29 Eylül 2009 Salı

Andreas Staier


Az önce dün 23 Ekim diye görmüş olduğum bir konserin 3 Ekim'de gerçekleşeceğini fark ettim ve acele bilet almaya giriştim; ancak dün 36 liraya satılan öğrenci biletleri bugün piyasada görünmüyordu ve biletler hizmet bedeli dahil 84 liradan satışa çıkmıştı. Küplere bindim ve gitmekten vazgeçtim. Gibi. Ama çok sinirlendim.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Görüntüler


Bana bir çay, diyebilmek kadar hafif aynı şekilde bir kahve ısmarlatabilmek, hele ki karşındaki kahveni sütlü istediğini ve kantinin hangi köşesinden alınmasının daha bir makbule geçeceğini biliyorsa.

Beklentiler ve samimiyet üzerine, uzunluğu şu anda belli olmayan, fakat an itibariyle içinde bulunduğum ruh hali nedeniyle çok da uzun olmayacağını öngördüğüm bir şeyler yazacağım şimdi.

Hayattan beklentilerimi minimuma indirdim sanki. Bunları paylaşmak benim için özel desem değil, gereksiz desem belki, bilmiyorum. Bu aralar cümleleri fazla uzatmamaktan yanayım. Bunun nedenlerinden biri de kendimi çözmeye çalışıyor olmam. Epeydir uzun uzun cümlelerle kendimi anlatmaya, hislerimi dökmeye çalıştım. Bir yandan bu ufak iç dökme seanslarını layıkıyla gerçekleştirebilmeye can atıyor, bir yandan da bunların karşımdaki insanları sıkabileceğinden korkuyordum. Bu nedenle ufak bir girizgâhla havayı koklamaya çalışıyordum, fakat her seferinde hevesle, ciğerimden koparak başladığım konuşmalar nedense beni bir türlü sonuca ulaştıramıyordu. Sorunu kendimde biliyordum, kimseyi hiçbir şekilde suçlamıyordum, ama kendimi iletişim kopukluğuna sebebiyet veren, karamsar, tatminsiz biri gibi görmem kaçınılmazdı.

Zamanı zaman geçsin diye geçirmekten nefret ediyordum. Her günün sonunda o günün bitişine lanet ediyordum, çünkü o gün bana hiçbir zaman oh dedirtmiyordu. Bunun iki nedeni olabilir, ya ben çok şımarık ve çok beklentili bir insandım, ya da hakikaten bir eksiklik vardı ve benim durumumdaki kimsenin tatmin olması söz konusu değildi.

Sonra geçenlerde, durup dururken, ipleri bıraktım. Hangisine karar verdim bilmiyorum. Evet, hayatımda bir şeyler eksik, ama tamamlamak şöyle dursun ne olduğunu bulmaya çalışmaktan bile vazgeçtim. Beklentilerim az ya da değil, ben mutlu olamıyordum madem, artık bunu kabulleneyim dedim. Belki de büyüdüm, o yüzden de olabilir. Neticede bugün, pek çoğu için okulun ilk günü, benim için dersim yok gideyim arkadaşları bir göreyim günü, Güney'e bu yeni, uçucu kimliğimle gittim. İçimde fırtınalar kopmuyordu. Sıkıntılarımı anlatmak isteyip, anlatamayıp boğulmuyordum, anlatmaya başlayıp sihirli değnekleri göremeyince üzüntü yaşamıyordum, herkes ne kadar mutlu ve birlikte de ben ne kadar uzağım, diye kendi kendimi yemiyordum.

Örneğin bir ara gittim geldim ve gelirken meydanın solunda oluşturduğumuz çemberin büyüklüğünü uzaktan görme fırsatım oldu. Ben o çemberin ne içinde, ne dışında yer alabilmiştim. İçinde yer almaya can atmıştım, ama beceremediğime karar vermiştim. Sevilmediğimi düşünmesem de bir şekilde araya tam olarak giremiyordum. Hayır, çemberin merkezindeki noktada durmak istemiyordum, ama bir nevi kendimi sağa sola eşit olarak paylaştırabilmek, saklambaç oynayan çocuklar gibi istisnasız herkesin kahkaha atabilmesini istiyordum. Beceremiyordum. Ne kadar yakın olmak istesem de bir şekilde kaynayamıyordum sanki.

Küçük çocuk özlemleri vardı içimde. Bir yatağın üzerine oturup saatlerce sohbet edebilmeyi istiyordum ben. Çatkapı gidebilmeyi, durup dururken, haydi bir kahve içmeye çıkalım, diyebilmeyi. Canım sıkıldı, size geldim, diyebilmeyi. Buna ulaşmak için nasıl çalışmak gerekir, bilmiyordum. Sadece böyle hayaller beni çok rahatlatıyor, mutlu ediyordu. Hayal olarak da kalıyordu. Beni soğuk zannettiklerini düşünüyordum, halbuki ben o kadar yakındım ki, yumuş yumuştum aslında, bana bir adım atılsa ben bin adım atarım diyordum hep.

Küçükken çok naz yapardım. Çekingen bir çocuk olduğumu düşünmedim hiç, ama hep beklerdim. İçimde hep bir endişe vardı çünkü. Sevilmeme, istenmeme endişesiydi belki de. O yüzden hep beklerdim ben. Evde oturur, beni aramalarını, çağırmalarını beklerdim. Evde sıkılırdım, çok sıkılırdım ve annem sürekli arkadaşlarımı aramamı isterdi, ama ben aramazdım. Onlar aradığı anda da yaşasın, aradılar, diyip koşa koşa giderdim.

Bazen bazı olayların konuşulduğunu duyuyordum, o olayları sanki benden başka herkes biliyormuş gibi hissediyordum ve o zaman kendimi dışardan, bir pansiyoner gibi hissettiğim oluyordu. Nasılsınlar, iyi misinler vardı da sanki kimse gerçekten kalbimi yoklamaya lüzum görmüyordu. Bir kişi gelip bunu yapsaydı, ben de her şeyi olduğu gibi serseydim önüne dedim hep, peki ben herhangi bir kimseye bunu yapacak cesareti vermiş miydim? Kendimi içten tanıyordum. Sesimizi boğazımızdaki titreşimlerle beraber duyduğumuz için video kayıtlarını izledikten sonra allanıp morlandığımız gibi ben de dışardan farklı görülüyor olabilirdim, ama bunu hiç göz önüne almışlığım yoktu. Bu kadar vermeye hazır, bu kadar içtenim, oysa kimse farkımda bile değil, diye düşündüğüm çok oldu.

Bunlar eskidendi. Bugün bunlar yoktu bende. Bugün tek tabanca olmaya hazırdım artık, kendim olmaya ve hayattan bir şey beklememeye. İstemediğim tek bir şey var, o da bu kadar değer verirken herhangi bir kimsenin sözlerimi üzerine alınması, zira bu sayfayı kişilerden dem vurmak için asla kullanmadım, kullanmayacağım da. Sen neden benim samimiyetimi görmedin, ya da sen neden benim içimi doldurmadın demek değil niyetim, dahası geçmişte öyle bir ilgisizlik olduğundan da yakınıyor değilim. Aksine kendi yürek karmaşam nedeniyle bugüne kadar duyduğum tatminsizlikleri, rahatsızlıkları bugün hissetmemiş olduğumu vurgulamak, bu aralar pek moda bir kelimeyle belki de bir iç açılım yaşamak. Buna belki de açılım değil, kapanım denmeli.

Bugün hissettiklerim öncekinden farklıydı. Daha önce korkularımdan bahsetmeye kalktığımda, iyi olmadığımı dile getirirken, ya da havadan sudan konuşurken hep oturduğum yerde bir iğne varmış gibiydim. Bugün öyle değil. Bugün ne farklıydı bilmiyorum. Daha ufak özetlerle kendimi ifade etmiş olabilirim. Çevremdekilerin üzerine bir olgunluk ve bilgelik çökmüş olabilir. Neler, neler olabilir hissettiklerimizi şekillendiren. Bugün sessizlikler beni korkutmadı, dışarda mıyım içerde miyim gibi kaygılarım olmadı. Sadece geçirdiğim zamanı geçirmesini bildim. Bugün içimdekileri biraz dışa vurmaya yeltendiğimde gerçekten dinlendiğimi ve anlaşıldığımı düşündüm. Ciddiye alındığımı gördüm. Ufak tefek tavsiyelerin yanı sıra etrafımda sanki kendi çizdiğin yolda devam edebilir ve mutlu ya da mutsuz olabilirsin, ama biz işte böyle buralardayız, böylece bu taraflardayız, bak, bulutunu duyumsadım.

Her şey çok, çok gerçekti. Uzanırken birinin gülümseyen yüzüne vuran güneş. İki kızın aşk hayatı üzerine küçük paylaşımları. Komşu ülkenin anıları arasında atışmalar, solumda aydınlık bir dinleyiş. Başrol oyuncusu da değildim kendime göre, figüran da. Ortalamada takım oyununun bir yerinde yer alıyordum ve neresinde yer aldığımla ilgilenmedim. Çember büyüktü ya, onun böylesine büyük olması hoşuma gitti, ve kimse dışarda kalmıyordu üstelik. Ben şunun şusu ya da bunun busu falan değil, sadece Pınar idim ve bu şekilde bir yere oturdum. Kendimi hâlâ gerektiği gibi benimsemememe ve ayaklarımın yere gerektiği sağlamlıkta basmadığını düşünmeme rağmen yine de geçmişe oranla benliğimin ağırlığını daha fazla hissedebildim.

Derim ki buna eskimişlik demeyi yakıştıramadım ben, o yüzden oturdum bunları yazdım. Eskimişlik canımı acıttı. Benim hissettiğim daha ziyade bir oturaklılık, bir tutunmaydı. Çok yabancı vardı bugün, oysa tanıdık yüzlerin oluşturduğu çember rahatlatıcıydı ve, evet, yeterliydi. Kafalarımızın üzerinde birer hare varmış gibiydi. Belki de o hareleri ben yerleştirdim göz açıp kapayıncaya dek. Tüm erdemleri tamamen toplamış olmaktan ziyade pek çok erdemin yeterli parçalarının birleşmesinden oluşuyordu her biri, ve bizi kalabalık içinde seçilebilir kılıyordu.

Ayrıca bunların ışıkları yüzümüzü öyle bir aydınlatıyordu ki, çoğu zaman görüp de kıskandığım, kuşe kağıda basılı usta fotoğraflar gibi kareler bırakıyordu. O güzel fotoğraflardaki gibi, eşeleyip hikayesini çıkarmanın gerekmediği, göreni huzur ve hayat dolduracak görüntüler kaldı bende.

Sarı Lira


Belli belirsiz bir uyuşukluk hakim sabahlarındandı. Köşedeki simitçi yoktu. Belki devir değişmişti, belki çok kârlı bir gün geçirmiş, tüm simitlerini satmış, kutusunu yüklenip dönmüştü. Pastanede adı simit, kendi poğaça gibi yağlı ve susamlı hamurcuklar vardı ve bir tanesinin yarısı kahvaltının ekmeği oldu. Simidin yerini tutamadı oysa.

Camımdan rüzgâr giriyor içeri, hem kendisi hem sesi. Sirenler, gemiler, uçaklar geçiyor, arabalar fren yapıyor. Tamir edilemez olduğunu düşünüyorum ve bununla yaşamaya alışmayı deniyorum.

Güneye inerken denizin üstü çok pırıl pırıldı. Arnavutköy tekneleri yukardan çok güzel görünüyordu. Birkaç gündür soğuk olan hava ısınmıştı, ceketimle atkımı boşuna almıştım yanıma. Manzaranın böyle güzel olmasını yediremedim kendime. Keşke daha kötü olsaydı, dedim.

Yavaş yavaş tedavülden kalktığımı fark ettim yürüdükçe. Okulun demirbaşı olmak biraz mazide kalmıştı. Okulun sahiplerinden değilmişim gibi geldi artık. Yeni sahipler, yeni alışanlar, yeni kaynayanlar doldurmuştu her yanı. Üzerimde bir ekstralık vardı sanki.

Arkadaşlarımı gördüm. Bu sefer onlarla konuştum da. Garip, bu sefer anlatırken sanki gözlerimin içine içine bakıyorlardı. Ne çok, ne az söyledim. Dert yanmadığım gibi anlayış da beklemedim. Yalnızca merak giderdim. Ve işe yaradı. Her birey kendi derdinde, aynı zamanda gerektiği kadar dışa açılabilir durumdaydı. Samimiyet kokladığımı hissettim, yeterli dozda.

Yukarı çıkarken peteğin önünde sıralanmıştı yeniler. Yeni olmalıydılar, zira başka bir şey yapmadan, demirlerin belirlediği hatın gerisinden, çizgi halinde denize bakıyorlardı. Belki denizi ilk kez görüyordu kimisi, ama kesin olan bu manzarayı, ve hep beraber, ilk kez gördükleri idi; yani bu anı daha önce yaşamadıkları idi. Büyülenmeseler de yeni, üstelik güzel bir şeye bakmanın tadını çıkarıyorlardı. Muhakkak ki yeni heyecanları da vardı, hakikaten azımsanamayacak değerde bir başlangıç yapıyorlardı işte. Pek bir şey hissetmemeye gayret ederek geçtim yanlarından.

18 Eylül 2009 Cuma

Quattro Biglietti per l'Italia



İzmir’den Ankara’ya döndüğümde çok keyifli ve deyim yerindeyse gazdım. Her sabah kalkıp çatlarcasına spor yapıyor, duş falan derken öğleden sonrayı buluyordum. Kalan zamanımı da öyle ya da böyle iyi şekilde geçirebiliyordum, hayatı seviyordum yani. İyi oldu.

İtalya’ya geçmek üzere İstanbul’a yollandım. Amerika’da har vurup harman savurmuş bulunduğum için bundan sonra az harcama üzerine bir politika belirledim kendime ve bu nedenle minik minik alışverişler yaptım. Suçluluk duygusu nüksetmeye başlamıştı. Bir kahveden, bir dilim ekstra ekmekten gelebildiği gibi hava sıcaklığının biraz artması bile beni suçluyordu. Pek takmamak lazımdı.

Uçak ve otel rezervasyonlarımızın çıktılarını almaya giderken kendi kendime paşalar gibi aldığım vizemin mutluluğunu yaşıyordum ki pasaportumu Ankara’da unutmuş olduğumu fark ettim. Korkunç bir felaketten de kargo yoluyla dönmüş olduk böylece.




Pilot uçağı güm diye indirdiği için iniş takımları arızalandı. Sabahın üçünde uçakta bir saat bekledik, uçağı çekmişler bağlayıp ben görmedim. Uçağın içinde kavga çıktı daha Roma’ya inmeden, İstanbul’dan yeni havalanmıştık belki de. Nedeni neydi bilmem, ama botoks faciası bir hanım dakika bir gol bir demişti ve onun için tatil hep böyle gitti.


İlk gün rehberimiz Erkin Bey sağ olsun Roma’da görülmedik, daha da doğrusu bakılmadık yer kalmadı. Her yere bakma ve ayak basma şansına eriştik, ama o bağlılık hissi yok mu beni çok geriyor. Örneğin ilk durağımız Vatikan’da rehberimizin bizi sürüyen bir köşede toplaştırıp yaklaşık otuz beş dakika son derece gereksiz bilgiler aktararak bekletmesi, ardından çok mühimmiş gibi mezarları gezdireceğim diye tutturması, Katolik olmayanları çok da bağlamayan üç anıt mezarın önünden sıra sıra şöyle bir yürüyüşümüz. Bana kalsa kendimi San Peter’e attığım gibi ihtişama kapılır, sonra kubbeye çıkmak için oluşan uzun kuyruğun sonuna takardım kendimi, bekler bekler tepeye çıkmış olmanın hazzını tadardım. Ailemle yaptığım İtalya gezisinde beni büyüleyen şeylerden biriydi zira o kubbeye çıkmak, neyse varsın olsun ilk gün her yeri görmeye de bir itirazım yok aslında. İtirazım ilk günün akşamına, 25€ istedi bizden rehber, bizi bulunduğumuz bölgeden otele götürüp sonra tekrar bulunduğumuz bölgeye getirmek ve sonra da bir külah dondurmayla bizi kandırıp tekrar otele bırakmak için. Tur müşterilerinin çoğunun içine evlat acısı gibi oturdu bu para, gezinin çeşitli tarihlerinde sağdan soldan duyduk.




Rehberimizin bir de şöyle fikirleri vardı, Roma-Floransa-Venedik diye belirlenmiş turu Siena, Portofino, Napoli, Pisa, Milano, Garda Gölü, Verona gibi yerlerle bezemek istiyordu. Bunun için de yüksek ücretler talep ediyordu haliyle. Biz de bunlardan birkaçını seçip heveslenmiştik, fakat ilk gün ve akşam rehber eşliğinde yaptığımız gezmelerin bizi pek de tatmin etmediğini görür görmez gereksiz yere çıktığımız sahte pufpuf bulutlardan indik, bunu akıl ettiğimize de pek sevindik. Şöyle oldu ki, ikinci gün elimizde bize rehberlik edecek kitabımız, Berke’yle Çağrı’nın önceki gece almış oldukları fötr şapkalar eşliğinde otelin önünden önce otobüse, ordan metroya atladığımız gibi kendimizi Repubblica’da bulduk ve ordan yürüye yürüye şehri bir baştan bir başa kat ettik. Önceki gün şöyle bir görüp geçtiğimiz yerlerde canımızın istediğince zaman geçirdik, ara sokakların tadını çıkardık, parklara girdik çıktık, dinlenmek istediğimizde dinlendik yürümek istediğimizde durmadık. İkinci günümüzü güzelleştiren maceracı ruh içinde Trastevere’ye gitmek en güzeliydi derim, eski Roma sokakları arasında gezinmek çok keyifliydi. Önceki gün zaten görülmezse görülmez hemen her yere gitmiştik, Vatikan, Fontana di Trevi, Vittorio Emanuelle Anıtı, Colosseo, Piazza Navona, Pantheon, Piazza di Spagna hepsi bizim adımlarımızla süslenmişti. O nedenle ikinci gün keyfe göre keşif eğlendirdi bizi. Trastevere’de kahve içtik çok cici bir yerde serinledik, girmeyi planlamış olmadığımız bir kiliseye girdik. Rehberimiz Erkin, onunla takılmamızı öyle çok istiyordu ki ondan ayrı geçirdiğimiz zamanlarda tanıdığını söylediği hırsızlara karşı korunmasız kalacağımızı, gittiğimiz yerlerde “coperto” diye tabir edilen fahiş servis ücretlerine tabi tutulacağımızı ısrarla tekrarlıyordu. Önce güzel yerlerde yemeye içmeye bir çekindik, açıklamalarına göre ayakta 1€’ya içebileceğimiz bir kahvenin fiyatı mekana oturduğumuz an 20 katına çıkabiliyordu. Sonra sonra gördük ki bu uygulama ya eskide kalmış, ya da tümden bir safsataymış bilemeyeceğim, fakat copertoyu sorduğumuz tüm kafelere koca kahkahalar ve espriler içinde buyur edildik, tek kuruş da ekstra para ödemeden istediğimiz her yerde gönlümüzce zaman geçirdik. Santa Maria Maggiore ve San Pietro in Vincoli bazilikalarını iki saat arayıp bulduktan sonra yorgun argın Pantheon’un önündeki Piazza della Rotonda’da akordeon eşliğinde şarap, campari ve bira tüketmemiz bu güzel zamanlara dahildir. Bu kadar güzel zaman geçirdikten sonra Erkin Efendi’nin sunduğu tırt paket turlara, bir yerleri sadece “Orayı da gördüm!” demek için görmeye sırt çevirmemiz de aynı akşam gerçekleşti. Hem zaten İtalya’da tarih görmek için, daha doğrusu büyülenmek için illa da belli başlı yerlere gitmek gerekmiyor, zaten sağın solun tarih. Sokakta yürümesi bile ayrı bir güzellik. Önemli olan güzel olan bir şeyi içine sindirmesi insanın, mutlu olması. Oraya buraya koşturunca mutlu olacak insan değildim ben.




İlk gün Piazza di Spagna’nın yukarısında bir karikatüriste rastladık, çizeyim sizi dedi ya da biz bizi çizmesini istedik. Beni çizerken çat pat İtalyancamla sohbet ettik, Türkiye’de insanların giyimiymiş ekonomiymiş falan filan bir şeylerden bahsettik ama ben çok şişindim dört kursa dört kur artık hiç olmazsa iki lafı bir araya getirebiliyordum. Karikatürün akıbeti acıklı oldu yalnız. Kimse sahiplenmediği için kayboldu.




İkinci gün rehber bizi aldı Floransa’ya götürdü, yol biraz uzun sürdü zira önce emrivaki bir şekilde yine para karşılığı Siena’ya uğradık. Rehbersiz gezebilsek, ah keşke kendimiz gezebilsek, bir bıraksa ipimizden de iki saat verse bize, sırf verdiğimiz parayı helal edelim diye şehrin labirent gibi olduğunu savunup ondan ayrılmamanın hayırlı bir iş olduğunu damgalamaya çalışmasa, bu şekilde bizi anasınıfı öğrencileriyle bir tutmasa her şey daha tatlı olabilirdi, ama Siena da hakikaten güzeldi ve bu sinirimi bastırmaya yetiyordu. 1348’de bir veba salgınıyla kentin üçte biri ölmüş, ardından uzun süreli bir kuşatma yaşanmış ve Siena ortaçağdan pek de ileri gidememiş. Bu nedenle her yer kahverengi, taş, tuğla ve geçmiş kokuyor.













Floransa’ya varışta rehberin vaadi, ben öyle hatırlıyorum en azından, bizi önce direkt otele yerleştirip ordan şehre getirmekti, fakat öyle yapmadı. Öyle yapsa biz de ilk gün trene atlayıp Pisa’ya gidecektik. Şimdi git desen giderim, artık avucumun içi gibi oldu Floransa sokakları, ama ilk gün ay oteli nasıl buluruz vay saat kaçta nerde oluruz falan diye düşündüğümüzden Pisa gezimizi iptal ettik. Kısmet Pisa’yı yine görememekmiş, ben de aman canım zaten Pisa’da bir kule var işte peh, diye kendimi telkin ettim. Floransa’da rehber eşliğinde geçirdiğimiz zaman bana dar oldu, her meydanda on dakika toplanmayı bekledik, toplandıktan sonra rehberin hakikaten ilgi çekici de gerekli de olmayan vaazlarını dinledik, koyun sürüsü gibi oradan oraya döndük durduk. Sonunda bize serbest zaman verdi ve dedi ki zaten Floransa iki sokakmış, bir şu sağ taraf bir de şu sol taraf. Pes dedim. O an rehbere gıcığım on katına çıktı. Kendisi ertesi gün milleti başka şehirlerde gezdireceğinden Floransacığı da böyle bitirivermişti işte. Öyle mi ama, ben inatla kendi planımı çoktan yapmaya başlamıştım bile.




Akşam otelimizin bulunduğu Montecatini’ye geçtik ve çok güzel bir yemek yedik. İtalya’da bu gezimde, hayret, ilk ve son risottomu orda yedim, üstelik benim evde yaptığım risottodan da kötüydü övünmek gibi olmasın. Canlı müzik eşliğinde yedik içtik, minicik bir kafeydi fakat İtalya’da bulunduğumuzu hissettirecek en esaslı yerlerden biriydi. Sonuna doğru önümüzdeki masada oturan orta yaşlı çiftler bir bir ayaklanıp dans etmeye başladılar, bize de keyfini sürmek düştü.


Ertesi sabah bizimkiler uyurken kalkıp hazırlandım, kimseyi peşimden sürüklememe gerek yoktu ve her yeri karış karış gezmezsem de Floransa içimde kalacaktı. Ben de buna inat etmiştim işte. Kendime acayip bir rota çizmiştim, elimdeki rehber şehri dört bölgeye ayırıyordu ve ben de bir baştan bir başa ordan oraya koşturup dört saat gibi bir sürede görmek istediğim her yeri gördüm. İlk başta yapsam mı yapmasam mı diye biraz tereddüt etmiştim, önceki gün biraz suratsızlığım vardı çünkü, yine moralim nedensiz yere biraz aşağılara düşmüştü ve ben kapris yapıyordum yahu, anlaşılacağı üzere zaten tura takılmayı sevmemiştim ve kurtulmak istedikçe daha da dibe çekiliyormuşum gibi geliyordu, o dakikadan sonra da yaşadığım her küçük şey devasa birer iğne halinde orama burama batıyordu. Son bir darbe olarak da Amerika’da kaybettiğim mavi hırkamın yerine yine Amerika’dan almış olduğum gri hırkamı salak gibi düşürmüş olmamdı. Gittiğim her şehirde kendimden bir parça bırakmayı çok severim.

Ne diyordum, önceki günden biraz suratsızlığım vardı ve şimdi arkadaşlarımı bırakıp gitmekle gitmemek arasında biraz tekliyordum, sonra zaten uyuyorlar dedim, onlar da gönüllerince gezsinler dedim ve otelden Montecatini tren istasyonuna ulaşmamı sağlayacak bir harita aldım, bu arada turumuzun teyzelerinden biri yapma etme evladım kaybolursun dedi dinlemedim, tren beni Floransa’ya götürürken biletimi onaylatmadığım için de cüzi bir ceza parasıyla kurtardım ve şehir turuma başladım. Önce 13:00’te kapanacağını bildiğim bir bahçeyi görmeye gittim, günlerden Çarşambaydı ve Çarşamba günleri o bahçe kapalıydı. Öf. Olabilir ama, sokakları hızlı hızlı yürümeyi çok seviyordum. Yurtdışında gezmek diyince aklıma tek bir şey gelir, o da sabahtan akşama kadar deli gibi yürümek, yeni şeyler görmek, büyülenmek ve akşam inanılmaz yorgun bir vaziyette kendini yatağa atmak. Hiç olmazsa bir iki sefer bunu yapmak istiyordum.





Beni en çok etkileyen yerlerden biri San Lorenzo sokak pazarları ve pazarların sonundaki Mercato Centrale’ydi. Sokak pazarlarında Roma’dan alsam mı almasam mı diye düşünüp durduğum karnaval maskeleri sıralanmıştı, yine almadım ama birkaç fotoğraf çekme ve kalabalığa karışma şansım oldu. Mercato Centrale bir şekilde çekti beni, aslında alelade bir yiyecek pazarıydı burası, hani Migros falan gibi bir yer olması lazımdı fakat içerisi benim zevkime göre tek kelimeyle büyüleyiciydi. Geçen üç günün ardından artık kiliseler içindeki heykeller, freskler ve buna benzer anıtsal yapılar yerine yaşamın içinden dekorasyon harikaları, vitrin ve pencere aranjmanları içimi kabartır olmuştu, Mercato Centrale’de bu beklentilerimi dolduracak her şey vardı. Canım böyle güzelliklerin, sıralanmış yiyeceklerin, meyve sebzelerin, şarap şişelerinin, makarnaların fotoğraflarını çekmek, çiçeklerle süslenmiş kasapları ağzım açık seyretmek istiyordu. Çok değişik bir şey görmek buydu benim için.

Mercato Centrale’den çıktıktan sonra nicedir beğendiğim saati gördüm bir vitrinde. O da beni gördü, el salladı, ayrıldık.

Son gezmem gereken yer şehrin güneyiydi ve otobüs bizi benim çıkmayı düşündüğüm rotadan indirerek getirmişti. Dağ tepe inerken şahane evler görmüştüm önce, sonrasında da Piazzale Michelangelo’dan geçmiş ve Floransa’yı ayaklarımızın altına almıştık. Bu esnada otobüste öylece oturuyor olmak beni pek memnun etmemişti. Ben de şehrin güneyini gezdikten sonra Arno kıyısından yürümeye başladım, of ne binalar vardı. Omzumda makinenin ağırlığı, ayaklarımın kirlenmesine hiç aldırmadan yürüdüm de yürüdüm ve tepeye vardım. Çok da durmadım tepede, gördüm, indim, sonra Forte di Belvedere’ye gitmek istedim. Bu kale zamanında Mediciler kendilerini siyasi saldırılardan korusun diye yaptırılmış, yapıldığı tepeden bakıldığında Palazzo Pitti’nin arkasındaki Boboli Bahçeleri görünüyor(muş). Bahçeleri gidip yerinde görmeye vaktim yoktu, öte yandan bahçenin her yanı bahçe, halbuki tepeden o peyzajı görmek istiyordum ben. Bu düşünceler içerisinde, artık nasıl bir azimse sıcağın altında tırmandım, tırmandım ve Veronica beni bekliyordu. Forte di Belvedere’den artık ne şekil bilmiyorum bir şekil düşüp ölmüştü. Veronica için istenen adalet yerini bulana kadar da Forte di Belvedere kapalı kalacaktı.



Saat 4’e doğru Ponte Vecchio’da bizimkilerle karşılaştık bir anda, tam da benim gezimin bittiği sırada oldu bu rastlaşma. Öylece bir avluya daldık, bir kafede oturduk uzunca bir süre ve bol bol güldük. Benim zaten önceki geceden bir gülesim vardı. Sabah beş sularında uyanıp kendi kendime delicesine kahkahalar atmıştım o gün, Serdar’ın anlamaz bakışları ve doğal bir şekilde gelişen korkusuna bilinçli bir şekilde gülmekse öğleden sonraya kalmıştı. Hala hatırlayınca gülüyorum. O gün de sokaklarda gezerken ara sıra gece yaşadığım tuhaf krizi hatırlayıp sağa sola tutunup gülmüştüm. Yavaştan sıyırıyoruz işte böyle böyle.

Akşamüstüne kadar Ponte Vecchio civarlarında gezindik, günbatımına doğru köprüdeki renkleri görmek istiyordum ben. Sonrasında Piazza della Repubblica’ya gittik akşam yemeğini yemek üzere, zira bu piazza kültürü ve meydanlardaki canlılık çok hoşumuza gitmişti. Kitabıma göre Repubblica’daki kafelerden ikisi çok meşhurdu, biri Gilli; diğeri iste garsonların giydiği kırmızı ceketlerden adını alan Le Giubbe Rosse. İkincisinin önünde biraz bekledik, garsonlardan biriyle biraz konuştuk, sonunda bizden servis ücreti talep etmeyeceğini söyledi, biz de içeri girdik ve esaslı esaslı yedik yemeğimizi. Ordan sonra da Piazza della Signoria’ya gittik, gecesi ayrı gündüzü ayrı buraların, Uffizi kafenin önünde gitar dinledik.




Floransa’da ilk gün bir tahtadan oyuncakçımsı dükkan gördük.







Bir sonraki gün Venedik’e geçtik. Bu sefer beklentilerimi olacaklara göre ayarladım ve hiç sinirlenmedim. Hem zaten geçtiğimiz dört gün boyunca inanılmaz taban tepmiştim, içim dışım da tarih olmuştu. Artık canım aval aval gezinmek istiyordu. Venedik’te San Marco meydanı ve Rialto Köprüsü’nden başka göreceğim diye tutturduğum hiçbir yer yoktu, kanalları, tekneleri, binalarıyla zaten kendisi son derece ilginçti, kalabalığı yara yara sağa sola koşturmam gereksizdi. Artık rahatlamıştım, tam turist oldum ondan sonrası. Venedik’teki yeni sanat vitrinler benim için. Orada bulunmak yetiyordu zaten bana. O vitrinlerin önünden yürümek, sağa sola dönüp bir yığın içinde kaybolmak ve nereye baksam yeni bir derleme görmek içimi doldurdukça dolduruyordu. Hepsini satın alasım geliyordu, ama tek tek değil aslında bütün sokakları alıp İstanbul’a getirip çok lazımsa içlerinden birkaç parça süs satın alabilirdim ilerde.




Venedik’ten Milano’ya bir geçiş planlamıştık ama günümüzün en az 5-6 saatini yollarda heba etmemiz gerekecekti ve tren saatleri biraz uygunsuz kaçıyordu, zira otelimiz Treviso adında farklı bir kasabadaydı ve oraya toplu taşımayla ulaşmak için Milano’dan erken ayrılmamız gerekecekti.




Milano’da bir safranlı risotto yiyemedim bu sefer halbuki çok heves etmiştim, annemlerle yediğimiz günden beri aile içinde çok konuşulmuştu. Olsun, biz de son gün Treviso’yu gezdik ve benim dalgalı ruh halime bu zengin kasabanın sokakları çok iyi geldi. Artık yalnızca gördüklerimle ilgileniyordum; ferforjelerle, saksılı pencerelerle, kaldırım taşlarıyla. Düşündüm kendi kendime, elin sokakları neden bu kadar güzel ve İstanbul’da gezerken neden böylesine içim içime sığmaz bir hale bürünmüyorum diye, sonra gezmenin ve yaşamanın hayatımızda gereksizce ayrı tutulmuş olduğunu bir kez daha fark ettim. Şu iki günde bir boylu boyunca geçip gittiğim Nispetiye’nin iki arka sokaklarında ne güzel evler, ne renkli panjurlar, ne ulu bahçe demirleri vardı, sonra yine değişik civarlarda bir sürü güzel kafe vardı illa ki, gitmek isteyene. Bense bu yolları sadece Gloria, Starbucks ve Akmerkez’e çıkarıyordum. Sonra da İstanbul’da ne yapacağız abi. Çok da gaza gelmeden, görev haline getirmeden, arada bir yoldan sapmak istiyorum.







Havaalanından siyah spagetti aldım, içinde mürekkep balığı ve kalamar falan varmış. Dönünce de iki şişe Xuxu aldım artık en azından bir dönem yetsin. Bir de Meltem’le bana Venedik’ten iki minik dantel şemsiye aldım, böylece Amerika’ya giderken Fiumicino’dan almış olduğum minik maskelerin yanına koyar odalarımızda küçük İtalyalar yaratırız diye düşündüm.









Ankara’ya döndüm döneli periler bastı beni. Gelecek kaygısı edindim şu yaşımda. Kendimi çok vasıfsız görmeye başladım yeniden, projem bir canavar oldu ve beni korkutmaya başladı. Bir günün 24 saat olması koydu yine. Yaptığım her şey zorlama gelmeye başladı. Bazen hiçbir şeyim olmasın istiyorum, böylece hiçbir şeyim olmadığı için gönlümce kendime acıyabilir, ağlayıp zırlayabilirim, ayrıca bir şeyleri kaybetmekten korkmam da gerekmez. Seçimler yapmam gerekmez, şunu yapmak istiyordum ama bunu yapmak durumunda kaldım diye üzülmem de gerekmez, çünkü nasılsa yapmak isteyeceğim bir şey olmaz ve böylece hayal kırıklığı yaşamam. Yapmak isteyeceğim bir şey olmamasına üzülürüm ama üzüldükçe de üzülürüm ve kimse de neden üzülüyorsun diye karışamaz, çünkü karışacak kimse olmaz. Mutsuz olmayı sevmek istiyorum bazen. Herkes yakın olsun, ben öyle uzak olayım ki kibritçi kız gibi seyredeyim.

Bazen kendimi bir yerlerde hayal ediyorum. Çayırların ortasında oluyorum bazen, ya da bir tepenin ucunda oluyorum, hep önümde engin boşluklar seyrediyor. Kollarımı iki yana açıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum içimden.

Yarın Çandarlı’ya gidiyoruz. Bu sefer bir aile tatili olacak bu, gençlerle gezip tozmak istemiyorum artık. Öznur orada mı bilmiyorum, belki orada olur o zaman onunla da bir şeyler yapmam icap eder, belki her sene olduğu gibi bu sene de fuara falan giderler bilmem ki. Ben sabahları erken kalkmak, akşamları erken yatmak, denizden gelince de uyumak istiyorum.

Galiba en çok İstanbul’a dönmek istiyorum ki düzenimi kurup odamda oturabileyim. Yorulmuş olabilirim. Hakkımdır belki, bir sürü şey oldu.

İşte böyle bir şey hayat, bedenen ve ruhen öyle bir yorulmalısın ki yatağına yattığında uyumak için uğraşmamalısın, kafayı koyduğun gibi dalmalısın. Öyle diyorum ama uyuyunca da ertesi gün başlıyor ve o gün bitmiş oluyor. Çok güzel şeyler yaşayınca hatırlayıp sevinmek yerine bitmesine öyle üzüldüğüm oluyor ki hiç yaşamamış olmayı ve yaşamadığıma üzülmeyi ya da yaşamadığımdan o bitişle bir şey kaybetmemiş olmayı istiyorum. Daha kolay geliyor.

Bazen de gelmiyor. Benim içim kabarmış.


2 Eylül 2009 Çarşamba

Mavi Ladin


Sene içinde, fi tarihinde, böyle çok coşkulu bir vakitti herhalde kendime bir CD almıştım "Pazar Sabahı Klasikleri" diye ve bir sürü Pazar onu dinleyerek evde bir şeyler yapmanın hayalini kurmuştum. Nasip bir Salı gecesineymiş.

Klasikleri dinlemek yerine bu pazar baba tarafımızda gün yapmaya müsait ne kadar hanım varsa bizim eve doldurduk. Babaannem, halam, babamın üç kuzeni ve onların toplamda üç kızı olmak üzere on kişi idik, nispeten sessiz sakin idik. Anne tarafından on kişi gelmiş olsa bir de moderatör gerekebilirdi.

Babaannemdeki bu bitmez tükenmez, bakanı dinleyeni heyecanlandıran hayat enerjisini gözlemlemeyi çok seviyorum. Geçenlerde yine Botanik Bahçesi'ne gitmiş, öyle bir anlatıyor ki, "Elimde kitabım, oturdum... Ah... O at kestanesinin gölgesi yok mu... Ne kadar muazzam, ne kadar güzel... Geçtim onun altına..." Ben sevmem mesela öyle bayıra çayıra gidip kitap okumayı, evde okusam daha iyi; ama öyle güzel anlatıyor ki onun aldığı keyfi yaşıyorum sanki. Keşke, diyorum, bir at kestanesinin gölgesini ben de böyle şevkle anlatabilsem.

Sonra babamın kuzenlerinden biri geldi, cart turuncu bir elbise giymiş. Bu sene de böyle şeylerin moda olmasına bayılıyorum zaten. Farkında olmadan bıkmışım o kahvelerden siyahlardan. Geçen dergide okudum İzmir yolunda, "neon renkler" adını takmışlar, bana sorsalar ben "oje renkleri" derdim. Turuncu elbisenin üst tarafındaki hafif makyaj, toplu saçlar ve mavi gözler, her şey o kadar uyum içinde ve öyle enerjikti ki annem bir anda "Sen aşık mısın?" diyiverdi. "Bu aşk güzelliği!" dedi. Bu seferki herhalde doğru değildi, ama annem vakti zamanında baldan tatlı bir tanıdığımızın yüzündeki ışığı aşka yormuştu ve babamın yaşıtı olan bu tanıdığımız o sıra hakikaten aşık olduğunu şaşkınlık içinde itiraf etmişti. Ne garip şey aşk.

Dün gece irmik tatlısının tarifine baktım, acayip kolay ve hafif bir şeymiş yahu. Ayrıca bugün Meltem çok acı bir haber verdi, biz onlarda dört gün buzdolabının önünden habire geçeduralım, içerde sütlü irmik tatlısı yok muymuş? Bir açıp eşelemedik ki içini ne var ne yok diye!

Lakin pişirmedim irmik tatlısını henüz. İtalya'da gelecek makarna, pizza ve risottolara yer açıyorum. Onun yerine bu akşam annemin bir süredir yapmamı özlemle beklediği soya soslu tavuğumdan pişirdim. Gittim bir de babamla bana öğrenci usulünü paylaşmak için küçük Angora aldım. Beğendi valla, açtığımız gibi ikişer kadehi zınk diye devirdik, sonra da ben devrildim. Günlerdir sabah kalkıp spor yapmaktan o kadar yorgun düştüm ki iki kadeh şarap küt diye kapattı bünyemi, çok uykum geldi, saat daha dokuz buçuk. Annemden bir köpüklü kahve geldi, sonra da falıma baktı. Annemde böyle enteresan cevherler olduğundan da hiç haberim yoktu. Çok temiz çıkmış falım, hayatımdaki her şeyi yoluna koyuyormuşum. İçimde atmam gereken bir şeyler varmış, hepsini atmış kurtulmuşum. Şimdi her şey bembeyaz görünüyormuş. İki tane yol varmış seçebileceğim, ikisi de benim için iyiymiş, birinin sonunda beni bir insan bekliyormuş (kısmet herhal?). Öf, daha fazla da atamayacakmış artık!

Uyku yönünden çok talihsizim. Gül suyu koklamak rahatlatır yazıyordu gazetede Meltem gösterdi, gidip bir kazan gül suyu alıp odamın her tarafını hacıyağı gibi kokutasım var. 3-4 gece önce feci bir kabustan "böhööeöaayyt" gibi bir sesle uyandım, sonra da kendi sesime kendim güldüm uzun süre. Babam geldi içerden, bir süre yanımda kaldı, sakinleştirdi. Bir sonraki günün sabahında midemde acayip hislerle, sabahın yedisinde hortladım, döndüm durdum. Yatağım sanki başucuna doğru eğimliymiş gibi rahatsızlık veriyordu, pılımı pırtımı topladım salona geçtim, olmadı. Annemden su ekmek falan istedim yine olmadı. Sonraki sabah yine aynı saatlerde salona transfer oldum. Misafirlerin geldiği gün rüyayla gerçeği tamamen birbirine kombineledim, salonda kestirdiğim yerden saati görmeye çalışıyordum rüyamda, hani onların gelmesine bir saat falan kala kalkıp hazırlanayım diye, ama bir türlü göremiyordum o büfenin üstündeki saati. Kafamı sağdan çeviriyorum olmuyor, soldan yine olmuyor, stres içinde bir akrobasi seansından sonra uyandım saati gördüm pek rahatlamadım.

Bugün ayakkabıcıya gittim, kalıba koydurulacak ayakkabılarım vardı, iki tanesinin de yapışacak dikilecek yerleri halledilsin diye götürdüm verdim. Bir kumaş kaplı babetimin topuğu yırtılmıştı, içinden mukavva çıktı. Çok tuhafıma gitti.

Bir elbise beğendim. Çok beğendim.

Sinan küçükken tavukları "Kuzuuu..." diye seviyormuş, tavuğu da kuzu zannediyormuş. Annem de serçeleri güvercin yavrusu sanıyormuş. Hem ben de palyaçodan korkardım.

Babaannemin bir arkadaşının torunu bir yaz günü şöyle diyivermiş:


"Aa babaanne bak, kirazlar ağaca çıkmış!"


29 Ağustos 2009 Cumartesi

Zükan Üstadı Mısın?







Amerika'da son haftasonumu Ashley ile beraber geçirdim ve uzun zamandır kahkaha atmıyor olduğumu onunla gülüşürken fark ettim. Sanki geçen sene onu taksiye koyup arkasından bir bardak su boşalttığım gün dünmüş gibi güzel zaman geçirdik; hiç zorlanmadan, sessizlik olunca konuşmaya çalışmadan, zamanı gelince saatlerce sohbet edip yorulunca yan yana uzanıp dergi okuyarak, çok iyi geldi.





Cumartesi gecesi ondan ayrıldıktan sonra odama gelip hazırlanmaya başladım, her zaman olduğu gibi bavul hazırlamaktan hiç hoşlanmıyordum, ama bu sefer çok heyecanlı ve temelli bir dönüş vardı ve şevkimi kaybettiğim her anda yeniden toparlanıyordum. Gece hiç uyuyamadım, döndüm durdum.

Aksilikler sabah başladı. Havaalanına gitmek için kullandığım shuttle yaklaşık yarım saat geç geldi ve ben o sıralarda "Acaba beni almadan çekti gitti mi?" diye içim içimi yiye yiye bekledim, telefonlar açtım, sağa sola voltalar attım, neyse ki sonunda havaalanındaydım ve gitmeme çok az kalmıştı.

Her şey güzeldi, normaldi. Bavullarımın içinde ceset taşıdığımdan olsa gerek, ne kadar uğraştıysam olmadı, arkalarından el sallamamın koşulu birine $150, diğerine $300 ödemekti. Hadi onu da hallettim, önce 15 dakika rötar geldi, bir 15 daha, sonra bir 15 daha ve sonunda JFK'de tüm uçuşların durdurulduğu, uçakların ne kalktığı ne indiği anonsunu duydum. Ne olduğu hakkında hiçbir bilgi verilmiyordu, yalnızca Delta görevlisi bir kadın ara sıra standın önüne geçip "Ya işte ben şimdi pilotla konuştum, o da JFK ile konuşmaya çalışıyor, henüz bir haber yok..." diyordu. Bir değil, iki değil; bu ayarda anonslar biraz kedinin fareyle oynaması gibi oluyordu. Kadın mikrofonu eline alıp "Şimdi Aysel Abla ile konuştuk da..." diye başlasa aynı etkiyi yaratacaktı.

Koca havaalanından çıt çıkmazken benim Meltem Türkiye'den New York'taki hava koşullarının olumsuzluğunu bildiriyordu. Sonunda çok can alıcı bir cümle duyuldu, Amerikan Havayolları ile JFK'e gidecek yolcuların bagaj teslime gitmeleri isteniyordu, zira uçuşları iptal edilmişti. Bunun üzerine Delta yetkilisimsi kadın sazı eline aldı ve -birebir- "Bakın duymuşsunuzdur, Amerikan Havayolları'nın uçuşu iptal edildi... Bizim uçuşumuz da iptal edilebilir... ama edilmeyebilir de! Bilmiyoruz? Bakalım. Hani olabilir... Olmaya da bilir!.." dedi.

O an sinirlerim öyle bozuldu ki... Haftalardır günleri değil dakikaları saymıştım ve şimdi önümde en azından bir gün daha olacaktı, bir şekilde JFK'e zamanında gitmem gerekiyordu oysa tüm kapılar yüzüme kapanmaya başlıyordu ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. İçimdeki isyankarın yükselmeye başladığını hissettim, ama artık isyan etmek çok boştu ve ağlamaya başladım. Önce korkuyorum sandılar, belki yabancı olduğum için, fakat sonra derdimin ne olduğunu sorup anladılar. Biraz biraz muhabbet etmiş olduğumuz bir teyze gelip bana sarıldı uzun uzun, sonra bir mendil verdi yüzümü gözümü silmem için. Genç bir adam yaklaştı yanıma ve beni teselli etmek için havadan sudan sohbet etmeye başladı benimle, kendini anlatıyor, benim hakkımda sorular soruyor, konudan konuya geçiyordu kafamı dağıtabilmek maksadıyla. Bir şekilde uçağımızın kalkacağını sıkıştırıyordu cümlelerin arasına.

Derken yeni bir anons geldi, uçağa alınacağımız söylendi. Gerçi bu daha önceden de söylenmiş ve geri alınmıştı, fakat işte bu seferki gerçekti. Uçağımıza bindik, fakat içim öyle pek rahat değildi. Uçak havalanana kadar da rahat edemeyecektim zaten. Havaalanında bir süre taksi yapıp epey bir zaman yerimizde durduktan sonra pilottan bir açıklama geldi: "Keşke size verecek daha iyi haberlerim olsaydı, ama yok. JFK'de uçuşlar yine durdurulmuş ve kapıya geri dönmemiz gerekebilir." Artık bu ne oluyordu bilmem, havaalanında uçak içinde küçük bir gezinti ardından tekrar kapıya dönmek. Bütün ümitlerimin tükendiği bir anda uçak havalandı, fakat İstanbul uçuşuma yetişmeme yetmeyecek gibiydi bu süre. JFK'e inerken 10'dan fazla uçağın kalkış için pistte arka arkaya beklediğini gördüm, en arkada iki Delta uçağı vardı. Biri benim uçağım, biri de Stavros'un Atina uçağı. Yetişememiştik işte...

Kaçırdığımız uçakların otomatik yeni rezervasyonları yapılmıştı, fakat JFK'den İstanbul'a her gün 16:30'da uçak kalkıyordu. Bu da benim havaalanında tam 24 saat geçirmem anlamına geliyordu, öyle otel falan da vermiyordu Delta, neticede "güya" kendi hataları değildi bu, JFK'nin bozukluğundan kaynaklanan bir durumdu (aslında Delta dava edilesi bir konuma düşüyordu ama ben de sudan çıkmış balık gibiydim, nerde olursa bekleyebilirdim, yeter ki gideceğim kesin olsundu). Bana Terminal 4'e gitmemi söylediler, orada sabaha kadar açık yiyecek içecek yerleri alışveriş dükkanları vesaire bulunuyordu. Diğer terminallere girmek için check-in yapmam gerekiyordu anlaşılan, tabii belli bir vakitten önce de bunu yapamıyordum. Stavros'la aval aval sağda solda gezindik, yemek yedik, sohbet ettik. 4. Terminalde de pek iş yoktu, en can alıcı kısmı ise bizim canını yediğim havaalanlarımız gibi oturacak yatacak koltuklar bulunmuyordu!



Zaman biraz daha hızlı aksın diye uyumak istedim, aslında inanılmaz yorgundum yine de fazlaca uyuyamayacağımı biliyordum. Yerde yatmayı denedim bu yöntemi benimseyip tosur tosur uyuyanları kendime örnek alıp, fakat yer çok soğuktu. Birkaç mekan denemesinin ardından çareyi bir kafenin sandalyelerini birleştirip üstüne yatmakta buldum. Bir yandan sırt çantamı, diğer yardan bavulumu kontrol etmem gerekiyordu ve havaalanı carıl carıl aydınlatılmıştı. Bir saat uyuyup yarım saat uyanarak birkaç saat geçirdim. Günün geri kalanını ise sayamadığım kadar çok kahve içerek tükettim, yapacak başka hiçbir şey yoktu. 7-8 tane dergi aldım aralıklarla, sonunda check-in yapıp kendi terminalime gittiğimde hiç olmazsa bekleme koltuklarına kavuştum, yine havaalanından almış olduğum yastığımı kafama koyup biraz da orda dinlendim.



Uçağın kalkmasına yakın kapıya gittim, Türkler bekliyorlardı. Sonunda Amerikalılar'ın her yerde sıra olma kuralı bozulmuştu, uçağa bölge bölge girme olayını hiç görmemiş olan vatandaşım kapının önünde itişip kakışan bir güruh oluşturmuştu. Hepsini tek tek sarılıp öpebilirdim; dilimi konuşuyorlardı, gülüyorlardı, hepsinin ülkesiyle ilgili özlemleri, heyecanları vardı ve yaşasın, hep birlikte gidiyorduk işte!

Uçağımız havaalanında bir saat kaybetti, ama tam 9:55'te yani vaat edilen saatte tekerler İstanbul'a değdi. Tam pasaport kontrolündeyken Çağlar'dan mesaj geldi, belki bir saat erken inmiş olsam onu da görecektim, vedalaşacaktık, ama o da o sıra uçağına binmişti. Sabır taşına döndüğüm yolculuk esnasında patates gibi şişmiştim ayrıyeten.

Bavullarım benden bir gün önce ulaşmıştı İstanbul'a, nasıl oldu bilmem ama kendimi de bir bavula koysam ne güzel tıngır mıngır gelirdim. Beklemeye başladım. Sonunda hayal ettiğim gibi, Serdar'ı gördüm, koştum, patates domates önemli değil artık bir şekil zıpladım. Bitti gitti, ama neler neler öğrendim... Sabretmeyi, mücadele etmeyi, tanışmayı, yakınlaşmayı, baş etmeyi, koyvermemeyi, isyan etmemeyi, savaşmayı. Kendi kendime yetebilmeyi, kendimi sevebilmeyi. Büyüdüm, iyileştim ve geldim.

Bir süre sonra patronuma da kavuştum. Annemle, ablacımla artık istediğimiz an saat farkını ve parayı gözetmeksizin telefonda carcar ettik. İstanbul'da kaldığım dört gün de ETS Tur sayesinde hepimize dar edildi, her sabah yeni bir belge eksikliğiyle uyandırıldığımız zamanların ardından İtalya seyahatimiz 5 Eylül'e ertelendi.


Meltem'le der-hal görüşmemiz gerekiyordu, hemen atladı Ankara'ya geldi ve rüya gibi üç gün geçirdik beraber. Yeme-içme temalı buluşmamızda leziz kahvaltılar yaptık, mis gibi kahveler içtik, içimizi ısıtan akşam yemeklerinin ardından uzun uzun sohbet ettik. En güzeli de akşam yatağa girip televizyonu açtıktan sonra kanallarda gezinmekti, bir de uzun zamandır hayalini kurduktan sonra beraber alışveriş yapmak ve Tepe'deki mumları bir bir koklamak.



İtayla'yı 5 Eylül'e ertelememizin elzem olduğunu fark ettiğimiz buhranlı gecede bir Bodrum tatili hevesine kapılmıştık, zira o tarihe kadar beşlik simitler gibi ayrı gayrı oturmamız çok mantıksızdı. Meltem'in gelişinin ikinci gününde zaman bu zamandır deyip ıkına sıkına anneme mevzuyu açtık, ardından annemle babamın da Bodrum'u sonlandırmayı düşündüğümüz tarihte Lüksemburg'a gideceklerini öğrendik ve buna da ayrı bir sevindik, böylece Bodrum dönüşü Meltem'le beraber İzmir'de bir dört gün daha geçirmem kararlaştırıldı. Aylardır bunun hayalini kurmuştuk Meltem'le; Urla'da, Sığacık'ta, Çeşme'de, İzmir'de gezip tozmak istiyorduk, beraber gideceğimiz yerlerin bir bir listesini yapmıştı Meltem, hatta benekli deftere de 23. madde olarak yazmıştık. Bizim tarihlerin karışıklığı yüzünden 23. maddeyi kim bilir ne zamana ertelemek durumunda kalacaktık az daha, neyse her şeyi yoluna koyduk. Suşilerimizi yedik, şaraplarımızı içtik ve babamla annemin "Yavaşş!..." nidaları arasında Meltem'i havaalanına bıraktık, aile saadetine başladım.



Ankara yine beni boğmaya başlamıştı sanki, ne yapsam olmuyordu, bir türlü keyiflenemiyordum. Spora gitsem olmuyor, kitap okusam olmuyor, televizyon da gazeteler de alışveriş merkezleri de boş geliyordu, içim sıkılıyordu. Ağlıyordum, geçti. İçimde hala biraz sıkıntı kırıntıları vardı, bu sefer çok tanıdıktılar üstelik, aşağı yukarı bir, hatta iki sene önce yaşayıp da adlandıramadığım duygular geri dönüyordu sanki ve hayatımı nasıl alaşağı edebildiklerini bildiğimden korkuyordum. Hiç olmazsa bu sefer tanıyordum onları ve karşı durmak için elimden geleni yapıyordum. Biraz falsolar veriyordum tabii, ama Bodrum'da her şeyin geçeceğine inanmak bile yetiyordu şimdilik.

Yanımdaki koltuğun da bana ait olmasına rağmen rahat rahat yatıp uyuyamadığım bir yolculuğun ardından Bodrum Otogar'a ulaştım. Serdar ve Berke'yi en az iki saat beklemem gerekecekti, neyse ki kitabım vardı elimde. Kahve, kitap derken orada çalışan bir bey geldi, gelmiş daha doğrusu ben tuvaletteyken, kitabımın içeriğini sordu bana ve biraz sohbet etmeye başladık. Ne kriterlerim, ne yargılarım varmış aslında dedim kendi kendime, zira adam kitaplar üzerine sahip olduğu engin bilgileri bana sayıp dökerken ben içimden onun karşısındakini etkilemek ve egosunu yükseltmek için, edindiği üç beş bilgi ve tecrübeyi ortaya çıkarmaya çalışan bir insan olduğunu düşünmüştüm. Belki toplumsal kurallardandı bu yaklaşımım; genç, güzel ve yalnız bir kadına yanaşmak için laf yapmak olabilirdi. Belki de kendimi çok elit görmemden ve bana çevremdeki herkesi yargılamam aşılandığındandı, konuştuğum kişilerin özelliklerini ince eleyip sık dokumama ve her şeyde bir enayilik aramama yönelik aldığım eğitimdendi. Sonra kendi kendime durdum, düşündüm. Hayattan zevk almak bu kadar kolaydı işte. Otogarda çaycılık yapan birinin senin masana oturup, hiç ummadığın şekilde sana bildiği kadarıyla Dan Brown'dan, Jean-Christophe Grangé'den, Yüzüklerin Efendisi'nden hatta Twilight'tan bahsetmesini dinlemek, bu kitaplar yazılırken ne tür araştırmaların yapıldığını saygıyla onaylamak ve tüm bu konuşmaların sonunda karşındaki adamın ülkeyi kurtarabilecek nitelikte olup olmamasının önemsizliğini fark etmek. Çarpsan bölsen yarım saati geçmeyecek bir konuşmanın insanın hayatında yalnızca güzel zaman geçirmesine vesile olan bir kalite olduğunu anlamak. Anı yaşamak bu işte, ben bunu beceremiyordum. Sürekli bir şeylere burun kıvırmak tarz diye yapıştırılmıştı bana çünkü. İnsan her yerde insandı oysa, seninle konuşması senin hayatında olması ya da olmaması gibi büyük kararlara öncelik etmiyordu. İnsan ve çevredeki her şey, sadece o an varlarmış gibi yaşamak...

Mavi Apart Otel'in tabelası Bodrum'un yerli esnafından da gayet güzel gizlenmişti. Birkaç kez önünden geçmemize karşın polarize gözlüklerimiz nedeniyle kaçırdığımız kapıya nice denemenin ardından ulaşabildik. İlk deneme günümüzde Marina'da kahvaltı ettik, hiç de sevmem bilmem nedendir. Baran'ın önerisiyle Bitez'de Sarnıç Plajı'na gittik, içimden "beach" demek gelmedi sinir oluyorum o lafa sanki. Bodrum pek Bodrum değildi yalnız artık, tarihin ilerlemiş olması artı Ramazan yüzündendi belki, o sokakların insan kaynadığı, kalabalığın on dakikalık yolu kırk dakikaya çıkardığı, yapış yapış nemli geceler yoktu bu sefer. Barlar Sokağı'nda yine dışarılara taşan bir coşku vardı, fakat biraz fazla taşmıştı zira içerilerde kimsecikler yoktu. İlk gecemizi böyle oradan oraya yoklamalarla geçirdik, varsın olsun önemli olan bir arada olmaktı.







Ertesi sabah Meltem geldi erkenden, kahvaltı için bu sefer beş sene önce gittiğim Penguen'i önerdim. Önceki gün de orayı önerecektim; ancak o kadar açtık ki kendimizi Marina'ya attığımız gibi yemek yememiz daha bir uygun olmuştu. Penguen'de asrın kahvaltısını yaptık, gözlerimiz büyüdü. Çok uzun zamanı vardır ki kahvaltıda oturup 5-6 dilim ekmek yediğimi hatırlamam, onurumla gururumla yedim çok da mutlu oldum. Yine Sarnıç'a gittik, zaten oraya bir Boğaziçili gitmiş herhalde zamanında, sonrasında da giden söylemiş giden söylemiş, iki günde de dünya kadar arkadaşımızla karşılaştık iyi oldu. Ayrıca Meltem'le bundan sonra alacağımız ananasların üzerine hindistan cevizi ekeceğiz.








Arkadaşlarla karşılaştık ya, hemen bir durum değerlendirmesi aldık onlardan da, sonra birkaç Rock Bar tavsiyesi aldık onlara topumuz birden burun kıvırdık, Fink dediler gittik. Sonunda Allah'ım, adam gibi müzik çalan, çalmakla kalmayıp içindekileri de o müzik eşliğinde oynattıran gönlümüze göre bir yer bulduk, keyif bizim başladık dans etmeye. Pek öyle sarhoş falan olasımız yoktu anlaşılan. Fink'ten önce de gecenin 11'inde açlıktan ölmemize beş kala sahilde güzel bir meze-balık-meyve fix menü yaptık karnımızı geççç olllsun güç ollmasın (dedim) doyurduk. Özetle karın tok, içki nerdeyse yok, gelin görün ki ben tam Fink'te müzikler bozdu gittik gidiyoruz, kör oldum! Adım çıkmış dokuza, inmez sekize, yedik mi bu kesin sarhoş oldu damgasını. Bir şey de içmemişiz içsek gıkım çıkmaz, neyse kendimi dışarıya attıktan bir süre sonra yere düşmüşüm, saatler sonra uyanmış gibi hissettiğimde sadece 3-4 saniye geçmiş belki, o sıra biri bacağımdan biri kolumdan çekiştiriyor, bir adam "Hastaneye götürün!" diyor ve ben ne olduğunu anlamamış sudan çıkmış balık halimle heyecanlanmış "Bana ne oldu? Ne oldu?" diyip duruyordum korkular içinde. Yaa efendim, işte tansiyonumuz yerlere inmiş görünürde hiçbir sebep yokken, gözler ondan kararmış, surat bembeyaz olmuş. Ben de bayılanlar kervanına katıldım, hep merak ederdim nasıl bayılınır diye işte böyle oluyormuş.

Fink'te de bir Serdar Ortaç bekledik çalmadı. Bütün tatil bir yerlerde Serdar Ortaç bekledik.



Üçüncü günümüzü daha sakin sessiz, orta yaşlıymışız havalarında Scala'da geçirdik, maksat bir değişiklik yapmaktı. İnsan işte, mesela Sarnıç daha güzeldi ama aynı yere de üç gün üst üste gitmek olmuyor ki. Bu sefer yemeği akşamın 11'lerine bırakmamamız gerektiğini anlamıştık. Yahu maaaaşşallah ne de güzel yiyordum ben öyle.

Deja Vu'ya gittik ve dejavü olduk.

Son günümüzde Aquapark'ta eğlendik, ben bu aquaparkların insanı güldürme özelliğine bayılıyorum. Adrenalin falan iyi güzel, ama asıl ordan çıkıp da diğer arkadaşların ardından bir bir havuza düştükten sonra başlayan gülmece, hisleri paylaşmaca falan çok mutlu ediyor beni. Tekrar tepeye tırmanana kadar kıkır kıkır gülüyorsun, bana şurda şöyle oldu, ay bir ara şurdan dönerken şöyle çarptım, hihihi falan derken yeni bir kaydırak (slide da diyesim yok) ve böyle böyle akşam oluoluveriyor. Gönül isterdi ki orada da fotoğraf çekebileyim, ama yaralı ayaklarımın acısından zaten sakat gibi kucakta ordan oraya taşındığımdan aklımın köşesinden geçmedi. Can derdi işte.


Yine dejavü olduk, dejavü üstadı olduk. Birkaç kez çilekleri aşağı aldım. Ha bir de aquapark dönüşünde midemiz kazına kazına bir çay bahçesi kılıklı yerde yarım ekmek tost yedik, hem de yetmedi sucuklu istedik, aman Tanrı'm ben neler kaçırıyormuşum, dedim. Ben böyle lezzetli şey ömrümde görmedim.


Pazartesi sabahı İzmir'e yollandık, ilk durağımız Sığacık'tı. Yanarım Sığacık'ta otuz saatte hazırlanan bir otlu gözlemeyi yarım ekmek sucuklu kaşarlı tosta değiştiğime, azizim tecrübe yok ki. Baran'la Merve geldiler yanımıza. Çok yanlış anlaştık o gün. Ben en çok kendimi ifade edememeye üzülürüm. Karşımdakine içimden geçeni söyleyemiyorsam -ki bu karşımdaki yüzünden de olabilir, benim beceriksizliğimden de kaynaklanabilir- çıldırabilirim. Nitekim öyle bir şeyler de oldu. Birbirimizi fazla yanlış anladık. Bir de benim keyifsizlik perilerim ne hikmetse sabahları vuruyorlardı. Bu konuda da kendimi fazla yordum ben. Annem ilk mutsuz olmaya başladığım zamanlar bana "Sen sabahları hep mutlu uyanırdın, hiç huysuz olmazdın, bu sen değilsin!" diye diretiyordu. Ben de keyifsiz sabahlarımı hep bende ters bir şeyler olduğuna yordum, neticede ben bu değildim ya. Belki de ben buyum ama, belki sabahları çok da mutlu mesut uyanmıyorum, bunun da kötü bir şey olmadığına karar verdim. İnsanın kendini sabahları cinli bir insan olarak kabul etmesi, saçma bir etiket mi olmalı illa? Takıntılarımızı, zayıf yönlerimizi kabul ettiğimiz gibi sabah insanı olamamayı da kabul etmek olmaz mı yani? Benim babam da sabahları inanılmaz cinlidir mesela, öyle her sabah her sabah "günaydın"ın ötesine gidecek adam değildir. Hasbelkader bazen daha şeker olabilir.




Akşam Meltem'in ailesiyle Urla İskele'de yediğimiz güzel yemeğin ve ev yapımı şarabın ardından sahile indik, birer bira açtık kız kıza muhabbet ettik bizimkiler gelemeyince. Sabahında evde uzun zamandır yapmadığım bir bahçe kahvaltısından sonra Meltem, Çiko ve ben Agora'ya gittik. İzmir'in yolları bana hep küçüklüğümden parçalar katıyor, içim huzur doluyor hep. Aynı saatlerde dünyanın her yanında yollara, asfalta güneş ışığının üç aşağı beş yukarı aynı açıyla düşmesi gerekir, ama Ege'de bir başka.

O güne kadar burun kıvırıp elimin tersiyle ittiğim açık hava antrenmanının çok güzel, keyifli ve sağlıklı olduğunu keşfettim. İnterval'leri çok sevdim.




Alaçatı ne kadar güzel yer öyle! Buram buram kalite (lüksü seviyorum)! Bir yerde yaş ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin herkes mi yakışıklı, güzel olur? Böyle efil efil saçlar, gömlekler, Alaçatı'nın o meşhuuur rüzgarından olsa gerek, beyazlarla tahtanın, ahşabın karışımı gibi bir şey. Meltem'le bir duvar saksısının önünde ikimiz birden tek elimle tuttuğum fotoğraf makinesinde zayıf yönüm odaklanmanın üstesinden gelmeye çalışırken sokakların havasına uygun bir çift yanaştı yanımıza, kızın elinde bir demet lavanta vardı ve ikisi de sıcacık gülümsüyorlardı. Ermenistan'da diye bildiğim kuzenlerim gelmişti ve aslında üç kişiydiler, biri henüz ceviz kadar falan herhalde. Acınacak odaklanma denememize derhal el koydular, ben de onlardan bir anı çektim hemen, yolumuza devam ettik. Dekoratörünün bayan oluşunun her halinden anlaşıldığının buyurulduğu Tipsy'de insanı gülümsetip sırtı dik oturmaya teşvik eden ikramlar eşliğinde geçirdik akşamımızı. Rüya gibiydi Alaçatı, pazarlarıyla, barlarıyla, taş binalarıyla buram buram güzel şeyler kokuyordu. Sanki bütün gece benim saatimmiş gibi güzeldi gökyüzünün rengi.



Alsancak'ı çocukluğumdan beri çok severim, her sene ailemle Kordon'da dolaşıp sonra o arnavut kaldırımlı yolun kenarındaki kafelere oturup bir şeyler yiyip içmek en saadetli zamanlarımdı hep. Yıllar içinde her şey çok değişti tabii, ama bizim hep yapacak bir şeylerimiz, acelelerimiz olurdu. O zamanlar KoçTaş'tır, İkea'dır bu tür mağazalar olmadığından Kordon tarafındaki mobilyacılara falan bakardık bir şeyler için, her tarafta ayakkabıcılar olurdu onlara girer çıkardık, benim burnum üşürdü o sıcakta bile, babam iki parmağının arasına alır gülerek ısıtırdı. O günlere yakın bir yerdir Biyer.

La Fontaine'den masal üstadı mısın, dedirtti bana tatilimiz. Bodrum'da ilk gün zamandan korktum, sonra geçti hemen. Bir daha da hiç gelmedi.

Bu hafta İtalya için hummalı bir çalışmaya girmem lazım. Evdeki gezi rehberlerini okuyup biraz da anıları canlandırıp şu gün şu, bu gün bu diye oturup ciddi ciddi plan yapıyapıveecem ki gezebilelim şööyle kaliteli kaliteli!



Feci şekilde irmik tatlısı istiyor canım. Pazartesi tarifini bulup pişirmeyi düşünüyorum. Cheesecake'ten başka azcık da sütlaç severim, senede bir kere kaymaklı ekmek kadayıfı severim. Aslında bu cümleyi "İşte yani anlaşıldığı üzere tatlı pek sevmiyorum." demek için yazmıştım ama birkaç tatlı daha yazasım geldi belki de tatlı seven bir insanım? Neyse ne, canım hiç irmik tatlısı çekmemişti bugüne kadar, hatta irmik tatlısı yediysem en fazla iki kere yemiş olabilirim diye düşünüyorum. Şaşkınım.