakikanın ardından yürümeye başladım. Sahile inip dün beğendiğim terliğin peşine düştüm, orada bulamayınca yukarı Akmerkez'e gittim, orada da yoktu. Sordum soruşturdum, Metrocity'de 39 numarasının olduğunu öğrendim. Eve yürüyüp üzerime daha bir insan içine çıkılası şeyler giydikten sonra arabamı Kanyon'a bırakıp Metrocity'e geçtim. Ayakkabı büyük geldi ve önceki gün telefonla arayıp soruşturduğum her yere, satış elemanının dikkatsizliği nedeniyle yanlış kod sormuş olduğumu fark ettim. Bunun üzerine o yerleri tekrar aradım ama elim boş döndüm bu maceradan. Ellerim o kadar boştu ki bir terslik olmalıydı, fark ettim ki gözlüğümü unutmuşum. Koştura koştura tekrar Metrocity'e gittim, gözlüğümü aldım. Bu arada bir iki terlik daha denedim ama çok yorgundum, açtım ve şansımı fazla zorluyordum. Eve dönüp temizlendim.

İtalya'dan ölüp biterek aldığım bluzumu giydim, makyaj yaptım. Hava çok sıcak olduğundan saçlarımla fazla uğraşmadım. Akmerkez'e gidip Süheyla Abla'yla buluştum, bir buçuk saat gibi kısıtlı bir zamanda bazen benden, bazen ondan konuştuk. Kendimden, korkularımdan, hayatımdan, yine heveslenmekten söz edebildim; bazen gözlerim doldu, o kadar samimi ve öyle özgür, öyle rahattım ki duygusal olmamam, kendimi yaşamamam olmazdı. Süheyla Abla da bluzumu çok beğendi. Bir gün bluzumla bir fotoğraf çektirmeliyim. Aslında bundan sonra hep güzel giyinip kendime boşvermemeyi planladığımdan bu güzel giyinmiş günlerim kaydedilmesi gereken nadir anılar olmaktan çıkıp olağan durumlar haline gelecek ve ben de, ah keşke bunun bir fotoğrafını çekmiş olsaydım, demekten kurtulacağım. Tek yapmam gereken aynaya bakmak ve mutlu olmak olacak.

İstediğim şey birilerinin beni görmesi, beni iltifatlara boğması, ah canım harika görünüyorsun demesi değil. Hayır, sevmem böyle şeyleri. Bir günde birkaç kez çok şık olduğumu işitirsem görüntümde bir acayiplik, ortama göre fazla kaçan bir hal olup olmadığını düşünürüm hatta. Fakat yalnız kendime, hep kendime bir şeyler yaptığımda, yaptım da ne oldu, gibi hissetmekten de alamıyorum kendimi. Birilerinin, bir yerlerin, bir kimselerin üzerinde de etkisi olduğunu bilmek istiyorum varlığımın. Bir bakışla, havada hissettiğim adsız bir şeylerle tamamlanmak istiyorum yalnızca.

Kendime bir saat aldım, nicedir kahverengilerle kullanabileceğim bir saatim olmasını çok istiyordum. Bugün altın ve gümüş renklerinde güzel bir saat buldum. Kahverengi kayış arayışımdan vazgeçip onun yerine bu altın rengine yöneldim, çünkü sporun biraz daha üzerinde bir şeyler istiyordum artık. Nadide bluzlarımı giymekten korkmamak, günlük hayatıma katmak istiyordum onları. Ne acayip değil mi, püfür püfür, zarif, harikulade neyim varsa korkuyordum giymekten. Şık olmaktan korkuyordum, çünkü o günün o şıklığın yanında sönük kalabileceğini düşünüyordum belki ve saklıyordum onları hak edilecekleri günlere. Saklanırken büyüyor, iyice görkemli bir hal alıyor ve hepten giyilmez oluyorlardı. Saygınlıklarına, zarafetlerine erişilmiyordu adeta. Onlar benim ve onları her gün giyeceğim artık.

Ayaklarımdaki ojeler spor ayakkabıların etkisiyle biraz aşındı, bugün onları düzeltmeye vaktim olmadı. Hiç önemli değil, yine de güzel görünüyorlar, biliyorum. Birkaç gün içinde yenilerim, yarın da vaktim olmayacak; ama ayaklarımda ojelerim ve terliklerim var artık. Ne güzel!

Kabinde bir gece elbisesi deniyordum. Dün bir beden büyüğünü denemiştim, olmamıştı. Bugün o elbiseyi almak istemedi ama canım. Ben de almadım. Kabinde başka bir kadın, daha başka bir kadına terliklerini nereden aldığını sordu, kadın da söyledi. Kadının terlikleri sahiden çok güzeldi ve bir o söylediği mağazaya bakmamıştım ben. Yarın gidip o mağazaya da bakmaya karar verdim.


İnci küpelerimden birinin düştüğünü de tam o sırada fark ettim. Bir kuyumcuya girip inci küpe sordum, adam bana küpeleri gösterip astronomik bir fiyat biçti. İnanamadım. Ayda bir inci küpe düşürürüm, onu düşürsem kahrolurdum herhalde. Başka bir mağazadan, ellide biri fiyatına inci küpeler aldım. İdareten aldığım bu küpeleri bulmadan önce gezdiğim tüm mağazalara tek tek girip küpemi aramayı düşündüm; ama bu çabanın sonuçsuz çıkacağı belliydi. İnci küpem düştü diye adeta kahrolmuştum, neyse çabuk toparlandım. Annem bana bir çift alıp yollayacak, çünkü buralarda nerede inci küpe bulunur bilmiyorum.

Akşam "Unknown" diye bir film izledim. Gitmeden önce Kanyon'da kitapçıdan bol bol film adı not etmiştim, hevesim yerinde olduğundan hiç zorlanmadım seçerken. İki gündür film izliyorum, keyfim yerinde. Bu filmi de beğendim, alelade bir macera filmi olmasına rağmen hiç fena değildi. Bir şeyleri beğenesim var artık. Saçlarımı yapasım, sabah koşamadığıma aldırmayasım var; zira yaşamaktan kaçtığım için değil, o gün başka bir şeyler yapmayı seçtiğim için koşmamış oluyorum. Karnım da şişmiyor artık. İçim şişiyordu belki de önceleri.

Yarın başka kitaplar da alacağım. Uzun bir süre okuyacak başka bir şeye ihtiyacım olmayacak, bir dolu kitabım oldu. Yeni filmler de izleyeceğim. Bir de fotoğraflarımı düzenleyip yazılarımı koyacağım, birkaç gün içerisinde yapmam gereken ama yapmamış olduğum ve sürekli bir sonraki güne sarkan hiçbir iş, yazı ya da düşünce kalmayacak adeta. Evi temizleyip çamaşırları yıkamam gerek, sonrası yaz günlerinin güzel kokusunu çıkarıp bugünü yaşamak, arada hiç acı hissetmeden anıları özlemek.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Yogurt?


Cuma günü Maria'yla öğle yemeği yedik, sohbet ettik inanılmaz sıcağın altında. Simone de bize katıldı bir süre sonra. Akşamüstüne kadar oturup saati gelince Henriette'i karşılamaya gittik. 2 hafta kalacak ve benimkinden çok daha hafif bir valizle gelmiş, eve yürüyerek döndük. Sabahtan Ashley ile kahvaltı yaptık, yoğurtlu meyve salatası yedim. İtalya'da yoğurtlar daha bir farklı, tatlımsı. Bizim yoğurdumuza bütün dünya "Yunan yoğurdu" diyor! Acaba ananası, muzu, üzümü, şeftaliyi, kayısıyı, elmayı, şunu bunu dondurabilir miyiz? Bunlar donuyorsa bir kilo meyve alıp doğrayıp buzluğuma atacağım, sonra meyveli yoğurtlar yapacağım öğle yemeği niyetine.


Okulun yakınında, Moyo'nun karşısında bir mağaza var, öyle ufacık şeyler satıyorlar ki anlatamam. Hiçbir şey giymeseniz ya da iç çamaşırınızla gezseniz aynı. Orada bir elbise beğenmiştim ama daha beğenir beğenmez pişman oldum. Yine de keyif olsun diye üzerime denedim, epey eğlendik. Sonra Mercato Centrale'ye ve önündeki pazarlara gittik, önceki gün aldığım beyaz çantanın üzerine siyah ve açık kahverengi birer çanta daha aldım. Eskiyen püsküyen ve lime lime dökülen aynı renk çantalarımı vereceğim. Ne kadar vermek istesem de bir şeyleri bir türlü veremiyorum. Dolabı ayıklamaya sıra gelince hep "Ay bunu giyiyorum!" "Ay bunu çok seviyorum!" oluyor ve hiçbir şey eksilmiyor. Bir duvar dolap ağzına kadar dolu, sıkılıyorum bazen. Ben de şöyle az ve öz giysilerim olsun, hepsi pek şık pek güzel olsun, yetmiş bluz kırk altı pantolon yirmi sekiz elbise arasından bir şeyler seçmeyeyim isterdim ama kısmet.

En altta, ortadaki fotoğrafta arkada duran Foccacia Italiana, buraya her geldiğimde yediğim bir çeşit, mm, pide. Öyle çok lezzetli falan değil, ama 3 sene önce geldiğimde çok gezdikten sonra çok acıkıp yemiştim. İçinde yalnızca beyaz peynir ve roka var. Her sene bir kere aynı yerden aynı foccaciayı yemezsem buraya gelmiş saymıyorum kendimi, o yüzden her sefer yiyorum! 

Çanta aldım almasına, aslında kemerlere de çok ihtiyacım vardı ama o kadar, o kadar çok yan yana kemer var ki görür görmez hevesim kaçıyor, neyse canım boşver diyorum. Kemer çok önemli halbuki, fakat yapamıyorum işte. Beyaza mı ihtiyacım var, siyaha mı, kırmızıya mı, kahvenin şu tonuna mı bu tonuna mı, örgü mü düz mü desenli mi, ince mi kalın mı, tokası ne renk, ne model derken seçim yapmam olanaksızlaşıyor ve işin içine girmeden uzaklaşıyorum. Her şey biraz daha basit olsa daha güzel olmaz mıydı? Bazı mağazalar ağzına kadar giysi dolu, üstelik herhangi bir kurala göre sıralanmış değiller; yani şu tarzlar şurada, bu stil burada gibi bir ayrım yok. Silme bluz, pantolon, etek, elbise, çanta, fular; yığın halinde bizler tarafından harıl harıl deşilmeyi bekliyor. Eskisi gibi değilim belki, ya da ben büyüdükçe tüketim iyice hızlandı ve alışveriş yapmak daha yorucu hale geldi.

Henriette'in dudakları dolgunlaştıran bir parlatıcısı vardı. Kızlar bunu sürdüler, dudaklarında böyle garip bir his oluştu falan, ben de sürdüm tabi geri durmadım. Dudaklarım resmen yandı! Dayanamadım, peçeteyi tıktım ağzıma.

Cumartesi öğlen Simone bizi Medici villalarından birine götürecekti şehir dışında, ama tabi her zamanki gibi başka birtakım işleri çıktı ve son anda planımız iptal oldu. Biz de kızlarla bol bol alışveriş yaptık, kendime çok şahane bluzlar aldım. O kadar sıcaktı ki yapabileceğimiz en iyi şey alışverişti sanki ve siestanın ne diye yapıldığını çok iyi anlamış oldum. Akşam yemeğinden sonra kızlar eve gittiler, ben onlardan ayrılıp Piazza della Signoria'ya yürüdüm, Palazzo Vecchio'nun önünde bir konser vardı. Taşlara oturup konseri izlerken Palazzo Vecchio'nun üst pencerelerinin birinden görünen varaklı tavana takıldı gözlerim. Orada otururken özgürlüğümü ne kadar özlediğimi düşündüm; kendi kendime kalmayı, bağımsızca gezinmeyi, her gün her saat birileriyle olmamayı, birileriyle konuşmamayı, birileriyle yürümemeyi, aklıma estiği an aklıma eseni yapabilmeyi.


Evet, İtalya'da olmak harikaydı; ama bu sefer orada olmak için değil oradaki arkadaşlarımı görmek için gitmiştim. Geçen sene yalnızca iki-üç hafta tanımış olduğum, aslına bakılırsa bana oldukça yabancı bir arkadaşımın evinde tam bir hafta geçirmek gibi, bana ve çevremdeki görmüş geçirmiş kişilere kalırsa oldukça cesaret isteyen bir işe kalkışmıştım. Güzel olduğu kadar zordu bazen. "Özgürlüğüme çok düşkün bir insanım!" ifadesini pek klişe, pek övüngen bulurum. Kendimi bu cümleyle tanımlamak istemem; zira benim için özgürlük değil de kendi kendimle olabilmek en önemlisi. Bunu yapamadığım zaman yoruluyor, kızıyorum. İçimde bir huzursuzluk baş gösteriyor ve bütün vücudumu etkiliyor. Yine de güzeldi tatilim. Başka bir yerde, başka insanların arasında olmak bana iyi geldi.

Clet Abraham'ın trafik levhaları - ve duvarlara neden adım başı yoğurt yazdıklarını bu yıl da bilmiyorum!

İtalya'da olmanın en güzel yanı istediğim şeyi giyebilmek, şıpır şıpır terliklerle ve o sıcakta giymenin normal olduğu kısa şortlarla gezebilmek. Yabancılarla konuşabilmeyi, öylesine yürüdüğüm sırada yanıma yaklaşıp bana birkaç sokak boyunca bisikleti üstünde ya da yayan eşlik eden, sonra da beni selamlayıp başka bir köşe başında farklı bir yöne sapan insanlarla kısa sohbetler etmeyi seviyorum. Böyle küçük konuşmalardan sonra varlığımı duyumsuyorum, varlığımın bir etkisi olduğunu hissediyorum. Fark edildiğimi hissediyorum diyeceğim belki, ama bu fark edilmek göz alıcılık, dikkat çekicilik anlamında değil; bir birey olmak, küçük küçük kesişen hayatlarda bir söz sahibi olmak, bir farklılığı yaşamak.


Son gecemin sonunda yine kızlardan ayrılıp tek başıma yürüyüşe çıktım, huzur içinde gezinirken güneş gözlüklerimi bir yerlerde unuttuğumu fark ettim. Güneş gözlüklerimi kaybetmek en büyük kabuslarımdan biridir, zira seneler önce yurtta ortak alana bırakmıştım gözlüklerimi ve o gün birisi oradan aldı götürdü. Odadaki yabancı kızların bunu yapmayacağını biliyordum, fakat girip çıkan tanımadığım -hatta onların da pek tanımadıkları- o kadar çok arkadaşları vardı ki içlerinden biri pekala gözlüğümü alıp çıkmış olabilirdi. Kim aldıysa aldı, bana düşen oturup dükkan dükkan gezmek, fiyatı uygun ve yüzüme giden bir gözlük bulmaktı. Pantolon alışverişi, ayakkabı, hele kışlık çizme, bot alışverişi ve bir de bu gözlük alışverişi inanılmaz bir enerji, sabır ve kararlılık isteyen işlerdir. Minik minik ayrıntıların farklılığı bir süre sonra aynılaşmaya başlar, bir nevi parfüm alışverişi gibidir. O yüzden gözlüklerimi kaybetmekten çok korkarım, o yitirdiğim gözlüklerin ardından adam gibi bir çift siyah gözlük bulana kadar canım çıkmıştı. Gerçi yeni -şu anda kullanmakta olduğum- gözlüklerim daha güzeldi ama yine de çok kızmıştım.

Gerisingeriye Moyo'ya döndüm, ona sarılacağımı sanıp kollarını açan ve konuşmaya başlayan garsona hiçbir şey demeden direkt konuya girip gözlüklerimi sordum. Önce yok dediler, birkaç saniye sonra başka bir tanesi barın arkasından gözlüklerimi uzattı bana. Gözlüklerimi elimde tutar tutmaz ilk girişimdeki paniğimden ötürü kolları boş kalan garsona sarıldım, o da "Bir dahaki sefere bir merhaba de hiç olmazsa!" dedi. Gözlüklerimi kaybetmekten çok korktuğumu falan açıkladım, sonra aslında bu gözlükler sahte, bunları öyle sağda solda bırakıp geri dönüyorum ve insanlarla konuşmaya bahane yaratıyorum dedim. Sonra, yarın gidiyorum dedim, vedalaştık ve İtalyanların o sıcak, yüksek sesleri ve kelimeleriyle uğurlandım.

Pazar sabahı trende bir ara uyuyakaldım, gece sadece üç saat uyuyabilmiştim. Yatağımda uykuya dalacağım sırada acayip bir horlama sesi gelmeye başladı, babam horluyormuş gibi düşünmeyi bile denedim (hani babamı çok sevdiğim, çocukken babamın horlaması eşliğinde gayet güzel uyuyabildiğim ve babamın horlamasına kızmayacağımı düşünerek) ama uyuyamadım. İstanbul'daki komşumun bazen birtakım misafirleri oluyor, babası mıdır amcası mıdır bilmiyorum fakat onlar geldiğinde bir kişi öyle bir horluyor ki bir sefer üst üste üç gece uyuyamadım. Ne yapacağımı şaşırmıştım artık; kapılarına dayanıp horlamayın diyemezsin, horlama merkezine gidin parasını ben vereceğim mi diyeyim, ağzınıza çorap tıkayın mı diyeyim, ne diyeceğim? Ertesi gün gitsem konuşsam dedim hep, ama yapamadım. Salonda uyudum bazen.

Şimdi İtalya'da, yine bir horlama sesi, yine uyuyamadım. O yorgunluğun üzerine trende uyuyakalıp uyandığımda saatim dokuzu gösteriyordu, Bologna trenindeydim ve 8:45'te Roma'da olmamız gerekiyordu. Olamaz, dedim, Roma'yı kaçırdım! 11:40'taki uçağa yetişmeme olanak yok! Saatimi geri almamıştım oysa. Saat dokuz değil sekizdi ve yanımdaki adam beni sakinleştirdi. Roma'ya geldiğimizde sohbet etmeye başladık, pek şık bir iş adamıydı ve seyahat ediyordu. Bir daha gelirsen Floransa'ya dedi, bana kartını uzattı.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Mascarpone


Bazen sınırsızca yaşamaya, iplerimi koparmaya, kendimi yalnız hayatın değil insanların da akışına bırakmaya heves ediyorum. Anlık hevesler, yalnız bir anlık. Yapamayacağımı biliyorum; çünkü istediğimiz gibi olmuyor sonunda. Güvenmek, güvendiğim insanların yanında bulunmak o denli önemli ve güzel ki alışkanlıklarımı onlar olmadan bırakmayı elime yüzüme bulaştırabilirim. Moyo'daki garsonlar inanılmaz rahat, sıcak, ne yapmak istediklerini kestiremiyorum. Daha dün tanıştığım sarışın, uzun boylu garson az önce yanıma gelip "N'aber?" dedi ve beni iki yanağımdan öptü. Akşam on buçukta bir tenis partisi olacakmış, ona katılıp katılmayacağımı sordu (akşam on buçukta neyin tenis partisiyse hiç anlayamadım). İşte böyle anlarda bambaşka bir kültüre, bambaşka bir dile, bambaşka insanlara ve hayatlara özgürce karışabilme güdüsünü duyumsuyorum içimde. Geri durmanın yanlış olduğu hissine kapılıyorum. Denemek için atılmak, atlamak gerekiyormuş ve ben yapamıyormuşum gibi geliyor, neden yapamayacakmışım diyorum. Atlayana madalya vermiyorlar oysa.

Ben de buralı ve burada çalışıyor olsaydım, sarışın uzun boylu ve yakışıklı bir garson olsaydım, önümden her gün güzel turist kızlar geçseydi ve servis ettiğim barda devamı kakara kikiri yapan bir alay genç kızla flört etseydim, ben de her fırsatı değerlendirir ve insanları partilere çağırır, onlarla konuşur, yakınlık kurar, çekiciliğimi kullanır ve fırsatlar yaratırdım elbet. Her şey film gibi olmuyor oysa, bir şeylere atlamak değil bir şeyleri yalnız geldiği gibi yaşamak gerekiyor. Ben böyle yapıyorum. Fazlasını beklemek beni düş kırıklığına uğratıyor. Kimlikten kimliğe geçiyorum bir anda, yepyeni bir kalıba bürünsem bile içimde tabii ki aynıyım. Görünüşe fazla aldanıyor, bulunduğum her ortama anında adapte olmam gerektiğini düşünüyor ve bunu yapamamanın söz konusu bile edilmemesi gerektiğine inanıyorum. Oysa kimseler hiçbir şeye adapte olmuyor, herkes kendisi olmaya ve kendi gibi yaşamaya devam ediyor. Kendimi, hayatımı, duyularımla algıladığım her şeyi kendimce yorumlamasını seviyorum; başkası olmama ne gerek var? Tatilde bir sonraki anı düşünmeme, fırsatlar yakalamak ya da fırsatlar kaçırmak arasında gezinmeme ne gerek var? Her bakış, her adım benim fırsatım.

Tanrım ne güzel, buraya konuşmak, yazmak, dinlenmek, rahatlamak, kendimi toparlamak, kendimi hissetmek, anılarıma ve mutluluğuma kavuşmak için geldim. İşte tam olarak bunu yapıyorum! Yalnız nasıl bir şey biliyor musunuz - bazen büyük heyecanlar, çok büyük mutluluklarla karşılaştım mı sindiremiyorum bunları, büyük sevinçler adeta topak olup boğazıma takılıyor. Gençlik midir nedir; gülümseyen, güzel görünen, hareketli her şey yerimden kaldırıyor beni. Ben kalkar kalkmaz yer yerinden oynayacak, başka boyutlar açılacak, her şey bambaşka ve şahane olacak sanıyorum; halbuki kalkınca bir şey değişmiyor, başka bir gezegene gitmiyoruz, zaman durmuyor, herkes ben ne hissediyorsam onu hissetmiyor. Herkes neyse o, ben neysem oyum. Burada yine bana "ne istediğini bilen, istediğini almaktan geri durmayan ve istemediği hiçbir şeye bulaşmayan, kendinden çok emin kız" diyorlar. Artık şaşırmıyorum. Kendi erdemlerimi biliyorum ve bu bana fazlasıyla yetiyor.

Simone salatasına şişe şişe yağ boşaltırken, ben çanta için pazarlık ederken, bir de saksıda biber satıyorlar - işte ondan almam lazımdı!

Bu sabah koşumu yaptım, yalnız hava çok sıcak olmaya başladı yine. Gökyüzü sabahın sekizinde masmaviydi, bu da serinliğe bay bay demek oluyor. Öğlen 1'de okula vardığımda inanılmaz bir sıcak başlamıştı. Simone ve Maria'yla buluşup kahve içtik, Maria gittikten sonra Simone'yle yemek yedik. Bu sefer burger aldı -ekmeksiz, yalnız köfte ve etrafında yeşillik, mozzarella, domates ve zeytinle servis edildi- ve tüm tabağın üzerine yarım şişe zeytinyağı boca etti. O zeytinyağı dökerken ben kameramı çıkardım ve dökermiş gibi yaparak bana poz vermesini istedim, zira bir fotoğraf için o tabağa daha fazla zeytinyağı dökmesi olanaksızdı. Simone ise zeytinyağını tekrar dökmeye başladı, bir poz için de kameraya bakmasını istedim ve tabağa bakmadan zeytinyağını akıtmaya devam etti! Sonra da bir güzel sildi süpürdü hepsini.

Dün gece bir saatliğine Moyo'ya gelmemden önce Ashley ile Soul Kitchen'da tanıştığımız Avustralyalı kız birileriyle buluşacağını ama buluşacağı kişileri tanımadığını söylemişti, meğer buluşacağı kişiler bizmişiz! Soul Kitchen'a döndüğümde hepsini birlikte otururken buldum. Geceye kadar oturup sohbet ettik, bir süre sonra konu bizim bilmediğimiz birtakım Amerikan dizilerine kaydı, uykum geldi ama iyi idare ettim. Sokakta dondurma yiyen o kadar çok insan vardı ki eve dönerken canım dondurma istedi. Evin yakınlarında, Ashley'in en sevdiği dondurmacıda onun en sevdiği dondurmadan tattım: mascarpone ve nutella. Muhteşem bir lezzet, tek top istedim ve dondurmacı o kadar minik bir dondurmadan para almayı reddetti!

Anna bu gece için Amerikalı gençleri partiye götüreceği "Twenty One" adlı diskoya davet etti bizi, on bir buçuk sularında gelin dedi. Türkiye'nin pek çok yerinde öyle hareketli gece hayatları yaşanıyor ki insan trafiğinden yürüyemiyor, beş dakikalık yolu yarım saatte alıyor, oturacak yer bulamıyor, sokaklara taşıyoruz; fakat buradaki gördüğüm taşkınlıklara, garipliklere ülkemde hiç rastlamıyorum. Bilhassa Amerikalı gençler ülkelerinde içki alacak yaşa gelmemiş olduklarından kapağı buraya atar atmaz alkol denizinde yüzmeye başlıyor, ardından sokaklarda naralar atmaya, sağda solda yalpalamaya, kaldırımlara yapış yupuş izler bırakmaya koyuluyorlar. Bu akşam gidilecek mekanla ilgili tıpkı tanımladığım şekilde yorumlar işittim, bana göre olmayacağını biliyorum. Onun yerine yorulduğum zaman eve dönmeyi, ondan önce akşam serinliğinde biraz gezinmeyi, yarın sabah erken kalkıp koşuya çıkmayı planlıyorum ki öğlen Maria'yla kararlaştırdığımız gibi yemek yiyip sohbet edebilelim. Yarın öğleden sonra Henrietta geliyor, akşam için Finisterrae'ye gitmeyi planlıyoruz.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

L'aperitivo dei sogni


Bakın ne oldu: Moyo'dan kalkarken aperitivoyu servis etmeye başlamışlardı ve benim en en en en sevdiğim körili kuskus, buğday pilav, pirinç pilavı, tonlu makarna, mercimek (ki sadece bir kere mercimek yapmışlardı geçen sene, ba-yıl-mış-tım), pesto soslu makarna, bezelyeli pilav ve nohut yemeğinden koyduklarını gördük. Olamaz dedim, olamaz, bu hayallerimin aperitivosu ve benim başka bir yerde olmam gerekiyor!


Ashley de tüm bunları ne kadar sevdiğimi ve böyle bir kombinasyonun bir daha yaratılamayacağını bildiğinden "İstersen sen Moyo'da ye, sonra buluşuruz!" dedi. Ne yapacağımı bilemedim; çünkü Soul Kitchen'da çok güzel sohbet ediyorduk, yanımızda genç Avustralyalı bir kız vardı, onunla konuşmaya başladık. Tasarımcıymış ve Ferragamo'da çalışmak üzere Kasım'da buraya gelmiş. Derken aklıma bir fikir geldi: madem iki içecek alacaktım, o halde ilkini Moyo'da alıp yazılarımı yazar, fotoğraflarımı düzenlerken muhteşem aperitivomun tadına varırdım, ikincisini de bir saat gibi bir sürenin ardından Soul Kitchen'da alırdım! Şahane bir plan yapmış olmanın mutluluğuyla soluğu Moyo'da aldım. Bu yemeklerin tadını ömrüm boyunca unutmama im-kan yok!

Mooyoo


Moyo! Moyo'dan merhaba! Yanımda Ashley var, bugün harika bir gün! Burada sabahları bulutların gökyüzüne toplanıp uyanmamı zorlaştırdığını, yağmur yağacak diye beni korkuttuğunu; ama öğleden sonra dağılıp güneşin bizi terletmesine izin verdiğini ve her şeyin harika olduğunu unutmuşum! İki gündür sabahları yağmur mu yağacak, yoksa çıkmasam mı diye tereddüt ediyor, sonra çıkıp koşmaya başlıyor ve mutlu mutlu eve dönüyorum.

Ah evet, Cascine! Yeniden Cascine'de koşuyorum sabahları, bu sefer radyo dinleyerek koşuyorum üstelik - Radio Fiesole. Arada bir lento çalıyorlar, sonra fıkır fıkır pop oluyorlar, nasıl bir radyo bilemiyorum ama dinliyorum! İki şarkıda bir tek reklam ya da iki reklam gibi şeyler çıkıyor, bir çoğunu da anlıyorum İtalyanca'yı unutmuş olmama rağmen. Geldiğim gün istasyondan bindiğim takside klasik müzik çalıyordu ve bu çok, çok hoşuma gitti. 

Yolculuğum o kadar rahattı ki bu sefer! Geçen sene Roma'da bir yandan babamın hırsızlar üzerine yaptığı sayısız uyarı yüzünden azıcık tedirgin, cezalı ağır valizlerimi sürüye sürüye, çok şükür makinelerden bilet satın alabilerek, önce havaalanından istasyona giden trene binmiş, ayakta kalmış, klima olmaması nedeniyle terden fenalıklar geçirmiş, ardından Termini'de hiçbir yerde hangi perondan kalkacağı belirtilmeyen trenimin derdine düşmüş, bir yandan bavulları trene nasıl sokacağımı kara kara düşünerek epey bir aranmış, sonunda kendimi trene atıp bir güzel uyumuştum. Bu sefer mi; trene bindim, oh mis gibi oturdum, valizim de yirmi kilocuk, ondan inince çizgelgeye baktım, öbür trenim 10. perondaymış, -8'den kalktı ama olsun- trende de yerime oturdum bir güzel, biletlerimi onaylatmayı falan da unutmadım. Trende gazete bile okudum, sonra hop taksi, hop Ashley!

İtalya'da da 6 katlı binalar varmış demek, Ashley'in küçük dairesi 6. kattaydı ama hafif (eh, olabildiğince) valizimi çıkarmak çok zor olmadı. Önceki gece en sevmediğim iş olduğundan valiz hazırlama faslım epey sürmüştü, sadece 3 saat, o da bölük pörçük uyuyabilmiştim. Valizi bıraktık, elimi yüzümü yıkadım, hemen Santa Spirito'ya gidip bir kafeye oturduk, uzun uzun sohbet ettik, ardından eve döndük. Ashley koşuya çıktı, ben dergi okurken uyuyakaldım. Akşam yemeği için Zoe'ye gittik! Sonunda, bir yıl özlemle beklediğim aperitivo, Zoe, şahane kırmızı şaraplar, muhteşem pilavlar, salatalar!


İkici günümde gökyüzü bulutluydu ve ben kapüşonlu ceketimi unutmuştum. Unuttuğum başka şeyler de vardı, örneğin Eyewitness Travel kitabımı unutmuş ve bu durumu trende fark edip feci bir moral bozukluğuna uğramıştım; ama odama girdiğimde kitabım rafta beni bekliyordu! Ben de kendimi bir kitapçıdan İngilizce'sini bulur, giderken Ashley'e bırakırım diye teselli etmiştim, zaten onda varmış. Bir de saç maşamı unutmuşum, maşam olmadan ilk kez tatile çıkıyormuşum gibi hissediyorum; ama geçen sene de bir kerecik, o da son gecemde kullanmıştım. Varsın maşam olmayıversin.

Camın önüne kuruldum, atıştırmaya başlayan yağmuru izleye izleye çıksam mı çıkmasam mı diye düşünmeye koyuldum. Son derece gereksiz bir ücret karşılığında telefondan internete bağlanıp saatlik hava durumuna baktım, öğleden sonra şimşekler, yıldırımlar, felaket bir şey olacak diyordu. İyice tırstım. Sonra bulutların yönünü kestirmeye çalıştım; zira mavi bir açıklık vardı gökyüzünde, ama geliyor muydu gidiyor muydu? Sonunda gelecek olduklarına ve havanın açacağına kanaat getirdim, hava durumunu boşverip Cascine'ye attım kendimi.

İyi ki de çıkmışım, hava bir açtı bir sıcak oldu, bir daha yağmur yağmadı! Cascine'yle ve orada hissettiğim rahatlama duygusuyla hasret giderip gerekli kalori harcamasını da yaptıktan sonra Ashley'le Moyo'ya gidip cappuccinolarımızı aldık. Biz sohbet ederken karşıdan Simone belirdi. Uzuuun uzun kucaklaştık, Simone de yanımıza oturdu ve kendine harika bir salata aldı. Ondan sonra harika salatanın üzerine abartısız bir bardak zeytinyağı döküp yedi. Hala okula uğrayamadım, yarın öğleden sonra okula gidip Maria'yı da görmek istiyorum. Cuma günü Henrietta geldikten sonra Simone bizi bir restorana götürecek.

Floransa'da neredeyse her şey aynı ve her şeyin aynı kalmasını çok, çok seviyorum. Türkiye'de her şey çok daha hızlı değişiyor; sevdiğin bir yer belirliyorsun ve bir sene sonra bir bakıyorsun el değiştirmiş, satılmış, değişmiş. Bir ürün beğeniyorsun, piyasadan çekilmiş. Burada da ufak bir değişiklik var, Amore Mio satılmış. Renato ve Francesco artık burada değiller. Adı, tabelası aynı kalmış, içerinin düzeni biraz değişmiş ve benim o bayıldığım prosciuttolu, tartufo soslu, tavuklu salatam artık yok!


Moyo'dan sonra Ashley koşusuna gitti, ben de kitaplarımı alıp Piazza Santa Maria Novella'ya gittim. Yolda kendime bir çift beyaz terlik baktım geçen seneki gibi, ve yine gönlüme göre bir çift beyaz, sade terlik bulamadım. Hep yapmak istediğim gibi çimenlere oturdum ve en sevdiğim hocalarımdan birinin hediye ettiği "Brunelleschi's Dome"un bir bölümünü daha okudum. Akşam aperitivomuzu Moyo'da yaptık, özlemini çektiğim pilavlardan, sandviçlerden, omletlerden tabaklarca yedik! Önce içerde oturuyorduk, yanımızda da Amerikalı bir çift vardı. Adam beyaz şarap içiyordu, kız kırmızı. Ben de beyaz şarap içiyordum. Adam da bir yakışıklı, bir sevimli, bir hoş böyle kemik gözlükleri falan var, hani oturmuş, son derece çekici bir tip. Derken bu çiftle tanışıp konuşmaya başladık, kısa ve keyifli bir sohbetin ardından Boston'lu bir hukuk öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz oğlan Fiesole'de kaldığı ve otobüse yetişmesi gerektiği için izin istedi. O gittikten sonra anladık ki kız ve çocuk bir çift değillermiş, yalnızca arkadaşlarmış! Kız da ertesi gün Amerika'ya döneceğini söyleyerek kalktı bir süre sonra ve Ashley hemen oğlanın ne kadar harika olduğunu söyledi, aman Tanrım evet, sahiden de öyleydi ve o kızın üzerinde "biz sadece arkadaşız" falan yazan bir tişört giymesi gerekiyordu! Öyle hoş bir adamdı ki geçen sene son günümde tanıştığım Avustralyalı delikanlının buradan az bir zaman önce ayrılmasından ötürü duyduğum üzüntü bir anda son buldu. Neyse, bu güzel karşılaşmanın ardından geleceğe daha bir ümitle bakıyoruz artık, yani bir yerlerde gönlümüze göre olabilecek, bizi mutlu edebilecek, heyecanlandırabilecek birileri sahiden olabilir!


Yer boşalır boşalmaz dışardaki masalara geçtik. Burası Moyo - bu nedenle bir süre sonra yanımızdaki dört kişilik beyler masasıyla da tanışmamız gerekti. Neyse, fazla üzerimize düşmeden kalktılar, biz de yiyip içip eğlenmemize baktık. Karidesli makarna bile vardı, hayat bundan daha güzel olamaz! Yine de bir şey fark ettim; geçen sene buradan ayrılırken "Kim bilir böyle lezzetli yemekleri bir daha ne zaman yiyeceğim!" diye düşünmüştüm, fakat şimdi görüyorum ki geçen bir sene zarfında yemek pişirme konusunda inanılmaz işler başarmışım, zira artık böyle bir endişem yok. Gördüm ki ben şahane yemekler pişiriyorum ve evde de parmaklarımı yiyorum, hatta daha bile iyisini pişiriyorum bana sorarsanız! Bu sene dönerken bu konuda o kadar üzülmeyeceğim demek, yani tabii ki üzüleceğim ama yıkılmam gibi geliyor.

Bugün yine bulutlar, bulutlar; ama hava durumunu kontrol etmek için zırnık harcamadan çıktım dışarı. Koşudan dönene kadar bulutlar dağılmamıştı; o kadar iyi oluyor ki, serinlikte sporumu yapıp dönüyorum ve sonra beni mutlu eden güneş parlamaya başlıyor. Öğle yemeğimizi evde yedik, marketten minik güzel salatalar aldık kendimize. Sonra Ashley'in bir arkadaşına istediği cüzdanlardan almak için Mercato Centrale'nin önündeki sokak pazarlarına gittik. 

Babam hediye konusunda mutlu edilmesi zor bir insandır, kendisi seçmek, beğendiği şeyi alıp kullanmak ister. Babamın öyle çok çok sevdiği, aldığında inanılmaz mutlu olduğu, havalara uçtuğu bir şeyler yoktur pek; fakat parfümleri konusunda çok hassastır. Babacığımın çok sevdiği bir parfümü vardı seneler önce, sonra tabii ki o parfüm hiçbir yerde bulunamazlar listesine dahil oldu. Önce free shoplardan falan alınmaya başlandı, derken free shoplar bir yana, adeta tüm yurt dışı piyasasından da tamamen çekildi ve babam o parfümün üzerine hiçbir parfüm koyamadı. Zar zor aynı markanın başka bir kokusuna talim oldu, derken o koku da her yerde bulunmaz bir şey oldu. Babam benden bulabilirsem bu ikinci parfümden almamı istedi, ilkini artık hafızasından tamamen çıkarmış olmalıydı. Bugün bir parfümeriye girdik ve babamın ilk göz ağrısı, en sevdiği parfümden buldum! Heyecanla dışarı çıkıp babamı aradım, ben ondan daha heyecanlıydım resmen. Mutlu haberi verdim, iki şişe var ikisini de alayım mı dedim, al dedi, ben de parfümleri kaptım. Babamı böyle mutlu etme şansı kırk yılda bir gelir, harika bir duygu! Bir de beş yüz küsür avroluk, sınırlı üretim bir parfüm denedik, Ashley'le kolumuzu yıkamıyoruz bugün - paranın kokusu üzerimizden çıkmasın diye. Samimi söylüyorum ama, pek çok kadın parfümünden çok daha farklı, taptaze ve kendine has bir kokusu var bunun.


Bir fotoğraf ve bir de sanat galerisine uğradıktan sonra Moyo'ya geldik, akşam Ashley'in öğrencileri için faydalanmak istediği ve buraların en iyisi olan bir organizasyon şirketinden bir kadınla Soul Kitchen diye bir yerde aperitivoya gideceğiz. Geçen sene yaptığım gibi, Moyo'da bir şeyler içerek oturup neler yaptığımı, neler gördüğümü, neler hissettiğimi didik didik yazmak istedim! Hissettiklerimin yarısını bile aktaramadım bana sorarsanız; yazmak istediğim tonlarca şey var adeta! Öyle uzun zamandır içimden bir şey gelmeyerek, heyecanlanmayarak yaşıyordum ki burada bunu yapmayı istemek, bunları yazmak bana nasıl iyi geldi anlatamam. Güzel şeyleri farkına varmak, boyalı bir bisiklet görüp ne tatlı bisiklet diyebilmek, ağzımın tadını bulabilmek, uyumaktan ya da uyanmaktan korkmamak çok, çok güzel. Dün gece eve döndüğümüzde Santa Spirito'dan müzik sesleri geliyordu, evin içindeymiş gibiydi gitar. Önce nasıl uyuyacağım diye panik oldum, biraz sonra çok sevdiğim şarkıların arka arkaya çalınmakta olduğunu fark ettim ve bu müzikle okuyabileceğimi, ardından uyuyabileceğimi düşündüm. Çocukken radyoyu açıp uyuduğum geldi aklıma. Gerçekten o müzikte uyuyabilirdim, fakat ben yatağa girmeden önce sona erdi. Geçen sene de evimin önünde naralar atan taşkın gençlere, sokaktan gelen trafik, müzik seslerine hiç aldırmadan mışıl mışıl uyuyordum burada. Şimdi de iki gecedir hiç sorun yaşamadan uykuya dalıyor, sabahları hiç korkmadan uyanıyorum. Dilerim içimdeki bu rahatlık beni hiç bırakmaz!