Tanrım burası ne kadar yaşanmayası, ne kadar iğrenç bir ülke oldu şimdi gözümde. Belki yarın böyle demeyeceğim. Birileri karşıma çıkacak ve misafirperverliğimizden, güler yüzümüzden, "Canına yandığım!" dedirtecek insanlardan söz edecek yahut ben böyle insanlarla, durumlarla karşılaşacağım ve kalbim biraz yumuşayacak belki. Sakinleşeceğim. Ama şu an, ah şu an burası çok iğrenç, çok kılıksız, kötü niyetli, kötü kalpli ve zavallı bir ülke.
Dört hecem var size: on-üç-ne-çe. Burası öyle bir ülke ki, ne diyeyim nasıl diyeyim işte öyle bir ülke burası. Sokaklara çıkıp bağırasım, dizlerimi döve döve uğunasım geliyor.
Yani faydası yok.
Böyle bir ülke burası. İyiler hep içerde, kötüler hep dışarda. Sırf dışarda olsa iyi, artık televizyonlarda, gazetelerde kötüler. Ben ne televizyon izliyorum ne gazete okuyorum artık. Uzun zaman önce bıraktım hepsini, çünkü hiçbir şey değişmiyordu. Düşünceler hapishanelere doldurulmadan önce okuyordum en son. Sonra sadece içim karardı, karardı, karardı; bıraktım, ya.
"Vatan sağ olsun!" diyemiyorum artık. Biz öyle sanıyorduk çünkü, ama iş başka. İş, vatan sağ olsun, denecek iş değil şimdi. Vatan sağlığına ölmüyor insanlar. Hep öylesine ölüyoruz bu ülkede. "İstanbul ölümcül bir şehir" diye yazmıştı bir yazar, evet sahiden ölümcül her yanımız. İstanbul demişti o yazısında, çünkü otoyolların hakimi, gaz pedalları yukarı kalkmaz tırlar karşı yöne dalıp minik arabaları biçtikten sonra ambulanslar tıkalı emniyet şeridini aşamamışlardı.
İşte böyle bir ülke burası. Üçü beşi hariç hep kağıttan evler.
Öyle bir ülke ki, yani, günün otoritesine canının istediği her şey hak, özgürlük. Bölmek de özgürlük, çalmak da özgürlük, patlatmak da özgürlük.
Bizim bildiğimiz eski usül özgürlükler mi, cezası var onların!
Yani, Fransız filmlerinde refah içinde bir aile gördüğüm zaman içimin yağları eriyor. Saçları yapılı kadınlar ve kravatlı adamlar hani, büyük bir masa etrafında toplanmışlar. Eğitim sistemi beş para etmiyor bu ülkede. Kimsenin umrunda değil çocuklarımız ne olacak, ülkemiz nasıl sahiden kalkınacak. Kimse kalkınma derdinde değil zira. Üç beş meslek grubundan gayrı, insana hizmet eden, yaşamı değerli kılan ne varsa hep "lüks" bizim insanımıza. Cebinde paran varsa iyi, yoksa insan değilsin yani bu ülkede. Yaşamak karın doyurmak, ve karnın daha da az doysun diye habire daha çok çocuk yapmak.
Yani nasıl biliyor musunuz, artık savaşmak istemiyorum. Eskiden daha iyi yapma isteği, hatta coşkusu vardı içimde. Şimdi, biliyor musunuz, çekip gidesim var. Diyorum ki, belki de burası bizim değil artık. Benim gibi düşünenlerin yeri değil belki burası. Belki sahiden çoğunluk başka türlü olmasını istiyor ve biz mi fazla geliyoruz - yani lütfen izin verin artık böyle düşünüvereyim; çünkü böyle düşünmek normalde ayıptır ya, hani pes edilmez, ne münasebettir ya.
Bugün münasebetsizim ben, pes ediyorum ve gitmek istiyorum. Çekip gitmek istiyorum artık, "Yeteeer!" diye bağıra çağıra koşmak, koşmak ve parlak saçlı kadınların ve kravatlı adamların her yerde olduğu bir yerde mutlu, huzurlu olmak istiyorum. Parlak saçlı bir kadın ya da kravatlı bir adam olmanın lüks olmadığı, hayatın ve yaşamanın zaten öyle olageldiği bir yerde.
İnsan olmanın bedava olduğu bir yerde.
Yani böyle bir ülke burası. Yani ne demeliyim, nasıl ifade etmeliyim kendimi? O kadar acizim ki, ne kadar çok "yani" dersem o kadar iyi anlatabilirim kendimi.
Televizyondan görüp duyduğumuz, gazetelere basılıp önümüze koyulan yüzlerden, sözlerden daha dolu, ah, nasıl daha anlamlı. Eminim.
Devamsız, düğümlü "yani..."ler.
Arka arkaya, katar gibi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder