24 Haziran 2012 Pazar

Cliché


Bir pazar sabahı yaşıyorum. Bu pazar sabahı simit ve gazete alan insanlardan biri de benim. Gazeteyi okumak için, simidi tamamını yemek için almış değilim. 

Yiyeceklerin hep tüketilmesi, gazetelerin hep okunması gerektiğini sanıyoruz; kahveler hep içilmeli, poğaçalar hep ısırılmalı. Oysa ben bu sabah sokaklarda koşarken güneşi başıma yemek suretiyle yaz mahmurluğuna tutulduğumdan burnum yaz kokularıyla ilgili ne var ne yoksa toplayıp beni çocukluğumun yazlarına, yazlığın seslerine itiverdi. 

Hiçbir planım yok. Birkaç gündür yoğun çalışmaktan bu pazar ne yapacağımı hiç düşünmemişim. Aniden yaz kokusu ile birlikte son günlerde pek rastlamadığım ya da dikkat etmediğim için unuttuğum bir rüzgar esiyor. Yaprakların hışırtılarını ve aralarında ne varsa dinlemek için kulaklıklarımı çıkarıyorum. Müzik saati bitti artık. Şehrin gürültüsünü maskelemek içindi müzik, ve şimdi şehirden kaçıyorum. 

Şimdiki zamanı kullanmayı bırakmak istiyorum, bunlar bu sabah daha evvelden oldu. Bu sabahın çok daha evvelinde keşfettiğim bir yer var, oraya gittim yine. Neresi olduğunu söylemeyeceğim çünkü her yer o kadar çok kalabalıklaşıyor ki kimseler oraya gelmesin, kimseler doluşmasın istiyorum. Çünkü ben buldum orayı, ben orada huzur buldum. Herkes kendi bulmalı huzurunu; ben güzel sıfatlarla bezeyip anlattığımda yalnız gidilmesi, görülmesi gereken yer olacak orası. Öyleyken daha çok gidilmeye, görülmeye başlanacak. "Şurada çok huzurlu bir yer varmış, hadi biz de gidelim"ciler huzuru çiğneyip tükürdükçe ben daha çok korkacak, şehir kalabalığının elimden bir şey daha aldığını görüp panikleyeceğim. 

Gelecek zamanı kullanmayı bırakmak istiyorum, bunlar henüz olmadı. Ben huzur bulduğum o yerde yine huzur bularak gezinirken bu sene çok dikkatimi çeken çiçekli ağaçlara baktım kafamı kaldırıp kaldırıp. Bu yaz ömrümde hiç görmediğim güzellikte güller görüyorum her yerde, topraktan fışkırıp apartman girişlerinin yuvarlak demirlerini süsleyenleri, sarısı, pembesi, kırmızısı, bordosu, turuncusu ile.   Gül ağacını şöyle birkaç dalı olan, üç beş kocaman şekilsiz gülünü genişçe açan ve kısa zamanda o ince yaprakların hemen çizgilendiği, döküldüğü bir ağaç sanırdım, hep öyleydi güller. Birkaç hafta önce dikkatimi çektiklerinde mahalleye daha önce olmayan güller ekildiğini düşündüm. Sonra baktım ki bütün sokaklara, Ankara'ya, her yerlere yeni güller ekilmiş olması lazım bunun için. Ama nasıl heyecanlanıyorum görseniz. Güllere bakıp bakıp gülüyor, acayip birtakım duygulara kapılıyorum. Oysaki gülün çok da sinir bir çiçek olduğunu düşünür, bir tek minik turuncu çardak güllerini severdim. Bu sene öyle değil. Benim önceden bildiklerim de gül değil. Bunlara gül demek ve geçmişte gördüğüm çiçeklere pek isim vermemek isterim. 

Bakın etrafa, bu sene çok, çok gül var. Güldür güldür yaprak yığınlarının içine onlarca, ellilerce gül yerleşmiş, top top oturmuşlar.

İşte bu sabah o nezih yolda ilerlerken böcek sesleri işittim. Birkaç balkondan çatal bıçak sesi işittim ki işittiğim aslında çatal bıçak sesi değil, onların tabaklara değerken çıkarttığı sesti ve bunu özellikle belirtmek isterim; çünkü hep çatal bıçak sesi diyoruz fakat çatalla bıçaktan öyle bir armoni almamız mümkün değil. Tabağın hakkını neden yiyoruz, orada en mühim rolü tabak oynuyor. Hem o tınıyla beraber bir aidiyet, aile, sevgi, dostluk hissiyatı da taşıyor ta apartmanın bir iki kat yukardaki balkonundan. 

Böcekler, tabağa değen çatal, yaprakların hışırtısı, rüzgarın kendisi.

Duştan sonra saçlarıma güneş kremi gibi kokan yaz spreyimden sıkıyorum. Sonra saçlarımı kurutmuyorum. İnce telli saçlarımın tepemde pek hacimsiz durması da hoşuma gidiyor. Her türlü hoşuma gidiyor. Üstelik tenim de misler gibi sabun kokuyor, yazın kollarımdan sabun kokusu yayılıyor, yayılır.

Duştan sonra saçlarıma güneş kremi gibi kokan yaz spreyimden sıktım. Sonra saçlarımı kurutmadım. 

Simit istedi canım, çünkü uzunca bir sabah vardı önümde. Dilediğim kadar uzun bir sabaha tüm bu huzur dolu kokularla başlamıştım ve haliyle simit koklamak istedim. Simit yemek değil; simit görmek, simit hissetmek, susam döküntülerine bulanmak, simitçi kadına bakmak, simitçinin bana bakması, simidi poşete koyup bana uzatması, benim ona parayı uzatmam, bir pazar sabahı anını ve pazar sabahı simit alma kavramını paylaşmamız. 

Simidin eşlikçisi gazete, gazete kokusu, gazeteyle simit kokusunun birbirine karışması esas. Yandaki büfeden bir gazete aldım ve hangi gazete olduğu pek de umurumda değildi. Okumaksa eğlenceli bir pazar eki olsun anca, dahasına elimi sürmeyeceğim. Aylardır gazete okumuyorum. Gazeteyi heyecanla, hevesle alıyorum; yaşasın, bir gazetem ve simidim var artık! Ondan sonrası umurumda değil! 

Eve geldim. Mis gibi kokuyor gazeteyle simit. Simit poşetin içinde nasıl güzel görünüyor. Poşet hışırtısıyla gazete kağıdı birbirine dokunuyor. Poşet dalgalandıkça simit susamı kokuyor ortalık. Kokan simit susamı mı sade. Ah o simit poşetiyle gazeteden neler yayılıyor içime. Yazlıkta sabah erkenden markete gidilir, ekmekle gazete alınır, kalmışsa muhakkak simit alınır. Hep birbirinin yanında kokar bunlar. O sıralarda güneş daha tam tepeye tırmanmamıştır ve daha turuncumsu bir rengi vardır, sabah rengi - ama doğma rengi, çok erken rengi de değil. Muhakkak bir esinti sesi, illaki çay kaşığıyla bardağının ve birbirine değen çatal tabağın sesi vardır. 

Ah hayır şimdi buldum. Sıkı durun. Çay bardağı ile çay tabağının birbirine değme sesi!

Çünkü pek şeker kullanılmaz bizim mahallede. Tabaklardan da pek ses çıkmaz yemek yerken. Ama çay tabağıyla çay bardağı birleştiğinde çıkar ya hani o tatlı ses. Yüzyılın keşfini yapmış gibi mutluyum şu an.

Simitten biraz yedim yemesine, güzeldi de. Fakat gazete üzerinde, poşette oturan simit kokusu öyle başka ki tadından. Tat daha alelade, gelip geçici bir simit tadı nihayetinde; oysa koku sürekli buram buram, her zerresinde başka duygu, başka anı. Hem geçmişten hem şimdiki zamandan bir şeyler karışıyor kokunun içine. Göz kapaklarımı ağırlaştırıyor böylesi güzel koku.

Bazen harıl harıl yiyoruz aynı tadı bulabilmek için. Kimi lokmalar kokular gibi tatmin etmez oysa. Kekin pişerken yaydığı koku öyle hoşuma gider ki tadı o hoşluğa yanaşamaz bile. Boşuna arandığım oldu keklerin içinde, sonra fark ettim ki güzel kokanı yemek gerekmiyor her zaman. Çilek kokusunu çok sevdim, ama ağzıma ne zaman çilek atsam geçti gitti o hoşluk. Mis kokan çileklerin tadı her zaman koktukları gibi olmadı.

Hem kokuyla yetinebilmek; illaki çiğnemeye geçmeden, sakince, hareketsizce koklamak bambaşka bir keyif veriyor bana. Her şeyi dişlerimle öğütüp yemek borusundan kaydırıp mideme atmak yordu beni. Benim olmaları, bende kalmaları için hepsini yemem gerektiğini sandım. Halbuki sağda solda durdukça, tüketilmedikçe mis gibi kokuyorlardı, ve meğer ben asıl o kokuyu seviyordum, koklamanın hafifliğini.

Gazeteyi okumadım. Ben bu pazar sabahı, bana hissettirebildikleri tüm güzellikleri yanı başımda toplamak için bir adet simit aldım poşette, bir de gazete.