29 Eylül 2009 Salı
Andreas Staier
28 Eylül 2009 Pazartesi
Görüntüler
Sarı Lira
18 Eylül 2009 Cuma
Quattro Biglietti per l'Italia
İtalya’ya geçmek üzere İstanbul’a yollandım. Amerika’da har vurup harman savurmuş bulunduğum için bundan sonra az harcama üzerine bir politika belirledim kendime ve bu nedenle minik minik alışverişler yaptım. Suçluluk duygusu nüksetmeye başlamıştı. Bir kahveden, bir dilim ekstra ekmekten gelebildiği gibi hava sıcaklığının biraz artması bile beni suçluyordu. Pek takmamak lazımdı.
Uçak ve otel rezervasyonlarımızın çıktılarını almaya giderken kendi kendime paşalar gibi aldığım vizemin mutluluğunu yaşıyordum ki pasaportumu Ankara’da unutmuş olduğumu fark ettim. Korkunç bir felaketten de kargo yoluyla dönmüş olduk böylece.

Pilot uçağı güm diye indirdiği için iniş takımları arızalandı. Sabahın üçünde uçakta bir saat bekledik, uçağı çekmişler bağlayıp ben görmedim. Uçağın içinde kavga çıktı daha Roma’ya inmeden, İstanbul’dan yeni havalanmıştık belki de. Nedeni neydi bilmem, ama botoks faciası bir hanım dakika bir gol bir demişti ve onun için tatil hep böyle gitti.

İlk gün rehberimiz Erkin Bey sağ olsun Roma’da görülmedik, daha da doğrusu bakılmadık yer kalmadı. Her yere bakma ve ayak basma şansına eriştik, ama o bağlılık hissi yok mu beni çok geriyor. Örneğin ilk durağımız Vatikan’da rehberimizin bizi sürüyen bir köşede toplaştırıp yaklaşık otuz beş dakika son derece gereksiz bilgiler aktararak bekletmesi, ardından çok mühimmiş gibi mezarları gezdireceğim diye tutturması, Katolik olmayanları çok da bağlamayan üç anıt mezarın önünden sıra sıra şöyle bir yürüyüşümüz. Bana kalsa kendimi San Peter’e attığım gibi ihtişama kapılır, sonra kubbeye çıkmak için oluşan uzun kuyruğun sonuna takardım kendimi, bekler bekler tepeye çıkmış olmanın hazzını tadardım. Ailemle yaptığım İtalya gezisinde beni büyüleyen şeylerden biriydi zira o kubbeye çıkmak, neyse varsın olsun ilk gün her yeri görmeye de bir itirazım yok aslında. İtirazım ilk günün akşamına, 25€ istedi bizden rehber, bizi bulunduğumuz bölgeden otele götürüp sonra tekrar bulunduğumuz bölgeye getirmek ve sonra da bir külah dondurmayla bizi kandırıp tekrar otele bırakmak için. Tur müşterilerinin çoğunun içine evlat acısı gibi oturdu bu para, gezinin çeşitli tarihlerinde sağdan soldan duyduk.

Rehberimizin bir de şöyle fikirleri vardı, Roma-Floransa-Venedik diye belirlenmiş turu Siena, Portofino, Napoli, Pisa, Milano, Garda Gölü, Verona gibi yerlerle bezemek istiyordu. Bunun için de yüksek ücretler talep ediyordu haliyle. Biz de bunlardan birkaçını seçip heveslenmiştik, fakat ilk gün ve akşam rehber eşliğinde yaptığımız gezmelerin bizi pek de tatmin etmediğini görür görmez gereksiz yere çıktığımız sahte pufpuf bulutlardan indik, bunu akıl ettiğimize de pek sevindik. Şöyle oldu ki, ikinci gün elimizde bize rehberlik edecek kitabımız, Berke’yle Çağrı’nın önceki gece almış oldukları fötr şapkalar eşliğinde otelin önünden önce otobüse, ordan metroya atladığımız gibi kendimizi Repubblica’da bulduk ve ordan yürüye yürüye şehri bir baştan bir başa kat ettik. Önceki gün şöyle bir görüp geçtiğimiz yerlerde canımızın istediğince zaman geçirdik, ara sokakların tadını çıkardık, parklara girdik çıktık, dinlenmek istediğimizde dinlendik yürümek istediğimizde durmadık. İkinci günümüzü güzelleştiren maceracı ruh içinde Trastevere’ye gitmek en güzeliydi derim, eski Roma sokakları arasında gezinmek çok keyifliydi. Önceki gün zaten görülmezse görülmez hemen her yere gitmiştik, Vatikan, Fontana di Trevi, Vittorio Emanuelle Anıtı, Colosseo, Piazza Navona, Pantheon, Piazza di Spagna hepsi bizim adımlarımızla süslenmişti. O nedenle ikinci gün keyfe göre keşif eğlendirdi bizi. Trastevere’de kahve içtik çok cici bir yerde serinledik, girmeyi planlamış olmadığımız bir kiliseye girdik. Rehberimiz Erkin, onunla takılmamızı öyle çok istiyordu ki ondan ayrı geçirdiğimiz zamanlarda tanıdığını söylediği hırsızlara karşı korunmasız kalacağımızı, gittiğimiz yerlerde “coperto” diye tabir edilen fahiş servis ücretlerine tabi tutulacağımızı ısrarla tekrarlıyordu. Önce güzel yerlerde yemeye içmeye bir çekindik, açıklamalarına göre ayakta 1€’ya içebileceğimiz bir kahvenin fiyatı mekana oturduğumuz an 20 katına çıkabiliyordu. Sonra sonra gördük ki bu uygulama ya eskide kalmış, ya da tümden bir safsataymış bilemeyeceğim, fakat copertoyu sorduğumuz tüm kafelere koca kahkahalar ve espriler içinde buyur edildik, tek kuruş da ekstra para ödemeden istediğimiz her yerde gönlümüzce zaman geçirdik. Santa Maria Maggiore ve San Pietro in Vincoli bazilikalarını iki saat arayıp bulduktan sonra yorgun argın Pantheon’un önündeki Piazza della Rotonda’da akordeon eşliğinde şarap, campari ve bira tüketmemiz bu güzel zamanlara dahildir. Bu kadar güzel zaman geçirdikten sonra Erkin Efendi’nin sunduğu tırt paket turlara, bir yerleri sadece “Orayı da gördüm!” demek için görmeye sırt çevirmemiz de aynı akşam gerçekleşti. Hem zaten İtalya’da tarih görmek için, daha doğrusu büyülenmek için illa da belli başlı yerlere gitmek gerekmiyor, zaten sağın solun tarih. Sokakta yürümesi bile ayrı bir güzellik. Önemli olan güzel olan bir şeyi içine sindirmesi insanın, mutlu olması. Oraya buraya koşturunca mutlu olacak insan değildim ben.

İlk gün Piazza di Spagna’nın yukarısında bir karikatüriste rastladık, çizeyim sizi dedi ya da biz bizi çizmesini istedik. Beni çizerken çat pat İtalyancamla sohbet ettik, Türkiye’de insanların giyimiymiş ekonomiymiş falan filan bir şeylerden bahsettik ama ben çok şişindim dört kursa dört kur artık hiç olmazsa iki lafı bir araya getirebiliyordum. Karikatürün akıbeti acıklı oldu yalnız. Kimse sahiplenmediği için kayboldu.

İkinci gün rehber bizi aldı Floransa’ya götürdü, yol biraz uzun sürdü zira önce emrivaki bir şekilde yine para karşılığı Siena’ya uğradık. Rehbersiz gezebilsek, ah keşke kendimiz gezebilsek, bir bıraksa ipimizden de iki saat verse bize, sırf verdiğimiz parayı helal edelim diye şehrin labirent gibi olduğunu savunup ondan ayrılmamanın hayırlı bir iş olduğunu damgalamaya çalışmasa, bu şekilde bizi anasınıfı öğrencileriyle bir tutmasa her şey daha tatlı olabilirdi, ama Siena da hakikaten güzeldi ve bu sinirimi bastırmaya yetiyordu. 1348’de bir veba salgınıyla kentin üçte biri ölmüş, ardından uzun süreli bir kuşatma yaşanmış ve Siena ortaçağdan pek de ileri gidememiş. Bu nedenle her yer kahverengi, taş, tuğla ve geçmiş kokuyor.

Akşam otelimizin bulunduğu Montecatini’ye geçtik ve çok güzel bir yemek yedik. İtalya’da bu gezimde, hayret, ilk ve son risottomu orda yedim, üstelik benim evde yaptığım risottodan da kötüydü övünmek gibi olmasın. Canlı müzik eşliğinde yedik içtik, minicik bir kafeydi fakat İtalya’da bulunduğumuzu hissettirecek en esaslı yerlerden biriydi. Sonuna doğru önümüzdeki masada oturan orta yaşlı çiftler bir bir ayaklanıp dans etmeye başladılar, bize de keyfini sürmek düştü.
Ertesi sabah bizimkiler uyurken kalkıp hazırlandım, kimseyi peşimden sürüklememe gerek yoktu ve her yeri karış karış gezmezsem de Floransa içimde kalacaktı. Ben de buna inat etmiştim işte. Kendime acayip bir rota çizmiştim, elimdeki rehber şehri dört bölgeye ayırıyordu ve ben de bir baştan bir başa ordan oraya koşturup dört saat gibi bir sürede görmek istediğim her yeri gördüm. İlk başta yapsam mı yapmasam mı diye biraz tereddüt etmiştim, önceki gün biraz suratsızlığım vardı çünkü, yine moralim nedensiz yere biraz aşağılara düşmüştü ve ben kapris yapıyordum yahu, anlaşılacağı üzere zaten tura takılmayı sevmemiştim ve kurtulmak istedikçe daha da dibe çekiliyormuşum gibi geliyordu, o dakikadan sonra da yaşadığım her küçük şey devasa birer iğne halinde orama burama batıyordu. Son bir darbe olarak da Amerika’da kaybettiğim mavi hırkamın yerine yine Amerika’dan almış olduğum gri hırkamı salak gibi düşürmüş olmamdı. Gittiğim her şehirde kendimden bir parça bırakmayı çok severim.
Ne diyordum, önceki günden biraz suratsızlığım vardı ve şimdi arkadaşlarımı bırakıp gitmekle gitmemek arasında biraz tekliyordum, sonra zaten uyuyorlar dedim, onlar da gönüllerince gezsinler dedim ve otelden Montecatini tren istasyonuna ulaşmamı sağlayacak bir harita aldım, bu arada turumuzun teyzelerinden biri yapma etme evladım kaybolursun dedi dinlemedim, tren beni Floransa’ya götürürken biletimi onaylatmadığım için de cüzi bir ceza parasıyla kurtardım ve şehir turuma başladım. Önce 13:00’te kapanacağını bildiğim bir bahçeyi görmeye gittim, günlerden Çarşambaydı ve Çarşamba günleri o bahçe kapalıydı. Öf. Olabilir ama, sokakları hızlı hızlı yürümeyi çok seviyordum. Yurtdışında gezmek diyince aklıma tek bir şey gelir, o da sabahtan akşama kadar deli gibi yürümek, yeni şeyler görmek, büyülenmek ve akşam inanılmaz yorgun bir vaziyette kendini yatağa atmak. Hiç olmazsa bir iki sefer bunu yapmak istiyordum.

Beni en çok etkileyen yerlerden biri San Lorenzo sokak pazarları ve pazarların sonundaki Mercato Centrale’ydi. Sokak pazarlarında Roma’dan alsam mı almasam mı diye düşünüp durduğum karnaval maskeleri sıralanmıştı, yine almadım ama birkaç fotoğraf çekme ve kalabalığa karışma şansım oldu. Mercato Centrale bir şekilde çekti beni, aslında alelade bir yiyecek pazarıydı burası, hani Migros falan gibi bir yer olması lazımdı fakat içerisi benim zevkime göre tek kelimeyle büyüleyiciydi. Geçen üç günün ardından artık kiliseler içindeki heykeller, freskler ve buna benzer anıtsal yapılar yerine yaşamın içinden dekorasyon harikaları, vitrin ve pencere aranjmanları içimi kabartır olmuştu, Mercato Centrale’de bu beklentilerimi dolduracak her şey vardı. Canım böyle güzelliklerin, sıralanmış yiyeceklerin, meyve sebzelerin, şarap şişelerinin, makarnaların fotoğraflarını çekmek, çiçeklerle süslenmiş kasapları ağzım açık seyretmek istiyordu. Çok değişik bir şey görmek buydu benim için.
Mercato Centrale’den çıktıktan sonra nicedir beğendiğim saati gördüm bir vitrinde. O da beni gördü, el salladı, ayrıldık.
Son gezmem gereken yer şehrin güneyiydi ve otobüs bizi benim çıkmayı düşündüğüm rotadan indirerek getirmişti. Dağ tepe inerken şahane evler görmüştüm önce, sonrasında da Piazzale Michelangelo’dan geçmiş ve Floransa’yı ayaklarımızın altına almıştık. Bu esnada otobüste öylece oturuyor olmak beni pek memnun etmemişti. Ben de şehrin güneyini gezdikten sonra Arno kıyısından yürümeye başladım, of ne binalar vardı. Omzumda makinenin ağırlığı, ayaklarımın kirlenmesine hiç aldırmadan yürüdüm de yürüdüm ve tepeye vardım. Çok da durmadım tepede, gördüm, indim, sonra Forte di Belvedere’ye gitmek istedim. Bu kale zamanında Mediciler kendilerini siyasi saldırılardan korusun diye yaptırılmış, yapıldığı tepeden bakıldığında Palazzo Pitti’nin arkasındaki Boboli Bahçeleri görünüyor(muş). Bahçeleri gidip yerinde görmeye vaktim yoktu, öte yandan bahçenin her yanı bahçe, halbuki tepeden o peyzajı görmek istiyordum ben. Bu düşünceler içerisinde, artık nasıl bir azimse sıcağın altında tırmandım, tırmandım ve Veronica beni bekliyordu. Forte di Belvedere’den artık ne şekil bilmiyorum bir şekil düşüp ölmüştü. Veronica için istenen adalet yerini bulana kadar da Forte di Belvedere kapalı kalacaktı.

Saat 4’e doğru Ponte Vecchio’da bizimkilerle karşılaştık bir anda, tam da benim gezimin bittiği sırada oldu bu rastlaşma. Öylece bir avluya daldık, bir kafede oturduk uzunca bir süre ve bol bol güldük. Benim zaten önceki geceden bir gülesim vardı. Sabah beş sularında uyanıp kendi kendime delicesine kahkahalar atmıştım o gün, Serdar’ın anlamaz bakışları ve doğal bir şekilde gelişen korkusuna bilinçli bir şekilde gülmekse öğleden sonraya kalmıştı. Hala hatırlayınca gülüyorum. O gün de sokaklarda gezerken ara sıra gece yaşadığım tuhaf krizi hatırlayıp sağa sola tutunup gülmüştüm. Yavaştan sıyırıyoruz işte böyle böyle.
Akşamüstüne kadar Ponte Vecchio civarlarında gezindik, günbatımına doğru köprüdeki renkleri görmek istiyordum ben. Sonrasında Piazza della Repubblica’ya gittik akşam yemeğini yemek üzere, zira bu piazza kültürü ve meydanlardaki canlılık çok hoşumuza gitmişti. Kitabıma göre Repubblica’daki kafelerden ikisi çok meşhurdu, biri Gilli; diğeri iste garsonların giydiği kırmızı ceketlerden adını alan Le Giubbe Rosse. İkincisinin önünde biraz bekledik, garsonlardan biriyle biraz konuştuk, sonunda bizden servis ücreti talep etmeyeceğini söyledi, biz de içeri girdik ve esaslı esaslı yedik yemeğimizi. Ordan sonra da Piazza della Signoria’ya gittik, gecesi ayrı gündüzü ayrı buraların, Uffizi kafenin önünde gitar dinledik.

Floransa’da ilk gün bir tahtadan oyuncakçımsı dükkan gördük.

Bir sonraki gün Venedik’e geçtik. Bu sefer beklentilerimi olacaklara göre ayarladım ve hiç sinirlenmedim. Hem zaten geçtiğimiz dört gün boyunca inanılmaz taban tepmiştim, içim dışım da tarih olmuştu. Artık canım aval aval gezinmek istiyordu. Venedik’te San Marco meydanı ve Rialto Köprüsü’nden başka göreceğim diye tutturduğum hiçbir yer yoktu, kanalları, tekneleri, binalarıyla zaten kendisi son derece ilginçti, kalabalığı yara yara sağa sola koşturmam gereksizdi. Artık rahatlamıştım, tam turist oldum ondan sonrası. Venedik’teki yeni sanat vitrinler benim için. Orada bulunmak yetiyordu zaten bana. O vitrinlerin önünden yürümek, sağa sola dönüp bir yığın içinde kaybolmak ve nereye baksam yeni bir derleme görmek içimi doldurdukça dolduruyordu. Hepsini satın alasım geliyordu, ama tek tek değil aslında bütün sokakları alıp İstanbul’a getirip çok lazımsa içlerinden birkaç parça süs satın alabilirdim ilerde.
Venedik’ten Milano’ya bir geçiş planlamıştık ama günümüzün en az 5-6 saatini yollarda heba etmemiz gerekecekti ve tren saatleri biraz uygunsuz kaçıyordu, zira otelimiz Treviso adında farklı bir kasabadaydı ve oraya toplu taşımayla ulaşmak için Milano’dan erken ayrılmamız gerekecekti.

Milano’da bir safranlı risotto yiyemedim bu sefer halbuki çok heves etmiştim, annemlerle yediğimiz günden beri aile içinde çok konuşulmuştu. Olsun, biz de son gün Treviso’yu gezdik ve benim dalgalı ruh halime bu zengin kasabanın sokakları çok iyi geldi. Artık yalnızca gördüklerimle ilgileniyordum; ferforjelerle, saksılı pencerelerle, kaldırım taşlarıyla. Düşündüm kendi kendime, elin sokakları neden bu kadar güzel ve İstanbul’da gezerken neden böylesine içim içime sığmaz bir hale bürünmüyorum diye, sonra gezmenin ve yaşamanın hayatımızda gereksizce ayrı tutulmuş olduğunu bir kez daha fark ettim. Şu iki günde bir boylu boyunca geçip gittiğim Nispetiye’nin iki arka sokaklarında ne güzel evler, ne renkli panjurlar, ne ulu bahçe demirleri vardı, sonra yine değişik civarlarda bir sürü güzel kafe vardı illa ki, gitmek isteyene. Bense bu yolları sadece Gloria, Starbucks ve Akmerkez’e çıkarıyordum. Sonra da İstanbul’da ne yapacağız abi. Çok da gaza gelmeden, görev haline getirmeden, arada bir yoldan sapmak istiyorum.

Havaalanından siyah spagetti aldım, içinde mürekkep balığı ve kalamar falan varmış. Dönünce de iki şişe Xuxu aldım artık en azından bir dönem yetsin. Bir de Meltem’le bana Venedik’ten iki minik dantel şemsiye aldım, böylece Amerika’ya giderken Fiumicino’dan almış olduğum minik maskelerin yanına koyar odalarımızda küçük İtalyalar yaratırız diye düşündüm.
Ankara’ya döndüm döneli periler bastı beni. Gelecek kaygısı edindim şu yaşımda. Kendimi çok vasıfsız görmeye başladım yeniden, projem bir canavar oldu ve beni korkutmaya başladı. Bir günün 24 saat olması koydu yine. Yaptığım her şey zorlama gelmeye başladı. Bazen hiçbir şeyim olmasın istiyorum, böylece hiçbir şeyim olmadığı için gönlümce kendime acıyabilir, ağlayıp zırlayabilirim, ayrıca bir şeyleri kaybetmekten korkmam da gerekmez. Seçimler yapmam gerekmez, şunu yapmak istiyordum ama bunu yapmak durumunda kaldım diye üzülmem de gerekmez, çünkü nasılsa yapmak isteyeceğim bir şey olmaz ve böylece hayal kırıklığı yaşamam. Yapmak isteyeceğim bir şey olmamasına üzülürüm ama üzüldükçe de üzülürüm ve kimse de neden üzülüyorsun diye karışamaz, çünkü karışacak kimse olmaz. Mutsuz olmayı sevmek istiyorum bazen. Herkes yakın olsun, ben öyle uzak olayım ki kibritçi kız gibi seyredeyim.
Bazen kendimi bir yerlerde hayal ediyorum. Çayırların ortasında oluyorum bazen, ya da bir tepenin ucunda oluyorum, hep önümde engin boşluklar seyrediyor. Kollarımı iki yana açıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum içimden.
Yarın Çandarlı’ya gidiyoruz. Bu sefer bir aile tatili olacak bu, gençlerle gezip tozmak istemiyorum artık. Öznur orada mı bilmiyorum, belki orada olur o zaman onunla da bir şeyler yapmam icap eder, belki her sene olduğu gibi bu sene de fuara falan giderler bilmem ki. Ben sabahları erken kalkmak, akşamları erken yatmak, denizden gelince de uyumak istiyorum.
Galiba en çok İstanbul’a dönmek istiyorum ki düzenimi kurup odamda oturabileyim. Yorulmuş olabilirim. Hakkımdır belki, bir sürü şey oldu.
İşte böyle bir şey hayat, bedenen ve ruhen öyle bir yorulmalısın ki yatağına yattığında uyumak için uğraşmamalısın, kafayı koyduğun gibi dalmalısın. Öyle diyorum ama uyuyunca da ertesi gün başlıyor ve o gün bitmiş oluyor. Çok güzel şeyler yaşayınca hatırlayıp sevinmek yerine bitmesine öyle üzüldüğüm oluyor ki hiç yaşamamış olmayı ve yaşamadığıma üzülmeyi ya da yaşamadığımdan o bitişle bir şey kaybetmemiş olmayı istiyorum. Daha kolay geliyor.
Bazen de gelmiyor. Benim içim kabarmış.
2 Eylül 2009 Çarşamba
Mavi Ladin
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Zükan Üstadı Mısın?








