29 Ağustos 2009 Cumartesi

Zükan Üstadı Mısın?







Amerika'da son haftasonumu Ashley ile beraber geçirdim ve uzun zamandır kahkaha atmıyor olduğumu onunla gülüşürken fark ettim. Sanki geçen sene onu taksiye koyup arkasından bir bardak su boşalttığım gün dünmüş gibi güzel zaman geçirdik; hiç zorlanmadan, sessizlik olunca konuşmaya çalışmadan, zamanı gelince saatlerce sohbet edip yorulunca yan yana uzanıp dergi okuyarak, çok iyi geldi.





Cumartesi gecesi ondan ayrıldıktan sonra odama gelip hazırlanmaya başladım, her zaman olduğu gibi bavul hazırlamaktan hiç hoşlanmıyordum, ama bu sefer çok heyecanlı ve temelli bir dönüş vardı ve şevkimi kaybettiğim her anda yeniden toparlanıyordum. Gece hiç uyuyamadım, döndüm durdum.

Aksilikler sabah başladı. Havaalanına gitmek için kullandığım shuttle yaklaşık yarım saat geç geldi ve ben o sıralarda "Acaba beni almadan çekti gitti mi?" diye içim içimi yiye yiye bekledim, telefonlar açtım, sağa sola voltalar attım, neyse ki sonunda havaalanındaydım ve gitmeme çok az kalmıştı.

Her şey güzeldi, normaldi. Bavullarımın içinde ceset taşıdığımdan olsa gerek, ne kadar uğraştıysam olmadı, arkalarından el sallamamın koşulu birine $150, diğerine $300 ödemekti. Hadi onu da hallettim, önce 15 dakika rötar geldi, bir 15 daha, sonra bir 15 daha ve sonunda JFK'de tüm uçuşların durdurulduğu, uçakların ne kalktığı ne indiği anonsunu duydum. Ne olduğu hakkında hiçbir bilgi verilmiyordu, yalnızca Delta görevlisi bir kadın ara sıra standın önüne geçip "Ya işte ben şimdi pilotla konuştum, o da JFK ile konuşmaya çalışıyor, henüz bir haber yok..." diyordu. Bir değil, iki değil; bu ayarda anonslar biraz kedinin fareyle oynaması gibi oluyordu. Kadın mikrofonu eline alıp "Şimdi Aysel Abla ile konuştuk da..." diye başlasa aynı etkiyi yaratacaktı.

Koca havaalanından çıt çıkmazken benim Meltem Türkiye'den New York'taki hava koşullarının olumsuzluğunu bildiriyordu. Sonunda çok can alıcı bir cümle duyuldu, Amerikan Havayolları ile JFK'e gidecek yolcuların bagaj teslime gitmeleri isteniyordu, zira uçuşları iptal edilmişti. Bunun üzerine Delta yetkilisimsi kadın sazı eline aldı ve -birebir- "Bakın duymuşsunuzdur, Amerikan Havayolları'nın uçuşu iptal edildi... Bizim uçuşumuz da iptal edilebilir... ama edilmeyebilir de! Bilmiyoruz? Bakalım. Hani olabilir... Olmaya da bilir!.." dedi.

O an sinirlerim öyle bozuldu ki... Haftalardır günleri değil dakikaları saymıştım ve şimdi önümde en azından bir gün daha olacaktı, bir şekilde JFK'e zamanında gitmem gerekiyordu oysa tüm kapılar yüzüme kapanmaya başlıyordu ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. İçimdeki isyankarın yükselmeye başladığını hissettim, ama artık isyan etmek çok boştu ve ağlamaya başladım. Önce korkuyorum sandılar, belki yabancı olduğum için, fakat sonra derdimin ne olduğunu sorup anladılar. Biraz biraz muhabbet etmiş olduğumuz bir teyze gelip bana sarıldı uzun uzun, sonra bir mendil verdi yüzümü gözümü silmem için. Genç bir adam yaklaştı yanıma ve beni teselli etmek için havadan sudan sohbet etmeye başladı benimle, kendini anlatıyor, benim hakkımda sorular soruyor, konudan konuya geçiyordu kafamı dağıtabilmek maksadıyla. Bir şekilde uçağımızın kalkacağını sıkıştırıyordu cümlelerin arasına.

Derken yeni bir anons geldi, uçağa alınacağımız söylendi. Gerçi bu daha önceden de söylenmiş ve geri alınmıştı, fakat işte bu seferki gerçekti. Uçağımıza bindik, fakat içim öyle pek rahat değildi. Uçak havalanana kadar da rahat edemeyecektim zaten. Havaalanında bir süre taksi yapıp epey bir zaman yerimizde durduktan sonra pilottan bir açıklama geldi: "Keşke size verecek daha iyi haberlerim olsaydı, ama yok. JFK'de uçuşlar yine durdurulmuş ve kapıya geri dönmemiz gerekebilir." Artık bu ne oluyordu bilmem, havaalanında uçak içinde küçük bir gezinti ardından tekrar kapıya dönmek. Bütün ümitlerimin tükendiği bir anda uçak havalandı, fakat İstanbul uçuşuma yetişmeme yetmeyecek gibiydi bu süre. JFK'e inerken 10'dan fazla uçağın kalkış için pistte arka arkaya beklediğini gördüm, en arkada iki Delta uçağı vardı. Biri benim uçağım, biri de Stavros'un Atina uçağı. Yetişememiştik işte...

Kaçırdığımız uçakların otomatik yeni rezervasyonları yapılmıştı, fakat JFK'den İstanbul'a her gün 16:30'da uçak kalkıyordu. Bu da benim havaalanında tam 24 saat geçirmem anlamına geliyordu, öyle otel falan da vermiyordu Delta, neticede "güya" kendi hataları değildi bu, JFK'nin bozukluğundan kaynaklanan bir durumdu (aslında Delta dava edilesi bir konuma düşüyordu ama ben de sudan çıkmış balık gibiydim, nerde olursa bekleyebilirdim, yeter ki gideceğim kesin olsundu). Bana Terminal 4'e gitmemi söylediler, orada sabaha kadar açık yiyecek içecek yerleri alışveriş dükkanları vesaire bulunuyordu. Diğer terminallere girmek için check-in yapmam gerekiyordu anlaşılan, tabii belli bir vakitten önce de bunu yapamıyordum. Stavros'la aval aval sağda solda gezindik, yemek yedik, sohbet ettik. 4. Terminalde de pek iş yoktu, en can alıcı kısmı ise bizim canını yediğim havaalanlarımız gibi oturacak yatacak koltuklar bulunmuyordu!



Zaman biraz daha hızlı aksın diye uyumak istedim, aslında inanılmaz yorgundum yine de fazlaca uyuyamayacağımı biliyordum. Yerde yatmayı denedim bu yöntemi benimseyip tosur tosur uyuyanları kendime örnek alıp, fakat yer çok soğuktu. Birkaç mekan denemesinin ardından çareyi bir kafenin sandalyelerini birleştirip üstüne yatmakta buldum. Bir yandan sırt çantamı, diğer yardan bavulumu kontrol etmem gerekiyordu ve havaalanı carıl carıl aydınlatılmıştı. Bir saat uyuyup yarım saat uyanarak birkaç saat geçirdim. Günün geri kalanını ise sayamadığım kadar çok kahve içerek tükettim, yapacak başka hiçbir şey yoktu. 7-8 tane dergi aldım aralıklarla, sonunda check-in yapıp kendi terminalime gittiğimde hiç olmazsa bekleme koltuklarına kavuştum, yine havaalanından almış olduğum yastığımı kafama koyup biraz da orda dinlendim.



Uçağın kalkmasına yakın kapıya gittim, Türkler bekliyorlardı. Sonunda Amerikalılar'ın her yerde sıra olma kuralı bozulmuştu, uçağa bölge bölge girme olayını hiç görmemiş olan vatandaşım kapının önünde itişip kakışan bir güruh oluşturmuştu. Hepsini tek tek sarılıp öpebilirdim; dilimi konuşuyorlardı, gülüyorlardı, hepsinin ülkesiyle ilgili özlemleri, heyecanları vardı ve yaşasın, hep birlikte gidiyorduk işte!

Uçağımız havaalanında bir saat kaybetti, ama tam 9:55'te yani vaat edilen saatte tekerler İstanbul'a değdi. Tam pasaport kontrolündeyken Çağlar'dan mesaj geldi, belki bir saat erken inmiş olsam onu da görecektim, vedalaşacaktık, ama o da o sıra uçağına binmişti. Sabır taşına döndüğüm yolculuk esnasında patates gibi şişmiştim ayrıyeten.

Bavullarım benden bir gün önce ulaşmıştı İstanbul'a, nasıl oldu bilmem ama kendimi de bir bavula koysam ne güzel tıngır mıngır gelirdim. Beklemeye başladım. Sonunda hayal ettiğim gibi, Serdar'ı gördüm, koştum, patates domates önemli değil artık bir şekil zıpladım. Bitti gitti, ama neler neler öğrendim... Sabretmeyi, mücadele etmeyi, tanışmayı, yakınlaşmayı, baş etmeyi, koyvermemeyi, isyan etmemeyi, savaşmayı. Kendi kendime yetebilmeyi, kendimi sevebilmeyi. Büyüdüm, iyileştim ve geldim.

Bir süre sonra patronuma da kavuştum. Annemle, ablacımla artık istediğimiz an saat farkını ve parayı gözetmeksizin telefonda carcar ettik. İstanbul'da kaldığım dört gün de ETS Tur sayesinde hepimize dar edildi, her sabah yeni bir belge eksikliğiyle uyandırıldığımız zamanların ardından İtalya seyahatimiz 5 Eylül'e ertelendi.


Meltem'le der-hal görüşmemiz gerekiyordu, hemen atladı Ankara'ya geldi ve rüya gibi üç gün geçirdik beraber. Yeme-içme temalı buluşmamızda leziz kahvaltılar yaptık, mis gibi kahveler içtik, içimizi ısıtan akşam yemeklerinin ardından uzun uzun sohbet ettik. En güzeli de akşam yatağa girip televizyonu açtıktan sonra kanallarda gezinmekti, bir de uzun zamandır hayalini kurduktan sonra beraber alışveriş yapmak ve Tepe'deki mumları bir bir koklamak.



İtayla'yı 5 Eylül'e ertelememizin elzem olduğunu fark ettiğimiz buhranlı gecede bir Bodrum tatili hevesine kapılmıştık, zira o tarihe kadar beşlik simitler gibi ayrı gayrı oturmamız çok mantıksızdı. Meltem'in gelişinin ikinci gününde zaman bu zamandır deyip ıkına sıkına anneme mevzuyu açtık, ardından annemle babamın da Bodrum'u sonlandırmayı düşündüğümüz tarihte Lüksemburg'a gideceklerini öğrendik ve buna da ayrı bir sevindik, böylece Bodrum dönüşü Meltem'le beraber İzmir'de bir dört gün daha geçirmem kararlaştırıldı. Aylardır bunun hayalini kurmuştuk Meltem'le; Urla'da, Sığacık'ta, Çeşme'de, İzmir'de gezip tozmak istiyorduk, beraber gideceğimiz yerlerin bir bir listesini yapmıştı Meltem, hatta benekli deftere de 23. madde olarak yazmıştık. Bizim tarihlerin karışıklığı yüzünden 23. maddeyi kim bilir ne zamana ertelemek durumunda kalacaktık az daha, neyse her şeyi yoluna koyduk. Suşilerimizi yedik, şaraplarımızı içtik ve babamla annemin "Yavaşş!..." nidaları arasında Meltem'i havaalanına bıraktık, aile saadetine başladım.



Ankara yine beni boğmaya başlamıştı sanki, ne yapsam olmuyordu, bir türlü keyiflenemiyordum. Spora gitsem olmuyor, kitap okusam olmuyor, televizyon da gazeteler de alışveriş merkezleri de boş geliyordu, içim sıkılıyordu. Ağlıyordum, geçti. İçimde hala biraz sıkıntı kırıntıları vardı, bu sefer çok tanıdıktılar üstelik, aşağı yukarı bir, hatta iki sene önce yaşayıp da adlandıramadığım duygular geri dönüyordu sanki ve hayatımı nasıl alaşağı edebildiklerini bildiğimden korkuyordum. Hiç olmazsa bu sefer tanıyordum onları ve karşı durmak için elimden geleni yapıyordum. Biraz falsolar veriyordum tabii, ama Bodrum'da her şeyin geçeceğine inanmak bile yetiyordu şimdilik.

Yanımdaki koltuğun da bana ait olmasına rağmen rahat rahat yatıp uyuyamadığım bir yolculuğun ardından Bodrum Otogar'a ulaştım. Serdar ve Berke'yi en az iki saat beklemem gerekecekti, neyse ki kitabım vardı elimde. Kahve, kitap derken orada çalışan bir bey geldi, gelmiş daha doğrusu ben tuvaletteyken, kitabımın içeriğini sordu bana ve biraz sohbet etmeye başladık. Ne kriterlerim, ne yargılarım varmış aslında dedim kendi kendime, zira adam kitaplar üzerine sahip olduğu engin bilgileri bana sayıp dökerken ben içimden onun karşısındakini etkilemek ve egosunu yükseltmek için, edindiği üç beş bilgi ve tecrübeyi ortaya çıkarmaya çalışan bir insan olduğunu düşünmüştüm. Belki toplumsal kurallardandı bu yaklaşımım; genç, güzel ve yalnız bir kadına yanaşmak için laf yapmak olabilirdi. Belki de kendimi çok elit görmemden ve bana çevremdeki herkesi yargılamam aşılandığındandı, konuştuğum kişilerin özelliklerini ince eleyip sık dokumama ve her şeyde bir enayilik aramama yönelik aldığım eğitimdendi. Sonra kendi kendime durdum, düşündüm. Hayattan zevk almak bu kadar kolaydı işte. Otogarda çaycılık yapan birinin senin masana oturup, hiç ummadığın şekilde sana bildiği kadarıyla Dan Brown'dan, Jean-Christophe Grangé'den, Yüzüklerin Efendisi'nden hatta Twilight'tan bahsetmesini dinlemek, bu kitaplar yazılırken ne tür araştırmaların yapıldığını saygıyla onaylamak ve tüm bu konuşmaların sonunda karşındaki adamın ülkeyi kurtarabilecek nitelikte olup olmamasının önemsizliğini fark etmek. Çarpsan bölsen yarım saati geçmeyecek bir konuşmanın insanın hayatında yalnızca güzel zaman geçirmesine vesile olan bir kalite olduğunu anlamak. Anı yaşamak bu işte, ben bunu beceremiyordum. Sürekli bir şeylere burun kıvırmak tarz diye yapıştırılmıştı bana çünkü. İnsan her yerde insandı oysa, seninle konuşması senin hayatında olması ya da olmaması gibi büyük kararlara öncelik etmiyordu. İnsan ve çevredeki her şey, sadece o an varlarmış gibi yaşamak...

Mavi Apart Otel'in tabelası Bodrum'un yerli esnafından da gayet güzel gizlenmişti. Birkaç kez önünden geçmemize karşın polarize gözlüklerimiz nedeniyle kaçırdığımız kapıya nice denemenin ardından ulaşabildik. İlk deneme günümüzde Marina'da kahvaltı ettik, hiç de sevmem bilmem nedendir. Baran'ın önerisiyle Bitez'de Sarnıç Plajı'na gittik, içimden "beach" demek gelmedi sinir oluyorum o lafa sanki. Bodrum pek Bodrum değildi yalnız artık, tarihin ilerlemiş olması artı Ramazan yüzündendi belki, o sokakların insan kaynadığı, kalabalığın on dakikalık yolu kırk dakikaya çıkardığı, yapış yapış nemli geceler yoktu bu sefer. Barlar Sokağı'nda yine dışarılara taşan bir coşku vardı, fakat biraz fazla taşmıştı zira içerilerde kimsecikler yoktu. İlk gecemizi böyle oradan oraya yoklamalarla geçirdik, varsın olsun önemli olan bir arada olmaktı.







Ertesi sabah Meltem geldi erkenden, kahvaltı için bu sefer beş sene önce gittiğim Penguen'i önerdim. Önceki gün de orayı önerecektim; ancak o kadar açtık ki kendimizi Marina'ya attığımız gibi yemek yememiz daha bir uygun olmuştu. Penguen'de asrın kahvaltısını yaptık, gözlerimiz büyüdü. Çok uzun zamanı vardır ki kahvaltıda oturup 5-6 dilim ekmek yediğimi hatırlamam, onurumla gururumla yedim çok da mutlu oldum. Yine Sarnıç'a gittik, zaten oraya bir Boğaziçili gitmiş herhalde zamanında, sonrasında da giden söylemiş giden söylemiş, iki günde de dünya kadar arkadaşımızla karşılaştık iyi oldu. Ayrıca Meltem'le bundan sonra alacağımız ananasların üzerine hindistan cevizi ekeceğiz.








Arkadaşlarla karşılaştık ya, hemen bir durum değerlendirmesi aldık onlardan da, sonra birkaç Rock Bar tavsiyesi aldık onlara topumuz birden burun kıvırdık, Fink dediler gittik. Sonunda Allah'ım, adam gibi müzik çalan, çalmakla kalmayıp içindekileri de o müzik eşliğinde oynattıran gönlümüze göre bir yer bulduk, keyif bizim başladık dans etmeye. Pek öyle sarhoş falan olasımız yoktu anlaşılan. Fink'ten önce de gecenin 11'inde açlıktan ölmemize beş kala sahilde güzel bir meze-balık-meyve fix menü yaptık karnımızı geççç olllsun güç ollmasın (dedim) doyurduk. Özetle karın tok, içki nerdeyse yok, gelin görün ki ben tam Fink'te müzikler bozdu gittik gidiyoruz, kör oldum! Adım çıkmış dokuza, inmez sekize, yedik mi bu kesin sarhoş oldu damgasını. Bir şey de içmemişiz içsek gıkım çıkmaz, neyse kendimi dışarıya attıktan bir süre sonra yere düşmüşüm, saatler sonra uyanmış gibi hissettiğimde sadece 3-4 saniye geçmiş belki, o sıra biri bacağımdan biri kolumdan çekiştiriyor, bir adam "Hastaneye götürün!" diyor ve ben ne olduğunu anlamamış sudan çıkmış balık halimle heyecanlanmış "Bana ne oldu? Ne oldu?" diyip duruyordum korkular içinde. Yaa efendim, işte tansiyonumuz yerlere inmiş görünürde hiçbir sebep yokken, gözler ondan kararmış, surat bembeyaz olmuş. Ben de bayılanlar kervanına katıldım, hep merak ederdim nasıl bayılınır diye işte böyle oluyormuş.

Fink'te de bir Serdar Ortaç bekledik çalmadı. Bütün tatil bir yerlerde Serdar Ortaç bekledik.



Üçüncü günümüzü daha sakin sessiz, orta yaşlıymışız havalarında Scala'da geçirdik, maksat bir değişiklik yapmaktı. İnsan işte, mesela Sarnıç daha güzeldi ama aynı yere de üç gün üst üste gitmek olmuyor ki. Bu sefer yemeği akşamın 11'lerine bırakmamamız gerektiğini anlamıştık. Yahu maaaaşşallah ne de güzel yiyordum ben öyle.

Deja Vu'ya gittik ve dejavü olduk.

Son günümüzde Aquapark'ta eğlendik, ben bu aquaparkların insanı güldürme özelliğine bayılıyorum. Adrenalin falan iyi güzel, ama asıl ordan çıkıp da diğer arkadaşların ardından bir bir havuza düştükten sonra başlayan gülmece, hisleri paylaşmaca falan çok mutlu ediyor beni. Tekrar tepeye tırmanana kadar kıkır kıkır gülüyorsun, bana şurda şöyle oldu, ay bir ara şurdan dönerken şöyle çarptım, hihihi falan derken yeni bir kaydırak (slide da diyesim yok) ve böyle böyle akşam oluoluveriyor. Gönül isterdi ki orada da fotoğraf çekebileyim, ama yaralı ayaklarımın acısından zaten sakat gibi kucakta ordan oraya taşındığımdan aklımın köşesinden geçmedi. Can derdi işte.


Yine dejavü olduk, dejavü üstadı olduk. Birkaç kez çilekleri aşağı aldım. Ha bir de aquapark dönüşünde midemiz kazına kazına bir çay bahçesi kılıklı yerde yarım ekmek tost yedik, hem de yetmedi sucuklu istedik, aman Tanrı'm ben neler kaçırıyormuşum, dedim. Ben böyle lezzetli şey ömrümde görmedim.


Pazartesi sabahı İzmir'e yollandık, ilk durağımız Sığacık'tı. Yanarım Sığacık'ta otuz saatte hazırlanan bir otlu gözlemeyi yarım ekmek sucuklu kaşarlı tosta değiştiğime, azizim tecrübe yok ki. Baran'la Merve geldiler yanımıza. Çok yanlış anlaştık o gün. Ben en çok kendimi ifade edememeye üzülürüm. Karşımdakine içimden geçeni söyleyemiyorsam -ki bu karşımdaki yüzünden de olabilir, benim beceriksizliğimden de kaynaklanabilir- çıldırabilirim. Nitekim öyle bir şeyler de oldu. Birbirimizi fazla yanlış anladık. Bir de benim keyifsizlik perilerim ne hikmetse sabahları vuruyorlardı. Bu konuda da kendimi fazla yordum ben. Annem ilk mutsuz olmaya başladığım zamanlar bana "Sen sabahları hep mutlu uyanırdın, hiç huysuz olmazdın, bu sen değilsin!" diye diretiyordu. Ben de keyifsiz sabahlarımı hep bende ters bir şeyler olduğuna yordum, neticede ben bu değildim ya. Belki de ben buyum ama, belki sabahları çok da mutlu mesut uyanmıyorum, bunun da kötü bir şey olmadığına karar verdim. İnsanın kendini sabahları cinli bir insan olarak kabul etmesi, saçma bir etiket mi olmalı illa? Takıntılarımızı, zayıf yönlerimizi kabul ettiğimiz gibi sabah insanı olamamayı da kabul etmek olmaz mı yani? Benim babam da sabahları inanılmaz cinlidir mesela, öyle her sabah her sabah "günaydın"ın ötesine gidecek adam değildir. Hasbelkader bazen daha şeker olabilir.




Akşam Meltem'in ailesiyle Urla İskele'de yediğimiz güzel yemeğin ve ev yapımı şarabın ardından sahile indik, birer bira açtık kız kıza muhabbet ettik bizimkiler gelemeyince. Sabahında evde uzun zamandır yapmadığım bir bahçe kahvaltısından sonra Meltem, Çiko ve ben Agora'ya gittik. İzmir'in yolları bana hep küçüklüğümden parçalar katıyor, içim huzur doluyor hep. Aynı saatlerde dünyanın her yanında yollara, asfalta güneş ışığının üç aşağı beş yukarı aynı açıyla düşmesi gerekir, ama Ege'de bir başka.

O güne kadar burun kıvırıp elimin tersiyle ittiğim açık hava antrenmanının çok güzel, keyifli ve sağlıklı olduğunu keşfettim. İnterval'leri çok sevdim.




Alaçatı ne kadar güzel yer öyle! Buram buram kalite (lüksü seviyorum)! Bir yerde yaş ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin herkes mi yakışıklı, güzel olur? Böyle efil efil saçlar, gömlekler, Alaçatı'nın o meşhuuur rüzgarından olsa gerek, beyazlarla tahtanın, ahşabın karışımı gibi bir şey. Meltem'le bir duvar saksısının önünde ikimiz birden tek elimle tuttuğum fotoğraf makinesinde zayıf yönüm odaklanmanın üstesinden gelmeye çalışırken sokakların havasına uygun bir çift yanaştı yanımıza, kızın elinde bir demet lavanta vardı ve ikisi de sıcacık gülümsüyorlardı. Ermenistan'da diye bildiğim kuzenlerim gelmişti ve aslında üç kişiydiler, biri henüz ceviz kadar falan herhalde. Acınacak odaklanma denememize derhal el koydular, ben de onlardan bir anı çektim hemen, yolumuza devam ettik. Dekoratörünün bayan oluşunun her halinden anlaşıldığının buyurulduğu Tipsy'de insanı gülümsetip sırtı dik oturmaya teşvik eden ikramlar eşliğinde geçirdik akşamımızı. Rüya gibiydi Alaçatı, pazarlarıyla, barlarıyla, taş binalarıyla buram buram güzel şeyler kokuyordu. Sanki bütün gece benim saatimmiş gibi güzeldi gökyüzünün rengi.



Alsancak'ı çocukluğumdan beri çok severim, her sene ailemle Kordon'da dolaşıp sonra o arnavut kaldırımlı yolun kenarındaki kafelere oturup bir şeyler yiyip içmek en saadetli zamanlarımdı hep. Yıllar içinde her şey çok değişti tabii, ama bizim hep yapacak bir şeylerimiz, acelelerimiz olurdu. O zamanlar KoçTaş'tır, İkea'dır bu tür mağazalar olmadığından Kordon tarafındaki mobilyacılara falan bakardık bir şeyler için, her tarafta ayakkabıcılar olurdu onlara girer çıkardık, benim burnum üşürdü o sıcakta bile, babam iki parmağının arasına alır gülerek ısıtırdı. O günlere yakın bir yerdir Biyer.

La Fontaine'den masal üstadı mısın, dedirtti bana tatilimiz. Bodrum'da ilk gün zamandan korktum, sonra geçti hemen. Bir daha da hiç gelmedi.

Bu hafta İtalya için hummalı bir çalışmaya girmem lazım. Evdeki gezi rehberlerini okuyup biraz da anıları canlandırıp şu gün şu, bu gün bu diye oturup ciddi ciddi plan yapıyapıveecem ki gezebilelim şööyle kaliteli kaliteli!



Feci şekilde irmik tatlısı istiyor canım. Pazartesi tarifini bulup pişirmeyi düşünüyorum. Cheesecake'ten başka azcık da sütlaç severim, senede bir kere kaymaklı ekmek kadayıfı severim. Aslında bu cümleyi "İşte yani anlaşıldığı üzere tatlı pek sevmiyorum." demek için yazmıştım ama birkaç tatlı daha yazasım geldi belki de tatlı seven bir insanım? Neyse ne, canım hiç irmik tatlısı çekmemişti bugüne kadar, hatta irmik tatlısı yediysem en fazla iki kere yemiş olabilirim diye düşünüyorum. Şaşkınım.

2 yorum:

Emir Bey dedi ki...

Ne güzel gezmişsiniz yahu okuyunca özendim, karşılıklı sohbet etmişiz kadar oldu. =) İtalya'da Ferrara tarafına gidecekseniz çok değerli bir dostum var o sizi gezdirsin hatta barındırsın, siz de selamımı söyleyin kâfi. =)

pın dedi ki...

O tarafa gidemiyciiz Emir Bey'ciğim, lâkin keşke gitseydik dedim şimdi. Minicik okuyucu kitlemin içinde fiziksel açıdan yanı başımda olamayan tek üye olarak beğenmenize çok sevindim. Yazıyorum, iyiyim :)