Cuma günü Maria'yla öğle yemeği yedik, sohbet ettik inanılmaz sıcağın altında. Simone de bize katıldı bir süre sonra. Akşamüstüne kadar oturup saati gelince Henriette'i karşılamaya gittik. 2 hafta kalacak ve benimkinden çok daha hafif bir valizle gelmiş, eve yürüyerek döndük. Sabahtan Ashley ile kahvaltı yaptık, yoğurtlu meyve salatası yedim. İtalya'da yoğurtlar daha bir farklı, tatlımsı. Bizim yoğurdumuza bütün dünya "Yunan yoğurdu" diyor! Acaba ananası, muzu, üzümü, şeftaliyi, kayısıyı, elmayı, şunu bunu dondurabilir miyiz? Bunlar donuyorsa bir kilo meyve alıp doğrayıp buzluğuma atacağım, sonra meyveli yoğurtlar yapacağım öğle yemeği niyetine.
Okulun yakınında, Moyo'nun karşısında bir mağaza var, öyle ufacık şeyler satıyorlar ki anlatamam. Hiçbir şey giymeseniz ya da iç çamaşırınızla gezseniz aynı. Orada bir elbise beğenmiştim ama daha beğenir beğenmez pişman oldum. Yine de keyif olsun diye üzerime denedim, epey eğlendik. Sonra Mercato Centrale'ye ve önündeki pazarlara gittik, önceki gün aldığım beyaz çantanın üzerine siyah ve açık kahverengi birer çanta daha aldım. Eskiyen püsküyen ve lime lime dökülen aynı renk çantalarımı vereceğim. Ne kadar vermek istesem de bir şeyleri bir türlü veremiyorum. Dolabı ayıklamaya sıra gelince hep "Ay bunu giyiyorum!" "Ay bunu çok seviyorum!" oluyor ve hiçbir şey eksilmiyor. Bir duvar dolap ağzına kadar dolu, sıkılıyorum bazen. Ben de şöyle az ve öz giysilerim olsun, hepsi pek şık pek güzel olsun, yetmiş bluz kırk altı pantolon yirmi sekiz elbise arasından bir şeyler seçmeyeyim isterdim ama kısmet.
En altta, ortadaki fotoğrafta arkada duran Foccacia Italiana, buraya her geldiğimde yediğim bir çeşit, mm, pide. Öyle çok lezzetli falan değil, ama 3 sene önce geldiğimde çok gezdikten sonra çok acıkıp yemiştim. İçinde yalnızca beyaz peynir ve roka var. Her sene bir kere aynı yerden aynı foccaciayı yemezsem buraya gelmiş saymıyorum kendimi, o yüzden her sefer yiyorum!
Çanta aldım almasına, aslında kemerlere de çok ihtiyacım vardı ama o kadar, o kadar çok yan yana kemer var ki görür görmez hevesim kaçıyor, neyse canım boşver diyorum. Kemer çok önemli halbuki, fakat yapamıyorum işte. Beyaza mı ihtiyacım var, siyaha mı, kırmızıya mı, kahvenin şu tonuna mı bu tonuna mı, örgü mü düz mü desenli mi, ince mi kalın mı, tokası ne renk, ne model derken seçim yapmam olanaksızlaşıyor ve işin içine girmeden uzaklaşıyorum. Her şey biraz daha basit olsa daha güzel olmaz mıydı? Bazı mağazalar ağzına kadar giysi dolu, üstelik herhangi bir kurala göre sıralanmış değiller; yani şu tarzlar şurada, bu stil burada gibi bir ayrım yok. Silme bluz, pantolon, etek, elbise, çanta, fular; yığın halinde bizler tarafından harıl harıl deşilmeyi bekliyor. Eskisi gibi değilim belki, ya da ben büyüdükçe tüketim iyice hızlandı ve alışveriş yapmak daha yorucu hale geldi.
Henriette'in dudakları dolgunlaştıran bir parlatıcısı vardı. Kızlar bunu sürdüler, dudaklarında böyle garip bir his oluştu falan, ben de sürdüm tabi geri durmadım. Dudaklarım resmen yandı! Dayanamadım, peçeteyi tıktım ağzıma.
Cumartesi öğlen Simone bizi Medici villalarından birine götürecekti şehir dışında, ama tabi her zamanki gibi başka birtakım işleri çıktı ve son anda planımız iptal oldu. Biz de kızlarla bol bol alışveriş yaptık, kendime çok şahane bluzlar aldım. O kadar sıcaktı ki yapabileceğimiz en iyi şey alışverişti sanki ve siestanın ne diye yapıldığını çok iyi anlamış oldum. Akşam yemeğinden sonra kızlar eve gittiler, ben onlardan ayrılıp Piazza della Signoria'ya yürüdüm, Palazzo Vecchio'nun önünde bir konser vardı. Taşlara oturup konseri izlerken Palazzo Vecchio'nun üst pencerelerinin birinden görünen varaklı tavana takıldı gözlerim. Orada otururken özgürlüğümü ne kadar özlediğimi düşündüm; kendi kendime kalmayı, bağımsızca gezinmeyi, her gün her saat birileriyle olmamayı, birileriyle konuşmamayı, birileriyle yürümemeyi, aklıma estiği an aklıma eseni yapabilmeyi.
Evet, İtalya'da olmak harikaydı; ama bu sefer orada olmak için değil oradaki arkadaşlarımı görmek için gitmiştim. Geçen sene yalnızca iki-üç hafta tanımış olduğum, aslına bakılırsa bana oldukça yabancı bir arkadaşımın evinde tam bir hafta geçirmek gibi, bana ve çevremdeki görmüş geçirmiş kişilere kalırsa oldukça cesaret isteyen bir işe kalkışmıştım. Güzel olduğu kadar zordu bazen. "Özgürlüğüme çok düşkün bir insanım!" ifadesini pek klişe, pek övüngen bulurum. Kendimi bu cümleyle tanımlamak istemem; zira benim için özgürlük değil de kendi kendimle olabilmek en önemlisi. Bunu yapamadığım zaman yoruluyor, kızıyorum. İçimde bir huzursuzluk baş gösteriyor ve bütün vücudumu etkiliyor. Yine de güzeldi tatilim. Başka bir yerde, başka insanların arasında olmak bana iyi geldi.
Clet Abraham'ın trafik levhaları - ve duvarlara neden adım başı yoğurt yazdıklarını bu yıl da bilmiyorum!
İtalya'da olmanın en güzel yanı istediğim şeyi giyebilmek, şıpır şıpır terliklerle ve o sıcakta giymenin normal olduğu kısa şortlarla gezebilmek. Yabancılarla konuşabilmeyi, öylesine yürüdüğüm sırada yanıma yaklaşıp bana birkaç sokak boyunca bisikleti üstünde ya da yayan eşlik eden, sonra da beni selamlayıp başka bir köşe başında farklı bir yöne sapan insanlarla kısa sohbetler etmeyi seviyorum. Böyle küçük konuşmalardan sonra varlığımı duyumsuyorum, varlığımın bir etkisi olduğunu hissediyorum. Fark edildiğimi hissediyorum diyeceğim belki, ama bu fark edilmek göz alıcılık, dikkat çekicilik anlamında değil; bir birey olmak, küçük küçük kesişen hayatlarda bir söz sahibi olmak, bir farklılığı yaşamak.
Son gecemin sonunda yine kızlardan ayrılıp tek başıma yürüyüşe çıktım, huzur içinde gezinirken güneş gözlüklerimi bir yerlerde unuttuğumu fark ettim. Güneş gözlüklerimi kaybetmek en büyük kabuslarımdan biridir, zira seneler önce yurtta ortak alana bırakmıştım gözlüklerimi ve o gün birisi oradan aldı götürdü. Odadaki yabancı kızların bunu yapmayacağını biliyordum, fakat girip çıkan tanımadığım -hatta onların da pek tanımadıkları- o kadar çok arkadaşları vardı ki içlerinden biri pekala gözlüğümü alıp çıkmış olabilirdi. Kim aldıysa aldı, bana düşen oturup dükkan dükkan gezmek, fiyatı uygun ve yüzüme giden bir gözlük bulmaktı. Pantolon alışverişi, ayakkabı, hele kışlık çizme, bot alışverişi ve bir de bu gözlük alışverişi inanılmaz bir enerji, sabır ve kararlılık isteyen işlerdir. Minik minik ayrıntıların farklılığı bir süre sonra aynılaşmaya başlar, bir nevi parfüm alışverişi gibidir. O yüzden gözlüklerimi kaybetmekten çok korkarım, o yitirdiğim gözlüklerin ardından adam gibi bir çift siyah gözlük bulana kadar canım çıkmıştı. Gerçi yeni -şu anda kullanmakta olduğum- gözlüklerim daha güzeldi ama yine de çok kızmıştım.
Gerisingeriye Moyo'ya döndüm, ona sarılacağımı sanıp kollarını açan ve konuşmaya başlayan garsona hiçbir şey demeden direkt konuya girip gözlüklerimi sordum. Önce yok dediler, birkaç saniye sonra başka bir tanesi barın arkasından gözlüklerimi uzattı bana. Gözlüklerimi elimde tutar tutmaz ilk girişimdeki paniğimden ötürü kolları boş kalan garsona sarıldım, o da "Bir dahaki sefere bir merhaba de hiç olmazsa!" dedi. Gözlüklerimi kaybetmekten çok korktuğumu falan açıkladım, sonra aslında bu gözlükler sahte, bunları öyle sağda solda bırakıp geri dönüyorum ve insanlarla konuşmaya bahane yaratıyorum dedim. Sonra, yarın gidiyorum dedim, vedalaştık ve İtalyanların o sıcak, yüksek sesleri ve kelimeleriyle uğurlandım.
Pazar sabahı trende bir ara uyuyakaldım, gece sadece üç saat uyuyabilmiştim. Yatağımda uykuya dalacağım sırada acayip bir horlama sesi gelmeye başladı, babam horluyormuş gibi düşünmeyi bile denedim (hani babamı çok sevdiğim, çocukken babamın horlaması eşliğinde gayet güzel uyuyabildiğim ve babamın horlamasına kızmayacağımı düşünerek) ama uyuyamadım. İstanbul'daki komşumun bazen birtakım misafirleri oluyor, babası mıdır amcası mıdır bilmiyorum fakat onlar geldiğinde bir kişi öyle bir horluyor ki bir sefer üst üste üç gece uyuyamadım. Ne yapacağımı şaşırmıştım artık; kapılarına dayanıp horlamayın diyemezsin, horlama merkezine gidin parasını ben vereceğim mi diyeyim, ağzınıza çorap tıkayın mı diyeyim, ne diyeceğim? Ertesi gün gitsem konuşsam dedim hep, ama yapamadım. Salonda uyudum bazen.
Şimdi İtalya'da, yine bir horlama sesi, yine uyuyamadım. O yorgunluğun üzerine trende uyuyakalıp uyandığımda saatim dokuzu gösteriyordu, Bologna trenindeydim ve 8:45'te Roma'da olmamız gerekiyordu. Olamaz, dedim, Roma'yı kaçırdım! 11:40'taki uçağa yetişmeme olanak yok! Saatimi geri almamıştım oysa. Saat dokuz değil sekizdi ve yanımdaki adam beni sakinleştirdi. Roma'ya geldiğimizde sohbet etmeye başladık, pek şık bir iş adamıydı ve seyahat ediyordu. Bir daha gelirsen Floransa'ya dedi, bana kartını uzattı.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder