24 Kasım 2008 Pazartesi

Benekli defterim az daha kurusun...


Ne heveslerle aldığım küçük not defterimi çıkardım çantamdan, ne heveslerle yazıyordum içine bir zamanlar aklıma gelenleri, sonradan buraya ağdalı ağdalı aktarabilmek için. Gelgelelim çoook zaman olmuş ve ben, aman tanrım, ne kadar çok değişmişim! Hayata bakış açım, yapmak istediklerim, hedeflerim nasıl farklılaşmış! Hava da soğuyor artık, en son hayal kurduğum zamanlar hep çimleri, manzarayı, Fransız Sokağı'nı, Asmalı Mescit'i, Bebek ve Ortaköy kahvaltılarını düşünüyordum; oysa şimdi bunları düşünmek bana.. iyi.. gelmiyor.. mu? Bilemiyorum. Bir şeyleri düşünmek için zamana ihtiyacım var, kahretsin! İstiyorum ki bir sabah uyanayım, zihnim bomboş. O gün yapmam gereken hiç ama hiçbir şey olmasın. Kahvaltı, gazete, kitap, film, alışveriş, sohbet olsun. Hatta vazgeçtim, zorunluluklar da olsun; ama zevkli, hiç olmazsa yapılabilir zorunlulukları da katabilirim bu ideal güne. Yorgunluk gelince hemen uyumak olsun, karın şişkinliği olmasın örneğin.


Bir de boş kalınca gelişen bu yeni hisler öldürüyor beni. Bir şeyin kafamda durması kadar sinirimi bozan bir durum yok galiba. Bu bahsettiğim ideal gün çok yakın değil mi, hani bayram geliyor ya, yatılacak uyunacak. Nerde? Ankara'da. Yirmi yıllık hayatımın odak noktasında, en büyük değişimden önceki perdenin oynandığı yerde. Değişim Ankara'da da yok muydu canım? Vardı, olmaz olur mu, ama ben "en büyük" değişim diyorsam, oraya zaten bir parça sünger çekmişimdir, süngerlemişimdir. Şimdi yeni değişimleri seviyorum; fakat istediğim gibi değişemiyorum, çalışıp çalışıp suyun yüzüne çıkamadığım için de suçlamaya dördüncü boyutu seçiyorum. Ne kadar yanlış bir düşman belirliyorum oysa, yenilmesi imkansız birini alt etmeye çalışıyorum.

Eskiye dönüp eskide dinlenmek yerine yeninin hakkını vermek istiyorum. Fotoğraflarla yana yakıla belgelediğim anıları belgelemeden de içime sindirebilmek için... "Ah, bu anı ölümsüzleştirmeliyim!.." aslında bu cümle zihin duvarlarımda şöyle yansımalarla sürüp gidiyor: "...çünkü çok kısa bir süre sonra bu ana dair zihnimde çok sisli bir görüntü kalacak, ağzımda bir tat bile kalmayacak üstelik! Daha uzun, ama daha da kısa süre içinde bütün bunlar bitmiş olacak ve ben bir köşede bunları hatırlayıp bir tebessüme kavuşmayı ümit ediyor olacağım. Ve üstüne üstlük onlar muhtemelen yine beraber, yine mutlu olacaklar; bense uzakta bir yerlerde her zaman olduğu gibi şimdi yine keşfedilmeyi bekleyeceğim. İyisi mi bir fotoğraf çekeyim ve tüm bunları da yapabildiğim kadar içime çekeyim..."

Peki insan ne kadar içine çekebilir? Koca boğazı, gemileri, köprüleri, rivayete göre Boğaz'ın iki yakası arasında en kısa mesafeyi oluşturan o dönemeçten akşamın en sevdiğim saatinde geçen arabaların farlarından çıkan ışıkları, bu mevsimde iyice bir kıymetlenen güneşli günleri ne kadar soluyabilirim, bu ciğerlerim ne kadarını yuttuktan sonra "Oh be, tamamdır, bir ömürlük anımız oldu!" diyebilir?

Yok, amacım bunları yazmak değil aslında. Amacım yine anlarımı anlatmak, bugünüm, dünüm, evvelsi günüm ve benekli defterimle fotoğraf makineme kaydettiğim daha nicesi. Belki yarın, öbürgün, öbürsügün ve daha nicesinde bir gün, ümitle yakın bir gün, düşmanımla savaşmakta biraz daha ustalaşır da hepsini hatırlamaya ... bulur, sonrasında vay neden yazdım da bilmemne araştırmasını yapmadım diye kendi kendimi ısırmam.

Yarının sosyal etkinlik günüm olması çerçevesinde güzel giyinip bir miktar hayat yemeyi planlıyorum. Güzel giyinmekten zevk aldığım, salına salına gezdiğim günleri pek özledim. Yarın bundan bir parça çalabilsem...


3 Ekim 2008 Cuma

Hüzün Kovan Kuşu*


Nostalji nostalji dedim de pek bir şey yapamadım. Burada bir tuhaf geçiyor zamanım. Dalıp dalıp gitmek istiyorum, onu bile beceremiyorum sanki. Bu yaz dinleneceğime iyice bir tuhaf oldum. Oof of, yaşlandım ben resmen! Kafamı toplamakta inanılmaz zorlanıyorum
, bir yandan da kendime gelmek için yazmamın şart olduğuna inanıyorum. Yazmazsam kafayı yiyecekmişim gibi geliyor. Biraz daha zamanım olsaydı keşke her şeyi yapabilmek için. Daha çok uyumak, daha çok düşünmek, daha çok güneşlenmek, daha çok düşünmek, daha çok okumak, daha çok düşünmek, düşünmek, düşünmek... Tüm koşulların düşünmeye elverişli olduğu bir yere gitmek. Pofuduk kıvamlı bir yüzeyde, sırtın şeklini alacak bir dayanakla, saçları yüze göze savurmayacak, bunaltmayacak, üşütmeyecek bir havada... Aslında biraz burdan söz ediyor gibiyim. Saçlarımı topladım, cırcırböceklerinin sesi baskın, kuytuda hafiflediğinden rahatsızlık vermeyen bir rüzgar var, sıcaklığı da alıyor böylece ne üşüyorsun ne terliyorsun. Cırcır böceklerinin sesini televizyon izleme adabı bulunmayan komşumuz Ali Bey'in televizyonu sabote ediyor tabii. Necla Teyze'nin evinden o kadar güzel yemek kokuları geliyor ki cumartesi akşamını bekleyemeyecek gibi hissediyorum, yemeğe davetliyiz de. Burda her sene olur bu yemekler. Bir komşumuzun evinde tüm komşular toplanırız, yer içer sohbet ederiz. Çoğunlukla yalnızca yeme içme kısmına katılır sonra sahile kaçarım, ama sanırım bu sene tamamına katılacağım. Yarın geceyi son gecem ilan etmek istiyorum. Yola çıkmadan önceki gece annemleri uykusuz bırakmaya niyetim yok. Ailemle kaldığım zaman boyunca zaten yine evin küçük kızı olup çıkıyorum. Eve giriş-çıkış saatleri falan bazen gerginlik yaratabiliyor. Sanırım günün birinde iyice yaşlanıp öyle gece gezmesiymiş eğlenmekmiş istemediğim zaman tam da annemlerin bu hesapları bıraktığı zamana rastlayacak. Boşa sürekli cebelleşmenin alemi yok yani. Zaten yaz tatili bitti bitiyor. Şunun şurasında ne kaldı ki... Bazen böyle dağlara taşlara haykırasım geliyor şu zaman birazcık dursun diye... Yorgun olmasaydım aslında bu zaman konusunu bugün açardım; ancak sanırım bu konuyu Ankara'da açacağım bir ara, zira bu konu beni depresyona itiyor. Hatta bütün yaz boyunca beni etkisine alan bozuk ruh halimin büyük bir yüzdesinin bu nedene ait olduğunu söylersem yanlış olmaz. 

Geçen hafta yazıma zınk diye son vermemin nedeni Eray ve Burak arkadaşlarımın cuma geleceklerini bildirip bir gün öncesinden burda bulunarak sürpriz yapmış olmaları ve akabinde ısrarla beni rakı masalarına çağırmalarıdır. Gittiğim de iyi oldu, zira iyiden iyiye saçmalamaya başlamıştım yazımda. Bana bile biraz zorlama gelmeye başlamıştı, başka bir okuyana nasıl gelir bilmiyorum. Annem, babamın yokluğunda evde öcüler ve hortlaklarla boğuştuğundan az oturup döndüm. Cuma gecesi sonunda ben de Eray'ın arabası ile Zeytindağ Plajı'na gidip İbrahim Tatlıses dinleme şerefine eriştim! Ertesi gün babacığım geldi, Adnan Menderes'ten onu almak üzere İzmir'e gittik annemle. Akşamında yine Dikili, bu sefer de Mert'in arabasına doluştuk ve çok araba gitmeyi planlamış olmamıza rağmen tek araba gittik. Pazar gecesi ise zottirik tabelamızın %99 olarak gösterdiği nemli havada, barda 3 tingirdek masa birleştirdik ve bütün gece oturduk mu diyeyim, yüzdük mü diyeyim artık. O geceki kalabalık hakikaten güzeldi, herkes bardaydı zira kumsala gitmek falan olası değildi, her taraf su içindeydi. Burda hayat güzel aslında, yapmamız gereken tek şey sağdan soldan konuşmak ve başka hiçbir şeyi dert etmeye gerek yok. Bendeki bağlanma problemi yavaş yavaş etkisini gösteriyor belki de. Bu gece çıkmadım, çünkü her gece her gece çıkmaktan artık sıkılıyor gibiyim. Yine de çıkmanın da bir güzelliği olduğunu biliyorum. Bu iki durumu da bir arada yaşamak ise çok tuhafıma gidiyor, acizleşiyorum. Bir yerlerde bir yanlışlık arıyorum. İşin doğrusu gözlerim yanıyor. O kadar yorgunum ki neyin nasıl olması gerektiğini, hatta bu bile çok saçma bir şey oldu, neyin nasıl olduğunu algılayamıyorum şimdi. Kafamdan yalnızca bir şeyler akıyor ve hızına yetişemediğimden bölük pörçük bir kısımları alıp tak diye buraya koyuyorum, o kadar.


Bugün Forum Bornova'ya gittik; çünkü hava çok kapalıydı. Önce annem "Aslında bugün tam İzmir havası..." dedi, birkaç dakika sonra aynı cümleyi babam söyledi annemden habersiz. İkisini de ayrı ayrı dinledikten sonra ben de gidelim madem, dedim. Hem hava kapalı, hem sular kesik, nemize gerek evde oturmak? Ben de blog yazarım, e-mail yazarım falan diye düşünüyordum ama artık başka zamanlar da yazarım. Şimdi yazıyorum örneğin, tabi şimdi mecburiyetten, haybeye yazıyorum, aslında harbiden yazsam başka olurdu. Forum Bornova'yı seviyorum. Geçen sene nasıl da güzeldi orda gezmek, bu seneki versiyon biraz alelacele oldu. Ben daha ikinci mağazada kabinde bir şeyler denerken annem "Hadi gidiyoruz!" diye tutturdu. Yine de ordan burdan bir şeyler kapıp torbalara doluşturdum. Sonrasında Alsancak yaptık tabii, bu sefer yalnızca çay içmek için, o bizim sokaktaki (artık adı neyse) Sir Winston Tea'ye oturduk. Yahu niye bu kadar yorgunum, giderken de dönerken de uyudum arabada. Hakikaten uykum var şimdi de, nasıl olacak böyle bilmiyorum. Burda şimdi sevdiğim şey huzur ve sakin hayat, kendimle başbaşa kalabilmek. Yalnızca iki gün sonra Ankara'ya dönüyor olacağız ve orda on günlük bir zamanım olacak ilk başta. O zaman kendimi daha çok dinleyebilmek, daha çok dinlenebilmek ve kendime dönebilmek istiyorum. Burda da hayat güzel, ama burda sanki ben kendimi tam yaşayamadım bu sene. Kendimi yaşayamadığım bir yaz tatili başlangıcının, bomboş bir stajın ardından bu duyguları hissediyor olmam normal sanırım. Sevgilimi ve arkadaşlarımı özledim, herkes burnumda tütüyor. Bir bağrıma basabilsem hepsini, sanırım sonunda ben de normale dönebileceğim.


*28 Ağustos 2008 - Perşembe


21 Ağustos 2008 - Perşembe

Bugün biraz nostalji yapmak istiyorum. Zaten nicedir istiyordum da bir türlü zaman bulamıyordum. Garip değil mi? Yani nasıl oluyor da zaman bulamıyordum acaba koskoca bir aydır? Bulamıyordum işte. Kendimi de pek bulamıyordum örneğin. Son bir ayda neler yaptığımı gerçekten bilmiyorum. Düğünden sonrası benim için inanılmaz bulanık sanırım, buraya gelişimize kadar. Haftasonu İstanbul planımı uyguladım (Sevgilimi koluma takarım, Bebek'te üç-beş tur atarım...); yalnız ne korkunç bir hava vardı İstanbul'da ve neden beklenen ziyaretler esnasında bu İstanbul efendinin havası böyle dönüverir hiç anlayamıyorum. Yağmur yağdı ve tesadüftür ki ben o gün bez ayakkabılarımı ve uzun bol kotumu giymiştim, ıslanan paçalarım ayakkabılarıma sürterek topukları bir güzel mavimsi iğrenç bir renge boyadı. Islanmamak için siper ettiğimiz hırkamı giyemediğimden don-dum. Küçük Beyoğlu'nda bu sefer çalan müzikler o kadar vasattı ki geçen geldiğimde aldığım tadı bulamadım. Zaten bu müzik konusunda gitgide tırlak bir hal aldığımı sezinliyorum; zira bana hitap etmeyen bir kapı gıcırtısı bile duysam ellerimi yumruk yapıp kapıyı aramaya koyulabilirim. Yine de ortak bir rahatsızlıktı orda duyduğumuz. KB'yi sevmemizin nedenlerinden biri de Taksim'de rastlamanın zor olduğu şekilde müzik çalıyor olmasıydı, yani kulağı turmalamayan, sohbet etmemize izin veren ve geniş bir yelpazeyi kapsayan. Bu sefer öyle mi; nasıl sert müzikler allahım böyle gitarlar bir yandan bateriler öbür yandan adamın sesi tam tavandan sanki adamın cüssesi (hatta ciğerleri) tavanın kendisiymiş gibi bir böğürtüler. Bu sıralarda havadaki nem oranı ben diyim yüzde elli siz diyin yüzde yüz; havayı solumuyor adeta içiyorum. Dolayısıyla havadaki sigara dumanını da hatır hutur yemeye koyuldum ki bir ara artık "Dayanamıyoruuuuum!!!" diye bağırıp temiz havanın yoğunlaştığı bir yere kaçasım geldi. Tüm bunları bir kenara bırakıp biraz keyiflenmek için içkileri ardı ardına devirmem, sarhoş olmam ve bir büfeden otuz gram (30g) badem istemem de bu geceye rastlar. Devamında da Beyoğlu çikolatası, dilli kaşarlı tost, ıslak hamburger (x2), bademli Magnum, pilav ve ekmek tatlısı (ki kendisi ekmek kadayıfının kaymak içe sokulmuş halidir) götürmüşlüğüm vardır, tabii farkında olmadan. Bekle bekle gelmeyen içli köftemi yiyemeyişime şaşmamalı mı yoksa o kadar yemiş bunu neden bırakmış, diye biraz şaşmalı mı, takdirinize bırakıyorum...

Döndükten bir hafta sonra yine Siemens ve bir hafta daha geçirdim. Son haftamı her öğlen kaçarak tükettim, Hüs sağolsun her akşam benim bilgisayarımı çıkmadan önce kaldırdı böylece üstteki arkadaşlar benim yokluğumun farkına varmadılar. İzin istemeye gelince mırın kırın ediyorlar (zira ben öğleden sonra izin alırsam şirket iflasa sürüklenebilir, öylesine önemli bir elemanım); fakat böyle tüyünce anlamıyorlar bile. Son günümde aslında hayalini kurduğum şey güzel bir veda yemeği ya da benzeri bir organizasyonun gerçekleşmesiydi; ama kaçıp gitmem öylesine gerekiyordu ki yemekten önce herkesi şöyle bir öpüp koşa koşa arabama bindim. Böylece staj defterini de bu yaz için kapatmış oldum. Aslında Siemens'e bir daha uğramam gerekecek; çünkü staj sicil formumu mühürlemeden yollamışlar Boğaziçi'ne! Daha önce hiç mi doldurmamışlar bu formu, aklım almıyor. Yine de her şey beklenir diyorum tecrübeme dayanarak. Bir ara tekrar uğrayıp formu mühürletmem ya da yeni bir form doldurtmam gerekecek, zaten staj defterimi de onaylatmamıştım. Sabah uykulu uykulu "Leyla Teyze" diye hitap edip sonra hemen "Ayy teyze dedim yaa çok pardoooaan!.." diye hatamı düzeltmeye çalıştığım Leyla Abla sağolsun, böyle işte bir sürü şeyi unutuyorum zaman zaman.

Stajın bitiminden bir hafta sonra Çandarlı'ya gitmek için yola çıktık. O bir haftalık arada biraz alışveriş yaptım, tatile götürmem gereken bazı yedek kremler, makyaj malzemeleri, yeni sezondan çıkar çıkmaz bitmesi muhtemel görünen güzellikler falan. Bu sonbaharın modasını biraz algılama şansım oldu; yüksek topuklu bağcıklı ayakkabılar, rugan ceketler, biraz eskileri andıran nostaljik görünümlü giysiler. Ben herhalde bu bahar mevsimlerinin adamıyım. Koyu renkler, kazaklar, ceketler dendi mi hepsini üstüme alasım geliyor. Ozan'a söylemiştim bir defa, kışın giydiklerimiz sanki daha bir kişilikli, daha tok, diye; sonra vazgeçmiştim sanırım bu teorimden, aslında yazın giydiklerimiz de gayet kişilikli diye düşünmüştüm. İşte yazın kış, kışın da yaz daha makbul oluyor; şimdi yazın ortasındayız (hatta bitimindeyiz) ve ben kış giysilerinden söz ediyorum; çünkü yeni olan onlar. Demek yeniyi seven bir yanım var, bunu görmek hoşuma gitti şimdi:) O bir hafta içerisinde bir de o sıralar geçici olarak Bilkent'te çalışan ve sanırım şu anda Berkeley'de bulunan ama aslen İsviçre'de EPFL'de profesör olan Emre Telatar'la temelde gelecekte yönelebileceğim alanları, mezuniyetten sonra yapabileceklerimi, kimin mezuniyetten sonra neler yaptığını ve ne kadar kazandığını içeren bir görüşmem oldu. Son derece verimli bir görüşmeydi sanırım, şimdi değerlendirmesini tekrar yapıyorum da aslında hayatı inanılmaz bir şekilde akışına bırakmam gerekiyor ve bu süreçte yalnızca kendimi geliştirmem yetecek, gerisini o akış zaten hallediyor. Bilkent'e girmek, ordan Boğaziçi'ne transfer olmak, acayip duygusal çalkantılar sonucunda şimdi olduğum insan halini almak, bunları asla tahmin edemezdim. Bölüme ilk girdiğimde nefret ediyordum, o kadar ki babam bu nefretle okuyamayıp lise mezunu olacağımı falan söylüyordu; oysa şimdi bölümü de seviyorum, yeni bir takım arayışlara giriyorum. Kafam öyle karman çorman oldu, ben o kadar çok şey düşündüm ki sonunda kendime dur demenin zamanı geldi, anladım; zira düşün düşün işin içinden çıkamıyorsun, neticede geleceği ne kadar planlayabilirsin ki? Ben şimdiden iş başvurularımı hangi şirketlere yapabileceğimi planlamaya kalkışırsam kitlenir kalırım tabii... Onun için bugün biraz dank etti, gördüm ki ancak ve ancak rahatlarsam bu iş olur, yoksa ben her geçen gün biraz daha seyiren, böyle cins bir insan olup çıkıveririm.

Şimdi on yedi senedir her yaz olduğum gibi Çandarlı'dayım, Necla Teyzeler'in evinden sürekli bir çay karıştırma sesi(!) geliyor, Suna Teyzeler'in ordan da arada bir o tahtalar birbirine vurduğunda çıkan ses geliyor, buranın her daim esen rüzgarının sesi de var tabii, biraz sinek böcek sesi var, annem uyandı şimdi, onun buzdolabını açma ve akabinde yanıma gelme sesi var. Bu sene geldiğimizde ev sanki her sene olduğundan daha bir pırıl pırıldı, Seher Teyze sağolsun, kapıyı açıp yaşadığımız kabusu yaşatmıyor bizlere son birkaç yıldır. Sanırım bu senenin farkı Seher Teyze tam cumartesi günü evi temizlediğinden hemen girilip oturulabilir vaziyette bırakmıştı evi, panjurlar falan hep açıktı. Bir de belki maaile gelebildiğimizdendir, geçen yıl babam gelememişti örneğin, anca son 2-3 günümüze yetişebilmişti. Annem bulaşıkları yıkadı, ben kuruladım, babam alışverişi yaptı, ben bavulları yerleştirdim, derken bir de baktık ki yerleşivermişiz. Ertesi gün de arabaya atladığımız gibi Balçova'ya gittik, benim yatak odamı, annemlerin yatağını ve bahçe mobilyalarımızı ısmarladık, ben odama abajur, lamba, saat, kilim vs. bir sürü şey satın aldım, iki tane de poster aldım ikisi de birbirinden şahane, küçük kanepem için yeni döşemeler bulmaktansa yine Tepe'de gördüğümüz renkli yastıkların uyacağını akıl ettim, bu keşfimle beraber bahçe sandalyelerine de yastıklar aldık ve bütün arabayı doldurup döndük (odamın dönüşümü sağda). Ha, dönmeden önce her zaman yaptığımız gibi Alsancak'ta bir yemek yemeyi de ihmal etmedik.

O gece Öznur'la iki yıl aradan sonra kavuştuk, derhal Tekel'e gidip bir şişe şarap almaya niyetlendik. En pahalı şarabın 8YTL olduğu bayiimizde 5 liralık şarapların tadını kafamızda canlandırmaya teşebbüs bile etmeden, pahalı(!) şarabımızı alıp iskeleye oturduk. Daha sonradan da tecrübe ettiğim üzere bu şarabın bu kadar ucuz olmasının nedeni tadının korkunç olması değil (zira içilebiliyor) alkolünün yok denecek kadar az olması. Yarım şişeyle hiçbir kıvama gelmediğim gibi o geceden bir hafta sonra da bir şişeyle hiçbir kıvama gelememiş olmam bunun açık göstergesi sanırım. Şarabın adını maalesef hatırlamıyorum, üzüm suyu içmek isteyenlere bir tavsiye olurdu, bir ara uğrar alırım. Neyse zaten bizimkisi azcık keyif olsun işte, konuştuk da konuştuk. Ee, kolay mı iki yıldır görüşmemişiz, hem de en canalıcı olayların patlak verdiği sıra ayrı düşmüşüz, ondan sonra ikimizin hayatında neler oldu, köprülerin altından neler aktı, hiç haberimiz yok... Şarap bitince doğru bara gittik. Bar dediğim bar olsa içim yanmaz, eskiden çok salaş ve döküntüydü; ama hiç olmazsa "çok salaş ve döküntü" bir havası vardı, şimdi ise son derece basit ve havasız bir çardağımsı mı diyim, oturak mı diyim, ne söylesem boş, öylesine bir yer işte. Orada şarabın kadehi 5 liraydı bak, işler değişiyor; fakat tabii ben bunu o zamanlar idrak edemediğimden bir üç kadeh de orda içiverdim. Çok güzel bir geceydi, senelerdir tanıyageldiğim bir sürü arkadaşım oradaydı, tutturulması zor bir kalabalık vardı yani. Bu arada aralıklarla aldığım şaraplar da iyi geliyordu; işte içkinin iyi ve salak yanı da bu: bütün muhabbetler ilgi çekici gelmeye başlıyor bir anda, konuşulan her konu acayip önemli oluyor, devamlı bir gülümseme, sonra bir anda bir duygusallaşma ağlama halleri ve hemencecik tekrar gülme halleri, taşkınlıklar, kalkıp dans edip sonra küt diye yere yapışmaya varabilecek cesaretli (aslında gülünç) hareketler, herkesin kafası çalışıyor, herkesi seviyorum!.. Böyle gecelerin sabahında ise hep kendimi suçlu hissederim, sanki birileri bana kızgınmış gibi gelir, nedendir bilmem. Belki de ben kendime kızdığımdandır, neticede normalde hissetmediğim pek çok şeyi hissettiğimden sanki başka bir kişiliğe bürünmüş gibi oluyorum ve bir gece önceki insanı çok da iyi tanımadığıma kızıyorum? Bir de beraber içtiğin insanların kim olduğuna da bağlı, örneğin o gece en yakın arkadaşlarımla birlikte içmediğimden sabahında onların hakkımda ne düşündüklerini farkında olmadan merak ediyor olmalıyım. Onların beni saçma sapan bir gözle görmeleri değil, buna değer olup olmamaları önemli olan ve çok iyi tanımadığımdan bunun cevabını da bilmiyorum. Bir de -aslında en önemlisi- uyku sorunu var, ertesi gün yapacak hiçbir şey olmamalı ve mümkünse çıt çıkmamalı ki uykumu iyi alıp kalkabileyim. Halbuki burda annem ve babam var, sabah kalktıklarında konuşmaya, dolaşmaya başlıyorlar ve ben en ufak bir tık duysam uyanıyorum, bir daha da uyuyamıyorum; çünkü bizim evde zaten öyle öğlenlere kadar uyumak makbul değildir. Hem onlara karşı bir de ayık olma sorumluluğu var, benim çalkantılı ergenlikten ileri gelen bir sorumluluk bu. Dolayısıyla bir tuhaf oluyor işte, neyse ki her şey birkaç saat sonra normale dönüyor.

Pazardan sonra cumaya kadar günlerimiz son derece sıkıcı, itiraf edeyim biraz da hayal kırıklığıyla geçti. Hayal kırıklığının nedenini biraz daha içlendiğimde yazıyor olacağım ki o da bu yazı içinde olacak, biraz beklemek istiyorum şimdilik ki karışmasın işler, zira hayal kırıklığım daha büyük bir konuya bağlı, yani nostaljiyle ilgili. Lafı nasıl uzatıyorum; taa yazının başında niyetimin nostalji olduğuna değindim ve henüz başlayamadım, belki bugün sıkılıp başlayamayacağım bile! Neyse canım alan benim değil mi, istediğim gibi yazarım. Sıkıldım işte, güneşe çıkmamak zorunda olup boş şemsiye bulamamaktan sıkıldım, orama burama kumlar yapışmasından, ellerimin ayaklarımın kumlar yüzünden sertleşip pislenmesinden sıkıldım, akşamları nemden yapış yupuş olmaktan sıkıldım. Bunlardan bu kadar neden sıkıldım; çünkü insanların muhabbetlerinden sıkıldım aslında; yalan gibi gelen söylemlerden, içkisiz çekilmeyen kimselerden, neyi savunduğu belli olmayan boş konuşmacıklardan ve konuşmacıların kendilerinden sıkıldım, o yüzden her gün kendimi yaşlı ve bıkkın hissettim. Cuma gecesi yeni bir kanla beraber hiç olmazsa canlandık ve Dikili'ye, Baby Beach'e gittik. Buraları sevdiğimden midir bilmiyorum ama ses düzeni haricinde gayet de güzel bir kulüp bu Baby Beach, girişi ucuz, içersi de ucuz; ama son derece eğlenceli ve dekoru da müziği de güzel. Böyle olunca biz de epey eğlendik, bir de baktım ki ben yine herkesi pek bir seviyorum, sevgilimi de çok seviyorum, zaten kendisini bol bol arayıp taciz etme fırsatım oldu sevgi topaklığımdan ötürü. Gecenin sonunda bir de Çandarlı yaptık, sonra iskele yaptık, ne bileyim park yaptık böyle kasaba köy derken sonunda ev. Ertesi günü daha bir sakin geçirdik haliyle. Sürpriz bir arkadaşım geldi, adı gibi kendisi de inanılmaz Mutlu, onun enerjisinden yararlandık neyse ki, oturup bol bol sohbet ettik. Öznur'un son gecesinin devamında da sahile inip arkadaşlarla "vampir" oynadık, ben ilk defa oynadım, pek de sevmedim. Yahu hakikaten bazı şeylerden keyif almak için içki mi içmek lazım nedir, yazının başından beri içki diyip duruyorum niyeyse, halbuki öyle içen bir insan da değilim yani! Bir sonraki gün de babacığımı Mavişehir'e bıraktık Havaş'a. Babamın binmesiyle kalktı otobüs, nasıl bir ucu ucuna yetişmeydi anlatamam; resmen nefeslerimizi tuttuk. Efendim mutfakçımız geldi onunla mutfağımızı görüştük tartıştık, mutfağı da yeniliyoruz. Sonra sahile gittim, anladım ki ben hakikaten kızlarla çok iyi anlaşamıyorum. Erkekler ne düzeyde olurlarsa olsunlar, niyetleri arkadaşlık olduktan sonra, anlamsız bile konuşsalar, sadece durup dururken futbol tezahüratı bile yapsalar öyle sıkmıyor, zaman geçiyor yani ıkınıp sıkınmadan. Pazar akşamından nasıl söz edeyim, saatlerce sohbet muhabbet işte, pek çok kimsenin gitme gecesiydi, benim de annecikle biraz başbaşa kalma ve dinlenme zamanımın başlangıcı. Dört gündür bunu yapmaya çalışıyorum, pek de dinlenemedim sağa sola koşturmaktan, evin işi hiç bitmiyor. Bir gün ustalar geliyor köpükleri yapıştırmaya, ertesi gün biz ustalara koşuyoruz. Dün de bir komşumuz bütün mahalleyi bizim "Kırkahvesi"ne davet etti, etmez olaydı. Bu davetlerde sevilmeyecek bir yan yok, gayet de keyifli olabiliyor; ancak dün akşamki grup tam bana hitap etmiyordu, hepsi en yakın komşularımız değildi. En önemlisi, gazinomuzda o akşam "canlı müzik eşliğinde eğlence" yapılmaktaydı ki bu dediğim piyanist-şantör kılıklı bir adamın önüne koyduğu org bozması aletle tempo tutarak tüm şarkıları aynı fon müziği eşliğinde şiddeti kim bilir kaç desibel hoparlörlerden rezil rüsva sesi aracılığıyla bize ulaştırdığı türde bir eğlenmemecedir. Ses o kadar fazla oluyor ki yanındakini duyman olanaksız, haliyle bütün masa sustu ve biz dün gece o şahane müziğin tadını çıkarma şansına eriştik. Bir de sonuna doğru etrafta koşturmaya başlayan çocukların bağırışları falan böyle nasıl diyeyim, ne desem terbiyeli bir şekilde ifade edemeyeceğim duygularımı. Hele hele annemin o çocukları tuhaf sesler çıkararak sevmesi... Yerimde kasıldıkça kasıldım, kasıldıkça kasıldım... Eve gelince de kendimi tutamadım, ağladım biraz, "Büyümek istemiyorum..." diye ağladım...

Zormuş gerçekten büyümek, bu sene sanki burda bunu çok daha iyi anladım. Eskilere gidip duruyorum sürekli, zaten bende hep vardı bu eskilere gitme mevzusu. Benim kadar nostalji yapmaya, geçmişi koklamaya hevesli biri var mıdır bilmiyorum. Koklamak sözcüğünü de edebiyat olsun diye kullanmadım, aslında geçmişi yalnızca düşünmüyorum, gerçekten bazen minicik bir koku, ya da çok küçük bir dokunuş, hatta dokunuş bile denemez, anlık bir temas beni iliklerime kadar sarsıp geçmişin öyle kuytu yerlerine götürüveriyor ki zamanın akışı karşısında titreyerek kalakalıyorum. Güleyim mi ağlayayım mı bilmemiyorum böyle zamanlarda. Madem şimdi burdayım, buranın nostaljisini yapmaya çalışacağım ilk önce ve aklıma neresi, ne zaman geliyorsa oraya gideceğim. Keşke Kiki yanımda olsaydı (eski komik günlüklerimden birisi olur) çünkü sanıyorum onun içine en az iki sezon Çandarlı anısı sığdırmıştım. Öznur'dan aldığım mektuplar da burda olsa hiç fena olmazdı aslında; ama Ankara'da hepsi, neyse ki yitik değiller. Buranın özlemi iki sene öncesine kadar yalnızca buranın kendisine ve sokağımızdaki insanlara ilişkindi, öyle olmadığını bir şekilde ispat etmeye kalkarsa biri, kendimi savunamam; tabii ki duygusallıklarım çok olmuştur, ama onlar çocukça duygusallıklardı, güçlü değillerdi. Buranın havasını koklamak, rüzgarını hissetmek asıl cezbedici olandı. Öznur'la öğlen civarı denize giderdik, direğin karşısından denize girerdik. İlla ki direğin karşısından olacak efendim, yoksa diğer yerlerde yosun olur bir şey olur, aman aman. Öğleden sonra 14:00 gibi denizden dönerdik, hatta daha bile erken ve akşamüzerine kadar dizi, dizi, dizi. O zamanlar şimdiki gibi abuk subuk Türk dizileri yerine yine abuk subuk pembe diziler vardı, devamlı onları izlerdim. Hiç olmazsa bir gömlek üstte gelirlerdi bana o diziler bizimkilerden, hala da öyle gelirler. Bütün hayatımın dizi olduğu zamanları gerçekten özlüyorum şimdi, zira diziler artık hiç keyif vermiyor. Lisedeyken pazar günleri annemi odama sokmazdım diyebilirim. Ne zaman gelse susturup "Şşş! Dizim var anneaaaa!" diye böğürürdüm. O yaşta biraz böğürme oluyor tabi en delikanlı çağımda olduğumdan. Biraz dizi izlemeye çalıştım burda, keyif de aldım aslında cnbc-e'deki dizilerden. Uzun zamandır vermiyorlardı galiba, According to Jim'i tekrar vermeye başladılar, hoşuma gitti; sonra The King of Queeens'i izliyorum arada. Ashley'le "friday night ritual"larımıza dahil olan polisiye diziler (Without a Trace, Cold Case, CSI: NY) bazen, özellikle bu birkaç gecedir kimse yok diye evde olduğumdan. Tabii bir Seinfeld yayınlansa herhalde ekrana yapışırım. Böyle söylüyorum da sonra geçmişten gelen bir şeyi yapmayı denediğimde zırt diye kalıveriyorum, çünkü eski tadın zerresini alamıyorum. Örneğin geçenlerde Öznur'la bir lahmacun yiyelim dedik. İlk başta tadı güzel geldi, hakkını vereyim hakikaten güzeldi; ama sonra inanılmaz ağır geldi, ayrıca kokusu da ellerimden yüzümden bir türlü çıkmak bilmedi. Eskiden bu tür şeyleri hiç düşünmüyordum; yok kokusu kalmış, yok mideme oturmuş, hiç de böyle şeyler olmuyordu üstelik her öğlen ikişer tane götürüyorduk. Bir pide yerken eski tadı alabilmeyi, bir Pizza Hut'a gidip sınırsız pizzadan keyif alabilmeyi çok isterdim. Yine geçenlerde Pizza Hut'tan eskiden en sevdiğim pizzayı yiyeyim dedim de herhalde bir daha ağzıma koymam, zira pizzadan başka her şeye benziyordu tadı. Hayır ben mi değişiyorum yoksa lahmacunlar daha pis, pizzalar daha makine yağlı mı oluyor gitgide?

Buraya geldiğimiz gün her sene olduğu gibi Fıkırdak Kurbağa'yı fıkırdattık. Efendim bu Fıkırdak Kurbağa Bey'in Ördek, Tavşan ve Fare isminde üç arkadaşı var ve bunlar saklambaç oynamayı pek seviyorlar. Yalnız Kurbağa, ebenin yaptığı herhangi bir komiklik karşısında dayanamayıp fıkırdadığından bir türlü oyunu kazanamıyor. Tan bu fıkırdama anlarına yönelik kitabın içinde, cümlenin sonuna basılmış minik bir kurbağa resmi var, bizimkinin vesikalığı diyelim. Kitabın başında da o resim görüldüğünde düğmeye basılarak "Fıkırdak Kurbağa'nın fıkırdatılması" öngörülüyor ve biz de aynen bunu yapıyoruz. Masalın sonunda Ördek ebe, Fare ve Tavşan'ı buluyor; ancak Kurbağa yok! Yapmadıkları komiklik kalmıyor üçünün birden, sonunda Kurbağa'yı buluyorlar, ama göremiyorlar; çünkü göle girmiş ve etrafında bir sürü kurbağa varken Fıkırdak olanı seçemiyorlar. Yaa, Kurbağa da kazanıyor işte böyle... Peki bu kitabın pili bunca senedir nasıl bitmiyor?!

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Son 11 Gün!


Cuma geceyarısı hissettiklerimin ağırlığı sabaha sanki daha da büyümüş vaziyette gittim ofise. Geç uyandım, kahvaltı yapmadım ve
ben odamı top-la-ma-dım! Odamı toplamadan evden çıkmışsam demektir ki fena bir durum var, ya çok acil bir şey ya da ben hiç ama hi
ç iyi değilim! Cahit'in masasına oturdum (geçen hafta her gün yaptığım gibi, Cahit Viyana'da olduğundan), Simla Hanım'ın odasına bir göz attım yerinde mi diye, saat 10:00 gibi yanına gidip istifamı (!) basmayı tasarladım. Bu sırada şirkette sanki daha önce 20 gün geçirmiş olan ben değildim zira her saniye o kadar zor geçiyordu ki daha önce ne şekilde, ne yaparak dakikaları tüketebildiğime şaşırıyordum - aslında hiçbir şeye şaşırmıyordum, sinirden pek şaşıracak durumda değildim. Simla Hanım 09:30 dolaylarında bir yerlere kayboldu ve öğle tatiline kadar da gelmedi. Geçen sürede duyduğum her sese, yapılan her harekete feci şekilde sinir oldum; cinliyim ben kardeşim ya, ben ekrana bakarken bana yanaşmasanız ölür müsünüz?! Ne yapalım ben de böyleyim işte, herkesin bir takım tuhaf yanları yok mu?

Simla Hanım'ı beklerken Seda geldi bir ara, sizinle hiç ilgilenemiyorum dedi (beni ve diğer stajyer arkadaşım Kaan'ı kast ediyor), ben de bunun üzerine önemi yok, diye karşılık verdim. Kız elinden geleni yaptı bugüne kadar, bizimle ilgilenme gibi bir sorumluluğu olmadığı halde uğraştı, canımız sıkılmasın diye heyecanlandırmaya bile çalıştı bizi kendince. Aklımdan geçenleri, ne kadar sıkıldığımızı yineledim ona, sonra Hande'nin ölümünün ardından beş haftadır evde de yüzümüzün gülmediğini söyledim, haftasonlarımı anlattım. İşte diyordum ya herkesin bir ölüsü varmış, Seda da anladı beni, hem de öyle bir anladı ki bu durumdaki tek insan olduğumu sanıyordum, kurtuldum.

Burada ölüm üzerine bir değerlendirme yapmak istedim. Sanırım ölümle bu denli yakın olmamıştım bu zamana kadar. Benjamin ve Zeytin'le başlamıştı ölmek. Anneannemi ya da dedemi kaybetmek bu denli çarpıcı olmamıştı. Onlar da öldüler, peki neden onların ardından bu denli mutsuz, böyle kasvetli, böyle çaresiz kalmadık? Bir şekilde bekleniyordu değil mi, ikisinin ardından da durup mantıklıca düşünmeye çalışmış, sonsuza kadar yaşamayacaklardı ya, elbet bugün gelecekti, demiş, rahatlamıştım. Anneannemin ölümünün ardından biraz korkmuştum hatta, geceleri tek başıma uyumak zor gelmişti biraz. Yakın değildik aslında, Yozgat'ta sağa yatık eski bir apartmanda yaşadığından fazla görüşemiyorduk. Ben çok küçükken bana devamlı kartlar gönderirdi, üstünde ördek olur, çiçek olur, hasır şapkalı örgülü kız fotoğrafları falan olur, ne bileyim işte bana sevgisini böyle postayla yollar dururdu, ben de posta kutusunu açıp da bir arkadaşımdan mektup yerine anneannemden kartlar görünce sinir olurdum (amma kıymet bilirmişim). Anlayamamıştım işte o sevginin nasıl bir şey olduğunu. Başka da pek bir şey hatırlamam anneanneme dair, beş vakit namazını kılardı, ben de onun yanında yere bir örtü serer, eğil-doğrul taklit ederdim. Cevizli sucuğun yalnız Yozgat'ta olan bir şey olduğunu ve sadece anneannemle beraber bize gelebildiğini sanırdım. Anneannemi bizden farklı bulurdum, bizim anlayışımızla pek bağdaşmadığını düşünürdüm, o yüzden de ona yaklaşmayı reddetmiştim içten içe. O yaşta bu gözlemleri yapıp böyle kararları nasıl vermişim bilmem; ama bazı doğru kanılara vardığımı da söyleyebilirim. O zamanlar nasıldı bilmiyorum ama şimdi seviyorum anneannemi, geçmişte sevgimi gösteremediğime de pişman değilim, çocuktum.

İki yaşlı insan verdik toprağa, ikisinin ardından da çocuklarının yanaklarından dökülen birkaç damla gözyaşına şahit oldum, ben de epey gözyaşı akıttım. İlginçtir, anneannemin ölümünden sonra okula gittiğimde gürültüye, konuşmalara dayanamamış, öğlen babama telefon edip eve gelmiştim. Ölüm sözkonusu oldu mu seslere tahammül edemeyişim daha o zaman ortaya çıkmış demek ki. Ben arkalarından ağlamak için biraz düşündüm aslında, onları düşündüm, yüzlerini düşündüm, ailem için yaptıkları özverileri düşündüm. Dedem için ağlamadım da, dedemin ardında kalan babam için ağladım; bu dünyada en çok sevdiğim ve saygı duyduğum insan, canı gibi sevdiği birini yitirmişti işte, ilk defa masum masum ağlayıvermişti babam, benim içimi de bu acıtmıştı.(Bu yazıları dakka başı otomatik kaydetme işine de bayıldım, laptopun devamlı fişi mişi çıkıyor, neyse ki yazdıklarımdan olmuyorum.)

Kim oluyordu, nasıl bir şey olduyordu peki bu ölüm, işte onu tam olarak idrak edememiştim. Kısa bir süre öncesine kadar ömrümde yalnız bir defa cenazeye katılmıştım, o da nispeten küçük bir cenazeydi, olaysızdı; üzüntülüydü ama kasvetli denemezdi. Herkeste geride kalmanın hüznü, yaşamın kanunlarına duyulan saygı vardı. Bir de şimdiki cenazeye bakıyorum, ben bile kendimi kaybetmiştim bir noktada, bir anda koyvermiştim bütün isimsiz hislerimi avluya, o zaman acıyı olması gerektiği gibi yaşadım sanmıştım, belki de yaşamıştım, bilemiyorum ki!.. Bir film gibi olmuştu, çocukça bir şey yüzünden çıkmıştı benim acım ortaya. Yemeni istenince şalımı esirgediğimi hissetmiş, sonra kendime, bencilliğime lanet ede ede ezilmiştim.

Beş haftayı geçti. Seda'nın da dediği gibi, bana ölümü bu kasvet yaşatıyor. Hayır, daha doğrusu bana bu ölümü bu kasvet yaşatıyor. Bu ölümün ardında kalanlar bana acı çektiriyor. Bunun neden böyle olduğunu anlamıyordum, anlamadığım için de ölümü anlamadığımı düşünüyordum. Ben olayı tam kavrayamadım, diyordum kendi kendime. Benim gibi düşünen biri daha varmış meğer. Herkes farklı yaşıyor ölümü, herkesin tepkisi bambaşka oluyor; kimi ağlıyor, kimi kendini kaybediyor, kimi susuyor. Bizim gibi yaşayanlar ise hayatı devam ettirirken acıyı uzun zaman dilimlerine yayıyor. Seda'yı bu yüzden kendime yakın gördüm işte, bu denli özel bir konuda akılcı davranabildiği için, benim hissettiklerimi kendi de yaşadığı için, beni anlayabildiği için. Burada anlatamadım gerçi; ama ölüm böyle bir şeymiş. Geride kalanlara baktığımda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını görüyorum ve işte o an idrak ediyorum ne olduğunu. Her şey fazlasıyla çabuk oluyor. Benim içinse bu çabukluk biraz anlamsız kaçıyor. Ben bu tecrübeyi de bir değişik yaşıyorum sanırım. Emin olmama gerek yok yalnız, ikinci bir tecrübe istemiyorum, her şey havada kalsın.

Cuma o sinir içinde mavi koridorları bir aşağı bir yukarı gezerken sonunda Simla Hanım çıktı toplantıdan, derdimi anlatmaya çalıştım ama ne hikmetse bir türlü tam anlatamadım. Bir şekilde olması gerekenden farklı seyrediyordu konuşma; benim sıkıntımı dile getirmem ve stajımı bitirmeyi talep etmem, Simla Hanım'ın da beni anlayarak bana bu hakkı tanıması gerekiyordu; ancak sonuçta pazartesi günü iş alacağımıza güvenerek odadan çıkmam gerekti. Sonra Onur Bey'den cuma öğleden sonrası için "İşim var" tarzında bir bahaneyle izin alıp eve geldim, hala çok sinirliydim; çünkü özgür değildim, kutlama yapacak durumum yoktu, hala oraya bağlıydım ve önümüzdeki iki hafta da bağlı kalacak gibi görünüyordum, bu düşünce beni çok ama çok kötü etkiliyordu, pek kimse de farkına varamıyordu. Sorun zaten bu, pek kimsenin farkında olamayışı, herkes uzakta.

Eve geldim, sakin olmam gerekiyordu, biraz olsun anı yaşamam gerekiyordu. Kahvaltımı yaptım sonunda, piyano çaldım aylardan beri ilk kez, ne kadar hafifledim, nasıl zevk aldım. İnanılmaz güzel bir kazan buharda sebze pişirdim ve içinde sevdiğim sebzelerin hiçbiri eksik değildi, bundan da acayip keyif aldım. 17:00'ye doğru evden çıktım, itiraf ediyorum bekledim bekledim ama gelmeyince otobüs yerine taksiye binip spora gittim. Geldiğimden beri en fazla üçüncü kez koşu bandına çıktım, kırk yıl düşünsem kardiyo çalışmasını bu kadar özleyeceğimi aklımın ucuna getirmezdim. Gerçi geçenlerde bir merdiveni koşa koşa çıktığımda fark etmiştim nasıl özlediğimi; ama bozuntuya vermemiştim. O çalışmanın üzerine Hülya'nın dersi inanılmaz iyi geldi, zaten cumaları bizi zorlamayı seviyor Hülya, benim de canıma minnet. Akşam da teyzemlere gittik, teyzem kotunu tişörtünü giymiş, saçlarını tarayıp tokalamıştı, bize kendi elleriyle ikramlarda bulundu, farklı bir koltuğa oturdu, bol bol konuştu, güldü, bir ara gözleri doldu tabii. Eniştem de öyle, onu birkaç dakika gördük, evet üzgündü; ama ilk geldiğinde bizi çok tok bir sesle, dolu dolu selamladı. Belki babam da bizimle onları ziyarete gidince daha bir "misafirlik" gibi oluyor, belki de bu şekilde toparlanmaya daha bir zorluyorlar kendilerini, iyi de oluyor. Birinin gözleri dolmaya başladı mı benimkiler de geri durmuyor işte. Diyorum ya, acelecilikten ben de kaptırıveriyorum kendimi; sanki üzülme treni kaçıyor, yetişemeyenler erdemsizce mutlu olmasın sakın.

Cumartesi gününe geliyoruz, sabah evde kadın kısmının kalkar kalkmaz başlayan yoğun hazırlığına inat babam cumartesi rutininden şaşmıyor, alışveriş yapıyor, öğlen aldıklarını buzdolabına yerleştirmeye koyuluyor. Biz de annemle o sıra manikür pedikür uğraşıyoruz. Erkek olmak ne kadar kolay. Bir düğüne hazırlanacağız diye sabahtan akşama kadar aralıksız uğraştık; kalktık manikür pedikür, banyo, kuaför, kuaförden dönüşte makyaj, takı... Bir de öncesi var tabii, ne giyilecek diye butik butik gezildi, takılar seçildi, saçlar ısmarlandı, çantası şalı derken aksesuarlar tamamlandı... Babama bak, sıra sıra duran takımlarından birini giyip traş olup parfümünü sürdü mü tamam!

Ucu ucuna yetiştik diyebilirim düğüne. Çok güzel bir gelin olmuştu Defne, gelinliği bana bilgisayarında gösterdiğinden çok daha güzeldi, üstüne de öyle yakışmıştı ki öyle bir gelinliği ancak o giyebilirdi, bir de ben giyerim herhalde işte zayıf olmak lazım. Kimse gücenmesin; ama şu anda düşünüyorum, Yavuz'un düğünü benim için ne anlam ifade ediyorsa Defne'nin düğünü diye adlandırınca da benim için bir şey değişmiyor. Defne'yi adamakıllı tanımam yalnızca bir ay öncesine dayanıyor, Yavuz ise ben doğmadan hayatımızdaydı; ama işte kan bağının olması çok da yetmiyor demek ki. Düğünde hep kız tarafındakilerle zaman geçirdiğim içindir belki; ofisten arkadaşlarımla birlikteydim çoğu zaman, onların yanında olmadığımda da Başak'ın arkadaşlarının masasındaydım. Düğünden sonra da uzun uzun tebrik ettiğim kişi yine Defne oldu, ailemize daha tatlı bir kız katılamazdı dedim, iyi ki de söyledim, iyi ki onu tanıdım. (Bu aile bağları meselesi ara ara beni düşündürüyor, ben de neresinden tutsam kar diye düşünüp aileden birini tanıyınca mutlu oluyorum.)

Pazar günü yine teyzemlerle geçti, kötü de geçmedi aslında; ama annemin kuzeniyle o kadar saat birlikte olmama da çok gerek yoktu hani. Bir de baktım ki beş haftadır kendi arkadaşlarımla bir şeyler yapmıyorum, hep teyzelerimle birlikteyim, anneme ve onlara destek olmaya çalışıyorum, ordan oraya koşturuyorum, şirkette ayrı bunalıyorum, haftasonları ayrı bir uğraş veriyorum. Beş haftadır adam gibi bugün şunu yapmak istiyorum diyip doya doya yapamamışım, dün canıma tak etti bu durum. Arada bir o kendi istediklerimi de yapabilseydim, kendime biraz olsun zaman ayırabilseydim bu kadar isyankar olmazdım herhalde; ancak öyle bir doldum ki, dünkü iki üç çığlık henüz beni kendime getirebilmiş değil.

Bugün de ofiste sinir bozucu bir gün, artık sona yaklaşıyor olmanın bana bir kayıtsızlık aşılamasına çalışıyorum, kafamdaki takvime çizgiler atıyorum; Dostoyevski, Cosmopolitan, Facebook derken bomboş saatler geçiriyorum, sadece geçirmeye bakıyorum. Neyse ya amaaan, on bir güncük daha bozulacak sinirlerim, evet herhalde bu on bir günün sonunda dibe vurmuş olacağım; ama inşallah çabuk çıkarım...

Cuma günü sabahtan, sanırım 07:30 otobüsüyle İstanbul'a gidiyorum, pazar öğleden sonra dönmek üzere. Hiç olmazsa İstanbul'u ve sevdiklerimi görmek çok güzel olacak, ben de bu ortalama 50 yaş kitlesini biraz aşağı çekmiş olurum. 20 yaşında olduğumu bir hatırlarım yani. İstanbul'u da, sevgilimi de, dostlarımı da, okulumu da özledim, her şeyi özledim. Burda annem babam ve Tonton haricinde bir şey yokmuş bana, onu gördüm. Odama ait hissedemiyorum kendimi fazlaca, sanırım bunun nedeni aslında odamda hiç vakit geçirmiyor olmam, daha doğrusu odamla vakit geçirmiyor olmam; ne bileyim bir televizyonununu açmıyorum odamın, bir yatağında oturup kitap okumuyorum, bir mumunu yakıp camından dışarısını seyretmiyorum, bir dekore edemiyorum kafamdaki gibi, örtülerini perdelerini yenileyemiyorum, ona yeni bir abajur armağan edemiyorum. Şartlar böyle gerektirdi işte, bu da beni çok, çok üzdü!..

Bir de notlar almışım kağıtlara blog heyecanıyla, örneğin geçen sabah evden daha yeni çıkmıştık Begüm'le, karşıdan "ZAT" plakalı bir araba geliyordu, kendi kendime "Bak aynadan 'zat' diye görünüyor, halbuki 'taz'." diye düşündüm, sonra rakamların ters olmadığını fark ettim ve "Hangi aynadan?!" sorusuna vardım, o birkaç saniye içinde kafayı sıyırdığımı düşündüm, inanılmaz korktum, kendime geldiğimde derin bir nefes vermekle meşguldüm. Bu olayın öncesinde bir gün de Bilkent sapağının oralarda bir arabanın sürücü camı hariç diğer tüm pencerelerinden birer çift ayağın çıkarıldığına şahit olmuştum. Sonra, aylar önce Cosmopolitan'da gördüğüm oje kurutucu sprey mucizesinden bir şişe aldım kendime. Yanarım geçen dönem iş güç yüzünden ojesiz gezen halime... Hayatımda yeni bir dönem başladı bu icat sayesinde, bütün kızlara tavsiye ederim, inanılmaz ötesi bir kolaylık. Ayrıca sifon çekmekten aciz bir millet olduğumuzu bir de buraya kazımak istiyorum, Siemens ve Ankuva'daki sözde medeni insanlar da bu tanıma dahildir. İki gece önce iki sivrisinek öldürdüm ve buna üzüldüm; empati yapıyorum: mutlu mutlu uçarken, hem de yemek ararken birinin bana küüüt diye vurup pestilimi çıkarmasını istemezdim; ama sivrisinekler de o iğrenç sesi çıkarmasalar, tüylerim ürperiyor. Küçüklükten kalma bir gıcığım var bu sese, küçükken sokardı beni bu hayvanlar. Gece odada bu sesi duydum mu sıcak mıcak dinlemeden pikeye sarmalanırdım ki beni yiyemesin. Çok korkulu ve terli bir uyku olurdu haliyle. O zamandan beri sivrisineğin sesine de kendine de tahammülüm yok, bu eve pek uğramasalar iyi. Ha bir de siz siz olun, başkalarının yemeğine (hele bir de sormadan) banmayın olmaz mı? Çirkin bir hareket, yemek sahibini uyuz edebilir...

18 Temmuz 2008 Cuma

Kötü Bir Ay Geçirdim


Bu staj beni kemiklerime, iliklerime kadar kuruttu. Final döneminde bile kendimi bu kadar kötü hissetmiş olduğumu sanmam, gerçi davulun sesi uzaktan hoş gelir; ama o zaman hiç değilse bir işe yarıyordum ve bir şekilde alnımın akıyla çıkacağım gün de gelecekti, ben de rahatlayacaktım. O güne ulaşmak içinse yapmam gereken şey biraz daha azmetmek, biraz daha çalışmak ve öğrenmekti, bu uğurda vazgeçtiğim şeyler ise yapılması gereken fedakarlıklardı, sonucunda bir şeyler kazanacağım türden özveriler yani. Şimdi ise bu renksiz yere adım attığımdan beri içimden sıkıntı eksik olmadı, bir ayı aşkın süredir bu böyle; tamı tamına otuz beş gündür. Dayanabilmek elde mi? Her sabah bugün hayatımın geri kalanının ilk günü olsun diye başlıyorum, her sabah vazgeçiyorum. Yaptığım özveriler de öyle böyle değil: özgüvenim yerlerde sürünüyor, kendimi sevmiyorum, yaşadığım hayatı sevmiyorum zira bir şey yaşamıyorum, deforme oldum (gülün siz, umrumda sanki) ve bunu düzeltmeye halim de kalmadı, isteğim de. Biçimsiz, ucube gibi bir şey oldum çıktım. Evet, abartıyorum; abartmaya ihtiyacım var, hatta abarttıkça abartasım var ki sonunda birileri ölüyorum sansın ve bana bir değnek değdirsin. Beni güzel, mutlu, sıkı bir kız haline getirsin, kendime güvenimi yerine getirsin, rahat ve komplekssiz, sıkıntısız yapsın. Karşılığında da yalnızca bu özellikleri korumamı, yitirmememi talep etsin. Ah, türbelere gideceğim ya diyorum işte ne inancım ne mecalim kaldı. Hiç umudum kalmadı. Birkaç gün uyusam/ağlasam, sonra koşmaya başlasam, yavaş yavaş hayatımı bir düzene soksam, sevdiklerimle gerçekten vakit geçirebilsem, şiştikçe şişmesem, ailem yorgun olmasa, ben yorgun olmasam, kuzenim ölmese, her şey normal olsa, güzel olsa...

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Ciao le mele!


Bu iş
hayatı bugün canımı çok sıktı, öyle bir sıktı ki bendeniz sporuma gitmeyi bile reddettim - tabii nasıl bir savaş yaşadım kendimle beni bilenler anlar. Zaten cezalıyım malum, yarın epey ter atacağım mecburen. Bugün bir karara varmış bulunuyorum, hemen ıklayayım ki sonra ıklamış olduğumdan uygulamak zorunda kalayım: sigarayı bıraktığım gibi elmadarakmaya karar verdim. Gün içindekiler değil de bu akşam elmaları beni yiyor bitiriyor, kimin kimi yediği bir muamma artık. Bir i
şkembe oluşturuyor bende elmalar geceleri, geviş getirir gibi hatır hutur devamlı, olacakdeğil artık bu kötü alışkanlıktan kurtulmam lazım. Vitaminin de fazlası zarar canım...

Gazlı aspartamlı emperyalist içeceğini sodayla değiştirmeyi denedim olmadı, zaten bu soda denen şeyi oldum olası sevemedim. Boşluk içmek gibi bir şey. Kahvemi Splenda'sız içmeyi denedim, başta oldu gibi; ama dönüp dolaşıp iş hayatının çekilmezliğine geliyoruz, zira tatsız iş günlerimde yalancı tatlı tatlandırıcılı bir şeyler gerekiyor, öbür türlü hayat pek acı oluyor. Bir de portakallı Ricola var ki bonbon başına pek düşük bir kaloriyle ız tatlandırıyor, ben ki şeker sevmem bunu sevdim iyi geliyor. Yalnız paketi bana ait olmadığından arakladığım her bonbon içimdeki suçluluk hissini pekiştiriyor, Ricola nerde satılır bilen haber versin de bir paket alıp kurtulayım bu işkenceden.

Bizim millette bir soldan gitme rahatsızlığı var (siyasete de onda bir etki edeydi). Babam, yılların deneyimli usta şoförü, sır verircesine bir edayla der ki: "Türkiye'de sağ şerit en hızlı ilerler!". Hakikaten sabahları sol şeritte yalnızcangır mıngır hanımlar beyler yok, aynı zamanda kafam kadar otobüsler, kamyonlar da artık maşallah sol şeridi tercih eder olmuşlar, hem de koskoca Eskişehir yolunda. Ortadan gideyim desen orda da birkaç metrelik rahatlığın ardından yine birngır hanım/bey çıkıyor önüne; fakat şimdi laf etme lüksümüz yok, orta şeritteyiz yaningır da olurngır da. Yollar boşken faydalanayım erken çıkayım desem ofise erken varacağım Allah göstermesin zaten bir dakikanın geçmesi bile mucizevi bir olay stajımda...

Herhalde hayatta tahammül edemediğim tek şey mantıksızlık. Bir şey mantığa uymadı mı, bir kimse cahilliğinin farkına varmadan mantıksızca konuştu mu atıyor benim şalterler. İş hayatını ilk deneyimleyişim de sonunda mantıksız durumlar kervanına katıldı. Tamam, anladık ofis neymiş, çalışma hayatı neye benziyormuş, yazılım işleri nasıl yapılıyormuş, dostluklar yemeler içmeler nasıl oluyormuş. Bunu anlamak için dokuz saat bir yerde durmam gerekmiyor herhalde, beş gün, bilemedin on günde söktüm zaten ben bu durumu. Sıkılmalarıma ilk isyanım bir sonuç verecek gibi gözükmüştü, ümitlenmiştim; ama tabii ki fıs oldu. Bugün ikinci isyanımı beyan ettim, cuma günü sonuncu ve en büyük isyanımı yönetici kadroya sunmayı ve sözde stajımın son iki haftasını "insan" formasyonunu korumak amacıyla yarı zamanlı geçirmeyi talep etmeyi kafama koydum. Ankara'ya gelir gelmez yaşadığımız felaketin ardından bana iyi gelecek diye bel bağladığım bu staj benim elime belime bağlanmış vaziyette, şimdi her zamankinden çok kaçıp kurtulmak istiyorum, zira 3'ün 2'sinden sonra bir de buna katlanmayı denememin bile imkanı yok.

Biz de bugün anneciğimle kendimizi suçlu hissede hissede, Hülya'cığımızı özleye özleye Kafe Kahve'ye gittik iş çıkışı, dedikodu yaptık durduk bol bol. Ailemizin bazı fertleriyle neden yakınlık kuramadığımla ilgili bir aydınlanma ve aklanma yaşadım, bana çok iyi geldi diyebilirim. Buraya geldiğimden beri annemle çekiştirmediğimiz insan ya da durum kalmadı sanırım. Böyle nasıl zevkli, birbirimizi gaza getire getire, kaşlarımızı çata çata habire birilerini konuşuyoruz; ama kötü konmuyoruz. Bir nevi rahatlama seansları gibi, hoşumuza gitmeyen ne varsa ık ık söyleyebiliyoruz yani, dedikodudan farklı bir şey bu. Yalnız birer gün arayla yapmak lazımmış onu anladım, her gün yapınca sıkıoluyor heyecanı kalmıyor, oysa günaşırı oldu mu iyi. Bunu diyince aklıma ellerini ovuşturan karasinekler geldi, ne hevesli hayvanlar vallahi, onlardan acayip dedikodu çıkar o eller ovuştuktan sonra çene durmaz sanki...

Aman iyiden iyiye bir uyku bastırıyor, yarınki kafayı yukarda tutma seansları için güç toplamak ve bu seanslar esnasındaki dünyanın titremesi sendromlarıyaşamamak için yavaş yavaş örtünün üstünden altına geçme planları yapıyorum. Bu arada dün biraz abes kaçar gibi saçma bir düşünce nedeniyle dostum Emir Bey'e bana tekrar yazmaya başlayabilmem yolunda verdiği destek için burdan teşekkür etmemiştim, oysa o yalnızca bu sayfanın temellerini atmakla kalmadı bir de reklamımı yaptı. Çok çok teşekkür ederim Emir Bey'ciğim, hem desteğiniz, hem güzel dilekleriniz hem de varlığınız için. Siz de iyi ki varsınız!

Bir yere sıkıştırayım dedim bulamadım sıkıştıracak yer, buraya not düşüvereyim, bizim "cubicle"da herkes pek tatlı ne yalan söyleyeyim. Bugün şirkette birinin bana kapıyı tutmasının ardından yine "Teşekkür ederim" dedim, o kadar uzun ve Arapvari geliyor ki bana bu söz öbeği... En kısa zamanda "mersi" ile değiştirmeyi tasarladım, inşallah bakalım.