23 Kasım 2011 Çarşamba

Sevgili doktorum



Polikliniğe gittim, sevgili doktorum ağzımı açıp "Aaaa!" dememi istedi. Ağzımı açmayı becerdim de "Aaaa!" demeyi beceremedim baştan. Bunun üzerine doktorum da benimle birlikte "Aaaa!" dedi; önce o başladı, ben ortada bir yerde katıldım ve beraber bitirdik "Aaaa!"yı. Doktorla beraber "Aaa!"lamayalı ne çok zaman olmuş. İnsan ne mutlu hissediyor sevgili doktorun yanında, hele "Bol bol su içmeyi ve meyve yemeyi unutma! Bir hafta sonra da kontrole gel!" dediği zaman bir bakanı, ilgileneni olduğunu hissediyor. Biz de biliyoruz su içmek lazım, ne diye söyledi ki, gibi bir düşünce şöyle dokundurur gibi, şimşek hızında geçiyor. İşte tam o noktada bebeklikle büyüklük arasında ince bir çizgide yürüme hakkın olduğunu fark ediyorsun ve birkaç saniye için, elinin kapının tokmağına uzandığı ve çıkmaya doğru bir iki adım attığın o kısacık sürede bebekliğin tadını çıkarıyorsun! Oh, piki, meyve ve su!

Bebekken bir doktorum vardı, adı Abdülkadir'di sanırım ama ben ona Abdülkadir Mukadir Amca diyordum. Büyük bir ekmek sepeti boyutlarında bir tartısı vardı ve ben o tartıya sığıyordum, habire tartıyorlardı beni. Mukadir Amca'nın stetoskobu ve metal boğaz çubuğu gibi soğuk olan elleri, minik bedenime göre çok devasa olduğundan beni hamur gibi yoğuracağı hissine kapılırdım. Çocukların pek de cümle kurmalarının beklenmeyecekleri bir yaşta, karnımda bir ağrı olup olmadığını kontrol ettikten sonra anneme dönüp "Doktoy döbüş acıdı!" deyivermiştim. Elleri soğuk olsa da kendisi pek sıcacıktı Mukadir Amca'nın. Ofisi Esat'ta, devlet dairesi aydınlatmalıydı. Floresanları daha o pek konuşulamaz yaşta sevmezdim, keza odasındaki oyuncakları şimdi görsem belki dönüp yüzlerine bakmam; ama yine de yadırgamazdım o plastik, yamru yumru suratlı, kukuletalı cüceyi. Bekleme salonunda ise kocaman bir akvaryum vardı, yerler betondu. Çok dik, sarmal bir merdivenle ulaşılırdı Mukadir Amca'nın odasına. Kocaman, kemik gözlükleri ve yüzünün ortasında bir yerde bir de büyük beni vardı. Sanki sürekli gülümserdi Mukadir Amca, ve Mukadir Amca'dan beri doktorları severim.

Sevgili doktor sinüzit olup olmadığımı kontrol etti çaktırmadan. Çaktırmadan diyorum çünkü "Sinüzit mi var acaba, ona bakıyorum," gibi bir açıklama getirmedi; böylece hareketleri çok gizemli, büyülü bir hal aldı. Bebek olduğum halde sinüzit kontrolünden geçiyor olduğumu kavramak çok gururlandırdı beni. O sıradaki bebekliğimi umursamayan, birkaç gün önce gelip çatmış ergenliğim yüzünden biri sağ biri sol yanağımda iki koca kırmızı sivilce vardı ve tam da sinüzit kontrolünün bir parçası olarak bastırılması gereken noktaları işaretler gibiydiler. İçi iltihaplı sivilcelerden değil de bastırılınca pek acıyan ama sinüzit acısıyla karıştırmadığım, patlamayan sivilcelerdendiler neyse.

Bugün sesim değişmişti, biraz genizden ve çatallı oldu. Sabah burnum çok akıyordu, çok hapşırdım ve çok zarif hapşırıklarımla sınıftakileri güldürdüm. Yanımdaki çocuk hemen her hapşırışımda, çok yaşa, dedi. Öbür yanımdaki arkadaşım da diğerinden iki üç eksik, çok yaşa, diyordu. İkisi birden dedikleri zaman "Siz de görün!" diyordum, fakat bazen sağımdakinin deyip demediğini tam kestiremiyordum ve hemen cevap vermek icap ettiğinden, fazla irdelemeden "Siz de görün!" dedim hep. Solumdaki çocuğa "sen" yerine "siz" diye hitap ediyormuşum gibi oldu bu sefer, bir iki kez de "sen" diyerek durumu telafi etmeye çalıştım sonradan. Sürekli sen de gör, siz de görün demek sıkıcı oluyordu, arada "Hep beraber," de dedim ve hatta bazen yalnız teşekkür ettim. Teşekkür etmek bir hapşırığa ve onunla gelen "çok yaşa"lara karşı bir ciddiyetsizlik gibi, ama fazla fazla hapşırmış olduğum için sanıyorum bir iki teşekkür hakkım doğmuştu.

Antibiyotik böbrekleri yıpratıyormuş, sevgili doktorum çok yıpranmayayım diye üç günlük antibiyotik verdi. Ben de yıpranma derken yorgunluk, halsizlik yapacak sanıyordum. Aslında halsizliğe, yorgunluğa çok itirazım olmayacak gibiydi, çünkü dinlenmeye ihtiyacım vardı ve hasta olmak mecburi bir istirahati haklı çıkaracağından bol bol halsizlik vicdanıma iyi gelirdi. Neyse ama, sandığım kadar lazım değilmiş elimin kolumun kalkmaması, bu kadarı pek kararında zevkliydi. 

21 Kasım 2011 Pazartesi

Nen var?


Boğazım ağrıyor ve dizlerim acıyor. Bayramda Ankara'ya gittim ve döndüğümden beri adını koyamadığım bir kırıklık içindeydim. Burnum aksa, öksürsem, ateşim çıksa neyse tanıdık, hastalandım diyeceğim; ama öyle bildik belirtiler olmayınca durumumu tanımlayamadım bir türlü. Hastayım demeye dilim varmadı anlayacağınız. İnsan öyleyken pek aciz hissediyor. Hasta olduğumu söylemek istiyorum, sorumluluklarımı yerine getiremeyecek kadar güçsüz. Okuduğumu anlamıyorum, sabahları uyanamıyorum, canım yataktan çıkmak istemiyor. Yorganla beraber fırıl fırıl dönmek istiyorum. Yorgun görünüyorum; ama öksürmüyorum işte. Burnum kırmızı değil. Dış çevrenin beş duyusuyla algılanamayacak bir durumdayım. Hastalık inandırıcılığını kaybediyor sanki! Aman, nesi hasta canım bunun, diyebilir gören. Halbuki iki hapşırsaydım, sesim gitseydi her şey daha bir yerli yerinde, hani olması gerektiği gibi olmuş olurdu.

İki haftanın sonunda bu sabah bir boğaz ağrısı ile "gerçek" bir belirtiye kavuştum. Dünkü çok keyifsizliğim gizemli olmaktan çıktı böylece. Boğaz ağrısını anında önceki keyifsizlikle el ele tutuşturarak paçayı kurtardım. Boğazımdaki ağrının saatler geçtikçe artmasına aldırmadan evimi temizledim. Her yer toz olmuştu ve bu şekilde yaşamak gerçekten çok canımı sıkıyor. Bir keyifsiz olacağım varsa iki keyifsiz oluyorum. Dokunduğum her yer yapış yapışmış gibi geliyor, dışarı atmak istiyorum kendimi. Her yeri bir güzel sildim süpürdüm - dizlerim de bu yüzden acıyor. Nereyi temizlerken oluyor bilmiyorum ama bir yeri silerken ikidir kafamın tam tepesi kazık gibi cif oluyor. Kendimi de kırkladıktan sonra kalan son enerjimi yemek yapmak için kullandım. İki haftadır yemek de yapmak istemiyordu canım, her akşam başka bir çeşit makarna ya da omlet yaparak kurtarıyordum durumu. Bir akşam daha tavayı ortaya çıkarmam gerekirse çıldıracağım hissine kapıldım ve beş günlük hardallı tavuk pişirdim.

Çok pis rejime girdim çünkü mecbur kaldım! Görüntümün aynaya tam sığıp sığamayacağı konusunda kendimle iddiaya girmiş gibiydim. Ne var canım, diyorum kendi kendime. İncecik kadınlar, örneğin, hamile kalıyorlar ve sonra aldıkları kiloyu kısa sürede veriyorlar dişlerini azıcık sıkıp. Oyuncular birtakım roller için kilo alıyorlar, sonra, çekimler bitince veriyorlar hemencecik. Tamam, belki onların motivasyonları benimkinden daha fazla ve benim kadar çok düşünme hastası değiller o sıra; ama olsun, neticede şişmanladıkları için onların da canı sıkılıyor elbet. Hem herkesin birtakım sorunları var, ne kadar büyük olduklarını karşılaştırmanın gereği yok ki. Benim sorunlarım en kocaman diye tutturup popomun da en kocaman olmasını haklı çıkarabilirim. Çocukça bir sevinçle muzip muzip bakarak birkaç saniye boyunca bu haklılığın tadını çıkarırım. Sonra büyürüm, kendime gelirim ve artık hiçbir bahanem olmaksızın toparlanıp boğazımı tutmak zorunda olduğumu kavrarım! 

Öyle yavaş yavaş şişmanladım ki durumun ciddiyetini zor idrak ettim. Pantolonlara hala girebiliyordum, tamam biraz daha zorlaşmıştı giyinmek ama yok canım, pantolon aynı pantolon işte. Fakat ne zaman ki pantolonumun düğmesinin zbonk diye patlayarak ileri atılmasına mani olamayacağımı fark ettim, o zaman yol ayrımına geldim. Ya çıkıp bendekilerin bir değil iki beden büyüklerinden alacak ve dolabımı tamamen yenileyecektim, ya da yemek yemekten vazgeçecektim. Ben de manyaklar gibi yemek yemekten vazgeçip insan gibi yemek yemeye çalışmaya karar verdim. Böylece, kendimden vazgeçmeyi reddetmiş oldum.

Günlerdir bir şeyler yazmak istiyordum ama hiç halim yoktu. Şimdi bir şeyler yazıyorum ama yazmak istediğim bu değildi; Ankara'da okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden, yeni dizilerimden, bir sürü köşe yazısından ve cumartesi pazar eklerinden falan söz edecektim oysa. Tanrım, gerçekten hasta oldum işte bakın boğazım ağrıyor, kafamı toplayıp yazamıyorum bir türlü. 

Ben dizi seyretmeye gidiyorum o zaman!

13 Kasım 2011 Pazar

Kaloriferler yanmış!



Kaloriferin yanına geçip üzerine eğildim mi yüzüme bir sıcaklık vuruyor. Küçükken ilk defa salondaki tüllerin camlar kapalı olmasına rağmen baya baya hareket ettiğini gördüğümde hafiften dehşete kapılmıştım sanıyorum. Allah'tan evde yalnız değildim de korkudan fenalık geçirip kendimi balkona atmamışım. Muhtemelen annem kaloriferden yayılan sıcak havanın perdeleri oynaştırdığını açıklamış olacak. 

İlkokul üçüncü sınıftan itibaren okuldan gelmemle annemlerin işten gelmesi arasındaki iki buçuk saatlik süreyi kahramanca, evde tek başıma geçirmeye başladım. Günün en sevdiğim zamanları olmaya adaydı bu yalnızlığım. Ev benimdi ve canımın istediği gibi davranabilir, kendimi şu koltuktan o koltuğa fırlatabilir, kendime yemekler hazırlayıp televizyonu istediğim uzaklıktan seyredebilirdim. 

Bazen korkuya kapıldığımı anımsıyorum yalnız. Bir sefer elektrikler kesilmişti örneğin, mevsim kış. Karanlıktan korkmuştum. Ne zaman böyle korkuya kapılsam balkona çıkardım. Evde öcüler beni yiyebilirdi ama balkona çıktığım vakit sokakta oluyordum. Bir bağırsam, bir yardım istesem herkes balkonlara çıkardı ya da sokaktan geçen birileri olurdu mutlaka. Balkonda olmak insanlara karışmak demekti benim için. Kışın hava soğuksa montumu giyer çıkardım balkona. Üşürdüm; ama üşümek, evde kalıp tüm karanlık köşelerde üzerime atlamak için gizlenen öcülere davetiye çıkarmaktan katbekat daha iyiydi.

Salondaki ışığı yakmak için kaloriferin üzerine doğru eğildiğimde yüzüme vurdu sıcak hava. Kaloriferlerin yandığı günleri nasıl özlediğimi fark ettim. İçimi sıcacık yaptı yanan kaloriferler. Kış mevsiminin kısıtlayıcı olduğunu düşünür, insanı hapsettiğini savunurdum kendimce. Hem soğuk, hem alabildiğine rüzgarlı, hele bir de üstüne yağmurlu havaları pek sevmem. Başımı yukarı kaldıramadan, bakışlarım ayaklarımın hemen önünde, her adımımla ufak ufak gerisi gelen yolu takip ederek ilerlemeye çalışırım. Bir elimde şemsiye vardır herhalde, öteki elimde de büyük olasılıkla kitaplar ya da torbalar taşıyorumdur. Soğuktan konuşamam, nefes almak bile istemem aslında. Çoğunlukla içimden "Az kaldı, az kaldı!.." diyor, bu şekilde dayanmaya çalışıyorumdur yolculuğa.

Bu soğuklar daha bastırmadı ama bulutlu, yağmurlu günlere özlem duymaya başladım şimdiden. Yaz ne çok eğlenceyle, amma hovardalıkla geçti. İçime dönme ihtiyacı hissediyorum, içerde kalayım ve yalnız kendime odaklanayım. Çılgınlıkların ardından gelen durgunluğu doyasıya yaşayayım. Duygularıma yön verirken biraz da doğadan yardım alayım. Doğa dışarıyı soğutup biraz çetinleştirdi mi huzuru evimde, kendimde, kafamın içinde, battaniyelerin altında, sıcak içeceklerde, birini bitirip ötekine başladığım kitaplarda, sürekli akan satırlarda, gazetelerde, gazetelerin eklerinde, tatlı dizilerde, filmlerde, yeni belgesellerde bulayım.

Kendi huzurumu bulduktan sonra kış günlerinin kaloriferli huzurunu sevdiklerimle yaşamaya koyulayım, onlarla pişirdiğim bir yemeği ya da salonda bitki çayları ve kahve eşliğinde uzun sohbetleri paylaşayım. Perdesiz camlarıma dışardan bakan, içerde gülüşen iki üç insan görsün.

Birkaç gündür hasta gibiyim. Öyle burnum akmıyor, öksürmüyorum, ateşim yok; ama sabahları bir türlü uyanamıyorum. On buçuk gibi anca gözlerimi açıyorum, fakat yataktan kalkamıyorum. Elimi kitabıma uzatıp okumaya koyuluyorum. Sonra sonra yataktan çıkabilecek gücü buluyorum kendimde. Kahvaltıdan önce alışveriş yapıyorum, dönüp kahvaltımı ediyorum ve yine halsizleşiyorum. Kanepeye uzanıp en sevdiğim dizileri seyretmeye başlıyorum, kendi kendime gülüyorum, heyecanlanıyorum - çok da kendi kendime değilim aslına bakarsanız, ekrandakilerle uzun süredir tanıştığımız için hep berabermişiz gibi hissediyorum. Çocukluğumdan beri dizilere böyle bağlanma, karakterleri alıp hayatımın içine sokma huyum vardır - kitaplarla aramdaki bağ da böyledir. Onun için hiç yalnız hissetmiyorum gün boyu.

Korkunca balkona çıkmıyorum artık, çünkü annemler bir saat sonra gelmeyecekler ve herhalde balkonda otururken otururken donacağım. Onun yerine korkunca bir şeyler okuyor, bir şeyler izliyor ya da bir şeyler yazıyorum. Bu aralar kafamın içi biraz dolu ve kafamın içi biraz doluyken, kafasının içi biraz dolu olan bazı yetişkinlerin yapabileceği ama kafasının içi biraz dolu çocukların pek de yapmayacağını düşündüğüm şekilde, yalnız kalmayı tercih ediyorum.

Kaloriferler sıcacık. Beni korkutan öcülerim var, kaloriferden yayılan sıcaklığın bana hissettirdiklerini ertelememe neden oluyorlar. Ama ben başka bir seçim yaptım bugün. Curcuna ortasında yoga yapmak gibi, kaloriferden yayılan sıcaklık, kaloriferden yayılan sıcaklık dedim durdum.


12 Kasım 2011 Cumartesi

"Siz ikiz misiniz?"

 


Hatırıma gelen ilk ikizler olgusu, Hande'nin düğünündeydi. Şimdi gitsem ufak bir düğün mekanı olarak adlandıracağımı düşündüğüm, o zamanki gözlerimle baktığımda uçsuz bucaksız bir alandı düğünün yapıldığı yer. Bir başından bir başına zikzaklar çizerek yürümeye çalışsam herhalde bütün bir akşamımı bir keşif gezisindeymiş gibi geçirmiş olurdum. Nereden çıktılar bilmiyorum ama iki kız çıktı karşıma, ikisinin de üzerinde aynı puantiyeli elbise. Üst kısmı dar, altı fırfırlı, baloncacık, tamamı rengarenk. İkisinin de saçları kulak hizasında kesilmiş, ikisinin de çorapları, ayakkabıları bir. Dahası, yüzleri bir kızların. Bir yandan hayret ediyor, diğer yandan kafamı kullanıp olayı çözmüş olmanın bilgeliğini yaşıyordum. Çocukluğumun genelinde pek yapmamış olduğum bir atılganlıkla kızlara yanaşıp "Siz ikiz misiniz?" diye sordum. 

Benim kardeşim yok. Onlar hep iki kişi olmuşlardı, birbirlerinden hep güç almışlardı. Bir yere gidecekleri, birisiyle tanışacakları, görüşlerini aktaracakları durumda hep birbirlerinin destekçisi durumundaydılar. Bense tabii ki haberdar olduğum bu "ikiz" kavramının ilk canlı örneğiyle karşılaşmış olmanın heyecanıyla, elbette bu standart soruyu soracaktım mecbur! Kızlardan biri bana dönüp "Sence?" dedi ters ters, ve yürüyüp gittiler. Alaycı, büyüklenen tavırları, en azından o günlere değin bir değil, hep iki kişi olmalarından kaynaklanıyordu belki. Tek başına bir çocuğa karşı hiçbir zaman altta kalmıyorlardı, çünkü birinin dediğine öteki arka çıkıyor ve karşılarındakini bir kere gafil avladılar mı kolaylıkla alt edebiliyorlardı. Eh, ben de az gafil avlanmamıştım! Kim bilir kaç kere duymuşlardı bu soruyu; onlar için gün gibi ortada olan bir gerçeğin her önlerine geleni çok tuhaf, alışılmadık bir şeymişçesine hayretlere düşürmesine burunlarını büküyorlardı tabii. 

Televizyonda bir dizi vardı, izninizle şimdi adına da bakacağım - Sweet Valley High. Burada da iki güzeller güzeli kız vardı Jessica ve Elizabeth diye. Hayatıma giren ikinci ikizler bunlar oldu. Bayıla bayıla seyrederdim akşamları. Bunlar arada birbirlerinin yerine falan da geçiyorlardı. Elizabeth'le Jessica'yı birbirlerinden ayırt etmeye yarayacak bazı özellikler keşfetmiştim, örneğin Liz'in dudakları inceyken Jess'inkiler böyle daha dolgun, yumuşacıktı. Keza Liz'in yüz hatları daha köşeli iken Jess biraz daha dolgun hatlara sahipti. Liz'in dudağının üst kısmında bir de ben vardı galiba.

Babamın bir arkadaşının ikiz kızları vardı. Boyunlarına isimlerinin baş harflerinin yazılı olduğu kolyeler geçirilmişti kızların. Babamın anlattığına göre bu kolyeler olmadan babaları bile kızlarını birbirinden ayıramıyordu!

Bizim lisede ikiz kardeşler vardı yan sınıfta. Tek yumurta ikizi olduklarını duyduğum gün dalga geçiyorlar sandım. Boylarının boslarının farklı olması tamam ama yüzlerinin gözlerinin de hiç ilgisi yoktu birbirleriyle. Hala da yok derim. Onlar da çocukken daha çok benzediklerini ama büyüdükçe farklılaştıklarını söylerler. Peki nereden biliyorlar tek yumurta ikizi olduklarını? Acaba ikizlerin doğumundan sonra bir DNA testi falan mı yapılıyor? Sahi, DNA testi ile ya da ultrasonda da ilk üç aylık dönemde plasenta sayısına bakılarak yüzde yüz kesinlikle kaç yumurtadan ikiz çıktığı belirlenebiliyormuş! Bizim kızların da ellerinde böyle bir delil olacak herhalde ki tek yumurta ikiziyiz, diyorlar. Ama görseniz vallahi hiç benzemiyorlar, hiç. Burunları, dişleri, gülüşleri bambaşka. 

Benim hafif topluca bir sucum var, her geldiğinde kapının eşiğine basar bir ayağını ve damacanayı ondan sonra yere indirir. Ekseri bir-bir buçuk hafta aralıklarla su sipariş ederim. Adamcağız bir gün geldi, yine aynı tavırla bastı sağ ayağını eşiğe, bıraktı damacanayı omzundan aşağı. Bir de baktım ki en fazla iki haftada, ne olmuşsa artık, erimiş gitmiş, incecik kalmış! Sorsam mı sormasam mı diye şiddetle düşündükten sonra adama bakıp "Siz, iyisiniz değil mi? Pek zayıflamışsınız bir anda? Bir hastalık falan yok inşallah?" deyiverdim. "Ha, yok," dedi adam, "Benim ikizim var da daha bir topluca, ondan. Sizin gibi soruyolar bana bazen," dedi gülerek. Kapıyı kapattıktan sonra bile gülümsüyordum. "Bak yahu, ne ilginç!" diyordum içimden, ama evde tek başıma olduğum için kendi kendime, uzun uzadıya ve sesli yorumlar getirmedim tabi. Ha kendi kendine hiç mi yüksek sesle konuşmuyorsun derseniz, şu yaşımda daha bir az olmak kaydıyla kendi kendime de bülbül gibi şakırım, haberiniz olsun. Sahi, eskiden ne çok konuşurdum kendi kendime. Şimdi hiç kalmamış.

Bu sabah markete gittim, peynirdi meyveydi işte biliyorsunuz benim klasik dolap alışverişim. Ön tarafta manav bölümü var, sonra asıl market ve şarküteri kısmı diğer her şeyle beraber içerde. Genç bir çocuk var markette çalışan. Ben alacaklarımı poşete koyduktan sonra tartının başına geçip kendim etiketliyorum torbaları bir süredir. Acayip zevk alıyorum bu durumdan. Ne zaman tarttıracak olsam tartının başında birilerinin beklemeyeceği tutuyor, ya da başka bir işle ilgileniyor oluyorlar. Onları işlerinden alıkoyup çağırmak ya da bir yerlerden bulup getirmek gereksiz geliyor. Kocaman liste var orada, birkaç rakam tuşluyorsun ve pık, etiket çıkıyor. Çok zevkli bence! Tabi herkes benim yaptığımı yapsa olmaz. Pahalı malı ucuzdan tartan da çıkar, yavaaş yavaş ürünlerini tartıp sırada bekleyenleri çileden çıkaranı da çıkar. Aman, bir istisna oluvereyim canım! Aslında istisnalık hakkımı her gidişimde didiklediğim üzümlerden kullandığım da söylenebilir. Fakat bazen tartıyorum üzümleri yemeden. "Ye abla n'olacak, boşver sen, ye!" diyorlar ama yine de tarttığım günler oluyor; yeter artık, her gün didikleye didikleye kiloyla üzüm götürüyorum, olur mu öyle şey, diyorum, "Olur olur, boşver sen!" diyorlar yine. Tarttıktan sonra bir yandan diğer alışverişimi yapıp diğer yandan üzümlerimi yiyorum. Sonra kasada üzüm etiketini geçirirken "Sizin üzüm var mıydı?" diyor kasiyer. "Ee, var, evet, ama yedim ben çoktan!" diyorum. Bilmiyorlar ki o üzümden bolca alsam, eve götürsem, tavuk gibi anında pıt pıt pıt pıt hepsini yerim! Alamıyorum o yüzden!

Ne diyordum, ben bugün aldıklarımı tartarken genç çocuk da hevesle başımda bekliyordu. Sanki ben bir yarıştaymışım, o da izleyici ya da hakemmiş gibi. Kendi işimi kendim görüyor olmam böyle bir heyecan dalgası yaratıyor tartının başında ve çalışanlar arasında. "Valla tartıyor kendi!" gibi söze dökülebilecek bir hava oluşuyor. Neyse, tüm aldıklarımı başarıyla tarttıktan sonra genç çocuk "Bitti mi?" dedi, ben de "Bitti ya, başardım!" dedim gülerek, sonra selamlaştık ve içeri girdim. Peynir almak için marketin en arka tarafına ilerledim. Bu genç çocuğu bir iki kere peynir bölümünde görmüştüm. İşini ne de güzel yapıyor bir görseniz, bir saygılı, bir efendi, bir güler yüzlü. Kendi kendime, bakalım peynir tezgahında bugün kim var, diye düşünüyordum reyonlar arasından geçerken. Peynir bölümüne bir gittim ki önünde önlükle benim genç oğlan. Allah allah, dedim kendi kendime, iki dakikada oradan buraya gelip önüne de önlük mü taktı yoksa ben mi çıldırıyorum? Yuvarlak peynirimden istedim, bööyle bakıyorum oğlana. Neden sonra "Sizin ikiziniz mi var?" dedim. Gülerek, "Evet," dedi. Yaa, çakmıştım olayı! Meğer ikizlermiş. Bu da bir hoşuma gitsin! Kasaya kadar güle oynaya ilerledim.


Bazen bir tek yumurta ikizim olsaydı ne değişik olacağını düşünürüm; hani şurdan içeri benden bir tane daha giriverse şimdi. Fakat ikizim mikizim olmasa dahi bir kardeşim olması zaten başlı başına aklımı erdiremeyeceğim bir durum iken, bu fikir öylesine bir fantezi olarak kalıyor. 

Aslında biliyor musunuz, babamın ikizi varmış; ama ölü doğmuş. Yaşasaymış benim bir amcam olacakmış. Babamın iki tane adı olması da bu yüzden. Acaba tek yumurta ikizi miydiler? Bir amcam olması bir yana, babamdan bir tane daha olması ne acayip olurdu! Tek yumurta ikizi olsalar epeyce benzerlerdi herhalde! Babam biliyor mu acaba tek yumurta ikizi miydiler? O zamanlar şimdiki teknolojinin ne kadarı vardı bilmiyorum. Babaannem, ikiz olduklarını doğumda bile öğrenmiş olabilir, sanki öyle bir şey hatırlıyorum. Şimdi buraya yazınca çok manasız geldi ama, doğumdan önce hiç mi kontrole gidip bakmamış canım karnında kimler var? Neyse, şimdi babaanneme soramayız herhalde. Babaannem artık beni bile hatırlamıyor aslına bakarsanız. Öte yandan çok çok geçmişi hatırlıyor henüz. Yani sorsak belki de bilirdi. Ama ne gereği var, belki üzülür. Gerçi bu konuda üzüntü çektiğini pek anımsamam, hem üzerinden altmış yıl geçmiş, nesine üzülsün kadıncağız. En direkt tabiri ile, şu günün koşullarında bunu babaanneme sorabilecek durumda değilim. Babama sorarım sormasına, ama vallahi hiç içimden gelmiyor (daha önce mutlaka sormuşumdur kesin, ikiz gördüm mü hemen soru sorduğuma bakacak olursak). 

Şu yazıdaki tek gizem unsuru da amcamın babamın genetik kopyası olup olmadığı olsun canım!

9 Kasım 2011 Çarşamba

Devr-i Âlem


Son birkaç akşamdır olduğu gibi bu akşam da yeni en yakın arkadaşım Bruce Parry ile beraberiz. Dün akşam yaptıklarımızı yapıyoruz şu an, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yeni şeyler yapıyor olacağız. Amazon Nehri boyunca acayip değişik şeyler tecrübe ediyoruz. Dünden önceki akşam Peru'da son derece yasa dışı bir şekilde kokain yaptık, çok ayıp. Dün akşam ise yine yasa dışı altın madenlerine gidip çamura dağa taşa feci tazyikli hortumlarla sular sıkarak eğlendik. Elimize üç kuruş para geçti zira asıl parayı büyük adamlar kırıyor bu yasa dışı işlerden. Kokain yapımı olsun, altın çıkarmak olsun hepsinde de Amazon çevresindeki güzelim doğal alanları feci şekilde tahrip ettik. İlk işlemde bir de tutup dünya alemi utanmadan zehirlemiş olduk, içler acısı. 


Bruce ile tekrar ve yeni buluşmalarımız arasında başka bir program var, onda da İngiltere'de yaşayan pek güzide hanımlar sanıyorum bir ya da birkaç hafta gibi bir süre için evlerini barklarını bırakıp dünyanın en abidik gubidik yerlerine gidiyorlar. Dünden önceki akşam Charlie adlı sarışın, pek tatlı bir genç kız bizim Yörüklerin yanında kaldı. Gözlemeler mi yapmadılar, düğüne mi gitmediler, mangal mı yemediler. Söz konusu pek tatlı Yörük ailesi Bayram, iki karısı, Cennet ve Ayşe (genç olan), Sedat diye genç bir oğlan ve Aysel isimli genç kızdan oluşuyordu. Charlie'nin pek garibine gitti tabii bu iki eş durumu, Cennet'e sordu Ayşe'yi kıskanmıyor musun diye, kıskanıyorum, dedi Cennet, Bayram beni sevmiyor Ayşe'yi seviyor dedi. Charlie de "Bence Bayram seni de seviyor!" deyince Cennet "Seviyor mu sahi? Öyle mi diyorsun?" dedi. Sonra beraber gözleme yaptılar, vallahi Charlie de kaptı sonunda işi. Aysel'e sordu, benim bir sevgilim vardı üç sene gezdik tozduk, sence bu yanlış mı diye. Aysel de dedi ki hani yatmadıysanız yanlış bir şey yok. Charlie bunun üzerine onu da yaptık dedi, Aysel öyle utanıp sıkılmadı ama bizim burada öyle olmaz, yapamayız dedi. Şehre gitmek istiyorum ben, bu hayatı sevmiyorum dedi; üzerinde şalvar, başında yemeni. Derken Silifke'de bir düğüne gittiler. Aman bizim Aysel'i tanıyamadık! Şehre varır varmaz kot tişört oldu, çapraz çantasını taktı, saçlar upuzun bele kadar, dümdüz salındı aşağı. Demek hiç öyle örtünelim edelim dertleri de yok Yörüklerin. Geçen sene National Geographic'te okumuştum ilk onların yaşantılarını, bir şaşırmıştım ki. Yılın dokuz ayı yollarda geçiriyorlar, hayvancılıkla geçiniyorlardı. Göçebelik kavramı çok yabancıydı bana, zira tarihte kalan bir olgu olduğunu sanıyordum. Hani hava koşulları değişir eder, insanlar göç eder falan. Göçebelik bir yerlerde illa ki devam ediyor olsa da kendi topraklarımızda da var olduğunu düşünmemiştim. 


Charlie gideceği zaman hepsi birden hüngür hüngür ağladılar. Bölümün en ilginç ve sevimli yanı da Yörüklerin pek tabii Türkçe konuşuyor olmalarıydı, dolayısıyla babamla ikimiz baya bir güle oynaya seyrettik. Dün akşam da sürekli ayakkabı ve makyaj malzemelerine para bayıldığını söyleyen bir İngiliz kadıncağız kalkıp Afrika'ya gitti. Kadının bunu yapmaktaki amacı, on kardeş olmaları ve annesinin onları yetiştirme tarzına, aynı zamanda kontrolsüzce alışveriş yapıp durduğu hayatına falan bir şekilde bağlıydı sanıyorum ama onlar hakkında konuştuğu kısmı kaçırdım ben. Tekrar salona gelip televizyonun karşısına oturduğumda o çoktan Afrika'daydı ve yüzünden düşen bin parçaydı. İlk iki gün kendine allardan al, morlardan mor beğenen adını hatırlayamadığım bu Liverpool'lu ve çok çok değişik aksanlı sarışın kadıncağız, ikinci ya da üçüncü gününün sonunda, kaldığı barakamsı evin hemen yanındaki tuvalet alanını temizlemesi istendiğinde içeri geçip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Dayanamadı artık. Tuvalet alanı diyorum, çünkü ortada tuvalet falan yok. Gayet evin yanına geçip öyle ortalığa yapıveriyor herkes yapacağını. Kadıncağız sabah kalktığı anda eline bir süpürge tutuşturdular hep, şurayı süpür burayı süpür diye. Neyi süpürüyorlar onu da tam anlamadık ya süpürüp duruyorlar işte. İngiliz kadın tabi neye uğradığını çok, çok feci şaşırdı. Sonra Tito Anne'ye dedi ki Tito Anne, bak gerçekten seni üzmek istemiyorum, sadece evimi ailemi çok özledim - hani "sinirlerim bozuldu"ya getirdi işi. Tito Anne'nin de zibilyon tane çocuğu ve torunu var, kocası ölünce hepsinin başı o olmuş. Böyle kara kuru, ipincecik, yaşlıcacık bir teyze. Kocaman elleri, simsiyah bir teni var. Ellerini, kollarını kullanışları bizim etrafımızda gördüğümüz insanlardan öyle farklı ki. İngiliz kadın ağlarken Tito Anne onun gözyaşlarını silmek için elinin tersini kullanmaya çalışıyor. Hiç gördünüz mü böyle şey?


Neyse kadıncağız ağladı ağladı, içini boşalttı ve yavaş yavaş her şey yoluna girdi o günden sonra. İlk defa o gece düzgün bir uyku çekti ve sabah erkenden, daha sis kalkmamışken uyanmanın harika bir duygu olduğunu söyledi. Kocaman göllerde yıkanıp ferahladı, diğer kadınlarla çamaşır yıkadı. Kadınlardan birine kocasını sevip sevmediğini sordu, seviyorum tabi dedi kadın. Neden seviyorsun dedi İngiliz, Afrikalı dedi ki bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, nasıl sevmem onu. İngiliz de bunun üzerine, benim de kocam bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, makyaj malzemesi getiriyor ve ben de onu bu yüzden seviyorum. Yani aynıyız, dedi. İtişip gülüştüler bir güzel. 

İkinci sabah mıydı neydi, tuvalet temizleme sendromundan önceki gün, sabah kahvaltısında maymun yediler. Kadıncağız gözlerine inanamadı. Kovanın içinde minik iki kol, iki el. Bu ne yahu diye kalakaldı, önce konduramadı, sonra anladı ki baya baya maymun. Ben bunu yiyemem, dedi, nasıl yerim ki falan diye bir müddet muhasebesini yaptı hani bir orta yol bulmaya uğraştı ciddi ciddi, fakat yok atmadı yani içi. Haklı kadıncağız. Bildiğiniz maymun yahu. 

Gördük ki Afrikalı bu kabilelerin yanında bizim Yörüklerin hayatı baya bir medeniyet. Babam, bizim Yörükler resmen Paris, dedi. Bizimkiler gözlemeler mangallar yahu. Şehirde düğüne gidip göbek bile attılar, daha ne olsun. Düğünün ertesi Charlie uyanıp başım ağrıyor falan deyince hemen buna bir kurşun döktüler. Sen şimdi dün giyindin süslendin tabi nazar oldu, dediler.

Neyse bizim Afrika'ya giden İngiliz kadına son gecesinde bir kabul ayini bile yaptılar. Ayin saatlerce sürdü ve Tito Anne, erkek olduğu için kameramanı bildiğiniz tavuk kışkışlar gibi kovaladığından ayrıntıları göremedik. Afrika'daki bu kabilede yalnız kadınlar çalışıyor gibiydi. Kadınlar avlanıyor, kadınlar temizliyor, kadınlar meyve, ot, odun topluyor. Erkekler ortalıkta bile değil. Hem nasıl çalışıyorlar, İngiliz'i de fena çalıştırdılar. Bir sefer bir bebekle beraber ormanlara gittiler, palalarla ağaç bilmem ne kesmek için. İngiliz, bebeği kucağına alıp iki dakika oyalanacak oldu; Tito Anne hemen, alın bebeği bunun elinden, hepimiz çalışacağız, dedi.

İngiliz gitmeden kabul ayini yapılması kadını resmen aralarına aldıklarının bir göstergesiydi. Tito Anne sahiden herkese bunu yapabilecek biri gibi görünmüyordu. Tito Anne'yi şurada görsem otoritesinden korkarım yani, öyle söyleyeyim. Bizim Yörüklerimiz hep haha hihi ne güzel gülüyorlar, oysa Afrikalılar bizim kadar kahkahacı, güleç değiller. İngiliz hanım sayesinde gördük ki daha az gülüyor bile olsalar onların da kalbi bizim gibi işte. İngiliz giderken Tito Anne de üzüldü, gözyaşlarım onun için akacak, dedi. İngiliz kadın da ilk geldiğinde dayak yemiş gibi hissettiği topraklardan ayrılırken buruktu belli, ömrüm boyunca unutmayacağım bu deneyimi, herhalde ömrümde yaptığım yapacağım en muhteşem şeydi, dedi. 

Ağzımız açık izlediğimizden başımızla onaylamış olmalıyız bu cümleyi.

Discovery Channel ve National Geographic Channel'ın evirip çevirip aynı programları tekraaar tekrar gösterdiği son zamanlarda belgesel izleme oranım sıfıra düşmüşken annemle babamın hala ne diye bu tür kanalları takip ettiklerini anlamıyordum. Annem habire "Bu TeleDünya'da bir kanallar var, bir kanallar var!" diyip duruyordu, he diyordum içimden. Vallahi bir kanallar varmış, bir kanallar varmış! Dünyayı ayağımıza getiriyorlar, diyordu bizimkiler, sahi öyle. Üç dört gündür bizim salon adeta bir ışınlanma kapsülü. Bir oradayız bir burada. 

İlk gece kitap okumak niyetiyle geçmiştim kanepeye, birkaç sayfadan sonra televizyona kaydı gözüm. Yıllardır şiddetle reddettiğim televizyonun ağına düşüp bıraktım kitabımı elimden. Sonraki geceler kitabım elimde izledim, kitabı açmıyorum tamam ama tutuyorum yani. Son iki gece ise kitabımı gayet odamda, baş ucumda bıraktım.

Bruce Parry konuşurken konuşurken uyuyakalmayı adet haline getirdim. Babam, kendi uykusu gelip yatmaya karar verdiğinde beni uyandırıyordu ve yataklarımıza geçiyorduk hepimiz. Bu sırada annem zaten sekizinci uykusunda oluyordu. Tonton da yattığı yerden hoplayıp tintintin annemlerin yatağına kuruluyordu biz uyumaya giderken. 

Not: İkinci İngiliz kadının adı Linda olup, programın adı "Tribal Wives" imiş. Linda'nın alışverişleriyle ilgili bir şey söylenmiyor ama annesinin onları yetiştirme tarzına bir itirazı varmış galiba. Afrika'dan dönerken ise, dünyanın kaç bucak olduğunu gördüğünden olacak, şimdi annemi anlayabiliyorum, diyordu.

3 Kasım 2011 Perşembe

yani,



Tanrım burası ne kadar yaşanmayası, ne kadar iğrenç bir ülke oldu şimdi gözümde. Belki yarın böyle demeyeceğim. Birileri karşıma çıkacak ve misafirperverliğimizden, güler yüzümüzden, "Canına yandığım!" dedirtecek insanlardan söz edecek yahut ben böyle insanlarla, durumlarla karşılaşacağım ve kalbim biraz yumuşayacak belki. Sakinleşeceğim. Ama şu an, ah şu an burası çok iğrenç, çok kılıksız, kötü niyetli, kötü kalpli ve zavallı bir ülke. 

Dört hecem var size: on-üç-ne-çe. Burası öyle bir ülke ki, ne diyeyim nasıl diyeyim işte öyle bir ülke burası. Sokaklara çıkıp bağırasım, dizlerimi döve döve uğunasım geliyor. 

Yani faydası yok. 

Böyle bir ülke burası. İyiler hep içerde, kötüler hep dışarda. Sırf dışarda olsa iyi, artık televizyonlarda, gazetelerde kötüler. Ben ne televizyon izliyorum ne gazete okuyorum artık. Uzun zaman önce bıraktım hepsini, çünkü hiçbir şey değişmiyordu. Düşünceler hapishanelere doldurulmadan önce okuyordum en son. Sonra sadece içim karardı, karardı, karardı; bıraktım, ya.

"Vatan sağ olsun!" diyemiyorum artık. Biz öyle sanıyorduk çünkü, ama iş başka. İş, vatan sağ olsun, denecek iş değil şimdi. Vatan sağlığına ölmüyor insanlar. Hep öylesine ölüyoruz bu ülkede. "İstanbul ölümcül bir şehir" diye yazmıştı bir yazar, evet sahiden ölümcül her yanımız. İstanbul demişti o yazısında, çünkü otoyolların hakimi, gaz pedalları yukarı kalkmaz tırlar karşı yöne dalıp minik arabaları biçtikten sonra ambulanslar tıkalı emniyet şeridini aşamamışlardı. 

İşte böyle bir ülke burası. Üçü beşi hariç hep kağıttan evler.

Öyle bir ülke ki, yani, günün otoritesine canının istediği her şey hak, özgürlük. Bölmek de özgürlük, çalmak da özgürlük, patlatmak da özgürlük. 

Bizim bildiğimiz eski usül özgürlükler mi, cezası var onların!

Yani, Fransız filmlerinde refah içinde bir aile gördüğüm zaman içimin yağları eriyor. Saçları yapılı kadınlar ve kravatlı adamlar hani, büyük bir masa etrafında toplanmışlar. Eğitim sistemi beş para etmiyor bu ülkede. Kimsenin umrunda değil çocuklarımız ne olacak, ülkemiz nasıl sahiden kalkınacak. Kimse kalkınma derdinde değil zira. Üç beş meslek grubundan gayrı, insana hizmet eden, yaşamı değerli kılan ne varsa hep "lüks" bizim insanımıza. Cebinde paran varsa iyi, yoksa insan değilsin yani bu ülkede. Yaşamak karın doyurmak, ve karnın daha da az doysun diye habire daha çok çocuk yapmak.

Yani nasıl biliyor musunuz, artık savaşmak istemiyorum. Eskiden daha iyi yapma isteği, hatta coşkusu vardı içimde. Şimdi, biliyor musunuz, çekip gidesim var. Diyorum ki, belki de burası bizim değil artık. Benim gibi düşünenlerin yeri değil belki burası. Belki sahiden çoğunluk başka türlü olmasını istiyor ve biz mi fazla geliyoruz - yani lütfen izin verin artık böyle düşünüvereyim; çünkü böyle düşünmek normalde ayıptır ya, hani pes edilmez, ne münasebettir ya. 

Bugün münasebetsizim ben, pes ediyorum ve gitmek istiyorum. Çekip gitmek istiyorum artık, "Yeteeer!" diye bağıra çağıra koşmak, koşmak ve parlak saçlı kadınların ve kravatlı adamların her yerde olduğu bir yerde mutlu, huzurlu olmak istiyorum. Parlak saçlı bir kadın ya da kravatlı bir adam olmanın lüks olmadığı, hayatın ve yaşamanın zaten öyle olageldiği bir yerde. 

İnsan olmanın bedava olduğu bir yerde.

Yani böyle bir ülke burası. Yani ne demeliyim, nasıl ifade etmeliyim kendimi? O kadar acizim ki, ne kadar çok "yani" dersem o kadar iyi anlatabilirim kendimi. 

Televizyondan görüp duyduğumuz, gazetelere basılıp önümüze koyulan yüzlerden, sözlerden daha dolu, ah, nasıl daha anlamlı. Eminim.

Devamsız, düğümlü "yani..."ler. 

Arka arkaya, katar gibi.