Son birkaç akşamdır olduğu gibi bu akşam da yeni en yakın arkadaşım Bruce Parry ile beraberiz. Dün akşam yaptıklarımızı yapıyoruz şu an, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yeni şeyler yapıyor olacağız. Amazon Nehri boyunca acayip değişik şeyler tecrübe ediyoruz. Dünden önceki akşam Peru'da son derece yasa dışı bir şekilde kokain yaptık, çok ayıp. Dün akşam ise yine yasa dışı altın madenlerine gidip çamura dağa taşa feci tazyikli hortumlarla sular sıkarak eğlendik. Elimize üç kuruş para geçti zira asıl parayı büyük adamlar kırıyor bu yasa dışı işlerden. Kokain yapımı olsun, altın çıkarmak olsun hepsinde de Amazon çevresindeki güzelim doğal alanları feci şekilde tahrip ettik. İlk işlemde bir de tutup dünya alemi utanmadan zehirlemiş olduk, içler acısı.
Bruce ile tekrar ve yeni buluşmalarımız arasında başka bir program var, onda da İngiltere'de yaşayan pek güzide hanımlar sanıyorum bir ya da birkaç hafta gibi bir süre için evlerini barklarını bırakıp dünyanın en abidik gubidik yerlerine gidiyorlar. Dünden önceki akşam Charlie adlı sarışın, pek tatlı bir genç kız bizim Yörüklerin yanında kaldı. Gözlemeler mi yapmadılar, düğüne mi gitmediler, mangal mı yemediler. Söz konusu pek tatlı Yörük ailesi Bayram, iki karısı, Cennet ve Ayşe (genç olan), Sedat diye genç bir oğlan ve Aysel isimli genç kızdan oluşuyordu. Charlie'nin pek garibine gitti tabii bu iki eş durumu, Cennet'e sordu Ayşe'yi kıskanmıyor musun diye, kıskanıyorum, dedi Cennet, Bayram beni sevmiyor Ayşe'yi seviyor dedi. Charlie de "Bence Bayram seni de seviyor!" deyince Cennet "Seviyor mu sahi? Öyle mi diyorsun?" dedi. Sonra beraber gözleme yaptılar, vallahi Charlie de kaptı sonunda işi. Aysel'e sordu, benim bir sevgilim vardı üç sene gezdik tozduk, sence bu yanlış mı diye. Aysel de dedi ki hani yatmadıysanız yanlış bir şey yok. Charlie bunun üzerine onu da yaptık dedi, Aysel öyle utanıp sıkılmadı ama bizim burada öyle olmaz, yapamayız dedi. Şehre gitmek istiyorum ben, bu hayatı sevmiyorum dedi; üzerinde şalvar, başında yemeni. Derken Silifke'de bir düğüne gittiler. Aman bizim Aysel'i tanıyamadık! Şehre varır varmaz kot tişört oldu, çapraz çantasını taktı, saçlar upuzun bele kadar, dümdüz salındı aşağı. Demek hiç öyle örtünelim edelim dertleri de yok Yörüklerin. Geçen sene National Geographic'te okumuştum ilk onların yaşantılarını, bir şaşırmıştım ki. Yılın dokuz ayı yollarda geçiriyorlar, hayvancılıkla geçiniyorlardı. Göçebelik kavramı çok yabancıydı bana, zira tarihte kalan bir olgu olduğunu sanıyordum. Hani hava koşulları değişir eder, insanlar göç eder falan. Göçebelik bir yerlerde illa ki devam ediyor olsa da kendi topraklarımızda da var olduğunu düşünmemiştim.
Charlie gideceği zaman hepsi birden hüngür hüngür ağladılar. Bölümün en ilginç ve sevimli yanı da Yörüklerin pek tabii Türkçe konuşuyor olmalarıydı, dolayısıyla babamla ikimiz baya bir güle oynaya seyrettik. Dün akşam da sürekli ayakkabı ve makyaj malzemelerine para bayıldığını söyleyen bir İngiliz kadıncağız kalkıp Afrika'ya gitti. Kadının bunu yapmaktaki amacı, on kardeş olmaları ve annesinin onları yetiştirme tarzına, aynı zamanda kontrolsüzce alışveriş yapıp durduğu hayatına falan bir şekilde bağlıydı sanıyorum ama onlar hakkında konuştuğu kısmı kaçırdım ben. Tekrar salona gelip televizyonun karşısına oturduğumda o çoktan Afrika'daydı ve yüzünden düşen bin parçaydı. İlk iki gün kendine allardan al, morlardan mor beğenen adını hatırlayamadığım bu Liverpool'lu ve çok çok değişik aksanlı sarışın kadıncağız, ikinci ya da üçüncü gününün sonunda, kaldığı barakamsı evin hemen yanındaki tuvalet alanını temizlemesi istendiğinde içeri geçip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Dayanamadı artık. Tuvalet alanı diyorum, çünkü ortada tuvalet falan yok. Gayet evin yanına geçip öyle ortalığa yapıveriyor herkes yapacağını. Kadıncağız sabah kalktığı anda eline bir süpürge tutuşturdular hep, şurayı süpür burayı süpür diye. Neyi süpürüyorlar onu da tam anlamadık ya süpürüp duruyorlar işte. İngiliz kadın tabi neye uğradığını çok, çok feci şaşırdı. Sonra Tito Anne'ye dedi ki Tito Anne, bak gerçekten seni üzmek istemiyorum, sadece evimi ailemi çok özledim - hani "sinirlerim bozuldu"ya getirdi işi. Tito Anne'nin de zibilyon tane çocuğu ve torunu var, kocası ölünce hepsinin başı o olmuş. Böyle kara kuru, ipincecik, yaşlıcacık bir teyze. Kocaman elleri, simsiyah bir teni var. Ellerini, kollarını kullanışları bizim etrafımızda gördüğümüz insanlardan öyle farklı ki. İngiliz kadın ağlarken Tito Anne onun gözyaşlarını silmek için elinin tersini kullanmaya çalışıyor. Hiç gördünüz mü böyle şey?
Neyse kadıncağız ağladı ağladı, içini boşalttı ve yavaş yavaş her şey yoluna girdi o günden sonra. İlk defa o gece düzgün bir uyku çekti ve sabah erkenden, daha sis kalkmamışken uyanmanın harika bir duygu olduğunu söyledi. Kocaman göllerde yıkanıp ferahladı, diğer kadınlarla çamaşır yıkadı. Kadınlardan birine kocasını sevip sevmediğini sordu, seviyorum tabi dedi kadın. Neden seviyorsun dedi İngiliz, Afrikalı dedi ki bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, nasıl sevmem onu. İngiliz de bunun üzerine, benim de kocam bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, makyaj malzemesi getiriyor ve ben de onu bu yüzden seviyorum. Yani aynıyız, dedi. İtişip gülüştüler bir güzel.
İkinci sabah mıydı neydi, tuvalet temizleme sendromundan önceki gün, sabah kahvaltısında maymun yediler. Kadıncağız gözlerine inanamadı. Kovanın içinde minik iki kol, iki el. Bu ne yahu diye kalakaldı, önce konduramadı, sonra anladı ki baya baya maymun. Ben bunu yiyemem, dedi, nasıl yerim ki falan diye bir müddet muhasebesini yaptı hani bir orta yol bulmaya uğraştı ciddi ciddi, fakat yok atmadı yani içi. Haklı kadıncağız. Bildiğiniz maymun yahu.
Gördük ki Afrikalı bu kabilelerin yanında bizim Yörüklerin hayatı baya bir medeniyet. Babam, bizim Yörükler resmen Paris, dedi. Bizimkiler gözlemeler mangallar yahu. Şehirde düğüne gidip göbek bile attılar, daha ne olsun. Düğünün ertesi Charlie uyanıp başım ağrıyor falan deyince hemen buna bir kurşun döktüler. Sen şimdi dün giyindin süslendin tabi nazar oldu, dediler.
Neyse bizim Afrika'ya giden İngiliz kadına son gecesinde bir kabul ayini bile yaptılar. Ayin saatlerce sürdü ve Tito Anne, erkek olduğu için kameramanı bildiğiniz tavuk kışkışlar gibi kovaladığından ayrıntıları göremedik. Afrika'daki bu kabilede yalnız kadınlar çalışıyor gibiydi. Kadınlar avlanıyor, kadınlar temizliyor, kadınlar meyve, ot, odun topluyor. Erkekler ortalıkta bile değil. Hem nasıl çalışıyorlar, İngiliz'i de fena çalıştırdılar. Bir sefer bir bebekle beraber ormanlara gittiler, palalarla ağaç bilmem ne kesmek için. İngiliz, bebeği kucağına alıp iki dakika oyalanacak oldu; Tito Anne hemen, alın bebeği bunun elinden, hepimiz çalışacağız, dedi.
İngiliz gitmeden kabul ayini yapılması kadını resmen aralarına aldıklarının bir göstergesiydi. Tito Anne sahiden herkese bunu yapabilecek biri gibi görünmüyordu. Tito Anne'yi şurada görsem otoritesinden korkarım yani, öyle söyleyeyim. Bizim Yörüklerimiz hep haha hihi ne güzel gülüyorlar, oysa Afrikalılar bizim kadar kahkahacı, güleç değiller. İngiliz hanım sayesinde gördük ki daha az gülüyor bile olsalar onların da kalbi bizim gibi işte. İngiliz giderken Tito Anne de üzüldü, gözyaşlarım onun için akacak, dedi. İngiliz kadın da ilk geldiğinde dayak yemiş gibi hissettiği topraklardan ayrılırken buruktu belli, ömrüm boyunca unutmayacağım bu deneyimi, herhalde ömrümde yaptığım yapacağım en muhteşem şeydi, dedi.
Ağzımız açık izlediğimizden başımızla onaylamış olmalıyız bu cümleyi.
Discovery Channel ve National Geographic Channel'ın evirip çevirip aynı programları tekraaar tekrar gösterdiği son zamanlarda belgesel izleme oranım sıfıra düşmüşken annemle babamın hala ne diye bu tür kanalları takip ettiklerini anlamıyordum. Annem habire "Bu TeleDünya'da bir kanallar var, bir kanallar var!" diyip duruyordu, he diyordum içimden. Vallahi bir kanallar varmış, bir kanallar varmış! Dünyayı ayağımıza getiriyorlar, diyordu bizimkiler, sahi öyle. Üç dört gündür bizim salon adeta bir ışınlanma kapsülü. Bir oradayız bir burada.
İlk gece kitap okumak niyetiyle geçmiştim kanepeye, birkaç sayfadan sonra televizyona kaydı gözüm. Yıllardır şiddetle reddettiğim televizyonun ağına düşüp bıraktım kitabımı elimden. Sonraki geceler kitabım elimde izledim, kitabı açmıyorum tamam ama tutuyorum yani. Son iki gece ise kitabımı gayet odamda, baş ucumda bıraktım.
Bruce Parry konuşurken konuşurken uyuyakalmayı adet haline getirdim. Babam, kendi uykusu gelip yatmaya karar verdiğinde beni uyandırıyordu ve yataklarımıza geçiyorduk hepimiz. Bu sırada annem zaten sekizinci uykusunda oluyordu. Tonton da yattığı yerden hoplayıp tintintin annemlerin yatağına kuruluyordu biz uyumaya giderken.
Not: İkinci İngiliz kadının adı Linda olup, programın adı "Tribal Wives" imiş. Linda'nın alışverişleriyle ilgili bir şey söylenmiyor ama annesinin onları yetiştirme tarzına bir itirazı varmış galiba. Afrika'dan dönerken ise, dünyanın kaç bucak olduğunu gördüğünden olacak, şimdi annemi anlayabiliyorum, diyordu.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder