Belli belirsiz bir uyuşukluk hakim sabahlarındandı. Köşedeki simitçi yoktu. Belki devir değişmişti, belki çok kârlı bir gün geçirmiş, tüm simitlerini satmış, kutusunu yüklenip dönmüştü. Pastanede adı simit, kendi poğaça gibi yağlı ve susamlı hamurcuklar vardı ve bir tanesinin yarısı kahvaltının ekmeği oldu. Simidin yerini tutamadı oysa.
Camımdan rüzgâr giriyor içeri, hem kendisi hem sesi. Sirenler, gemiler, uçaklar geçiyor, arabalar fren yapıyor. Tamir edilemez olduğunu düşünüyorum ve bununla yaşamaya alışmayı deniyorum.
Güneye inerken denizin üstü çok pırıl pırıldı. Arnavutköy tekneleri yukardan çok güzel görünüyordu. Birkaç gündür soğuk olan hava ısınmıştı, ceketimle atkımı boşuna almıştım yanıma. Manzaranın böyle güzel olmasını yediremedim kendime. Keşke daha kötü olsaydı, dedim.
Yavaş yavaş tedavülden kalktığımı fark ettim yürüdükçe. Okulun demirbaşı olmak biraz mazide kalmıştı. Okulun sahiplerinden değilmişim gibi geldi artık. Yeni sahipler, yeni alışanlar, yeni kaynayanlar doldurmuştu her yanı. Üzerimde bir ekstralık vardı sanki.
Arkadaşlarımı gördüm. Bu sefer onlarla konuştum da. Garip, bu sefer anlatırken sanki gözlerimin içine içine bakıyorlardı. Ne çok, ne az söyledim. Dert yanmadığım gibi anlayış da beklemedim. Yalnızca merak giderdim. Ve işe yaradı. Her birey kendi derdinde, aynı zamanda gerektiği kadar dışa açılabilir durumdaydı. Samimiyet kokladığımı hissettim, yeterli dozda.
Yukarı çıkarken peteğin önünde sıralanmıştı yeniler. Yeni olmalıydılar, zira başka bir şey yapmadan, demirlerin belirlediği hatın gerisinden, çizgi halinde denize bakıyorlardı. Belki denizi ilk kez görüyordu kimisi, ama kesin olan bu manzarayı, ve hep beraber, ilk kez gördükleri idi; yani bu anı daha önce yaşamadıkları idi. Büyülenmeseler de yeni, üstelik güzel bir şeye bakmanın tadını çıkarıyorlardı. Muhakkak ki yeni heyecanları da vardı, hakikaten azımsanamayacak değerde bir başlangıç yapıyorlardı işte. Pek bir şey hissetmemeye gayret ederek geçtim yanlarından.
1 yorum:
biloğuma bakınız
Yorum Gönder