25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu kızcağız kaç zamandır ne yaptı?


Hayatımda güzel, olduğu sıralarda pek mühim, geçtiğinde az biraz unutulan, sonra fotoğraflardan hatırladığım, bir türlü yazamadığım -çünkü bir ara bir yazıp çizememe, oturup kalkamama, akşamları pek bönleşme hallerine düştüm- şimdiye anılaşmış birtakım olgular birikti de birikti. Ben de bunları, resmen maddeci bir üslupla, aktarayım dedim; zira aman canım bunları da yazmayıvereyim, ajanda mı burası, diye kestirip atsam işte o "kestirip atma" kısmını kendime yakıştıramam. Sonra bunarım falan hem neme lazım, yazayım ki hatırlayayım. Sahiden, yazınca yaşadıklarım iki kat önem kazanıyor sanki.

Örneğin şimdi ta 8 Aralık'ta gittiğim PechaKucha Night'ın önemini artırarak başlayayım. Efendim, nedir bu PechaKucha Night diyecek olursanız, 20 saniyelik 20 slayttan oluşan sunumlar yapılarak yenilikçi fikirler, projeler, tasarımlar tanıtılıyor, dünyanın pek çok, 373, şehrinde düzenleniyor. Kerem'in doğum gününde gelen teklif üzerine PechaKucha Night'ı ajandamıza ekledik. Aynı gün benim Information Theory sınavım olduğundan kafam biraz çatallanmıştı, kafa nasıl çatallanır diyebilirsiniz ve inanın açıklamasını yapamayacağım. Fakat internetteki linklerden daha önce yapılmış sunumları izleyince hakikaten güzel ve değişik bir gece geçirebileceğimize inandım, ayrıca belirteyim ki Kerem'in arkadaşları çok tatlı insanlar (Kerem'in kendisi tatsızmış gibi anlaşılmasın, herkes topluca tatlı). 


PechaKucha'nın İstanbul ayağı internetteki sunumlar kadar ilginç fikirlerle donanmış olmasa da değişiklik, böyle farklı bir organizasyona dahil olabilmek, her gün yapmadığımız bir şeyi deneyimlemek çok keyifliydi. PechaKucha'da bir fikri, tasarısı olduğunu ve bunu sunmak istediğini belirten herkes sunum yapabiliyor, böylece kıyıda köşede kalmış, pazara giremeyen değişik tasarımlar samimi bir ortamda, eğlenerek, birçok insana ulaşmış oluyor. Sunum formatı gereği insan sıkılmıyor, bayılmıyor. PechaKucha'da o gece sunum yapmış olan gruplardan biri Nobon, ki bunları geçen ay TimeOut'ta okumuştum. İş yeri dekorasyonlarıyla ilgili bir yazıydı ve bu grubun Taksim'deki eski ofisimsilerinden çıkıp yeni ve şahane çalışma ortamlarına ulaşmaları anlatılıyordu. Siteyi verdim, çünkü hakikaten takdir edilesi fikirlere ve işlere imza atıyorlar, belki göz atmak istersiniz. Indigo'nun yanında bir bar açmışlar ya da dekorasyonunu üstlenmişler, şimdi anımsayamıyorum ne şekildeydi, gecemize oralarda devam ettik. Aşağıdaki kareler bu bardan, tavanı böyle çerçeveler ve resimlerle süslemişler. Aynı barda kocccaman, ciltli bir Cumhuriyet gazetesi arşivi vardı, ta 1960'lardan, 70'lerden, bir ara onu okuduk hep beraber.

O gece sebzenin her türlüsünü, bilhassa brokoliyi benim kadar sevmekle birlikte babam olmayan birinin varlığını öğrenmek şahaneydi doğrusu. Bu arkadaşım aynı zamanda prestijli bir okuldan mühendis diplomasıyla çıkıp aynı alanda kariyer basamakları tırmanmış, güzel paralar kazanmış ve hayatını bu şekilde anlamlandıramayacağına kanaat getirerek kariyerine son vermiş, ardından kendisini enine boyuna tartmış, neyi severim neyi sevmem diye uzun uzun düşünmüş ve sonunda muazzam köpek sevgisinin peşinden giderek köpek eğitmeni olmaya karar vermiş, karar vermekle kalmayarak uygulamaya geçmiş ve kendine beklenmedik, bambaşka bir hayat kurmaya başlamıştır - bu da hepimize ilham olsun.

İlham dedim, ah keşke şimdi demeseydim, büyüsü kaçmasın. Yakında bir yazımın konusu olacak çünkü bu kelime!




Tabi sınav bitip bir gece de dışarı çıktım mı hemen şımarmış, ertesi gün dersim aniden iptal edilince kendimi yine sokaklara vurmuşum. İkinci olarak perşembe günü yaptığım Pera Müzesi gezisini daha bir anlamlandırayım. Csontvary sergisinin bitişi kapıya dayanmıştı ve ne yapıp yapıp bu sergiyi görmek istiyordum. Beşinci kattan aşağı inerek gezmem salık verildiğinde başka bir süreli sergi daha bulunduğunu bilmiyordum: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Ben bu sergiyi hakikaten kelimelerle anlatamayacağım. İlgisi olanlar Frida ve eşinin sergisini gezmeye gittiklerinde beşinci kattan inerken dilerim benim hissettiğim sakinlik ve coşkuyu hissetsinler. Annem Rus ressamlarına meraklıydı diye hatırlıyorum, hiç boşuna değilmiş. Yani burada o renkler, o ışıklar falan gibi söylemlere girişmekten başka seçeneğim yok gibi.


Çarlık Rusyası'ndan sahnelere tanıklık ettikten sonra Csontvary'nin büyüsü küçülsün mü sana! Ama hakkını verelim, yaşadığım bu durum iki serginin tarzlarındaki büyük farklılıktan kaynaklanıyordu. Tek başına ele aldığımda biliyorum ki Csontvary'nin kendine özgü çizgilerini görmek de çok güzeldi. Demek istediğim, anlamlı ve özgün işler hep değerli oluyor. Anlamsız ama özgün veya anlamlı görünen ama sıradan işler öyle olmuyor; Csontvary'de ise sahiden kendine has bir tutku, bir yaşayış vardı. Bir tablosunun yanına şöyle bir yazı yazmışlar: "Tüm yaşamı boyunca umutsuzca Tanrı'yı arayan Csontvary için 'bütün'ün ağırlığını kanıtlayan tek şey, güç değildir yalnızca. Güzellik başlı başına bir kanıttır, özellikle mekan enerji dolu ise. Csontvary'nin Napoli'ye, Vezüv Dağı'nın eteklerine ve Sicilya'ya gitmesinin nedeni budur." Ve Csontvary oturur, evlerin, körfezlerin arkasında dumanlar saçan bir Vezüv resmeder. Güzellik ve hissiyatı bu şekilde anlamlandırabilmek, bunun için kendine rotalar belirlemek ve sanatını bu arayışa adayarak icra etmek, bu işleyiş de başlı başına bir sanat.


Pera'ya gitmek beni kesmemiş olsa gerek, aynı akşam Mudo'ya gidip biraz yılbaşı koklamışım. 15 Aralık babamın doğum günüydü, ona hediyesini aldım. Babamda hep bir pilot olma sevdası vardır. Belki bahsetmişimdir, küçüklüğümde odamda Flight Simulator oynarken çok ciddi bir havaya bürünür ve uçağı dikkatle indirmeye çalışırdı. Çoğu kez gülerek "Tüh, çakıldık!" derdi ama olsun. Kamera ayarlarının birinden diğerine geçerken uçağın dışından şööyle dönerek bir görüntü alınıyordu, hasbelkader orada kel bir pilot otururdu. Babam da o pilotu kendine benzetirdi, iyice havaya girerdik. Bu anılar ışığında babama iki yanında uçak kanatları, motorları bulunan bir masa saati aldım. Geçen yıl aldığım saat evin salonuna konup onun özel eşyası olmaktan çıktığı için yeni bir saat almam sorun olmadı neyse ki. Saati almadan anneme telefon açıp "Anne, çaktırmadan bir sorsana babama, ofisinde masa saati var mıymış?" dedim ve annem anında "Meliih, senin masanda saat var mı?" diye seslendi. İşin gücün arasında stratejiye hiç gelemez annem.


Cuma günü hiç enteresan bir şey olmamış demek, hatta belki cumartesi de olmamış, belki de olmuş fakat ben anımsayamıyorum artık ve zorlasam da bir işe yaramaz, fakat pazar şahane bir şey oldu benim açımdan ki bu dönem ikinci İst kahvaltıma gittim. Büfeyi kaldıracakları sırada "Götürün! Allah aşkına götürün; siz de batacaksınız, ben de batacağım!" dedim. "Maşallah, öyle de görünmüyorsunuz ama ne de güzel yiyorsunuz!" dedi garson. Gelmeden yüz dakika ağır kardiyo, kırk dakika alet çalışanın iştahı bol olur. Hem hep ne diyorum, benim yediğimde bir şey yok. Üç kilo domates, beş kilo salatalık. Yok ya, o kadar da değil. Kekimi, böreğimi, poğaçamı da yedim vallahi. Ay nasıl güzel doydum, nasıl güzel. Uzun zamandır yoktunuz, dediler, içimden bir bu kadar zaman daha olamayabilirim, diye geçirdim zira böylesi keyifli şeylerin suyu çıkarılmaz ve keyiflerinin azalmaması için öyle sıkışık, yoğun zamanlarda asla araya sıkıştırılmaz - ve benim zamanlarım hep bu ayarda oluyor.

O gün Kerem'le Haziran'dan beri tekrar ettiğimiz ve artık inandırıcılığını yitirme noktasına gelen Body Worlds'e gitme planımızı gerçekleştirecektik; fakat kapısında öyle bir sıra olduğunu duyduk ki hafta içine bırakmaya karar verdik. Salı günü gittik sonunda, başardık yani bu sefer; ama biliyordum böyle olacağını, bildiğim üzere Body Worlds beni öyle pek cezbetmedi. Yani gezdim, gördüm, iyi oldu, ama gitmemiş olsam da benim için bir şey fark etmezdi sanıyorum. Yıllar önce aynen Heidelberg'de bu enstitüyle falan da bağlantılar kuran bir Alman gerilim filmi izlemiştim Anatomie diye, siz izlemeyin derim pek vasat, hani o film de sanki üç aşağı beş yukarı sergi ayarındaydı diyecektim ama bunca çalışmayı, emeği de böyle küstahça çöpe atmam pek gereksiz kaçacak. Neyse, içimizde kaldı mı, kalmadı. Soran olursa Body Worlds'e de gittim.

Aynı akşam ufak bir ateşlenme, hastalık geçirdim. Sonra kendime geldim, düzeldim. Pazar ve pazartesi günü sınav çalıştım, pazartesi akşamı sınavdan çıkıp Ashley'le buluştum, hani İtalya'da tanıştığım Amerikalı arkadaşım. Şimdi doktorasını yapıyor, dönem tatilinde bir aylığına İtalya'ya gitmişti dil öğrenmeye devam etmek, ve tabi orada olmanın tadını çıkarmak, için. İnsanın söylediğini yapabilmesi ne kadar, ne kadar şahane; kız "Türkiye'ye gelmeyi, İstanbul'u görmeyi çok istiyorum ve bunu en kısa zamanda yapacağım!" demişti ve sahiden en kısa zamanda atladı geldi! Hani ben de diyorum tamam, Florida'ya geleceğim, ah evet mutlaka geleceğim, falan diye ama Allah bilir böyle bir şeyi yapabilir miyim sahiden. Ashley geldi, Sultanahmet'te çok tatlı bir otel buldu kendine, İstanbul'un tarihini didik didik etti, benimle bir akşam yemeği yedi -çünkü maalesef yalnız bu kadarına zamanım vardı; oysa onunla hamama gitmek, tarihi ve turistik yerlerden arta kalan zamanlarında onu sevdiğim yerlere götürüp İstanbul'da bir gündelik hayat örneği paylaşmak ve buna benzer şeylerle dolu zaman geçirebilmek de çok isterdim- ve İtalya'ya döndü. Şu sıra da Almanya'ya, Henrichetta'yı ziyarete gidiyor olmalı! Ashley'le buluşmamızın en harika ve şaşırtıcı yanı, sanki İtalya'dan döneli üç beş gün olmuş hatta o kadar bile olmamışçasına kaldığımız yerden konuşmaya devam edebilmemizdi. Orada tanıdığım herkes için geçerli bu, herhangi bir tanesiyle şimdi buluşsam sanki oradan hiç ayrılmamış gibi hissederim gibi geliyor bana. Ashley'nin de dediği gibi, nasıl olduysa iki günde kaynaşıverdik hepimiz. Şimdi bakıyorum diyor, kimsede bizim aramızdaki gibi bir bağ, öyle bir çekim yok; oysa bizler inanılmaz hızlı bir şekilde uyduk birbirimize.


Ashley soruyor: "Türk kadınlarının hepsi inanılmaz güzel, hakikaten şahane, göz kamaştırıcı; peki nasıl oluyor da bu kadar güzel kadının olduğu bir yerde bu kadar çirkin erkek bulunuyor?" Yok canım, falan diyecek oldum, sonra şöyle etrafıma bir baktım ki amaan! Alınmayın, hepiniz çirkinsiniz öğ falan demiyorum, ama sahiden yani erkeklerimizin çoğu böyle sakallı makallı, hele bir de böyle artis murtis tiplerimiz falan var yani, kızcağız böyle görmüş. O gece de öyle bir güruh vardı ki restoranda -restoran dediğim de gayet Bebek Kırıntı, hani potansiyel müşterileri hakkında üç aşağı beş yukarı bir tablo canlansın gözünüzde- şaşılacak şey ama Ashley'nin sözlerinin tersini kanıtlayabilecek bir tane bile dalyan gibi delikanlı yoktu aralarında.

Son anlamlandırmam, salı akşamı Süreyya Operası'nda kırk yıl önceden biletini aldığım Sevil Berberi. O akşam yemeğimi Moda Kırıntı'da yemeyi planlıyordum ve buharda sebzeleri, tavukları hayal ede ede restorana vardığımda gördüm ki bu Kırıntı başka kırıntı, resmen burger büfesi gibi bir yer. Koşa koşa kaçtım. Opera çok, çok güzeldi, Berber Figaro ve Doktor Bartolo rollerinde oynanlar başta olmak üzere tüm ekibin gerek ses, gerek oyunculuk bakımından harika performans sergilemiş olmasına rağmen baş rollerden diğer ikisini üstlenmiş Kont ve Rosina pek de iyi değillerdi. Şu soru takılıyor aklıma, opera sanatçıları ne gibi bir sahne eğitimi alıyorlar; profesyonel tiyatrocular gibi mi yoksa temel bir oyunculuk eğitimi mi yalnızca, ve buna göre beklentilerimizi hangi seviyede tutmamız gerekiyor?

Dönüş yolunda son derece terbiyesiz, saygısız bir kadın arabama çarptı. Hanımefendinin bu özelliklerini sonraki iki gün içerisinde öğrendim, pazartesi günü daha da fazlasını göreceğim hayırlısıyla. 

Bu sabah ilkbahardan istifade sahilde koşu yaptım, Katie'ye Ladurée'den makaronlar ve bir de kart aldım, Noel hediyesi. Ladurée diye belirttim, çünkü maşallah açılışı öncesi ve sonrasında tüm dergiler iki ay tantana ettiler. Ne makaronmuş bunlar diye ben de bir tane vanilyalı yedim. Bu ikinci makaron denemem ve üstelik Ladurée makaronları tek geçilirmiş, gördüm ki ben makaron insanı değilim, son kararım. Yapış yupuş oluyorum.

Cumartesi günlerim hep SOGLA ile geçiyor ve hayatımın bu yeni parçasından daha sonra, ayrıca ve layıkıyla bahsetmek istiyorum. Öğleden sonra Dolapdere'deki toplantımıza gittim. Dönüşte Aralık ayı Mısır Apartmanı sergilerine uğramamış olmanın canımı epey acıtması üzerine o taraflara geçmeye yeltendim, fakat yalnız Tepebaşı Çok Katlı Dehlizi'nde yer var deniyordu ve bu doğru değildi. Aşağıda bir ara çarpışan otolar oynarken otoparkın sahiden başımıza yıkılacağından endişe ettim, doğru dışarı sürdüm arabayı. Ben, dedim, yer bulamadım, kusura bakmayın. O ne yahu! O hengamede zaten yarım saat geçti, galerilerin kapanış saatine sadece bir saat kaldı ve sergiler böylece kaçtı bu ay. Kaç aydır belki de ilk kez kaçtılar; ama olsun,  cumartesilerime bambaşka anlamlar yüklüyorum artık!

Yılbaşına iki ödev teslimi verdi canım hocalarım. Aynı gün otobüste horul horul uyurum artık. Bu sefer, evet, kulak tıpalarımı kullanacağım, işte buraya da yazıyorum.

Hiç yorum yok: