11 Aralık 2010 Cumartesi

Home is where the heart is


İçimi en çok dışarıdaki buz gibi hava ısıtıyor. Bu sabah beş sularında camıma vuran yağmur damlalarının sesiyle uyandım uykumdan, rüyamdan. Garip bir rüya görüyordum ve garip bir şekilde içimi ısıtıyordu bu rüya da. 

Kahvaltımı ederken yine aynı ses vardı odamda. İnsanı dışarı çıkmamaya, kalın giyinip evde oturmaya teşvik eden bir hava; fakat ne yapalım, yemeğimi alelacele yeyip koşar adım okula gitmem gerekiyordu - bu rüzgar ve ıslaklıkta ne kadar koşulabilirse o kadar. 


Sanırım... yalnız kalmaya çok ihtiyacım var! Şöyle bana ait, yumuşacık, özgür bir yerlere kaçmak ister gibiyim. Öte yandan, kendimi oyalayamamaktan endişe ediyorum hep. Çok yorulacak, kendime layıkıyla vakit ayıramayacak kadar çok koşturuyorum. Bir şey sona erse hemen ardından diğeri geliyor: Sınavdan çıkıyorum ama yemek pişirmem gerekiyor, yeşil elma alsam sarılar bitiyor, temizlik yaptım derken çamaşırlar birikiyor. Elzem, bekletilemez sorumlulukların hepsi halledildi mi bu sefer güya biraz rahatlamak, modaya uymak kaygılarım su yüzüne çıkıyor ve alışveriş yapıyorum; ya da görmek istediğim sergiler oluyor, kalkıp onları geziyorum, veya arkadaşlarımdan teklifler geliyor, onlara katılıyorum. Çok yoruluyorum, evet, ve hiç durup kendimi dinlemiyorum; fakat sanki kasıtlı, sanki ısrarla. Bir süredir öyle alıştırmışım ki kendimi böyle yaşamaya, şimdi ani bir mola verip düşüncelerime dalmak söz konusu oldu mu çekiniyorum. Bir şeyler olmalı, yeni ve başka bir şeyler, ve beni gece yarısından sonra iki saat daha oyalamalı, ve kendimle, hayatla, gazetelerle, siyasetle, sanatla, fikirlerle ilgili bir şeyler düşünmeye vaktim kalamadan ertesi güne geçmeliyim. Sanki; "hayat"la arayı o kadar açtım ki kapatabilmem için birkaç saat yetmeyecek, öyleyse şimdi başlamama değmez, gibi. Adeta kendimden kaçıyorum, çünkü kendimi hayal kırıklığına uğratmaktan, derinlerime inememekten, çok şey barındırdığını bildiğim sulara ulaşamamaktan ve onların sığ olduğu yanılgısına düşmekten -ve iş kendimi ifade etmeye gelince, düşürmekten- çekiniyorum.

Böylesi bir itiraftı belki de aradığım sayfa. Tabi bunu yazdığım anda yine aynı endişeler beliriyor zihnimde; ihtiyaç duyduğum dinginliğe ulaşmak için gerçekten başlangıç olabilecek mi bu satırlar, yoksa bir süre daha böyle sürüp gidecek miyim? İnanın, çok şeyi sıraya koymaya ihtiyacım var. Düşüncelerimi, fotoğraflarımı, ayakkabılarımı, bilgisayar dosyalarımı, ödevlerimi, arkadaşlarımı, tatillerimi, geleceğimi, zamanlarımı, dizilerimi, filmlerimi, kafamın gerisine attıklarımı, yapmaya niyetlenip yapmadıklarımı, gitmeye niyetlendiğim yerleri, tatmak, koklamak istediklerimi, yazmaya niyetlenip aldığım notları, almaya niyetlendiğim hediyeleri. Adeta saç tellerimi, tek tek, sıraya koymam gerek.

Şöyle diyorum, bir koca gün, otursam, yazsam; ama giysilerim nasıl rahat, popom nasıl yumuşacık bir zeminde ve sırtım aradığı kavisi bulmuş. Yanı başımda dumanı tüten içecek mideme hiçbir yük getirmeden ağzımı tatlandırmalı ve ben düşünmek nedir bilmeden, içgüdülerimle hareket ederek kendimle bütünleşmeliyim. Klasik mi, pop mu yoksa lounge mı dinleyeceğime karar verebilmek için, hangisine daha uygun bir ruh halinde olduğumu bulana dek kendimi incelememeliyim; o, oluvermeli ve müzik çaldıkça coşmalı duygularım.

Belki yalnız kendime ait bir evim olsa, kendimden daha az çekinirdim; zira şimdi evimi dilediğim gibi kullanamadığımı hissediyorum. Bu insanların benim evimde ne işi var, diyorum bazen kendi kendime; yani burası benim evim, çekin gidin der gibi değil; bizim aynı çatı altında ne işimiz var sahiden, diye soruyorum ve burada, bu şekilde yaşamak iyiden iyiye tuhafıma gidiyor artık. Önceki senelerde böyle değildi; ilk başlarda burayı yine benimsemiş olmama rağmen küçüktüm, daha uçarıydım; alışverişimi, temizliğimi, yemeğimi yapsam da o zamanki "ev" ile bu zamanki "ev" anlayışım bir değil. Şimdi "ev" demek "ben" demek, o kadar ben, o kadar bana ait, o kadar canım ki ben kokmalı örneğin, sevdiklerim kokmalı ya da; ama hiçbir şey paylaşmadığım kimselerle ne ilgisi var tatlı, dört köşe evimin? "Ev"in, daha doğrusu evimin, daha da doğrusu "evim" diyebilmenin sıcaklığını, huzurunu, gerekliliğini geçtiğimiz yıl duyumsamaya başladım; önce toptan bir insan olduğumu, koca bir ruhum olduğunu fark ettim ve ardından ruhumun, zevklerimin, zorluklarımın ve mutluluklarımın o bir çatı altında derlenip toparlandığını gördüm. Kişiliğim evimin duvarlarını boyuyordu, yastıklara, koltuklara siniyordu ve eşyayla sarmaş dolaş oluyor, gitgide daha bütün bir birey halini alıyordum. Mutfaktan gelen yemek kokuları, salonda içilen kahvenin ve eşlikçisi sigaranın kokusuna karışıyordu; ama hiçbir zaman, bir gün bile pis kokmuyordu canım evim. "Evim" olalı beri hep huzur, hep paylaşım, dostluk kokuyordu; arada bağlar gevşese bile benimdi burası, bizimdi.

Şimdi yine benim, fakat bizim değil; oysa çoğul bir kitle var burada sahiden. "Kültür Şoku Pansiyonu" gibiyiz! Böyle olunca kendimle baş başa kalmaktan çekiniyorum belki, zira kendime bir yuva bulmakta zorlanıyorum sanki, bazen. Garip, insanın böyle zor paylaşımlarla mücadelesi; katlanılmaz bir zorluk bulunmazken yine de, lambaların mutlu, sarı ışığında bir şeylerin eksikliğini, acılığını, tuhaflığını hissetmesi.


Hiç yorum yok: