Boğazım ağrıyor ve dizlerim acıyor. Bayramda Ankara'ya gittim ve döndüğümden beri adını koyamadığım bir kırıklık içindeydim. Burnum aksa, öksürsem, ateşim çıksa neyse tanıdık, hastalandım diyeceğim; ama öyle bildik belirtiler olmayınca durumumu tanımlayamadım bir türlü. Hastayım demeye dilim varmadı anlayacağınız. İnsan öyleyken pek aciz hissediyor. Hasta olduğumu söylemek istiyorum, sorumluluklarımı yerine getiremeyecek kadar güçsüz. Okuduğumu anlamıyorum, sabahları uyanamıyorum, canım yataktan çıkmak istemiyor. Yorganla beraber fırıl fırıl dönmek istiyorum. Yorgun görünüyorum; ama öksürmüyorum işte. Burnum kırmızı değil. Dış çevrenin beş duyusuyla algılanamayacak bir durumdayım. Hastalık inandırıcılığını kaybediyor sanki! Aman, nesi hasta canım bunun, diyebilir gören. Halbuki iki hapşırsaydım, sesim gitseydi her şey daha bir yerli yerinde, hani olması gerektiği gibi olmuş olurdu.
İki haftanın sonunda bu sabah bir boğaz ağrısı ile "gerçek" bir belirtiye kavuştum. Dünkü çok keyifsizliğim gizemli olmaktan çıktı böylece. Boğaz ağrısını anında önceki keyifsizlikle el ele tutuşturarak paçayı kurtardım. Boğazımdaki ağrının saatler geçtikçe artmasına aldırmadan evimi temizledim. Her yer toz olmuştu ve bu şekilde yaşamak gerçekten çok canımı sıkıyor. Bir keyifsiz olacağım varsa iki keyifsiz oluyorum. Dokunduğum her yer yapış yapışmış gibi geliyor, dışarı atmak istiyorum kendimi. Her yeri bir güzel sildim süpürdüm - dizlerim de bu yüzden acıyor. Nereyi temizlerken oluyor bilmiyorum ama bir yeri silerken ikidir kafamın tam tepesi kazık gibi cif oluyor. Kendimi de kırkladıktan sonra kalan son enerjimi yemek yapmak için kullandım. İki haftadır yemek de yapmak istemiyordu canım, her akşam başka bir çeşit makarna ya da omlet yaparak kurtarıyordum durumu. Bir akşam daha tavayı ortaya çıkarmam gerekirse çıldıracağım hissine kapıldım ve beş günlük hardallı tavuk pişirdim.
Çok pis rejime girdim çünkü mecbur kaldım! Görüntümün aynaya tam sığıp sığamayacağı konusunda kendimle iddiaya girmiş gibiydim. Ne var canım, diyorum kendi kendime. İncecik kadınlar, örneğin, hamile kalıyorlar ve sonra aldıkları kiloyu kısa sürede veriyorlar dişlerini azıcık sıkıp. Oyuncular birtakım roller için kilo alıyorlar, sonra, çekimler bitince veriyorlar hemencecik. Tamam, belki onların motivasyonları benimkinden daha fazla ve benim kadar çok düşünme hastası değiller o sıra; ama olsun, neticede şişmanladıkları için onların da canı sıkılıyor elbet. Hem herkesin birtakım sorunları var, ne kadar büyük olduklarını karşılaştırmanın gereği yok ki. Benim sorunlarım en kocaman diye tutturup popomun da en kocaman olmasını haklı çıkarabilirim. Çocukça bir sevinçle muzip muzip bakarak birkaç saniye boyunca bu haklılığın tadını çıkarırım. Sonra büyürüm, kendime gelirim ve artık hiçbir bahanem olmaksızın toparlanıp boğazımı tutmak zorunda olduğumu kavrarım!
Öyle yavaş yavaş şişmanladım ki durumun ciddiyetini zor idrak ettim. Pantolonlara hala girebiliyordum, tamam biraz daha zorlaşmıştı giyinmek ama yok canım, pantolon aynı pantolon işte. Fakat ne zaman ki pantolonumun düğmesinin zbonk diye patlayarak ileri atılmasına mani olamayacağımı fark ettim, o zaman yol ayrımına geldim. Ya çıkıp bendekilerin bir değil iki beden büyüklerinden alacak ve dolabımı tamamen yenileyecektim, ya da yemek yemekten vazgeçecektim. Ben de manyaklar gibi yemek yemekten vazgeçip insan gibi yemek yemeye çalışmaya karar verdim. Böylece, kendimden vazgeçmeyi reddetmiş oldum.
Günlerdir bir şeyler yazmak istiyordum ama hiç halim yoktu. Şimdi bir şeyler yazıyorum ama yazmak istediğim bu değildi; Ankara'da okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden, yeni dizilerimden, bir sürü köşe yazısından ve cumartesi pazar eklerinden falan söz edecektim oysa. Tanrım, gerçekten hasta oldum işte bakın boğazım ağrıyor, kafamı toplayıp yazamıyorum bir türlü.
Ben dizi seyretmeye gidiyorum o zaman!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder