27 Aralık 2010 Pazartesi

Düz Taban Alışveriş


Eveet, yılbaşı hediyesi faslını bugün bitirdim! Akşam tekrar Kanyon'a gittim. En alt katta bir yılbaşı konseri vardı ve şarap, kestane ve bir şeyler daha dağıtılıyordu. İnanılmaz bir kalabalık - ve tabii ki gideceğim mağazaların çoğu alt kattaydı!


Dün beğenip de almadığım, sonra düşünüp taşınıp kesinlikle almaya karar verdiğim kupayı aldım hemen. Makaronun tadını sevmiyor olabilirim; ama hepsi birden rengarenk ve tombiş tombiş oturdukları zaman içim yumuşacık oluveriyor. Ve dayanamıyorum, Paşabahçe'de beğenip içinden sevdiklerime parçalar aldığım seti ifşa ediyorum! Bana bakın; sizi çook seviyorsam ve adınız e, m, ö ya da s harfleriyle başlıyorsa rica edeceğim kendinize böyle ufak tabaklar almayın. Evet, ne yapalım, belki de artık size hediye aldığımı biliyorsunuz ve hatta ne hediye aldığımı da biliyorsunuz; ama o kadar severek aldım ki hepsini, şimdi buraya koymasam nasıl içimde kalacak!


Ay sonra kendime bir saat aldım! Kaç zamandır bir saat alayım diyordum; iki senedir de bir markanın çok beğendiğim saatlerine takmıştım kafayı. Bayramda annemle gezerken eyleme geçip üç ayrı saatlerini denedim kolumda, nasıl kötü durdular anlatamam. Halbuki kendi başlarına pek güzel görünüyorlardı. Saat almak mühim bir iş olduğundan annemle babama göstermeden kullanmamaya karar verdim ve koluma göre ayarlatmadım. Saat almaya çıkmamıştım yani; o kadar spontane bir durum oldu ki, bu çok ciddi işi falsolu yapmış olabilirim diye endişelendim. Şimdi düşünüyorum da, galiba arabayı servise götürdüğüm gün gidip ayarını yaptırabilirim. Böyle yumurtadan çıkar gibi geldiği için illa da birilerinden onay bekliyorum, halbuki çok sevdim yahu saatimi. Evet evet, ben sevdiysem tamam olmalı!

Yoğun ve düşünceli olduğum zamanlar, attığım her adıma birilerinin kafa sallamasını istiyor ya da buna ihtiyaç duyuyorum. Annemi bugün yedi yüz altmış iki kere arayıp "...'ya şunu alıyorum, iyi midir sence?" "Bak şimdi, şöyle bir tabak var, şurasında şöyle bir çıkıntısı var; ama öyle değil de böyle uzuyor bak bak. Sence ...'ya bunu mu alayım, yoksa öteki bilmem neyi mi alayım?" "Anneaaa, ...'ya bilmem ne mağazasından zart zurt mu alayım yoksa vırt zırt mağazasından cırt cırt mı alayım?" diye sorular sordum. Yazık kadıncağıza yahu, görmediği dünya kadar şey hakkında oturup yorumlar yaptı on saat. Nasıl bir sabır işi anne olmak! Vallahi ben olsam "Salak mısın!" der ve kapatırdım, hadi birincide ikincide olmasın ama üçüncüde kesin yapardım bunu, ve evet sonuna soru işareti değil ünlem koyarak yapardım. Ya babamın hali nasıldı acaba, bir buçuk dakikada bir annemin telefonu çalıyor ve ben sapır saçma sorular soruyorum. Zeka seviyemden epey, epey şüphe etmiş olmalılar.

Ama insanın nasıl kafası karışıyor! Örneğin dergi almaya niyet ettim, of ne çok dergi, ne çok! Yemekle ilgili bir şeyler alayım diyorum, ama öyle sırf tarif istemiyorum ve baktıklarımın hepsi sırf tarif. Bilhassa cross yaparken okumak için almak istiyorum, dolayısıyla ilgi çekici bir şeyler arıyorum ve malzeme listeleri, neyin kaç dakika pişirileceği ortama pek uymuyor. İngilizce Women's Health alayım dedim mesela, ama Ocak sayısı çıkmış, şimdi birkaç güne bizimki de çıkar ve konuları hemen hemen aynı olursa boş yere almış olacağım. Ondan başka da ocak ayı dergileri pek çıkmamış. Ööyle arandım durdum. Hep pet şişeden su içiyorum, acaba kendime şu afili, bardaklı mardaklı sürahilerden alsam mı diye düşündüm. Gördüğüm her değişik kokulu kreme atladım, halbuki evde kocaman kremim var benim ama işte değişik bir şey gördüm mü atlıyorum. Projeye başlayacağım, şöyle rengarenk bir termos alsam mı kendime dedim; ama o rengarenk termos ya içeceğimi sıcak tutmazsa diye de endişelendim. 

SOGLA için defter almak istiyorum, Kanyon'daki kırtasiyeden kendime bir defter beğendim ama Akmerkez'e de uğramayı kafama koyduğumdan oradaki kırtasiyelere bakmadan edemeyeceğimi fark edip bıraktım. Akmerkez'deki defterleri beğenmedim ve en kısa zamanda öteki kırtasiyede beğendiğim defteri almaya karar verdim. Yılbaşı hediyelerinin yanı sıra tabii ki olmazsa olmaz kartlar aldım, kime hangi kartı alacağımı belirlemek için seksen dokuz kez kitabevleri ve kırtasiyeler arasında mekik dokudum. Yaptığım her işe çok özeniyorum. Örneğin Selen'e aldığım kartta minik bir köpekçik mi nedir bir şey var, ve neden bilmiyorum ama bana paylaştığımız bir şey gibi geldi; yani sanki Selen daha önce bana öyle bir şey almış falan gibi, ve o kartı anında ona aldım. Aldığım diğer tüm kartlarda da buna benzer hisler aradığımdan bir ufak kart işi bile muazzam bir koşuşturmacaya döndü. Asıl hediyeleri nasıl seçtiğimi siz düşünün.

Ama şikayetçi değilim! Neden biliyor musunuz, çünkü sevdiklerim var ve onlara hediye almak için koşturacak hevesim var; çünkü onca işin gücün arasında heyecanlanıyorum, özeniyorum, hissediyorum; çünkü onlara ve kendime değer veriyorum. 

Ay evet, Paşabahçe'de böyle tatlı mandallar var. Ne yapacağım bu mandalları bilmiyorum ama duramadım, aldım!

Akşamın sekiz buçuğunda Kanyon'dan çıkıp bir de Akmerkez'e gittim, evet, ve işin belki de en zor kısmını, bir erkeğe hediye alma kısmını da orada hallettim. Tüm kartları ve hediyeleri böylece toparlamış oldum, elimde torba torba ve torbalarla evime döndüm sonunda! Çok yorgun, bir o kadar da sakin, huzurluydum! 

Bu hafta kabus gibi. Sürekli ne gün ne yapacağımı düşünüyorum, çıldıracak gibiyim. Şimdi, hemen ders çalışmam gerekiyor örneğin, saat bir. Bir! Bu gece çalışmalıyım ki yarın hocaya soru sorabileyim. Sabah 9:30'da toplantım var ve o biter bitmez dersim başlıyor. Dersim biter bitmez mahalle kavgasına gideceğim. Ondan sonra vaktim olursa bir şeyler yiyeceğim ki ölmeyeyim. Lokmalar boğazıma dizili, Ethem Hoca'nın ofisine koşup öksüre öksüre sorular soracağım. Servis kabul ederse arabamı götüreceğim, etmezlerse dönüp ders çalışacağım. Salı, çarşamba ve perşembe günleri de aynen bu şekilde, dakikası dakikasına planlanmış şekilde geçecek! Bu sabah banyo yaparken hangi günler saat kaçta yıkanabileceğimin bile planını yaparken buldum kendimi.

26 Aralık 2010 Pazar

Ayakkabılarım muhakememi yedi!


Kanyon'a gittim çünkü kitap ve biraz daha yılbaşı hediyesi almam gerekiyordu; öte yandan apartman topuklu ayakkabılarım gerçek yüzlerini göstermeye başlamışlardı ve iki saatin sonunda torbaları elimden fırlatıp atacak, bir köşeye kıvrılıp öylece kalacak duruma geldim. Öyle bir yorgunluk, açlık ve üstüne öyle tarifsiz bir acı ki bütün muhakemem, düşünme yeteneğim, iradem, her şeyim yok oldu.

Evet, bunu da yapmışlar! House izliyorsak bu kitapla paralel götürmeliyiz diziyi; sonra kim ne derken neyi kast etmiş, şunun şu söylediği kişiliğinin hangi noktasına işaret etmiş anlayamayız falan. Tabi, aslında her dizinin bir kullanıcı el kitabı olmalı.

İsyanlarım tepe noktasına ulaşmadan önce Paşabahçe'de kendimden geçtim. Şimdi burada açık edemeyeceğim çünkü en sevdiğim arkadaşlarıma hediye olarak aldım, ama öyle şahane tabaklar, kupalar vardı ki hepsini doldurup evime dizmek istedim. Diyorum ya düşünce mekanizmam ve iradem gitmişti, dolayısıyla kendime o bayıldığım tabaklar arasından bir şey almadım. Yani hangisini alsam işime yarar, hangisi yaramaz kestiremiyordum artık. Yarın tekrar gidip kendime bir kupa almayı düşünüyorum şimdi, beynim yerine gelsin bakarız. 


Benim bir salata tabağım var, epey derin ama çapı küçük bir şey. Çapı da demeyeyim aslında dört köşeli. Her akşam Allah gözünü doyursun salatasını buna koyuyorum ama sığdırırken biraz eziyet çekiyorum. Kendime çok, çok, çok büyük bir güzellik yaptım ve çok cici bir salata tabağı aldım! Bu akşam salatamı karıştırdığım kaptan yeni ve geniş tabağıma aktarmak, ah nasıl bir keyif! Sonra, sabahları canım paprika sosumu ayrı koyayım diye minicik bir tabakçık aldım. O kadar güzel şeyler var ki domates salatalığımı birine, peynirleri ötekine, maydanozu berikine derken üç beş tabak alıp kahvaltılarıma yeni bir stil kazandırasım geldi. Fakat o an biraz uç ve fazla gaz bir hareket gibi göründüğünden bunu yapmadım.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu kızcağız kaç zamandır ne yaptı?


Hayatımda güzel, olduğu sıralarda pek mühim, geçtiğinde az biraz unutulan, sonra fotoğraflardan hatırladığım, bir türlü yazamadığım -çünkü bir ara bir yazıp çizememe, oturup kalkamama, akşamları pek bönleşme hallerine düştüm- şimdiye anılaşmış birtakım olgular birikti de birikti. Ben de bunları, resmen maddeci bir üslupla, aktarayım dedim; zira aman canım bunları da yazmayıvereyim, ajanda mı burası, diye kestirip atsam işte o "kestirip atma" kısmını kendime yakıştıramam. Sonra bunarım falan hem neme lazım, yazayım ki hatırlayayım. Sahiden, yazınca yaşadıklarım iki kat önem kazanıyor sanki.

Örneğin şimdi ta 8 Aralık'ta gittiğim PechaKucha Night'ın önemini artırarak başlayayım. Efendim, nedir bu PechaKucha Night diyecek olursanız, 20 saniyelik 20 slayttan oluşan sunumlar yapılarak yenilikçi fikirler, projeler, tasarımlar tanıtılıyor, dünyanın pek çok, 373, şehrinde düzenleniyor. Kerem'in doğum gününde gelen teklif üzerine PechaKucha Night'ı ajandamıza ekledik. Aynı gün benim Information Theory sınavım olduğundan kafam biraz çatallanmıştı, kafa nasıl çatallanır diyebilirsiniz ve inanın açıklamasını yapamayacağım. Fakat internetteki linklerden daha önce yapılmış sunumları izleyince hakikaten güzel ve değişik bir gece geçirebileceğimize inandım, ayrıca belirteyim ki Kerem'in arkadaşları çok tatlı insanlar (Kerem'in kendisi tatsızmış gibi anlaşılmasın, herkes topluca tatlı). 


PechaKucha'nın İstanbul ayağı internetteki sunumlar kadar ilginç fikirlerle donanmış olmasa da değişiklik, böyle farklı bir organizasyona dahil olabilmek, her gün yapmadığımız bir şeyi deneyimlemek çok keyifliydi. PechaKucha'da bir fikri, tasarısı olduğunu ve bunu sunmak istediğini belirten herkes sunum yapabiliyor, böylece kıyıda köşede kalmış, pazara giremeyen değişik tasarımlar samimi bir ortamda, eğlenerek, birçok insana ulaşmış oluyor. Sunum formatı gereği insan sıkılmıyor, bayılmıyor. PechaKucha'da o gece sunum yapmış olan gruplardan biri Nobon, ki bunları geçen ay TimeOut'ta okumuştum. İş yeri dekorasyonlarıyla ilgili bir yazıydı ve bu grubun Taksim'deki eski ofisimsilerinden çıkıp yeni ve şahane çalışma ortamlarına ulaşmaları anlatılıyordu. Siteyi verdim, çünkü hakikaten takdir edilesi fikirlere ve işlere imza atıyorlar, belki göz atmak istersiniz. Indigo'nun yanında bir bar açmışlar ya da dekorasyonunu üstlenmişler, şimdi anımsayamıyorum ne şekildeydi, gecemize oralarda devam ettik. Aşağıdaki kareler bu bardan, tavanı böyle çerçeveler ve resimlerle süslemişler. Aynı barda kocccaman, ciltli bir Cumhuriyet gazetesi arşivi vardı, ta 1960'lardan, 70'lerden, bir ara onu okuduk hep beraber.

O gece sebzenin her türlüsünü, bilhassa brokoliyi benim kadar sevmekle birlikte babam olmayan birinin varlığını öğrenmek şahaneydi doğrusu. Bu arkadaşım aynı zamanda prestijli bir okuldan mühendis diplomasıyla çıkıp aynı alanda kariyer basamakları tırmanmış, güzel paralar kazanmış ve hayatını bu şekilde anlamlandıramayacağına kanaat getirerek kariyerine son vermiş, ardından kendisini enine boyuna tartmış, neyi severim neyi sevmem diye uzun uzun düşünmüş ve sonunda muazzam köpek sevgisinin peşinden giderek köpek eğitmeni olmaya karar vermiş, karar vermekle kalmayarak uygulamaya geçmiş ve kendine beklenmedik, bambaşka bir hayat kurmaya başlamıştır - bu da hepimize ilham olsun.

İlham dedim, ah keşke şimdi demeseydim, büyüsü kaçmasın. Yakında bir yazımın konusu olacak çünkü bu kelime!




Tabi sınav bitip bir gece de dışarı çıktım mı hemen şımarmış, ertesi gün dersim aniden iptal edilince kendimi yine sokaklara vurmuşum. İkinci olarak perşembe günü yaptığım Pera Müzesi gezisini daha bir anlamlandırayım. Csontvary sergisinin bitişi kapıya dayanmıştı ve ne yapıp yapıp bu sergiyi görmek istiyordum. Beşinci kattan aşağı inerek gezmem salık verildiğinde başka bir süreli sergi daha bulunduğunu bilmiyordum: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Ben bu sergiyi hakikaten kelimelerle anlatamayacağım. İlgisi olanlar Frida ve eşinin sergisini gezmeye gittiklerinde beşinci kattan inerken dilerim benim hissettiğim sakinlik ve coşkuyu hissetsinler. Annem Rus ressamlarına meraklıydı diye hatırlıyorum, hiç boşuna değilmiş. Yani burada o renkler, o ışıklar falan gibi söylemlere girişmekten başka seçeneğim yok gibi.


Çarlık Rusyası'ndan sahnelere tanıklık ettikten sonra Csontvary'nin büyüsü küçülsün mü sana! Ama hakkını verelim, yaşadığım bu durum iki serginin tarzlarındaki büyük farklılıktan kaynaklanıyordu. Tek başına ele aldığımda biliyorum ki Csontvary'nin kendine özgü çizgilerini görmek de çok güzeldi. Demek istediğim, anlamlı ve özgün işler hep değerli oluyor. Anlamsız ama özgün veya anlamlı görünen ama sıradan işler öyle olmuyor; Csontvary'de ise sahiden kendine has bir tutku, bir yaşayış vardı. Bir tablosunun yanına şöyle bir yazı yazmışlar: "Tüm yaşamı boyunca umutsuzca Tanrı'yı arayan Csontvary için 'bütün'ün ağırlığını kanıtlayan tek şey, güç değildir yalnızca. Güzellik başlı başına bir kanıttır, özellikle mekan enerji dolu ise. Csontvary'nin Napoli'ye, Vezüv Dağı'nın eteklerine ve Sicilya'ya gitmesinin nedeni budur." Ve Csontvary oturur, evlerin, körfezlerin arkasında dumanlar saçan bir Vezüv resmeder. Güzellik ve hissiyatı bu şekilde anlamlandırabilmek, bunun için kendine rotalar belirlemek ve sanatını bu arayışa adayarak icra etmek, bu işleyiş de başlı başına bir sanat.


Pera'ya gitmek beni kesmemiş olsa gerek, aynı akşam Mudo'ya gidip biraz yılbaşı koklamışım. 15 Aralık babamın doğum günüydü, ona hediyesini aldım. Babamda hep bir pilot olma sevdası vardır. Belki bahsetmişimdir, küçüklüğümde odamda Flight Simulator oynarken çok ciddi bir havaya bürünür ve uçağı dikkatle indirmeye çalışırdı. Çoğu kez gülerek "Tüh, çakıldık!" derdi ama olsun. Kamera ayarlarının birinden diğerine geçerken uçağın dışından şööyle dönerek bir görüntü alınıyordu, hasbelkader orada kel bir pilot otururdu. Babam da o pilotu kendine benzetirdi, iyice havaya girerdik. Bu anılar ışığında babama iki yanında uçak kanatları, motorları bulunan bir masa saati aldım. Geçen yıl aldığım saat evin salonuna konup onun özel eşyası olmaktan çıktığı için yeni bir saat almam sorun olmadı neyse ki. Saati almadan anneme telefon açıp "Anne, çaktırmadan bir sorsana babama, ofisinde masa saati var mıymış?" dedim ve annem anında "Meliih, senin masanda saat var mı?" diye seslendi. İşin gücün arasında stratejiye hiç gelemez annem.


Cuma günü hiç enteresan bir şey olmamış demek, hatta belki cumartesi de olmamış, belki de olmuş fakat ben anımsayamıyorum artık ve zorlasam da bir işe yaramaz, fakat pazar şahane bir şey oldu benim açımdan ki bu dönem ikinci İst kahvaltıma gittim. Büfeyi kaldıracakları sırada "Götürün! Allah aşkına götürün; siz de batacaksınız, ben de batacağım!" dedim. "Maşallah, öyle de görünmüyorsunuz ama ne de güzel yiyorsunuz!" dedi garson. Gelmeden yüz dakika ağır kardiyo, kırk dakika alet çalışanın iştahı bol olur. Hem hep ne diyorum, benim yediğimde bir şey yok. Üç kilo domates, beş kilo salatalık. Yok ya, o kadar da değil. Kekimi, böreğimi, poğaçamı da yedim vallahi. Ay nasıl güzel doydum, nasıl güzel. Uzun zamandır yoktunuz, dediler, içimden bir bu kadar zaman daha olamayabilirim, diye geçirdim zira böylesi keyifli şeylerin suyu çıkarılmaz ve keyiflerinin azalmaması için öyle sıkışık, yoğun zamanlarda asla araya sıkıştırılmaz - ve benim zamanlarım hep bu ayarda oluyor.

O gün Kerem'le Haziran'dan beri tekrar ettiğimiz ve artık inandırıcılığını yitirme noktasına gelen Body Worlds'e gitme planımızı gerçekleştirecektik; fakat kapısında öyle bir sıra olduğunu duyduk ki hafta içine bırakmaya karar verdik. Salı günü gittik sonunda, başardık yani bu sefer; ama biliyordum böyle olacağını, bildiğim üzere Body Worlds beni öyle pek cezbetmedi. Yani gezdim, gördüm, iyi oldu, ama gitmemiş olsam da benim için bir şey fark etmezdi sanıyorum. Yıllar önce aynen Heidelberg'de bu enstitüyle falan da bağlantılar kuran bir Alman gerilim filmi izlemiştim Anatomie diye, siz izlemeyin derim pek vasat, hani o film de sanki üç aşağı beş yukarı sergi ayarındaydı diyecektim ama bunca çalışmayı, emeği de böyle küstahça çöpe atmam pek gereksiz kaçacak. Neyse, içimizde kaldı mı, kalmadı. Soran olursa Body Worlds'e de gittim.

Aynı akşam ufak bir ateşlenme, hastalık geçirdim. Sonra kendime geldim, düzeldim. Pazar ve pazartesi günü sınav çalıştım, pazartesi akşamı sınavdan çıkıp Ashley'le buluştum, hani İtalya'da tanıştığım Amerikalı arkadaşım. Şimdi doktorasını yapıyor, dönem tatilinde bir aylığına İtalya'ya gitmişti dil öğrenmeye devam etmek, ve tabi orada olmanın tadını çıkarmak, için. İnsanın söylediğini yapabilmesi ne kadar, ne kadar şahane; kız "Türkiye'ye gelmeyi, İstanbul'u görmeyi çok istiyorum ve bunu en kısa zamanda yapacağım!" demişti ve sahiden en kısa zamanda atladı geldi! Hani ben de diyorum tamam, Florida'ya geleceğim, ah evet mutlaka geleceğim, falan diye ama Allah bilir böyle bir şeyi yapabilir miyim sahiden. Ashley geldi, Sultanahmet'te çok tatlı bir otel buldu kendine, İstanbul'un tarihini didik didik etti, benimle bir akşam yemeği yedi -çünkü maalesef yalnız bu kadarına zamanım vardı; oysa onunla hamama gitmek, tarihi ve turistik yerlerden arta kalan zamanlarında onu sevdiğim yerlere götürüp İstanbul'da bir gündelik hayat örneği paylaşmak ve buna benzer şeylerle dolu zaman geçirebilmek de çok isterdim- ve İtalya'ya döndü. Şu sıra da Almanya'ya, Henrichetta'yı ziyarete gidiyor olmalı! Ashley'le buluşmamızın en harika ve şaşırtıcı yanı, sanki İtalya'dan döneli üç beş gün olmuş hatta o kadar bile olmamışçasına kaldığımız yerden konuşmaya devam edebilmemizdi. Orada tanıdığım herkes için geçerli bu, herhangi bir tanesiyle şimdi buluşsam sanki oradan hiç ayrılmamış gibi hissederim gibi geliyor bana. Ashley'nin de dediği gibi, nasıl olduysa iki günde kaynaşıverdik hepimiz. Şimdi bakıyorum diyor, kimsede bizim aramızdaki gibi bir bağ, öyle bir çekim yok; oysa bizler inanılmaz hızlı bir şekilde uyduk birbirimize.


Ashley soruyor: "Türk kadınlarının hepsi inanılmaz güzel, hakikaten şahane, göz kamaştırıcı; peki nasıl oluyor da bu kadar güzel kadının olduğu bir yerde bu kadar çirkin erkek bulunuyor?" Yok canım, falan diyecek oldum, sonra şöyle etrafıma bir baktım ki amaan! Alınmayın, hepiniz çirkinsiniz öğ falan demiyorum, ama sahiden yani erkeklerimizin çoğu böyle sakallı makallı, hele bir de böyle artis murtis tiplerimiz falan var yani, kızcağız böyle görmüş. O gece de öyle bir güruh vardı ki restoranda -restoran dediğim de gayet Bebek Kırıntı, hani potansiyel müşterileri hakkında üç aşağı beş yukarı bir tablo canlansın gözünüzde- şaşılacak şey ama Ashley'nin sözlerinin tersini kanıtlayabilecek bir tane bile dalyan gibi delikanlı yoktu aralarında.

Son anlamlandırmam, salı akşamı Süreyya Operası'nda kırk yıl önceden biletini aldığım Sevil Berberi. O akşam yemeğimi Moda Kırıntı'da yemeyi planlıyordum ve buharda sebzeleri, tavukları hayal ede ede restorana vardığımda gördüm ki bu Kırıntı başka kırıntı, resmen burger büfesi gibi bir yer. Koşa koşa kaçtım. Opera çok, çok güzeldi, Berber Figaro ve Doktor Bartolo rollerinde oynanlar başta olmak üzere tüm ekibin gerek ses, gerek oyunculuk bakımından harika performans sergilemiş olmasına rağmen baş rollerden diğer ikisini üstlenmiş Kont ve Rosina pek de iyi değillerdi. Şu soru takılıyor aklıma, opera sanatçıları ne gibi bir sahne eğitimi alıyorlar; profesyonel tiyatrocular gibi mi yoksa temel bir oyunculuk eğitimi mi yalnızca, ve buna göre beklentilerimizi hangi seviyede tutmamız gerekiyor?

Dönüş yolunda son derece terbiyesiz, saygısız bir kadın arabama çarptı. Hanımefendinin bu özelliklerini sonraki iki gün içerisinde öğrendim, pazartesi günü daha da fazlasını göreceğim hayırlısıyla. 

Bu sabah ilkbahardan istifade sahilde koşu yaptım, Katie'ye Ladurée'den makaronlar ve bir de kart aldım, Noel hediyesi. Ladurée diye belirttim, çünkü maşallah açılışı öncesi ve sonrasında tüm dergiler iki ay tantana ettiler. Ne makaronmuş bunlar diye ben de bir tane vanilyalı yedim. Bu ikinci makaron denemem ve üstelik Ladurée makaronları tek geçilirmiş, gördüm ki ben makaron insanı değilim, son kararım. Yapış yupuş oluyorum.

Cumartesi günlerim hep SOGLA ile geçiyor ve hayatımın bu yeni parçasından daha sonra, ayrıca ve layıkıyla bahsetmek istiyorum. Öğleden sonra Dolapdere'deki toplantımıza gittim. Dönüşte Aralık ayı Mısır Apartmanı sergilerine uğramamış olmanın canımı epey acıtması üzerine o taraflara geçmeye yeltendim, fakat yalnız Tepebaşı Çok Katlı Dehlizi'nde yer var deniyordu ve bu doğru değildi. Aşağıda bir ara çarpışan otolar oynarken otoparkın sahiden başımıza yıkılacağından endişe ettim, doğru dışarı sürdüm arabayı. Ben, dedim, yer bulamadım, kusura bakmayın. O ne yahu! O hengamede zaten yarım saat geçti, galerilerin kapanış saatine sadece bir saat kaldı ve sergiler böylece kaçtı bu ay. Kaç aydır belki de ilk kez kaçtılar; ama olsun,  cumartesilerime bambaşka anlamlar yüklüyorum artık!

Yılbaşına iki ödev teslimi verdi canım hocalarım. Aynı gün otobüste horul horul uyurum artık. Bu sefer, evet, kulak tıpalarımı kullanacağım, işte buraya da yazıyorum.

23 Aralık 2010 Perşembe

Tiki


Her daim markacı olacaksın hayatta. Salı sabahı odamı temizleyecektim, fakat bir önceki temizlik serüvenimin ardından ellerim kıpkırmızı oldu ve sonraki üç gün boyunca pul pul sağa sola saçılıp temizlediğim her yeri tekrar toz içinde bıraktı. Böylece bu sefer eldivenle temizlik yapmaya karar verdim, gelin görün ki bir gün önceden bir çift eldiven satın almayı unuttum. Markete gidip eldiven alıp dönmeye de çok üşendim, üşendim demeyelim de bunun bana kaybettireceği yarım saati göze alamadım. Alt kattaki küçük markete telefon açıp bulaşık eldiveni satıyorlar mı diye sordum, satıyoruz, dedi adam. Kolaya kaçtım ve B. marka bir çift eldiven aldım. 

Soruyu sorarken "bulaşık eldiveni" dedim, ve böyle sormuş olduğum için bu eldivenler yalnız bulaşık yıkarken mi kullanılır, yoksa daha genel alanlarda, örneğin ev işi yaparken de kullanılmaları makbul müdür diye düşünmeden edemedim. Şayet genel alanlarda kullanımları resmiyet kazanmışsa bunun da bir şekilde belirtilmesi, geleneksel "bulaşık" eldiveninin devrimci bir anlayışla yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu. Nitekim o ağzımıza "bulaşık eldiveni" diye yerleşmiş terimin yerini "ev işi eldivenleri" söz öbeği almıştı, rahatladım. Evet, eldivenlerimle temizlik yapabilirdim artık.

Yine de içimde, şöyle tam göğsümde, belirgin bir rahatsızlık duyumsuyordum. Neydi bu eldivenler? Bu markayı ne görmüş, ne işitmiştim. Lavabonun altında geçen seneden kalma bir çift Vileda eldivenim duruyordu; ama onları bu sene hiç kullanmamış ve (nedense) pislenmiş olabileceklerine kanaat getirdiğimden temizlik işinde kullanmaya yanaşmamıştım. Yeni bir çift almaya almaya da bugüne gelmiştim. Onları atmamıştım, çünkü olası bir acil eldiven durumunda işe yarayabilirlerdi. Şimdilik, yani aşağıdan yeni bir çift eldiven almış olduğuma göre, herhangi bir acil eldiven durumu yoktu.


Kovaya su doldurdum, birkaç kapak marka temizleyici ekledim ve odama dönerek ilk iş halıyı silmeye koyuldum; fakat burnuma nasıl acayip bir koku geliyor! Daha önceden temizliği eldivenle yapmama sebebim, eldivenin o lastik kokusunun her tarafa yapışıp sineceği gibi hafif hasta bir zihnin ürünü endişeydi. O nedenle eldiven poşetini açar açmaz ilk iş eldivenleri koklayıp, kokularında herhangi bir abukluk olup olmadığını test etmiştim. Kuru testten geçen eldivenler, ıslanır ıslanmaz fire vermiş ve bulundukları bölgenin on santimetre çapına yoğun, pis, rezil bir koku saçar olmuşlardı. Onlara son bir şans verdim ve kendilerini bizzat, tekrar kokladım. Yüzümü buruşturup derhal çıkardım eldivenleri, doğru çöpe yolladım.

Lavabonun altından kadim mavi Vileda eldivenlerimi çıkardım; gerçek bir acil eldiven durumu yaşıyordum. Haklıydım! "Ulan, bir bulaşık eldiveni için de markacılık yapılır mı?" diye içimdeki rahatsızlığı bastırmaya çalışan sesim, ne kadar boş bir çabaydı! Evet, konu bir çift iş eldiveni olduğunda bile markacı olmakta ne kadar haklıydım. Vileda eldivenler hiçbir şekilde kokmadı, hiçbir yere koku bırakmadı ve ellerim temizliken sonra pamuk gibiydi. Bu son kısmı uydurdum, benim ellerim hiçbir zaman pamuk gibi olmadı; ama kendi sertliğinde kaldı hiç olmazsa.

Bakın, odadaki kızlardan biri eve hiç duymadığım bir marka tuvalet kağıdı almış. Ne tuvalet kağıtları geldi geçti, hiçbiri Selpak'ın tırnağı olamadı, kusura bakmasınlar. Zaten Selpak o kadar içimize işlemiştir ki birçok insanın "Mendilin var mı?" sorusu yerine "Selpak'ın var mı?" sorusunu kullandığını görürüz - hatta "selpaan" diye yazayım, kulağınıza daha da tanıdık gelsin. Evet, Selpak diğerlerinden biraz daha pahalıdır, bilmiyorum çok aşırı mı pahalıdır; çünkü bence Selpak buna değer. Ciddiyim, popomuz buna değer.

Neydi o bir şey vardı, "ucuz mal alacak kadar zengin değilim"di galiba, işte bu söz Selpak için birebirdir. Sözgelimi, kullanmakta olduğumuz ne idüğü belirsiz tuvalet kağıdı, her koparışımızda ufalanıyor, parçalanıyor, hiçbir işe yaramadığı gibi insanı iyice strese sokuyor. Zaten tuvalete girmek falan öyle eğlenceli işler değil; hatta burada son derece gereksiz bir itirafta bulunayım ki bahsi geçen eylemden en hafif tabiriyle ciddi şekilde rahatsız oluyor, böyle ihtiyaçları olmayan canlılar olsaydık keşke, diyorum sürekli. Halbuki Selpak, bu tatsız eylemi olabildiğince katlanılır hale getiren en önemli unsurdur. İncitmez, temizler, vaat ettiği her şeyi yerine getirir; size hiçbir sorun çıkarmaz. 

Dolapta öteki rulolardan son bir tane kaldı. Tanrım, evet, çok kısa süre sonra bu korkunç, hışır tuvalet kağıdı sendromu bitmiş olacak! Kimse yerine yeni bir abidik gubidik tuvalet kağıdı getirmesin diye günler öncesinden, hem de yirmi dörtlük Selpak aldım, zaferle koydum dolabın rafına. Tabii ki tutumlu olmak lazım; ama iş tuvalet kağıdına geldiğinde Selpak'sız olmuyor. 

Hazır tuvalet kağıdı demişken; lütfen tuvalet kağıtlarını yerleştirirken duvar tarafından arkaya doğru değil, kullanıcıya yakın taraftan, önden sarkacak şekilde konumlamaya dikkat ediniz.

17 Aralık 2010 Cuma

Çam sakızı


Şu fotoğrafı diğerlerinin arasından beğenip buraya koyacağım diye kaç tabak risottoya bakıp iç geçirdim, ne eziyetler çektim.

Tanrım, hiç kilo almayacak olsam her gün, tıka basa pilav yerdim. Yarın ve pazar için, yalnız iki gün için pratik bir şeyler pişirmeyi planlıyorum ve odamdaki yemek kitaplarına bakarken İtalya'dan aldığım ama daha bir tarifini bile yapmaya fırsat bulamadığım "Risi e Risotti" kitabına da göz atayım dedim. Ağzımdan yerlere sular akacak neredeyse. Of, hepsi de nasıl güzel görünüyor; şişko şişko, biraz birbirine sokulmuş, yapışmış ama yine her tanesi seçilebilir! Üzerlerinde minik baharat benekleri, aralarında bezelye olur, ıspanak olur, kuru üzüm olur, zeytin olur, domates olur, peynir olur, tavuk olur, yahu ne koysan olur zaten pirince. Her sabah kalksam spor yapsam, her akşam risotto, ince bulgur, öyle bir şeyler pişirsem yesem. Evet, ilerde böyle bir hayatım olsa! Şimdi koca tencere pişirsem diyorum, olmaz. Hayır ne diye biraz yeyip duracakmışım yani, ya da ne diye pirinci az olsun sebzesi bol olsun gibi uğraşlara girecekmişim?  Hakkını vererek yemek lazım bir kere, ama hayat kalabalığı pilav bazlı yemeklere gereken saygıyı göstermeye müsaade etmiyor bu aralar. Öyle okul, ders, iş güç arasında her akşam pilav diye ana yemek yapılmaz yani. Gerçi her gün dört beş koca elma ve kuruyemiş yerine rahat iki tabak pilav yiyebilirim, ama ah işte, stresliyken elma ve atıştırmalıklar hayat tarzım oluyor şekerim! Pilavsız hiç kalamam, ama sırf pilav yersem sonra, aman, korkabilirim. Aslında ilerde evlenip çoluğa çocuğa karışırsam onlara hep risotto pişiririm ve dördümüz bölüşürüz! Hey, evlenmek hakkında ilk olumlu düşüncem şu an filizlendi!

Şubat'ta Ankara'ya gittiğim zaman, vallahi hem ince bulgurlu bir şeyler yapacağım Moyo'dakiler gibi, hem pirinçli bir şeyler yapacağım oradakilerden daha da güzel! 

Katie bulguru Türkiye'de keşfetmiş, önceden hiç bulgur yememiş. İki gün önce marketten koca bir paket bulgur almış; bardağa koyup üstüne kaynar suyu döküyor, bekliyor ve bayıla bayıla yiyor. Kızcağız hiç incir yememiş bugüne kadar, Amerika'da incir yokmuş yahu bak sen. Kuru incir denedin mi dedim, denemiş ama sevmemiş pek, ben de sevmem dedim; ama ben, örneğin kuru hindistan cevizini falan çok severim dedim. Meğer onu da yememiş. Ohooo dedim, ben bir koşu kuru meyve alayım da yiyelim beraber artık, vakti gelmiş. Herhalde iki aydır almıyorum sahi kuru meyveciklerimden. Onlar da şekerli olmasalardı canım.

İnsan uykusuz olunca acıkıyor biliyorsunuz, ve ben çok uykusuzum. Bu gecelik de böyle gidivereyim; pazartesi sınavım, salı operam, çarşamba toplantım var ve bir ümit, çarşamba-perşembe dolaylarında ezelden beri yazmak istediklerimi dökerim, hatta daha iyisini yapıp o ezelden beri yazmak istediklerim yerine başka ve o anki ruh halime göre bir şeyler yazar çizerim; zira ezelden beri ne yazmak istediğimi bilmiyorum, unutuyorum. Sürekli bir şeyler hakkında yazmak istiyorum; özellikle kahvaltı ederken geliyor bu hisler - neticede güne yeni başlıyorum, hevesliyim. Birkaç saat sonra ödevdi sınavdı falan derken hepsi sıyrılıp uçmuş oluyor aklımdan. Sonra ben bunları biriktirme çabasına giriyorum, unutmayayım diye çoğunlukla aklıma bazen de defterime falan yazıyorum bir şeyler; ama tabi günler sonra o heves kalmamış, vakit kalmamış ya da ikisinin uyumlu bir kombinasyonu oluşamamış oluyor. Bunlar birikip birikip korkunç bir yumak tepesi oldukları zaman, evet hem yumak hem tepe oluyorlar üstelik, insan geriliyor ister istemez. En iyisi böyle kedi yumağı gibi minik şeylerle, aklıma geldiği gibi oynamak.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Home is where the heart is


İçimi en çok dışarıdaki buz gibi hava ısıtıyor. Bu sabah beş sularında camıma vuran yağmur damlalarının sesiyle uyandım uykumdan, rüyamdan. Garip bir rüya görüyordum ve garip bir şekilde içimi ısıtıyordu bu rüya da. 

Kahvaltımı ederken yine aynı ses vardı odamda. İnsanı dışarı çıkmamaya, kalın giyinip evde oturmaya teşvik eden bir hava; fakat ne yapalım, yemeğimi alelacele yeyip koşar adım okula gitmem gerekiyordu - bu rüzgar ve ıslaklıkta ne kadar koşulabilirse o kadar. 


Sanırım... yalnız kalmaya çok ihtiyacım var! Şöyle bana ait, yumuşacık, özgür bir yerlere kaçmak ister gibiyim. Öte yandan, kendimi oyalayamamaktan endişe ediyorum hep. Çok yorulacak, kendime layıkıyla vakit ayıramayacak kadar çok koşturuyorum. Bir şey sona erse hemen ardından diğeri geliyor: Sınavdan çıkıyorum ama yemek pişirmem gerekiyor, yeşil elma alsam sarılar bitiyor, temizlik yaptım derken çamaşırlar birikiyor. Elzem, bekletilemez sorumlulukların hepsi halledildi mi bu sefer güya biraz rahatlamak, modaya uymak kaygılarım su yüzüne çıkıyor ve alışveriş yapıyorum; ya da görmek istediğim sergiler oluyor, kalkıp onları geziyorum, veya arkadaşlarımdan teklifler geliyor, onlara katılıyorum. Çok yoruluyorum, evet, ve hiç durup kendimi dinlemiyorum; fakat sanki kasıtlı, sanki ısrarla. Bir süredir öyle alıştırmışım ki kendimi böyle yaşamaya, şimdi ani bir mola verip düşüncelerime dalmak söz konusu oldu mu çekiniyorum. Bir şeyler olmalı, yeni ve başka bir şeyler, ve beni gece yarısından sonra iki saat daha oyalamalı, ve kendimle, hayatla, gazetelerle, siyasetle, sanatla, fikirlerle ilgili bir şeyler düşünmeye vaktim kalamadan ertesi güne geçmeliyim. Sanki; "hayat"la arayı o kadar açtım ki kapatabilmem için birkaç saat yetmeyecek, öyleyse şimdi başlamama değmez, gibi. Adeta kendimden kaçıyorum, çünkü kendimi hayal kırıklığına uğratmaktan, derinlerime inememekten, çok şey barındırdığını bildiğim sulara ulaşamamaktan ve onların sığ olduğu yanılgısına düşmekten -ve iş kendimi ifade etmeye gelince, düşürmekten- çekiniyorum.

Böylesi bir itiraftı belki de aradığım sayfa. Tabi bunu yazdığım anda yine aynı endişeler beliriyor zihnimde; ihtiyaç duyduğum dinginliğe ulaşmak için gerçekten başlangıç olabilecek mi bu satırlar, yoksa bir süre daha böyle sürüp gidecek miyim? İnanın, çok şeyi sıraya koymaya ihtiyacım var. Düşüncelerimi, fotoğraflarımı, ayakkabılarımı, bilgisayar dosyalarımı, ödevlerimi, arkadaşlarımı, tatillerimi, geleceğimi, zamanlarımı, dizilerimi, filmlerimi, kafamın gerisine attıklarımı, yapmaya niyetlenip yapmadıklarımı, gitmeye niyetlendiğim yerleri, tatmak, koklamak istediklerimi, yazmaya niyetlenip aldığım notları, almaya niyetlendiğim hediyeleri. Adeta saç tellerimi, tek tek, sıraya koymam gerek.

Şöyle diyorum, bir koca gün, otursam, yazsam; ama giysilerim nasıl rahat, popom nasıl yumuşacık bir zeminde ve sırtım aradığı kavisi bulmuş. Yanı başımda dumanı tüten içecek mideme hiçbir yük getirmeden ağzımı tatlandırmalı ve ben düşünmek nedir bilmeden, içgüdülerimle hareket ederek kendimle bütünleşmeliyim. Klasik mi, pop mu yoksa lounge mı dinleyeceğime karar verebilmek için, hangisine daha uygun bir ruh halinde olduğumu bulana dek kendimi incelememeliyim; o, oluvermeli ve müzik çaldıkça coşmalı duygularım.

Belki yalnız kendime ait bir evim olsa, kendimden daha az çekinirdim; zira şimdi evimi dilediğim gibi kullanamadığımı hissediyorum. Bu insanların benim evimde ne işi var, diyorum bazen kendi kendime; yani burası benim evim, çekin gidin der gibi değil; bizim aynı çatı altında ne işimiz var sahiden, diye soruyorum ve burada, bu şekilde yaşamak iyiden iyiye tuhafıma gidiyor artık. Önceki senelerde böyle değildi; ilk başlarda burayı yine benimsemiş olmama rağmen küçüktüm, daha uçarıydım; alışverişimi, temizliğimi, yemeğimi yapsam da o zamanki "ev" ile bu zamanki "ev" anlayışım bir değil. Şimdi "ev" demek "ben" demek, o kadar ben, o kadar bana ait, o kadar canım ki ben kokmalı örneğin, sevdiklerim kokmalı ya da; ama hiçbir şey paylaşmadığım kimselerle ne ilgisi var tatlı, dört köşe evimin? "Ev"in, daha doğrusu evimin, daha da doğrusu "evim" diyebilmenin sıcaklığını, huzurunu, gerekliliğini geçtiğimiz yıl duyumsamaya başladım; önce toptan bir insan olduğumu, koca bir ruhum olduğunu fark ettim ve ardından ruhumun, zevklerimin, zorluklarımın ve mutluluklarımın o bir çatı altında derlenip toparlandığını gördüm. Kişiliğim evimin duvarlarını boyuyordu, yastıklara, koltuklara siniyordu ve eşyayla sarmaş dolaş oluyor, gitgide daha bütün bir birey halini alıyordum. Mutfaktan gelen yemek kokuları, salonda içilen kahvenin ve eşlikçisi sigaranın kokusuna karışıyordu; ama hiçbir zaman, bir gün bile pis kokmuyordu canım evim. "Evim" olalı beri hep huzur, hep paylaşım, dostluk kokuyordu; arada bağlar gevşese bile benimdi burası, bizimdi.

Şimdi yine benim, fakat bizim değil; oysa çoğul bir kitle var burada sahiden. "Kültür Şoku Pansiyonu" gibiyiz! Böyle olunca kendimle baş başa kalmaktan çekiniyorum belki, zira kendime bir yuva bulmakta zorlanıyorum sanki, bazen. Garip, insanın böyle zor paylaşımlarla mücadelesi; katlanılmaz bir zorluk bulunmazken yine de, lambaların mutlu, sarı ışığında bir şeylerin eksikliğini, acılığını, tuhaflığını hissetmesi.


10 Aralık 2010 Cuma

Topukla!



Bu aralar şu gördüğünüz kadın gibi oldum, fakat onun kadar cesur olmadığımdan sağa sola koştururken topuklu ayakkabılarımı dolapta bekletiyor ve düz taban gezmeye gayret ediyorum. En kısa zamanda, örneğin belki yarın akşam, artık yoga olur, kokulu mum olur, bir şekilde kendi kendime kalmayı, düşünmeyi, düşünmeyi, düşünmeyi, biraz okumayı, öylece tavana bakmayı, ve yine düşünmeyi, tanrım ne çok düşünmeyi, ümit ediyorum. O zamana kadar bir şeyler yazmamayı içime sindiremediğimden bu kırmızı ayakkabılı kadınla idare etmeyi uygun gördüm. Sanırım o da en kısa zamanda fırıl fırıl koştururken dengesini kaybedip bir iki tur savrulduktan sonra poposunu 6'ya verecek. Ayaklar 3'e dayanacak ve biraz kaykılıp kafasını 12'ye bakacak konuma getirdikten sonra ööyle, uzun uzun düşünecek. Ayakkabıları da fırlatıp birer sayıya atıverir. Oh!

5 Aralık 2010 Pazar

Edit


Sen o kadar diğerlerinden ayır; bayıldım bunlara, kocaman fotoğraflarını koyacağım diye aklına yaz, sonra unut bir köşede, ööyle kuruyup gitsinler! Sakınan göze çöp batıyor şekerim.


2 Aralık 2010 Perşembe

Contemporary



Geçen zamanda çok şey oldu ama yazmaya fırsat bulamadım. Bir süre acayip bir isteksizlikle boğuştum ve yazmaya güç de bulamadım. Bayram sonrası sendromuna bir gecelik uykusuzluk eklenince ortaya çok, çok fena bir kombinasyon çıktı ve kendime gelmem iki-üç günümü aldı. Perşembe günü okulda hocaya sorularımı sordum, bana her şeyi öyle güzel anlattı ki ne yapmam gerektiğini kavradım. Verileri bilgisayara aktarmamda sağ olsun Erinç imdadıma yetişti, o olmasa işin mantığını çözmüş olsam dahi verileri kullanamadığımdan öylece kalakalacaktım! 

Gece bir noktada tıkandım; saat yarıma geliyordu ve ben son derece enteresan sonuçlar alıyordum (bkz. NaN). Tam, bu iş olmayacak, diye düşünmeye başlamıştım ki kodda yaptığım ufak bir hatayı buldum ve düzeltince beklenen sonuçları aldım. Saat yarım olmuştu ve sevincimi biriyle paylaşmam gerekiyordu. Uyumadığını umarak babamı aradım, evet uyumuyordu ve bir çırpıda ona ödevimi başardığımı söyledim! Canım babam, güldük beraber biraz, heyecanımı azaltmaya çalıştım onunla konuşurken. 

Hazır baba demişken, annemlerin döndüğü gün yaptığım bir alay sergi gezmelerinden fotoğraflar üstte. Aslında ilk ikisi bayram öncesi gezmelerine ait, ilkinin adı "Muhteşem Bakış/The Magnificent Look". Beethoven ve bizim Kanuni bakışıyorlar. Bu sergide daha önce sözünü ettiğim, Kezban Arca Batıbeki'nin de eserleri vardı. Aynı gün Michel Comte'nin "Women" sergisinde birbirinden güzel kadınlar gördüm. Bunu yazıyorum ki benim gibi bilmeyenler, bir Michel Comte varmış, desin ve birbirinden güzel fotoğraflar görsünler. Alttakiler ve sağ üstteki ise Nişantaşı'nda "Artgalerim"in içi, kafesi, camekanlı harika manzarası. Çok sessiz, kimsecikler yok. Gün olur öyle bir yere kaçmak isterim belki. 

Sonra annemleri o kadar, o kadar özledim ki Zara Home'a girip annemle sıcacık geziyormuşuz gibi yaptım. Şu pembe/mor, turuncu/sarı ve yeşil uyumunu o kadar seviyorum ki içim yumuşuyor, ısınıyor. Hele bir battaniye vardı, onu alıp ona uyacak şekilde koca bir ev döşemek istedim.

Tabi böyle bir sonuç aldım deyip yatamıyoruz maalesef. O aldığım sonucu farklı teknikler uygulayarak değiştirmem, ardından başka veriler için de kodu çalıştırmam ve üstüne şekilli tablolu güzel bir rapor yazmam gerekiyordu. Her şey bittiğinde saat sabahın altı buçuğu olmuştu. Yatağıma kıvırılıp iki saat uyudum, zaten bir saati kafamdaki formülleri kovup dışarda öten kuşun sesini takmamaya gayret ederek uyumaya çalışmakla geçti sanırım.

Uyanıp giyindim ve kahvaltımı hazırladım, sonra bir baktım ki kahvaltımı yapmaya vaktim kalmamış! Koca tabağı aynen poşetleyip buzdolabına kaldırdım. Derste sınıfın ben dahil büyük bir kısmının ödevin bir yerini yanlış yapmış olduğunu keşfettik, hoca düzeltip pazartesi verin dedi; fakat pazartesi gününe kadar bu ödevin zihnimde işgal edeceği yerle yaşayamazdım. Dersten sonra gerisingeri eve döndüm, önce "kahvaltımı" yaptım, sonra ödevi düzelttim. Bu sırada Burak Hoca'yla o günkü toplantımızı iptal ettim, zombi halimle bir de toplantı falan yapamayacaktım. "Tamam, pazartesi buluşalım; ama dağılma sakın, yapacak çok işimiz var!" dedi. Dedim hocam ne dağılması? Bilakis o kadar topluyum ki kaskatı kesildim: pazartesi gününe istenen ve yarım saat önce verilen bir işi az önce yapıp bitirdim. Dağılmak ne kelime!

O akşam hiçbir şey yapamayacak durumda olduğumdan film izlemeye karar verdim. Çarşamba akşamı "It's Complicated"i izlemiştim, zaman güzel geçmişti; zaten işin içinde Meryl Streep olunca film güzelleşir. Cuma akşamı da böyle sevimli bir film izlemem ve rahatlamam gerekiyordu; ama ben ne yaptım, tuttum "Magnolia"yı izledim. Sahiden güzel bir filmdi, fakat öyle cıvıl cıvıl falan olmadığından, hem  de üç saat, gerildim de gerildim. Hani gerçekten kafa yorulacak, üzerinde tartışılacak bir filmdi; ama öyle bir akşama denk getirdim ki izlediğimle kaldım.

Cumartesi spor yaparım diye düşünmüştüm. Aslında cuma yaparım diye düşünmüştüm ama öyle yorgun ve isteksizdim ki cumartesiye düşüneyim dedim. Gece on bir saat uyuyup öğlen on ikide uyanınca doğal olarak spora falan gitmedim. Onun yerine uzuuun zamandır beklediğim ve son birkaç gündür beni iyiden iyiye heyecanlandıran (tek şey olan) Contemporary İstanbul'a gitmeye karar verdim. Akşam altıda okulda bir mülakatım vardı, dolayısıyla zamanım azdı, ama olsun dedim. Hem zaman bol olunca ne oluyor, insan bir bıkkınlıkla sürdürebiliyor gezmesini; zira sergi gezmek öyle boş boş yapılacak bir iş değil fakat onca eser arasında, bir de kalabalıkta iki saat dolandı mı insan, ötesi fazla gelebiliyor.

Öyle bir haldeydim ki, sanki cuma gecesi bir şişe içki içmiş de cumartesi gününü o mahmurluk ve alkolün bende uyandırdığı titrek duyguların etkisi altına girmişim. Aslında o duyguları hissetmiyorum, ama bedenim öyleymiş gibi yapıyor; omuzlarım sanki onların altında ezilmiş gibi çökük adeta. Yine de sergi çok, çook güzeldi ve zamanlamam tam kararındaydı.


Bu yukarıdaki, Adana'dan Murat Özbakır'ın "Parça-lan-ma-lar" eserinden. Ben ve ardımdan gelen birkaç kişi uzuun uzun daldık resimlerin içine. 

 Zehra Özmeral Korkmazlar'ın "Natürmort" adlı çalışmaları.

 Üstteki çıplak kızı tanıtımlarda, gazetelerde görmüştüm. Ne kadar doğal, ne kadar gerçek bir vücut. Ona baktıkça her şeyin olduğu gibi güzel olduğunu hissediyorum sanki.



Bunlar ise Serdar Leblebici adlı sanatçıya ait, ve eserlerine hayran kaldığımı kendisine bizzat ilettim. Olağanüstü, olağanüstü renkler! İnsanı alıııp götürüyor.

Günlerdir beklediğim mülakatım rüya gibi geçti. Sanki dik oturamıyor, kendimden dilediğim gibi söz edemiyordum. Şu birkaç gündür ödeve kafa yormaktan, devamındaki uykusuzluktan ve spor yapamamaktan o kadar bunalmıştım ki resmen kendimi sevmez, saymaz olmuştum - ve dikkatinizi çekerim, en tehlikeli ve sevimsiz ruh hali budur. Hani konuşmaya halim yoktu, ben ve her şey uçuşuyor gibiydik. Görüşmeden çıktım, merdivenlerden indim ve az önce yazdığımı düşündüm, "Rüya gibiydi!" dedim kendi kendime. Bunu dememle tekrar yukarı çıkmam bir oldu. Bugünüm kötü geçmiş olabilir, ama bunun hiçbir şeyi mahvetmesine izin vermeyeceğim, dedim. Vücudumdaki son istek ve enerji kırıntılarını bir araya getirip duygularımı, kendimi ifade ettim tekrar; bu sefer ancak birkaç adet, ama gerçekten benden cümleyle. Bu geri dönüşü yapmayıp o günümün küskünlüğüne boyun eğmek belki bana büyük pişmanlıklar getirecekti ve hayır, buna izin vermedim!

O akşam şahane bir yemek pişirdim; portakallı, zencefilli, havuçlu biftek, ve "Dan in Real Life" filmini izleyerek bir güzel yedim. Ortalama bir filmdi, ihtiyacım olan şey daha fazlası değildi zaten. Filmi izlerken milyonlarca ve milyonlarca elma yedim. Midem bir girdaba dönüşmüş, içine giren her şeyi olduğu gibi parçalayıp bir yerlere gönderiyordu ve bu hisle başa çıkamamak hiç hoşuma gitmiyordu. Ne oluyordu ki bana böyle?

Akmerkez'de, artık Aralık ayı gelmiş olduğu için yadırgamayıp heyecanlandığım Noel Baba'lar.

Pazar sabahı çok garip duygular içindeydim. Artık ezelden beri yapamıyormuş gibi hissettiğim sporumu o sabaha ertelemiş ve sırf bu yüzden Damla'nın İstinye'de brunch teklifini reddetmiştim. Beni tanıyanlar bilir, kahvaltıyla ilgili herhangi bir söz geçti mi gözlerim parlar ve içimden aç, tombiş, yumuk bir Pınar çıkar. Bol bol domates salatalıklı bir brunch dendi mi adeta hayat durur benim için. Halbuki son günlerde yediklerim yalnız mideme değil omuzlarıma, ayaklarıma, parmak uçlarıma çöküyor gibi geldiğinden brunch falan yapmak istemiyordum. Her şeyin suyu çıkmış gibiydi, brunch fikrinin bile! Damla'yı reddederken kendimle nasıl çelişiyordum; bu kadar sevdiğim bir şeyi nasıl olur da yapmak istemem diyordum kendi kendime, ama yapamayacaktım işte! Pazar sabahı kalkıp kendim olmam gerekiyordu, güne koşarak başlamalı ve o mutluluğun içime yayılmasını sağlamalıydım!

Güya. Kalktım ki canım insan istiyor, sohbet istiyor, gülüşmek istiyor. Damla'yı aradım, telefonu kapalı. Oyalandım, annemle konuştum, yine kapalı. Duşa girdim çıktım, hep kapalı. Sonunda, on bir buçukta aradı beni, yeni uyandım dedi, karnım öyle tok ki gitsek hiçbir şey yiyemem dedi, hem ertesi güne bir sunumu ve salıya bir sınavı vardı ve ben gitmeyelim dediğim için kendini onları yetiştirmeye programlamıştı. Haklıydı yahu kızcağız. Dedik ki haftaya gidelim, hem de çok aç gidelim! Eh, madem Damla'yla brunch yapamıyoruz ben de kendi brunchımı kendim yapayım dedim ve Ortaköy House Cafe'yi arayıp brunch kaça kadar devam ediyor, diye sordum. İki yıldır brunch yapmıyoruz, dedi adam. Resmen söndüm! Kırıntı'yı arayıp kahvaltı tabaklarında ne olduğunu sordum, beş yüz çeşit reçel ve sekiz yüz salam sosis saydılar bana. En güzel kahvaltı benimkisi, deyip çıktım dışarı. Gazetemi aldım, adının cazibesine kapılarak aldığım köy biberiyle kendime bir de mis gibi kimyonlu menemen pişirdim ve hafif bir hezeyan içinde; garip, pırpır bir halde, silip süpürdüm tabaklarımı. Neden bu kadar heyecanlıydım bilmiyorum. Bir şeyleri yerine oturtmak istiyor ama oturtamıyordum bir türlü. Bir yerlerden kendime tutunmaya çalışıyordum. Öyle bir anlatıyorum ki çok vahim bir durumdaymışım gibi anlaşılıyor, yok, değil; ama yine de kendimi tam hissedemiyordum sanki.

Hayat böyle bir şey.

Aydınlık geçmeden Nero'ya gittim. Bu battı balık yan gidercilik yok mu, insan ona bir kapılmayagörsün! Kendime bir Sicilya limonlu cheesecake ısmarladım. Hepsini yedim. Yarısı iyiydi, yarısı fazla. Fazla geldiğini bile bile, ıkına sıkına yedim hepsini. Sonra mideme oturdu, hassas çeperlerim dışarda kullanılan yağlara, şekerlere isyan edip yandı. Olsun, ne yapalım. Eve dönerken beklenmedik bir hareketle rotamı değiştirip Etiler'de, Kerem'le sohbet ederken buldum kendimi. Midemin yanması geçti sonra.



Pazartesi, artık koşa koşa spora gittim ve çok şükür, dedim. İnsan düzenli spor yapınca herhalde vücut o seratonin salgılanmasına falan alışıveriyor ve bu kayboldu mu mutsuzluk başlıyor. Kaç defa geldi başıma, bir ilgisi olmalı bunun. Resmen elim kolum kalkmıyordu, bir ağlamaklı gibiydim günlerdir, ve yavaş yavaş geçti hepsi. Koşturdukça, terledikçe geçti. Salı akşamına yetiştirmem gereken korkunç ödevin ağırlığı bile azaldı. Düştüğüm tüm eminsizlikler hafiflemeye başladı, her şeyi olduğu gibi görüp sevebildim yine. 

Şöyle bir şey de fark ettim, bayramda ve bu hafta dünyayı yedim ve hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey değişmedi. Ha bir tek göbeğim biraz çıkmıştı ama geri iniverdi işte. Hatta biraz fazla zayıflamıştım önceden, şimdi ise nosnormal, güpgüzel oldum. Şişmanlamaktan korkmaya gerek yokmuş yahu. Bir kadın olarak hatırı sayılır bir endişemi de geride bırakıyorum galiba!

Dün akşam Kerem'in doğum gününü kutlamak üzere onun arkadaşlarıyla yemek yedik. Tanışmak, konuşmak, gülmek gibisi var mı; yeni güzel şey. 

Neden bilmem, içime doğmuş gibi elektronik postalarımı kontrol ediyordum. Sürekli. Sanki beklediğim haber, olumlu ya da olumsuz, bir şekilde o akşam gelecekti. Ve geldi! Artık resmen sos-yal gi-ri-şim-ci ol-dum! Heyecanımı şimdi, buracığa sıkıştırmayayım; fakat evet, hakikaten heyecanlıyım, bekliyorum, çok mutluyum ve bir de kendimle gurur duyuyorum; kendimle derken kimden söz ettiğimi o kadar iyi biliyorum ki aslında bununla gurur duyuyorum.

Max FM'de sabah DJ'i Özgür askere gitti. Salı sabahı son programını yaptı ve herkes arayıp onu ne kadar özleyeceğini söyledi, ben de özleyeceğim! On iki senedir sırf sizin için erteliyordum, dedi adam, ve sahiden o on iki senin ilk yarısı Ankara'da mutfağımızı, son bir senedir de burada odamı Özgür'ün sesi doldurdu her sabah. Koca bir dinleyici güruhu, asker yolu gözleyeceğiz bakalım.

Bu akşam, yeni bir yemek pişirdim: patlıcanlı körili tavuk. Sanırım şahane oldu. Yarın yemeye başlayacağım, yalnız süt koyamadım içine, çabuk bozulmasın diye. İki-üç gün sonra tamamını sütleyeceğim, ondan önce ısıtırken porsiyonlarıma süt katacağım artık. Bunu bilmeseydiniz hayatınızdan çok şey eksilirdi, iyi ki söyledim.

Ve yarın kendimi alışverişe vuruyorum! Aslında cumartesi yapacaktım, ama aynı gün İstinye Park'ta H&M açılıyormuş ve hafta sonu kalabalığının üstüne açılış kalabalığını yalnız düşünmesi bile tüylerimi ürpertti.

25 Kasım 2010 Perşembe

Bayramlardan önce verilip bayram ertesi istenen tüm ödevlere ithaf edilmiştir



Merhaba ödev,

Bayram süresince seninle ilgilenmediğimi biliyorum. Bu davranışının sonuçlarına katlanmalısın, der ve bu cümlenle sorumluluklarımı üstlenmediğimi ya da bir hata işlediğimi ima etmeye yeltenirsen sana yanlış düşündüğünü söylerim. Bayramda tatil yapılır, seninle ilgilenilmez. Bilmiyor olabilirsin, çünkü çok bencil olabilirsin; ama benim de bir hayatım var. Yıllar boyu senin gibi kaç tane eskittim ben, daha doğrusu onlar beni eskittiler hep. Tıpkı senin gibi bayramdan sonra istendiler, bir parça dinlenip huzur bulacağım tatillerimi boğazımda bir yumruyla geçirmeme neden oldular. Kusura bakma ödev, ama bir bayramı daha böyle harcayamazdım. 

Şimdi seni yapmam ve kısacık bir sürede yetiştirmem gerekiyor. Çok çaresizim, bir parça da suçluyum ve bana böyle yüklenmenden hiç hoşlanmıyorum! Neden beni suçluyorsun ki? Ne olmuş seni son güne bıraktıysam? Keyfimden yapmadım bunu ödev; beni çok zorladın, seni anlayamadım. Seni nasıl evirip çevireceğimi, benden ne istediğini kavrayamadım bir türlü! 

Ödev, benden ne istediğini açık açık anlat bana lütfen. Çekinmeden, billur gibi say dök hepsini ki derdini anlayayım, çare bulayım. İkimiz de mutlu olalım ödev!

Bak, inan kokulu kağıtlara yazdıracağım seni ve hoplaya zıplaya gideceğiz okula, göreceksin! Yeter ki açıl bana!

N'olur!..

24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğrenci kabusu



Dün gece çok garip rüyalar gördüm. Tekrar ÖSS gibi bir sınava giriyormuşum ve İstanbul'da hiçbir yeri tutturamıyormuşum. Bunca sene burada yaşadıktan sonra bohçamı yapıp Ankara'ya dönmem icap ediyor yani. O kadar beklenmedik bir şey ki bu benim için, neye uğradığımı şaşırıyorum. Bir yandan durumu anlamaya çalışıyorum, bu nasıl oldu diye soruyorum kendime; diğer yandan nedeni nasılı boşverip beni bu durumdan kurtaracak bir çözüm bulmayı deniyorum. Puanım İstanbul'daki özel üniversitelerden birine yetiyordur belki, diye düşünüyorum (tam bu esnada kendi kendime, yahu ben seneler önce ÖSS'ye girmemiş miydim, ben Boğaziçi'ni bitirmedim mi diye soracak oluyorum ama durumun vahameti karşısında derhal harekete geçme isteğim bu tür mantık analizlerini bastırıyor - belki biraz daha ısrarcı olsam, rahat ol rüya görüyorsun, seviyesine gelebilirdim ama neyleyeyim) ve bu düşüncemi yarım ağız babamla paylaşmaya yelteniyorum, fakat babamın tavrı beni öyle dört sene daha özel üniversitede okutacak bolca paramız olduğu yönünde değil sanki. Bu durumda bana tek bir çözüm yolu kalıyor: işe girip çalışmak, para kazanmak. Kendimi insanların uzun iki üç sütun masalar boyunca bilgisayarlar karşısına yerleşmiş, robot gibi çalıştıkları bir odada buluyorum bir anda. Burada çalışmaya karar vermişim, ama öyle ani bir karar ki "Merhaba, ben buraya Hande'nin yerini almaya geldim!" sözcükleri ağzımdan adeta fırlıyor, kontrolsüzce ileri atılıyorlar ve bir an sonra onları tekrar ağzıma tıkabilmek için müthiş bir istek duyuyorum. Ne yaptın sen, diyorum kendi kendime, burada ne diye çalışacaksın, senin başka bir hayatın var ve şimdi durduk yere başına çıkardığın şu işe bak! Nasıl da renksiz, nasıl da karanlık bir ofis, ve dahası ekranlarda siyah zemin üzerine yeşil yazılar dönüyor, sanki bilgisayarın yeni icat edildiği zamanlara dönmüşüz!


Ay ne karışık ve zorlayıcı, ne uzun rüyaydı! Rüyalar birkaç saniye sürüyor falan diyorlar bir de. Hadi canım; şu anlattıklarım birkaç saniyeye falan sığmaz, ne streslere girdim ben bütün gece! Bayramda Ankara'yı ayrı, İstanbul'u ayrı sevip, sevmekle kalmayıp bu ikisini kafamın içinde didik didik inceleyerek sevdiğim her şeyin üzerinden tekrar tekrar geçer, bayram sonrası okula dönüp ödevlerin ve projelerin tam ortasına düşer, sonucu açıklanan sınav kağıdımı kontrol eder, teyzemlerin evinde Hande'nin güzel resimlerine bakarak iç geçirir ve bütün bunları zorlu bir öğrenim sürecinden geçmiş bir kimse olarak yaparsam böyle olurmuş demek.

En kötüsü bu sınavlı rüyalar. Final dönemi biter, üç beş gün sonra bilmem ne finaline girdiğimi görürüm. "Ben bu finale girmemiş miydim?" demek isterim, ama elimde kalemle salonda oturduğuma göre böyle bir çıkış yapmak son derece abestir. Arada bir finallerden ÖSS mertebesine kadar gerileyebiliyorum demek. Babam şu yaşında bile rüyalarında finallere giriyorsa ben de tüm sınavlara girip çıkacağım tabii ki. Bu bayram salı gecesi rüyamda Hakan Hoca çarşamba günü ders yapacağımızı bildiriyordu, hem de bir değil iki saat, ve önce bu duruma şaşırıyor, sonra kendime hayret ediyordum: ders olması ihtimali vardı demek, peki ben bunu nasıl göz ardı edebilmiş ve bu durumu hiçe sayıp Ankara'ya gelebilmiştim, kendimden haberim yok muydu benim, bütün bunlar nasıl olmuştu ve şimdi kaçıracağım iki dersi nasıl telafi edecektim?..

Of okul of. Bari uykumuzda taciz etme.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Detoks


Sonracığıma, pazar sabahı zor ettim. Uyanır uyanmaz spora koştum ve sporda feci koştum. Ardından cross'a başladım, biraz sonra üçüncü sınıfa kadar düzenli spor yaptığım günlerde pazarları karşılaştığımız bey bana katıldı. Son birkaç seferdir havlumu cross'un göstergelerinin üzerine kapatıyorum; çünkü hızımı görmek beni geriyor ve yavaşlatıyor. Çok hızlansam vay çok hızlandım, aman yavaşlayayım diye hayıflanıyorum; hızım düşse daha hızlı olmam gerektiğini düşünüp kendimi zorlayabiliyorum. İşler pek tatsızlaşıyor o zaman. Adamcağız da koca aleti havluyla örttüğümü görünce garipsedi tabi. Başladık sohbet etmeye, ki spor yaparken hayatta sohbet mohbet edemem fakat bu sefer nefeslerim biraz düzensizleşse bile artık kondisyonum epey yerinde olduğundan rahat rahat konuşuyordum. Konuşarak cross yapmak o kadar zevkliydi ki normalde kırk dakikada sonlandırmam gerekirken tam altmış dakika daireler çizdim durdum! Altmış dakikanın sonunda alet kendisi soğumaya geçti, artık in yeter dedi bana. Seyfi Bey bayramda iki kilo almıştı.

Öbür aletlerin arasında dolanırken orada çalışan hiper uzun boylu ve adını bir türlü sormadığım adama "İnsan altı günde dört kilo alır mı yahu?" diye sordum. "Ben aldım!" dedi. "Bu bayramda mı?" dedim gözlerim parlayarak. "Evet!" dedi, aman bir sevindim, oh dedim, yalnız değilim! Güldüm kendi kendime, demek bayramda biz çok sporcular ipin ucunu kaçırmıştık, eh o kadar da olsun canım!

Buzdolabımda sadece soslar ve, öhm, havyar (çok elitim, çok!) bulunduğundan önce Mega'dan gerekli sebze meyveyi aldım. Lor peynirini Macro'dan alacaktım ama bugün mü alacaktım emin değildim, sonra Mega'daki tulum peyniri kötü çıktı ve anında Akmerkez'e gitmem gerekti. Zeytinimin bittiğini unutmuşum, Akmerkez'den iki tanecik de zeytin aldım. O zeytinler bir güzel gelsin kahvaltıda, dedim bari yarın gideyim zeytini de Macro'dan alayım. Ama ne yapayım çok lezizlerdi.

Kerem'le geldiği günden beri Body Worlds'e gitme planları yapıyoruz ve artık tutuşmuş durumdayız. Dün gitmek üzere kesin karar almıştık, fakat benim işler uzayınca sıkıştırmayalım dedik ve Nişantaşı'nda buluştuk. Artık her gün Nişantaşı'na gitmezsem bir şeyler eksik kalıyor hayatımda. Bakın bugün gitmedim ve kendimi çok tuhaf hissediyorum o yüzden. Önce La Vie Cafe'ye oturduk, Kerem burayı dün beni beklerken tesadüfen bulmuş. İçerisi çok sıcacık, samimi, insana iyi gelen bir yer. Orada birer kahve içip Gerekli Şeyler'in vitrinine baktık, kapalı olduğu için sadece vitrine bakmakla yetindik ama çocuklar gibi cama yapıştık, kısa zaman içinde tekrar gideceğiz ve bu sefer içeriyi talan etmek niyetindeyiz sanıyorum. Rotamızı Zazie'ye çevirdik, sağda solda devamlı Zazie'yi okuyordum ve gitmek istiyordum artık oraya. Zazie'yi de acayip beğendim! Oranın kahvaltılarının çok meşhur olduğunu okuduğumdan neredeyse emindim, fakat kahvaltı namına hiçbir şeyleri yokmuş. Ya ben deliriyorum ya da bilemiyorum başka ne olabilir; öte yandan bir brunch tasarıları varmış, ocak ayı gibi gerçekleştirebilirlermiş.

Annemle bir şeyden hiç hoşlanmadık: kasım ayının yirmilerinin başındayız ve her taraf yılbaşı süsleriyle donandı bile! Daha gelecek ilkbahar-yaz kreasyonlarının sonbahar aylarında dönmeye başlamasını hazmedememişken her yanımızın çam ağaçları ve renkli toplarla bezenmesi hiç hoşumuza gitmedi! Her şeyin bir zamanı var, ve nedense her şey gittikçe daha erkene alınmaya başladı. Ben çocukken kışın kışlıklar, yazın yazlıklar satılırdı mağazalarda. Sonra gitgide acayipleşti işler, şubat ayında baharlık giysiler çıkmaya başladı ve her sene biraz daha erken çıktı ince giysiler. Önümüzdeki ay indirim sezonunu, bir sonraki ay ise yeni sezonu bekliyorum ben. Ne olursa olsun yılbaşının bu kadar erkene alınmasına hakikaten isyan ediyorum. Daha hava bile soğumadı!

Burada şunu da belirteyim ki zaten yılbaşının abartılmasına hepten isyan ediyorum, daha doğrusu bu yılbaşı hengamesinin bir parçası haline gelmeye isyan ediyorum ve bu sene, kaç senedir isteyip yapamadığım şeyi yapacak ve bu durumu reddedeceğim! Daha önce mutlaka belirtmiş olduğum gibi yılbaşlarını ve doğum günlerini pek sevmem. İnsanın kendini eğlenmeye, mutlu olmaya zorunlu hissetmesi ne boğucu oluyor! Tamam, güzelliklere bahanedir, vesiledir bu günler; fakat özellikle yılbaşlarında her şey karman çorman oluyor adeta. Senelerdir adam gibi bir yılbaşı geçiremediğime yanarım, bu sene ailemin yanına gitmek istiyorum. Cuma sabahtan dersim olmazsa perşembeden gideceğim zaten, ve perşembeden gidebilirsem beraber kestaneli iç pilav ve hindi yapacağız, sonra geceyi sıcak evimizde geçireceğiz! Yılbaşı ağacımız da kurulu olur ben gittiğimde, bizi hep mutlu eden o minik ışıklarını yakar. Mecburiyetlerden, aşırılıklardan uzak bir yılbaşı geçirmek istiyorum, bak o zaman yılbaşı benim için de gerçekten özel olur. Ecem Ankara'da olacak ocak ayının başına kadar, onu da görebileceğim böylece ve ona da ayrı heyecanlanıp seviniyorum. Çağlar da gelir belki!


Ne diyordum, evet, Zazie'yi de süslemişler püslemişler. Garsona sordum, bunları ne zaman koydunuz diye, bugün süsledik dedi. Dedim olacak iş mi bu, her taraf yılbaşı süsü olmuş ve daha kasım ayı bitmedi! Adam da haklısınız, ama patron isteyince biz de astık tabi, dedi. Neyse artık, bu sene yılbaşı havasına erkenden gireceğiz demek. Ne yapalım, duruma uyacağız yani. Ben de kendime yılbaşı ağacı şeklinde küpeler aldım!

Zazie'de bol bol oturup bir şeyler içtikten sonra acıktık, bunun üzerine Kırıntı'ya gittik. Öğ gelmedi mi devamlı aynı yere gitmekten diyebilirsiniz, ama unutmayın ki dört kilo aldım; hiç kilo almamış olsaydım bile midem artık yağlı ve şekerli her şeye isyan halindeydi, dolayısıyla hafif, çok hafif bir şeyler yemek istiyordum. Yeni tatlar denemeye falan kalkışamayacaktım, hatta şöyle söyleyeyim beni daha iyi anlayacaksınız, yemekte mısır ekmeği bile yemedim. Zaten bu aralar mısır ekmeğini değil yemek, gözümün önüne getirmeye bile pek tahammülüm yok.

Dün evden çıkmadan önce şöyle bir şey oldu; televizyon açıktı ve bir de mutfakta aspiratörün ışığı yanıyordu, onun dışında ışık yoktu salonda. Bu televizyon ışığı ve aspiratör loşluğu içimde inanılmaz çocuksu duygular uyandırdı. Bu kış güzel geçecek biliyor musunuz? İşin tuhafı kışı özlediğimi bile hissediyorum artık. Havanın dört buçukta kararması içimi ısıtıyor. Yazın ardından bir rahatlama belki de bu, günün erken bitmesi beni dinlendiriyor artık. Yarın yağmurlar da geliyormuş bakalım. Bayramda havanın güzel olması ne kadar harikaydıysa şimdi iş güç zamanı biraz soğukların gelmesi de öyle güzel olacak sanki.


Kerem bir gün fotoğraf çekmeye çıkalım dedi de aklıma geldi. Ankara'ya her gidişimde muhakkak büyük kameramı da yanımda götürürdüm, bu sefer ise zaten üç-dört gün kalacağım deyip yük etmedim yanıma ve siteye girer girmez pişman oldum! Bir koca duvar sarmaşık yaprakları, hepsi birden kıpkırmızı olmamış mı? Ağaçlarda yapraklar sararıp defilede gibi dökülmeye başlamamışlar mı? Murphy kanunları hiç şaşmıyor, hiç.


Dünkü spor maceramdan sonra bugün spora falan gidemedim ve boşuna spor çantamla ortalarda dolanmış oldum. Dün öyle yorulmuşum ki bugün gözlerim yandı yorgunluktan. Bugün gitsem yarın hiç gidemezdim, bunun üzerine bari Akmerkez'e yürüyeyim de zeytinlerimi alayım dedim, o bile çok zor geldi. Fakat şunu da belirteyim, dün akşam bacaklarımın çapı sahiden azalmıştı! Bu hafta naneli yumurtalı mantar, taze fasulye kavurması ve brokoli yiyorum. Birazcık cezalıyım artık.

Mekik çekme, ye!


Perşembe sabahı yollara düştük, akşamüzeri İstanbul'a vardık. Önce benim eve uğradık, yeni bir bavul yapmam gerekiyordu. Annem benimle yukarı çıktı, babamla Tonton dışarda gezindiler. Annem odamı o kadar temiz, her şeyi o kadar titiz buldu ki. Odamın kokusundan çekmecelerin düzenine kadar her şeyi babama anlattı indiğimizde. Atıştırmamızı Nişantaşı Kırıntı'da, akşam yemeğimizi Bebek Kırıntı'da yedik. Mısır ekmeklerine yumuldukça yumulduk, babam fajita istedi ki kendim bitiremediğimden isteyemediğim fakat bayıldığım yemektir, dolayısıyla babam istediği için bana da gün doğdu. Yedik, yedik, yedik, patlayana kadar yedik. Babacığım durur mu, otelin yanındaki Macro'dan mekik almış, fındık almış, vanilyalı gofret almış. Migros müdavimi babam Macro'ya bayılmış, yahu dedi, bundan Ankara'da neden açmıyorlar? Sahi bence de açmalılar. Açarlarsa şayet, asla batmazlar. Babam orayı döndürmeye yeter de artar bile. 


Benim öyle mekikmiş, gofretmiş, hiçbir şeyde gözüm yoktur. Ne alırım, ne yerim. Fakat babam alınca bir başka. O kadar yemeğin üstüne otele döndüğümüzde atıyorum ağzıma bir lokma mekik, hemen üstüne birkaç fındık. Yahu diyorum ne güzel oldu mekikle fındık! Az da vanilya eklesem diyorum buna, ay şahane bir şey oldu diyorum, ve biraz daha mekik ekliyorum, ve biraz daha fındık, ve tabii ki biraz daha gofret, dur diyorum artık ya, dur; ama duramıyorum!

Televizyonda "Dadı McPhee" vardı. Türkçe mürkçe izlemeye koyulduk, tabi ortasında bir yerde annemin de babamın da içi geçti, hepimiz çok yorulmuştuk. Tonton ta akşam yemeğinde serilip kalmıştı yere. Devamını başka gün izleyeceğiz artık.

Sabah yedide uyandım. Koşuya gideceğim. Annem de babam da uyuyorlar, halbuki annemin benden önce uyanmış olması lazım. O uyanmadı ve ben uyanığım, öyle garip bir duygu ki kalkıp koşmaya gitsem sanki dünya başıma yıkılacak. Yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, fakat bir türlü yediremiyorum kendime giyinip çıkmayı. Geri yatağıma girdim. Sonra kalkar gibi yaptım tekrar, biraz daha zaman geçirdim, neyse sonunda annem uyandı da çıktım. Aman ne güzeldi, güneş hiç tecrübe etmediğim bir açıdan gönderiyordu ışınlarını, zira bu mevsimde ve bu saatte sahile hiç inmemiştim. Ne çok spor yapan vardı ve hepimiz başımızla birbirimize selam veriyor, gülümsüyorduk. Güne başlamanın daha güzel bir yolu olamazdı benim için. Dolmabahçe'den Arnavutköy'e kadar koştum, oradan da geriye. Ter içinde odaya çıktığımda her şey normale dönmüştü; annem uyanmış, Tonton'u gezdirmiş, hazırlanmıştı ve babam uyanmak üzereydi artık. 

Ankara'dan gelirken annem tutturdu ben fön makinemi alayım diye. Benimkini alırız dedim. Tamam dedi, sonra yok benimkini de alalım diye ısrar etti. Ne gerek var, alma işte dediysem de artık biliyordum ki fön makinesiyle ilgili bir hadise yaşanacak. Yani annem benim fön makinesi varken illa kendininkini de almak istiyorsa benim makinenin başına mutlaka bir iş gelecek, böyle bir durum. Tecrübeyle sabittir, annem böyle birtakım izlekler verir ve bunların sonucunda illaki olağan dışı bir şeyler olur. Nitekim ben duştayken bir anda ışıklar söndü, çünkü benim makine alev alıp sigortaları bir güzel attırmış. Karanlıkta yıkanmak da nasip oldu o sabah. Bizim makineler de profesyonel makine, Ulus'un abidik gubidik pazarlarından satın alınıyor ve İstanbul'da bunlar nereden bulunur bilmiyorum. Neyse artık annem bir tane alacak yollayacak bana. O zamana kadar idareten bir makine aldım dün, piyasanın güya en iyisi ama sinek vızıltısı gibi. 

Efendim beklenen otel kahvaltımızı yaptık, mis gibi. Açık büfe; domatesler, salatalıklar, peynirler, poğaçalar, simitler, kekler, neler neler. İkinci ölümcül günahı her gün işlemeye kararlı Pınar Hanım durur mu hiç? Kahvaltıdan sonra Nişantaşı'nda girilip çıkılmadık yer bırakmadık annemle. Abdi İpekçi'de ne kadar mağaza, ne kadar butik varsa hepsine uğradık. Akşamüstü hep beraber İstinye Park'a gittik, aslında o gün Beylerbeyi Sarayı'na gidelim diyorduk fakat turistlik edesimiz yoktu. Biz de modern dünyanın akışına kaptırdık kendimizi. Annemle ruj beğenmeye çalıştık, birini sürüp öbürünü çıkardıkça dudaklarımız aşındı. Sonunda alt dudağıma bir renk, üst dudağıma başka bir renk sürdüm ve dudaklarımı birleştirdim. Ortaya öyle güzel, öyle aradığım bir renk çıktı ki bayıldım! Annem de böyle renkleri karıştırmak aslında en iyisi oluyor, dedi, ve demekle kalmayıp iki ruju da almamı salık verdi, ben de aldım! Böylece iki değil üç rujum oldu!


Akşam Poseidon'da aile dostlarımızla çok, çok keyifli bir yemeğimiz vardı. Hayatımı değiştiren, varlığıyla bana destek olan herkes koca bir masada buluştuk. Garson ortaya bir sepet ekmek getirdi ve bu sepetin içinde birkaç parça sıcacık mısır ekmeği vardı! Hepsini yedim. Dedim bize biraz daha mısır ekmeği getirin. Sanıyordum ki yine bir ekmek kolajı gelecek, halbuki garson ağzına kadar mısır ekmeği dolu bir sepet bıraktı önüme ve o sepete benden başka kimse dokunmadı. Bir sepet mısır ekmeği yedim, ey ahali! Gıkımı çıkarmadan mezeleri, balıkları, kaymaklı enfes kabak tatlısını da sildim süpürdüm. Bunun üstüne otelde mekik-gofret-fındık yapılmaz demeyin, yapılıyor. 


Fakat şöyle de bir şey oldu, bedenimde ciddi bir acı baş gösterdi. Sanki, bu tabirden hoşlanmıyorum ama tam anlamıyla böyle, etlerim çekiliyordu. Yani şişmanlıyordum ve şişmanladıkça derim geriliyor, canımı yakıyordu. Yediklerim resmen orama burama yerleşiyor ve sınırlarımı zorluyordu. Acayip bir histi ve eminim birilerine anlatsam dalga geçilecek duruma düşerdim, o yüzden çenemi kapatıp kaderime razı oldum. 


Babacığım o gün bana Macro'dan sürpriz bir paket almış, dolaba koymuş. Açtım baktım ki kırmızı havyar! Baba dedim, ne yaptın sen; ben bunları eve sokamam, bunlar çok kalorili babacığım, bunları Ankara'ya özgü bir zevk olarak görmeli ve öyle bırakmalıyım! Sonra banyoya girdim, ellerimi yıkarken havyarı reddetmiş olmak, babamı reddetmiş olmak içimi acıttı. Kapıyı aralayıp "Bu havyar açıldıktan sonra kaç gün dayanır?" diye sordum. Bir ay falan dayanır, dedi babam; tamam dedim, alıyorum. Yayarım ben bu havyarı bir aya. Canım, canım babam!

Gecenin üçünde nefes alamayarak uyandım. Bu otelde kaldığımızda illaki bir gece nefessiz kalıyorum, zira bu otelde kalıyorsak mutlaka Poseidon'da bir gece balık yiyoruz ve yalnız balık değil bolca da rüzgar yiyoruz, benim bronşlar gidiyor ve gece yarısı hiyyy hiyyy diye nefes alamayarak fena oluyorum. Bu sefer en kötüsüydü ama, o karanlık ve sessizliğin sersemliğinde bir ara kalkın hastaneye gidelim, burnuma oksijen falan versinler diye haykırmama ramak kalmıştı. Yazlıkta da rüzgarda kalırım ve ara sıra böyle nefes darlığı çektiğim olur, ama uyandıktan sonra hep geçerdi. Bu sefer geçmedi bir türlü. Uzun cümleler kuramıyordum bile, ama nefessiz kalsam bile lokmaları ardı ardına ağzıma attığım kahvaltıyı es geçmedim. 

İçime garip bir hüzün çökmüştü cumadan beri. Sevimsiz şeyler gerçekleşmeden önce insanın hep canını sıkar, sıkar, sıkar, ta ki gerçekleşene dek ve gerçekleştiklerinde insanın canı hiç sıkılmaz! Annemlerden ayrılacağım diye içim buruluyordu, ve biliyordum ki onlardan ayrıldığım anda her şey normale dönecek; o halde bu histen bir an önce kurtulmalıydım, fakat öyle kolay olmuyor işte. Bayramların, tatillerin en sevmediğim yanı bu. Onların yanında olmayı çok seviyor, hemen alışıveriyorum bu yeni düzene. Tatil bitip -artık- asıl yaşantıma geri dönünce bir afallıyorum, bu afallama isterse beş on dakika sürsün, yine de bir tuhaf oluyor. Evin küçük kızı olmayı özlüyor, bağımsız yaşantımı istemiyor değilim, ya da tam tersini. İkisinin yeri içimde öyle ayrı ki, bir noktada bunları birleştirmek durumunda kaldığımda ne yapacağımı bilemez hale geliyorum. Cumartesi yine bu hisler geldi çöreklendi. Bavul yerleştirmek bu tuhaf durumun en sağlam destekçisidir, o nedenle annemler gitmeden eve uğradık ve bavulumu açıp odama yerleştim. Böylece hayatımı yerleştirmiş oldum ve o tuhaflık büyük ölçüde gitti. Üsküdar'a, teyzemlere gittik ve ardından annemler beni iskelede bırakıp Ankara'ya doğru yola çıktılar. Motora atladım, Kabataş'tan Taksim'e, Mısır Apartmanı'na gittim. Galerilerin tamamı kapalıydı!  Bari bir kahve içeyim dedim. Yürürken tramvaya tutunmuş küçük, esmer bir çocuk bana yüksek sesli, şappadanak bir öpücük yolladı. Önce bir garip oldum tabi, şaşkınlığım geçince onun bir çocuk olduğunu anladım ve arkamda kalan tramvaya doğru bakıp çocuğa gülümsedim. Yürümeye devam ederken minik kahkahalar atıyordum! Nişantaşı'na gittim tekrar, üç gündür annem ve babamla arşınladığım sokaklarda şimdi yalnız olmak, ah evet, garipti biraz. 

Aklıma birden o akşam Cevahir'de "Ne Dersin Azizim" oyununun olduğu geldi, hani şu geçen seneden beri gitmek isteyip de bir türlü denk gelemediğim oyun. Tabi biletler bitmişti, ama bir yolunu bulup izlemeyi deneyebilirdim; zaten fön makinesi almak için Cevahir'e gitmek durumundaydım. Annemin anısına altı kestane yedim, Nişantaşı'nda Nero'ya girdim. Bebek'teki çalışanlardan biriyle karşılaştım, oraya müdür yardımcısı olup terfi etmiş. Bu güzel karşılaşmanın ardından bahçede kendime bir masa buldum, çayım ve sandviçim -dikkatinizi çekerim sandviçim, zira battı balık yan gider- masama servis edildi ve çıkarken bir de mısırlı falan bir tart aldım, müdür yardımcısı beyefendiye de ertesi gün diyete başlayacağımı belirttim. Cevahir'e yürürken yolda kuru meyve satın aldığımı, Cevahir'e varmadan hepsini yediğimi, Cevahir'de Fisho'ya gidip ailemin yokluğunda kendimi açık büfe salataya vurduğumu da söylemem gerek. Tiyatroda havaya uçmamak için bir kahve istedim en son, fakat kahve siparişini verirken doğru düzgün konuşamıyordum bile!


Sahi oyuna en güzel yerden bilet bulmuştum. Gelemeyeceğini bildiren biri sağ olsun, bileti bana kaldı; çocuklar gibi sevinip zıp zıp zıpladım biletimi elimde tutarken! Oyun çok güzeldi, seneler önce izlediğim "Azizname"den bir iki parça da vardı. Kaç zamandır bir tiyatroya gitmek istiyordum, çok iyi geldi bana. Oh, evde de kimseler yok! Üstümü başımı çıkardım, usul usul banyoya gittim, başım dik, tartıya çıktım. Çıkmaz olaydım. Gecenin kalanında banyo yaptım, manikür yaptım, kaşlarımı aldım, kremlendim ve tüm bunlar olurken, yatağıma girip kitabıma gömülene dek içimden sürekli:

Evet, tamam, sakin ol, bak dört kilo almış olabilirsin ama güzeldi şimdi, hakikaten de pek keyifliydi yahu oh ne güzel de yedim hepsini, ama sonucuna katlanacaksın, tamam bu hafta hep sebze, sorun değil bak bunun üstesinden geleceksin, bak şimdi dert etme sen neler yaptın bunu mu yapamayacaksın, ulan iyi hoş da altı günde dört kilo birden alınır mı, hele bugün resmen Renee Zellweger'ın Bridget Jones olmak uğruna sabah akşam tıkınmasından beter bir şey yaptın, yahu ne biçim yedin yaa, bu kadar da yenmezdi ki, neyse canım artık yedik işte bir çaresine bakarız, of dört ya dört...

diye geçirdim.