Geçen yazıda arabayı yedeklemeli demiştim. Öyle bir yazmıştım ki, sanki yazarken aklıma gelmiş gibi. Halbuki ben bunu öteden beri, gizli gizli düşünüyordum. Biliyorsunuz ki bir şeyi çok isterseniz olur. Ben de çok istemiş olacağım, oldu; fakat arabayı yedekleme kısmını henüz denk getirememiştim. Biraz zamansız oldu anlayacağınız. Evdeki hesap çarşıya uymadı.
Sabah güzel güzel, biraz da geç kalmışlığın stresiyle aslında, Kandilli'ye gidiyordum. Köprüde trafik vardı. Ah bu bir yerlere geç kalma stresi, yakamı hiç bırakmayacak sanki. Rüyalarımda bazen hala okula yetişmek için servis telaşına düştüğümü ya da bir derse yetişmeye çalıştığımı görürüm. Gün geçmiyor ki bir yerlere üç ila on dakika geç kalmayayım. Köprüdeki trafiği görünce, araba yedekleme düşüncelerime ek olarak, kaza yapma ihtimalini getirdim aklıma. Yani bir kaza olsa derse yine geç kalırdım ve bu son derece geçerli bir bahane olurdu diye düşündüm. Fakat bunu bir yalan olarak asla kullanamayacağımı fark ettim ve hemen ardından zaten hiçbir koşulda yalana başvurmayı ne isteyen ne de becerebilen bir insan olduğumu hatırlayıp böyle bir insan olmayı pek de sevdiğimi duyumsadım.
Bir elimde telefon, haritadaki mavi boncuğu ve rotamı seçmeye, diğer elimle direksiyonu tutmaya çabalıyordum; fakat ne yapalım ki bukalemun değiliz, gözlerin ikisini birbirinden ayıramıyoruz. Bu bir elinde telefon bir elinde direksiyon durumuna düştüğümde kaç sefer söylendim kendi kendime; ulan, dedim, kaza yapacaksın bak, böyle olmuyor. Hiç. Bir kulağımdan girmiş, diğerinden çıkmış. Kısmet bugüneymiş. Şöyle güzel bir yol ayrımına gelmek üzereyken, sağa mı döneceğim sola mı hesapları içinde seyrededurayım, yol benden önce davranıp sola kıvrıldı ama ben düz gitmeye devam ettim. Bir güzel vurdum mu bariyerlere.
En gıcık andır o "Taak!" sesinin geldiği an. İçimden kendime nasıl kızarım, nasıl! Söz şoförlüğe geldi mi hakkıyla övünen ben, bir başkası anlatsa hiç sakınmadan "Aptal mısın nesin?" diye yapıştıracağım türden kazalarda buldum mu kendimi, nasıl sinir olmam! İnsanın başından aşağı kaynar sular boşanır. "Arabam! Gitti güzelim arabam!" Gitti dediğim, Allah korusun tabi burda ufak maddi hasardan bahsediyorum. Hani ciddi kaza olsa insan zaten arabanın derdine düşmez herhalde, ama bilirsiniz ki insanoğlu her farklı duruma göre bir eşik ayarlamasını iyi becerir ve başına gelen durumu daha vahimleriyle karşılaştırıp mutlu mutlu oturmasını her daim beceremez. Baktım ki sağ salimim, sadece şöyle bir çarpma oldu, arabaya ne oldu kim bilir diye fena oluyorum haliyle. Hayır, bir de hala derse yetişmem gerekiyor sonuçta, yapacak bir şey yok. İnsem orada, oflayıp poflasam neye yarar?
Kandilli'ye varıp arabayı park ettim. İndim. Korka korka sürücü tarafına doğru yürümeye başladım. Tam bir gerilim filmi, bakalım arabanın öbür yanında nasıl bir manzarayla karşılaşacağım? Ön ve arka çamurluk çizilmiş, ön tekerin üst kısmı biraz kırılır gibi olmuş, ama ah asıl benim o biricik jantlarım (vallahi böyle yazılıyormuş, cant Erzurum ağzı mı oluyormuş tam anlamadım, TDK bir şeyler söylüyor ama) aman nasıl çizilmiş.
Yahu bu Can hoca çok tatlı adam, onunla çalışacağımız için hakikaten mutluyum. Fakat ne yaptıysam da hocanın her üç cümlesinin arasına "Arabayı ne yapacağım? Servise bugün mü götürsem? Sigorta mı ödeyecek? Babama mı haber versem? Bugün yaptırmazsam ne ara yaptıracağım? Taşındıktan sonra arabasız kalamam. Hafta sonu annem gelecek eşya bakacağız, araba olmazsa olmaz. Hafta içi sınav var, arabayı götüremem. Sınavdan sonra taşınacağım, arabayı götüremem. Yoksa yaptırmadan böyle mi gezsem? O da olmaz ki... Ben ne halt yiyeceğim şimdi arabayla? Babama mı sorsam? Acaba lastik patladı mı? Yok canım patlamamıştır. Ya patladıysa? Of, ne salağım! Kaç kere dedim, telefon elde kullanılmaz diye dedim!.." cümlelerini tıkıştırmaktan geri duramadım.
Dersten sonra yurda döndüm, bizim otoparkın sahibi İsmail Bey var sağ olsun, bir şey olursa gel demişti, ben de bir şey olduğu üzere onu aradım. Tekrar diyorum sağ olsun, tanıdığı birini buldu bana, adam arabayı jantın düzeltilmesi dahil cuma gününe teslim edebileceğini söyledi. İsmail Bey ile azıcık da sohbet ettik, sonra ben yine sanayi yollarına düştüm. Yolda giderken durumu anlatmak üzere babama beşinci kez telefon açtım ve sonunda düştü, önceden toplantıdaydı. Ben telefonla konuşarak direksiyon sallayadurayım, hala akıllanmadığımı gören yüce rabbim kavşağa bir polis dikiverdi ve seyir halinde telefonla konuştuğum için bir de güzel ceza yedim! Neyse, kızımı öpüp yolculadım, spor çantamı falan yüklenip döndüm okula. Kızım Atatürk Oto Sanayi'yi o kadar çok sevmiş ki bir iki aydan fazla uzaklaşamıyor gördüğünüz üzere.
Burak Hoca odasındaki kırmızı kocaman kanepeyi bizim laba taşıttı bugün. Açıkçası ben çok duygulandım bu hareket karşısında. Biz rahat edelim, arada kıvrılıp uyuyacak yerimiz olsun diye koltuğunu bize verdi.
Ayrıca herkes aldığım beş (yüz) kilodan çok memnun ama ben onlar kadar memnun değilim ve an itibariyle bıngıldamaya başlayan kaslarımı adam etmeye iki hafta içinde (hastalıktan kurtulup ev işlerini halleder halletmez) başlayacağımı buradan yetkililere bildiriyorum. Spora gidememek canımı fena, ıyy çok fena sıkıyor.























