Bugün biraz nostalji yapmak istiyorum. Zaten nicedir istiyordum da bir türlü zaman bulamıyordum. Garip değil mi? Yani nasıl oluyor da zaman bulamıyordum acaba koskoca bir aydır? Bulamıyordum işte. Kendimi de pek bulamıyordum örneğin. Son bir ayda neler yaptığımı gerçekten bilmiyorum. Düğünden sonrası benim için inanılmaz bulanık sanırım, buraya gelişimize kadar. Haftasonu İstanbul planımı uyguladım (Sevgilimi koluma takarım, Bebek'te üç-beş tur atarım...); yalnız ne korkunç bir hava vardı İstanbul'da ve neden beklenen ziyaretler esnasında bu İstanbul efendinin havası böyle dönüverir hiç anlayamıyorum. Yağmur yağdı ve tesadüftür ki ben o gün bez ayakkabılarımı ve uzun bol kotumu giymiştim, ıslanan paçalarım ayakkabılarıma sürterek topukları bir güzel mavimsi iğrenç bir renge boyadı. Islanmamak için siper ettiğimiz hırkamı giyemediğimden don-dum. Küçük Beyoğlu'nda bu sefer çalan müzikler o kadar vasattı ki geçen geldiğimde aldığım tadı bulamadım. Zaten bu müzik konusunda gitgide tırlak bir hal aldığımı sezinliyorum; zira bana hitap etmeyen bir kapı gıcırtısı bile duysam ellerimi yumruk yapıp kapıyı aramaya koyulabilirim. Yine de ortak bir rahatsızlıktı orda duyduğumuz. KB'yi sevmemizin nedenlerinden biri de Taksim'de rastlamanın zor olduğu şekilde müzik çalıyor olmasıydı, yani kulağı turmalamayan, sohbet etmemize izin veren ve geniş bir yelpazeyi kapsayan. Bu sefer öyle mi; nasıl sert müzikler allahım böyle gitarlar bir yandan bateriler öbür yandan adamın sesi tam tavandan sanki adamın cüssesi (hatta ciğerleri) tavanın kendisiymiş gibi bir böğürtüler. Bu sıralarda havadaki nem oranı ben diyim yüzde elli siz diyin yüzde yüz; havayı solumuyor adeta içiyorum. Dolayısıyla havadaki sigara dumanını da hatır hutur yemeye koyuldum ki bir ara artık "Dayanamıyoruuuuum!!!" diye bağırıp temiz havanın yoğunlaştığı bir yere kaçasım geldi. Tüm bunları bir kenara bırakıp biraz keyiflenmek için içkileri ardı ardına devirmem, sarhoş olmam ve bir büfeden otuz gram (30g) badem istemem de bu geceye rastlar. Devamında da Beyoğlu çikolatası, dilli kaşarlı tost, ıslak hamburger (x2), bademli Magnum, pilav ve ekmek tatlısı (ki kendisi ekmek kadayıfının kaymak içe sokulmuş halidir) götürmüşlüğüm vardır, tabii farkında olmadan. Bekle bekle gelmeyen içli köftemi yiyemeyişime şaşmamalı mı yoksa o kadar yemiş bunu neden bırakmış, diye biraz şaşmalı mı, takdirinize bırakıyorum...
Döndükten bir hafta sonra yine Siemens ve bir hafta daha geçirdim. Son haftamı her öğlen kaçarak tükettim, Hüs sağolsun her akşam benim bilgisayarımı çıkmadan önce kaldırdı böylece üstteki arkadaşlar benim yokluğumun farkına varmadılar. İzin istemeye gelince mırın kırın ediyorlar (zira ben öğleden sonra izin alırsam şirket iflasa sürüklenebilir, öylesine önemli bir elemanım); fakat böyle tüyünce anlamıyorlar bile. Son günümde aslında hayalini kurduğum şey güzel bir veda yemeği ya da benzeri bir organizasyonun gerçekleşmesiydi; ama kaçıp gitmem öylesine gerekiyordu ki yemekten önce herkesi şöyle bir öpüp koşa koşa arabama bindim. Böylece staj defterini de bu yaz için kapatmış oldum. Aslında Siemens'e bir daha uğramam gerekecek; çünkü staj sicil formumu mühürlemeden yollamışlar Boğaziçi'ne! Daha önce hiç mi doldurmamışlar bu formu, aklım almıyor. Yine de her şey beklenir diyorum tecrübeme dayanarak. Bir ara tekrar uğrayıp formu mühürletmem ya da yeni bir form doldurtmam gerekecek, zaten staj defterimi de onaylatmamıştım. Sabah uykulu uykulu "Leyla Teyze" diye hitap edip sonra hemen "Ayy teyze dedim yaa çok pardoooaan!.." diye hatamı düzeltmeye çalıştığım Leyla Abla sağolsun, böyle işte bir sürü şeyi unutuyorum zaman zaman.
Stajın bitiminden bir hafta sonra Çandarlı'ya gitmek için yola çıktık. O bir haftalık arada biraz alışveriş yaptım, tatile götürmem gereken bazı yedek kremler, makyaj malzemeleri, yeni sezondan çıkar çıkmaz bitmesi muhtemel görünen güzellikler falan. Bu sonbaharın modasını biraz algılama şansım oldu; yüksek topuklu bağcıklı ayakkabılar, rugan ceketler, biraz eskileri andıran nostaljik görünümlü giysiler. Ben herhalde bu bahar mevsimlerinin adamıyım. Koyu renkler, kazaklar, ceketler dendi mi hepsini üstüme alasım geliyor. Ozan'a söylemiştim bir defa, kışın giydiklerimiz sanki daha bir kişilikli, daha tok, diye; sonra vazgeçmiştim sanırım bu teorimden, aslında yazın giydiklerimiz de gayet kişilikli diye düşünmüştüm. İşte yazın kış, kışın da yaz daha makbul oluyor; şimdi yazın ortasındayız (hatta bitimindeyiz) ve ben kış giysilerinden söz ediyorum; çünkü yeni olan onlar. Demek yeniyi seven bir yanım var, bunu görmek hoşuma gitti şimdi:) O bir hafta içerisinde bir de o sıralar geçici olarak Bilkent'te çalışan ve sanırım şu anda Berkeley'de bulunan ama aslen İsviçre'de EPFL'de profesör olan Emre Telatar'la temelde gelecekte yönelebileceğim alanları, mezuniyetten sonra yapabileceklerimi, kimin mezuniyetten sonra neler yaptığını ve ne kadar kazandığını içeren bir görüşmem oldu. Son derece verimli bir görüşmeydi sanırım, şimdi değerlendirmesini tekrar yapıyorum da aslında hayatı inanılmaz bir şekilde akışına bırakmam gerekiyor ve bu süreçte yalnızca kendimi geliştirmem yetecek, gerisini o akış zaten hallediyor. Bilkent'e girmek, ordan Boğaziçi'ne transfer olmak, acayip duygusal çalkantılar sonucunda şimdi olduğum insan halini almak, bunları asla tahmin edemezdim. Bölüme ilk girdiğimde nefret ediyordum, o kadar ki babam bu nefretle okuyamayıp lise mezunu olacağımı falan söylüyordu; oysa şimdi bölümü de seviyorum, yeni bir takım arayışlara giriyorum. Kafam öyle karman çorman oldu, ben o kadar çok şey düşündüm ki sonunda kendime dur demenin zamanı geldi, anladım; zira düşün düşün işin içinden çıkamıyorsun, neticede geleceği ne kadar planlayabilirsin ki? Ben şimdiden iş başvurularımı hangi şirketlere yapabileceğimi planlamaya kalkışırsam kitlenir kalırım tabii... Onun için bugün biraz dank etti, gördüm ki ancak ve ancak rahatlarsam bu iş olur, yoksa ben her geçen gün biraz daha seyiren, böyle cins bir insan olup çıkıveririm.
Şimdi on yedi senedir her yaz olduğum gibi Çandarlı'dayım, Necla Teyzeler'in evinden sürekli bir çay karıştırma sesi(!) geliyor, Suna Teyzeler'in ordan da arada bir o tahtalar birbirine vurduğun
da çıkan ses geliyor, buranın her daim esen rüzgarının sesi de var tabii, biraz sinek böcek sesi var, annem uyandı şimdi, onun buzdolabını açma ve akabinde yanıma gelme sesi var. Bu sene geldiğimizde ev sanki her sene olduğundan daha bir pırıl pırıldı, Seher Teyze sağolsun, kapıyı açıp yaşadığımız kabusu yaşatmıyor bizlere son birkaç yıldır. Sanırım bu senenin farkı Seher Teyze tam cumartesi günü evi temizlediğinden hemen girilip oturulabilir vaziyette bırakmıştı evi, panjurlar falan hep açıktı. Bir de belki maaile gelebildiğimizdendir, geçen yıl babam gelememişti örneğin, anca son 2-3 günümüze yetişebilmişti. Annem bulaşıkları yıkadı, ben kuruladım, babam alışverişi yaptı, ben bavulları yerleştirdim, derken bir de baktık ki yerleşivermişiz. Ertesi gün de arabaya atladığımız gibi Balçova'ya gittik, benim yatak odamı, annemlerin yatağını ve bahçe mobilyalarımızı ısmarladık, ben odama abajur, lamba, saat, kilim vs. bir sürü şey satın aldım, iki tane de poster aldım ikisi de birbirinden şahane, küçük kanepem için yeni döşemeler bulmaktansa yine Tepe'de gördüğümüz renkli yastıkların uyacağını akıl ettim, bu keşfimle beraber bahçe sandalyelerine de yastıklar aldık ve bütün arabayı doldurup döndük (odamın dönüşümü sağda). Ha, dönmeden önce her zaman yaptığımız gibi Alsancak'ta bir yemek yemeyi de ihmal etmedik.
O gece Öznur'la iki yıl aradan sonra kavuştuk, derhal Tekel'e gidip bir şişe şarap almaya niyetlendik. En pahalı şarabın 8YTL olduğu bayiimizde 5 liralık şarapların tadını kafamızda canlandırmaya teşebbüs bile etmeden, pahalı(!) şarabımızı alıp iskeleye oturduk. Daha sonradan da tecrübe ettiğim üzere bu şarabın bu kadar ucuz olmasının nedeni tadının korkunç olması değil (zira içilebiliyor) alkolünün yok denecek kadar az olması. Yarım şişeyle hiçbir kıvama gelmediğim gibi o geceden bir hafta sonra da bir şişeyle hiçbir kıvama
gelememiş olmam bunun açık göstergesi sanırım. Şarabın adını maalesef hatırlamıyorum, üzüm suyu içmek isteyenlere bir tavsiye olurdu, bir ara uğrar alırım. Neyse zaten bizimkisi azcık keyif olsun işte, konuştuk da konuştuk. Ee, kolay mı iki yıldır görüşmemişiz, hem de en canalıcı olayların patlak verdiği sıra ayrı düşmüşüz, ondan sonra ikimizin hayatında neler oldu, köprülerin altından neler aktı, hiç haberimiz yok... Şarap bitince doğru bara gittik. Bar dediğim bar olsa içim yanmaz, eskiden çok salaş ve döküntüydü; ama hiç olmazsa "çok salaş ve döküntü" bir havası vardı, şimdi ise son derece basit ve havasız bir çardağımsı mı diyim, oturak mı diyim, ne söylesem boş, öylesine bir yer işte. Orada şarabın kadehi 5 liraydı bak, işler değişiyor; fakat tabii ben bunu o zamanlar idrak edemediğimden bir üç kadeh de orda içiverdim. Çok güzel bir geceydi, senelerdir tanıyageldiğim bir sürü arkadaşım oradaydı, tutturulması zor bir kalabalık vardı yani. Bu arada aralıklarla aldığım şaraplar da iyi geliyordu; işte içkinin iyi ve salak yanı da bu: bütün muhabbetler ilgi çekici gelmeye başlıyor bir anda, konuşulan her konu acayip önemli oluyor, devamlı bir gülümseme, sonra bir anda bir duygusallaşma ağlama halleri ve hemencecik tekrar gülme halleri, taşkınlıklar, kalkıp dans edip sonra küt diye yere yapışmaya varabilecek cesaretli (aslında gülünç) hareketler, herkesin kafası çalışıyor, herkesi seviyorum!.. Böyle gecelerin sabahında ise hep kendimi suçlu hissederim, sanki birileri bana kızgınmış gibi gelir, nedendir bilmem. Belki de ben kendime kızdığımdandır, neticede normalde hissetmediğim pek çok şeyi hissettiğimden sanki başka bir kişiliğe bürünmüş gibi oluyorum ve bir gece önceki insanı çok da iyi tanımadığıma kızıyorum? Bir de beraber içtiğin insanların kim olduğuna da bağlı, örneğin o gece en yakın arkadaşlarımla birlikte içmediğimden sabahında onların hakkımda ne düşündüklerini farkında olmadan merak ediyor olmalıyım. Onların beni saçma sapan bir gözle görmeleri değil, buna değer olup olmamaları önemli olan ve çok iyi tanımadığımdan bunun cevabını da bilmiyorum. Bir de -aslında en önemlisi- uyku sorunu var, ertesi gün yapacak hiçbir şey olmamalı ve mümkünse çıt çıkmamalı ki uykumu iyi alıp kalkabileyim. Halbuki burda annem ve babam var, sabah kalktıklarında konuşmaya, dolaşmaya başlıyorlar ve ben en ufak bir tık duysam uyanı
yorum, bir daha da uyuyamıyorum; çünkü bizim evde zaten öyle öğlenlere kadar uyumak makbul değildir. Hem onlara karşı bir de ayık olma sorumluluğu var, benim çalkantılı ergenlikten ileri gelen bir sorumluluk bu. Dolayısıyla bir tuhaf oluyor işte, neyse ki her şey birkaç saat sonra normale dönüyor.
Pazardan sonra cumaya kadar günlerimiz son derece sıkıcı, itiraf edeyim biraz da hayal kırıklığıyla geçti. Hayal kırıklığının nedenini biraz daha içlendiğimde yazıyor olacağım ki o da bu yazı içinde olacak, biraz beklemek istiyorum şimdilik ki karışmasın işler, zira hayal kırıklığım daha büyük bir konuya bağlı, yani nostaljiyle ilgili. Lafı nasıl uzatıyorum; taa yazının başında niyetimin nostalji olduğuna değindim ve henüz başlayamadım, belki bugün sıkılıp başlayamayacağım bile! Neyse canım alan benim değil mi, istediğim gibi yazarım. Sıkıldım işte, güneşe çıkmamak zorunda olup boş şemsiye bulamamaktan sıkıldım, orama burama kumlar yapışmasından, ellerimin ayaklarımın kumlar yüzünden sertleşip pislenmesinden sıkıldım, akşamları nemden yapış yupuş olmaktan sıkıldım. Bunlardan bu kadar neden sıkıldım; çünkü insanların muhabbetlerinden sıkıldım aslında; yalan gibi gelen söylemlerden, içkisiz çekilmeyen kimselerden, neyi savunduğu belli olmayan boş konuşmacıklardan ve konuşmacıların kendilerinden sıkıldım, o yüzden her gün kendimi yaşlı ve bıkkın hissettim. Cuma gecesi yeni bir kanla beraber hiç olmazsa canlandık ve Dikili'ye, Baby Beach'e gittik. Buraları sevdiğimden midir bilmiyorum ama ses düzeni haricinde gayet de güzel bir kulüp bu Baby Beach, girişi ucuz, içersi de ucuz; ama son derece eğlenceli ve dekoru da müziği de güzel. Böyle olunca biz de epey eğlendik, bir de baktım ki ben yine herkesi pek bir seviyorum, sevgilimi de çok seviyorum, zaten kendisini bol bol arayıp taciz etme fırsatım oldu sevgi topaklığımdan ötürü. Gecenin sonunda bir de Çandarlı yaptık, sonra iskele yaptık, ne bileyim park yaptık böyle kasaba köy derken sonunda ev. Ertesi günü daha bir sakin geçirdik haliyle. Sürpriz bir arkadaşım geldi, adı gibi kendisi de inanılmaz Mutlu, onun enerjisinden yararlandık neyse ki, oturup bol bol sohbet ettik. Öznur'un son gecesinin devamında da sahile inip arkadaşlarla "vampir" oynadık, ben ilk defa oynadım, pek de sevmedim. Yahu hakikaten bazı şeylerden keyif almak için içki mi içmek lazım nedir, yazının başından beri içki diyip duruyorum niyeyse, halbuki öyle içen bir insan da değilim yani! Bir sonraki gün de babacığımı Mavişehir'e bıraktık Havaş'a. Babamın binmesiyle kalktı otobüs, nasıl bir ucu ucuna yetişmeydi anlatamam; re
smen nefeslerimizi tuttuk. Efendim mutfakçımız geldi onunla mutfağımızı görüştük tartıştık, mutfağı da yeniliyoruz. Sonra sahile gittim, anladım ki ben hakikaten kızlarla çok iyi anlaşamıyorum. Erkekler ne düzeyde olurlarsa olsunlar, niyetleri arkadaşlık olduktan sonra, anlamsız bile konuşsalar, sadece durup dururken futbol tezahüratı bile yapsalar öyle sıkmıyor, zaman geçiyor yani ıkınıp sıkınmadan. Pazar akşamından nasıl söz edeyim, saatlerce sohbet muhabbet işte, pek çok kimsenin gitme gecesiydi, benim de annecikle biraz başbaşa kalma ve dinlenme zamanımın başlangıcı. Dört gündür bunu yapmaya çalışıyorum, pek de dinlenemedim sağa sola koşturmaktan, evin işi hiç bitmiyor. Bir gün ustalar geliyor köpükleri yapıştırmaya, ertesi gün biz ustalara koşuyoruz. Dün de bir komşumuz bütün mahalleyi bizim "Kırkahvesi"ne davet etti, etmez olaydı. Bu davetlerde sevilmeyecek bir yan yok, gayet de keyifli olabiliyor; ancak dün akşamki grup tam bana hitap etmiyordu, hepsi en yakın komşularımız değildi. En önemlisi, gazinomuzda o akşam "canlı müzik eşliğinde eğlence" yapılmaktaydı ki bu dediğim piyanist-şantör kılıklı bir adamın önüne koyduğu org bozması aletle tempo tutarak tüm şarkıları aynı fon müziği eşliğinde şiddeti kim bilir kaç desibel hoparlörlerden rezil rüsva sesi aracılığıyla bize ulaştırdığı türde bir eğlenmemecedir. Ses o kadar fazla oluyor ki yanındakini duyman olanaksız, haliyle bütün masa sustu ve biz dün gece o şahane müziğin tadını çıkarma şansına eriştik. Bir de sonuna doğru etrafta koşturmaya başlayan çocukların bağırışları falan böyle nasıl diyeyim, ne desem terbiyeli bir şekilde ifade edemeyeceğim duygularımı. Hele hele annemin o çocukları tuhaf sesler çıkararak sevmesi... Yerimde kasıldıkça kasıldım, kasıldıkça kasıldım... Eve gelince de kendimi tutamadım, ağladım biraz, "Büyümek istemiyorum..." diye ağladım...
Zormuş gerçekten büyümek, bu sene sanki burda bunu çok daha iyi anladım. Eskilere gidip duruyorum sürekli, zaten bende hep vardı bu eskilere gitme mevzusu. Benim kadar nostalji yapmaya, geçmişi koklamaya hevesli biri var mıdır bilmiyorum. Koklamak sözcüğünü de edebiyat olsun diye kullanmadım, aslında geçmişi yalnızca düşünmüyorum, gerçekten bazen minicik bir koku, ya da çok küçük bir dokunuş, hatta dokunuş bile denemez, anlık bir temas beni iliklerime kadar sarsıp geçmişin öyle kuytu yerlerine götürüveriyor ki zamanın akışı karşısında titreyerek kalakalıyorum. Güleyim mi ağlayayım mı bilmemiyorum böyle zamanlarda. Madem şimdi burdayım, buranın nostaljisini yapmaya çalışacağım ilk önce ve aklıma neresi, ne zaman geliyorsa oraya gideceğim. Keşke Kiki yanımda olsaydı (eski komik günlüklerimden birisi olur) çünkü sanıyorum onun içine en az iki sezon Çandarlı anısı sığdırmıştım. Öznur'dan aldığım mektuplar da burda olsa hiç fena olmazdı aslında; ama Ankara'da hepsi, neyse ki yitik değiller. Buranın özlemi iki sene öncesine kadar yalnızca buranın kendisine ve sokağımızdaki insanlara ilişkindi, öyle olmadığını bir şekilde ispat etmeye kalkarsa biri, kendimi savunamam; tabii ki duygusallıklarım çok olmuştur, ama onlar çocukça duygusallıklardı, güçlü değillerdi. Buranın havasını koklamak, rüzgarını hissetmek asıl cezbedici olandı. Öznur'la öğlen civarı denize giderdik, direğin karşısından denize girerdik. İlla ki direğin karşısından olacak efendim, yoksa diğer yerlerde yosun olur bir şey olur, aman aman. Öğleden sonra 14:00 gibi denizden dönerdik, hatta daha bile erken ve akşamüzerine kadar dizi, dizi, dizi. O zamanlar şimdiki gibi abuk subuk Türk dizileri yerine yine abuk subuk pembe diziler vardı, devamlı onları izlerdim. Hiç olmazsa bir gömlek üstte gelirlerdi bana o diziler bizimkilerden, hala da öyle gelirler. Bütün hayatımın dizi olduğu zamanları gerçekten özlüyorum şimdi, zira diziler artık hiç keyif vermiyor. Lisedeyken pazar günleri annemi odama sokmazdım diyebilirim. Ne zaman gelse susturup "Şşş! Dizim var anneaaaa!" diye böğürürdüm. O yaşta biraz böğürme oluyor tabi en delikanlı çağımda olduğumdan. Biraz dizi izlemeye çalıştım burda, keyif de aldım aslında cnbc-e'deki dizilerden. Uzun zamandır vermiyorlardı galiba, According to Jim'i tekrar vermeye başladılar, hoşuma gitti; sonra The King of Queeens'i izliyorum arada. Ashley'le "friday night ritual"larımıza dahil olan polisiye diziler (Without a Trace, Cold Case, CSI: NY) bazen, özellikle bu birkaç gecedir kimse yok diye evde olduğumdan. Tabii bir Seinfeld yayınlansa herhalde ekrana yapışırım. Böyle söylüyorum da sonra geçmişten gelen bir şeyi yapmayı denediğimde zırt diye kalıveriyorum, çünkü eski tadın zerresini alamıyorum. Örneğin geçenlerde Öznur'la bir lahmacun yiyelim dedik. İlk başta tadı güzel geldi, hakkını vereyim hakikaten güzeldi; ama sonra inanılmaz ağır geldi, ayrıca kokusu da ellerimden yüzümden bir türlü çıkmak bilmedi. Eskiden bu tür şeyleri hiç düşünmüyordum; yok kokusu kalmış, yok mideme oturmuş, hiç de böyle şeyler olmuyordu üstelik her öğlen ikişer tane götürüyorduk. Bir pide yerken eski tadı alabilmeyi, bir Pizza Hut'a gidip sınırsız pizzadan keyif alabilmeyi çok isterdim. Yine geçenlerde Pizza Hut'tan eskiden en sevdiğim pizzayı yiyeyim dedim de herhalde bir daha ağzıma koymam, zira pizzadan başka her şeye benziyordu tadı. Hayır ben mi değişiyorum yoksa lahmacunlar daha pis, pizzalar daha makine yağlı mı oluyor gitgide?
Buraya geldiğimiz gün her sene olduğu gibi Fıkırdak Kurbağa'yı fıkırdattık. Efendim bu Fıkırdak Kurbağa Bey'in Ördek, Tavşan ve Fare isminde üç arkadaşı var ve bunlar saklambaç oynamayı pek seviyorlar. Yalnız Kurbağa, ebenin yaptığı herhangi bir komiklik karşısında dayanamayıp fıkırdadığından bir türlü oyunu kazanamıyor. Tan bu fıkırdama anlarına yönelik kitabın içinde, cümlenin sonuna basılmış minik bir kurbağa resmi var, bizimkinin vesikalığı diyelim. Kitabın başında da o resim görüldüğünde düğmeye basılarak "Fıkırdak Kurbağa'nın fıkırdatılması" öngörülüyor ve biz de aynen bunu yapıyoruz. Masalın sonunda Ördek ebe, Fare ve Tavşan'ı buluyor; ancak Kurbağa yok! Yapmadıkları komiklik kalmıyor üçünün birden, sonunda Kurbağa'yı buluyorlar, ama göremiyorlar; çünkü göle girmiş ve etrafında bir sürü kurbağa varken Fıkırdak olanı seçemiyorlar. Yaa, Kurbağa da kazanıyor işte böyle... Peki bu kitabın pili bunca senedir nasıl bitmiyor?!
2 yorum:
size yazı ısmarlayacağım efendim !
nasıl olacak o iş beyfendi?
Yorum Gönder