Sene içinde, fi tarihinde, böyle çok coşkulu bir vakitti herhalde kendime bir CD almıştım "Pazar Sabahı Klasikleri" diye ve bir sürü Pazar onu dinleyerek evde bir şeyler yapmanın hayalini kurmuştum. Nasip bir Salı gecesineymiş.
Klasikleri dinlemek yerine bu pazar baba tarafımızda gün yapmaya müsait ne kadar hanım varsa bizim eve doldurduk. Babaannem, halam, babamın üç kuzeni ve onların toplamda üç kızı olmak üzere on kişi idik, nispeten sessiz sakin idik. Anne tarafından on kişi gelmiş olsa bir de moderatör gerekebilirdi.
Babaannemdeki bu bitmez tükenmez, bakanı dinleyeni heyecanlandıran hayat enerjisini gözlemlemeyi çok seviyorum. Geçenlerde yine Botanik Bahçesi'ne gitmiş, öyle bir anlatıyor ki, "Elimde kitabım, oturdum... Ah... O at kestanesinin gölgesi yok mu... Ne kadar muazzam, ne kadar güzel... Geçtim onun altına..." Ben sevmem mesela öyle bayıra çayıra gidip kitap okumayı, evde okusam daha iyi; ama öyle güzel anlatıyor ki onun aldığı keyfi yaşıyorum sanki. Keşke, diyorum, bir at kestanesinin gölgesini ben de böyle şevkle anlatabilsem.
Sonra babamın kuzenlerinden biri geldi, cart turuncu bir elbise giymiş. Bu sene de böyle şeylerin moda olmasına bayılıyorum zaten. Farkında olmadan bıkmışım o kahvelerden siyahlardan. Geçen dergide okudum İzmir yolunda, "neon renkler" adını takmışlar, bana sorsalar ben "oje renkleri" derdim. Turuncu elbisenin üst tarafındaki hafif makyaj, toplu saçlar ve mavi gözler, her şey o kadar uyum içinde ve öyle enerjikti ki annem bir anda "Sen aşık mısın?" diyiverdi. "Bu aşk güzelliği!" dedi. Bu seferki herhalde doğru değildi, ama annem vakti zamanında baldan tatlı bir tanıdığımızın yüzündeki ışığı aşka yormuştu ve babamın yaşıtı olan bu tanıdığımız o sıra hakikaten aşık olduğunu şaşkınlık içinde itiraf etmişti. Ne garip şey aşk.
Dün gece irmik tatlısının tarifine baktım, acayip kolay ve hafif bir şeymiş yahu. Ayrıca bugün Meltem çok acı bir haber verdi, biz onlarda dört gün buzdolabının önünden habire geçeduralım, içerde sütlü irmik tatlısı yok muymuş? Bir açıp eşelemedik ki içini ne var ne yok diye!
Lakin pişirmedim irmik tatlısını henüz. İtalya'da gelecek makarna, pizza ve risottolara yer açıyorum. Onun yerine bu akşam annemin bir süredir yapmamı özlemle beklediği soya soslu tavuğumdan pişirdim. Gittim bir de babamla bana öğrenci usulünü paylaşmak için küçük Angora aldım. Beğendi valla, açtığımız gibi ikişer kadehi zınk diye devirdik, sonra da ben devrildim. Günlerdir sabah kalkıp spor yapmaktan o kadar yorgun düştüm ki iki kadeh şarap küt diye kapattı bünyemi, çok uykum geldi, saat daha dokuz buçuk. Annemden bir köpüklü kahve geldi, sonra da falıma baktı. Annemde böyle enteresan cevherler olduğundan da hiç haberim yoktu. Çok temiz çıkmış falım, hayatımdaki her şeyi yoluna koyuyormuşum. İçimde atmam gereken bir şeyler varmış, hepsini atmış kurtulmuşum. Şimdi her şey bembeyaz görünüyormuş. İki tane yol varmış seçebileceğim, ikisi de benim için iyiymiş, birinin sonunda beni bir insan bekliyormuş (kısmet herhal?). Öf, daha fazla da atamayacakmış artık!
Uyku yönünden çok talihsizim. Gül suyu koklamak rahatlatır yazıyordu gazetede Meltem gösterdi, gidip bir kazan gül suyu alıp odamın her tarafını hacıyağı gibi kokutasım var. 3-4 gece önce feci bir kabustan "böhööeöaayyt" gibi bir sesle uyandım, sonra da kendi sesime kendim güldüm uzun süre. Babam geldi içerden, bir süre yanımda kaldı, sakinleştirdi. Bir sonraki günün sabahında midemde acayip hislerle, sabahın yedisinde hortladım, döndüm durdum. Yatağım sanki başucuna doğru eğimliymiş gibi rahatsızlık veriyordu, pılımı pırtımı topladım salona geçtim, olmadı. Annemden su ekmek falan istedim yine olmadı. Sonraki sabah yine aynı saatlerde salona transfer oldum. Misafirlerin geldiği gün rüyayla gerçeği tamamen birbirine kombineledim, salonda kestirdiğim yerden saati görmeye çalışıyordum rüyamda, hani onların gelmesine bir saat falan kala kalkıp hazırlanayım diye, ama bir türlü göremiyordum o büfenin üstündeki saati. Kafamı sağdan çeviriyorum olmuyor, soldan yine olmuyor, stres içinde bir akrobasi seansından sonra uyandım saati gördüm pek rahatlamadım.
Bugün ayakkabıcıya gittim, kalıba koydurulacak ayakkabılarım vardı, iki tanesinin de yapışacak dikilecek yerleri halledilsin diye götürdüm verdim. Bir kumaş kaplı babetimin topuğu yırtılmıştı, içinden mukavva çıktı. Çok tuhafıma gitti.
Bir elbise beğendim. Çok beğendim.
Sinan küçükken tavukları "Kuzuuu..." diye seviyormuş, tavuğu da kuzu zannediyormuş. Annem de serçeleri güvercin yavrusu sanıyormuş. Hem ben de palyaçodan korkardım.
Babaannemin bir arkadaşının torunu bir yaz günü şöyle diyivermiş:
"Aa babaanne bak, kirazlar ağaca çıkmış!"
1 yorum:
hayatımda gördüğüm en güzel yazı bitirişiydi keşke her yazı böyle bitse
Yorum Gönder