3 Ekim 2008 Cuma

Hüzün Kovan Kuşu*


Nostalji nostalji dedim de pek bir şey yapamadım. Burada bir tuhaf geçiyor zamanım. Dalıp dalıp gitmek istiyorum, onu bile beceremiyorum sanki. Bu yaz dinleneceğime iyice bir tuhaf oldum. Oof of, yaşlandım ben resmen! Kafamı toplamakta inanılmaz zorlanıyorum
, bir yandan da kendime gelmek için yazmamın şart olduğuna inanıyorum. Yazmazsam kafayı yiyecekmişim gibi geliyor. Biraz daha zamanım olsaydı keşke her şeyi yapabilmek için. Daha çok uyumak, daha çok düşünmek, daha çok güneşlenmek, daha çok düşünmek, daha çok okumak, daha çok düşünmek, düşünmek, düşünmek... Tüm koşulların düşünmeye elverişli olduğu bir yere gitmek. Pofuduk kıvamlı bir yüzeyde, sırtın şeklini alacak bir dayanakla, saçları yüze göze savurmayacak, bunaltmayacak, üşütmeyecek bir havada... Aslında biraz burdan söz ediyor gibiyim. Saçlarımı topladım, cırcırböceklerinin sesi baskın, kuytuda hafiflediğinden rahatsızlık vermeyen bir rüzgar var, sıcaklığı da alıyor böylece ne üşüyorsun ne terliyorsun. Cırcır böceklerinin sesini televizyon izleme adabı bulunmayan komşumuz Ali Bey'in televizyonu sabote ediyor tabii. Necla Teyze'nin evinden o kadar güzel yemek kokuları geliyor ki cumartesi akşamını bekleyemeyecek gibi hissediyorum, yemeğe davetliyiz de. Burda her sene olur bu yemekler. Bir komşumuzun evinde tüm komşular toplanırız, yer içer sohbet ederiz. Çoğunlukla yalnızca yeme içme kısmına katılır sonra sahile kaçarım, ama sanırım bu sene tamamına katılacağım. Yarın geceyi son gecem ilan etmek istiyorum. Yola çıkmadan önceki gece annemleri uykusuz bırakmaya niyetim yok. Ailemle kaldığım zaman boyunca zaten yine evin küçük kızı olup çıkıyorum. Eve giriş-çıkış saatleri falan bazen gerginlik yaratabiliyor. Sanırım günün birinde iyice yaşlanıp öyle gece gezmesiymiş eğlenmekmiş istemediğim zaman tam da annemlerin bu hesapları bıraktığı zamana rastlayacak. Boşa sürekli cebelleşmenin alemi yok yani. Zaten yaz tatili bitti bitiyor. Şunun şurasında ne kaldı ki... Bazen böyle dağlara taşlara haykırasım geliyor şu zaman birazcık dursun diye... Yorgun olmasaydım aslında bu zaman konusunu bugün açardım; ancak sanırım bu konuyu Ankara'da açacağım bir ara, zira bu konu beni depresyona itiyor. Hatta bütün yaz boyunca beni etkisine alan bozuk ruh halimin büyük bir yüzdesinin bu nedene ait olduğunu söylersem yanlış olmaz. 

Geçen hafta yazıma zınk diye son vermemin nedeni Eray ve Burak arkadaşlarımın cuma geleceklerini bildirip bir gün öncesinden burda bulunarak sürpriz yapmış olmaları ve akabinde ısrarla beni rakı masalarına çağırmalarıdır. Gittiğim de iyi oldu, zira iyiden iyiye saçmalamaya başlamıştım yazımda. Bana bile biraz zorlama gelmeye başlamıştı, başka bir okuyana nasıl gelir bilmiyorum. Annem, babamın yokluğunda evde öcüler ve hortlaklarla boğuştuğundan az oturup döndüm. Cuma gecesi sonunda ben de Eray'ın arabası ile Zeytindağ Plajı'na gidip İbrahim Tatlıses dinleme şerefine eriştim! Ertesi gün babacığım geldi, Adnan Menderes'ten onu almak üzere İzmir'e gittik annemle. Akşamında yine Dikili, bu sefer de Mert'in arabasına doluştuk ve çok araba gitmeyi planlamış olmamıza rağmen tek araba gittik. Pazar gecesi ise zottirik tabelamızın %99 olarak gösterdiği nemli havada, barda 3 tingirdek masa birleştirdik ve bütün gece oturduk mu diyeyim, yüzdük mü diyeyim artık. O geceki kalabalık hakikaten güzeldi, herkes bardaydı zira kumsala gitmek falan olası değildi, her taraf su içindeydi. Burda hayat güzel aslında, yapmamız gereken tek şey sağdan soldan konuşmak ve başka hiçbir şeyi dert etmeye gerek yok. Bendeki bağlanma problemi yavaş yavaş etkisini gösteriyor belki de. Bu gece çıkmadım, çünkü her gece her gece çıkmaktan artık sıkılıyor gibiyim. Yine de çıkmanın da bir güzelliği olduğunu biliyorum. Bu iki durumu da bir arada yaşamak ise çok tuhafıma gidiyor, acizleşiyorum. Bir yerlerde bir yanlışlık arıyorum. İşin doğrusu gözlerim yanıyor. O kadar yorgunum ki neyin nasıl olması gerektiğini, hatta bu bile çok saçma bir şey oldu, neyin nasıl olduğunu algılayamıyorum şimdi. Kafamdan yalnızca bir şeyler akıyor ve hızına yetişemediğimden bölük pörçük bir kısımları alıp tak diye buraya koyuyorum, o kadar.


Bugün Forum Bornova'ya gittik; çünkü hava çok kapalıydı. Önce annem "Aslında bugün tam İzmir havası..." dedi, birkaç dakika sonra aynı cümleyi babam söyledi annemden habersiz. İkisini de ayrı ayrı dinledikten sonra ben de gidelim madem, dedim. Hem hava kapalı, hem sular kesik, nemize gerek evde oturmak? Ben de blog yazarım, e-mail yazarım falan diye düşünüyordum ama artık başka zamanlar da yazarım. Şimdi yazıyorum örneğin, tabi şimdi mecburiyetten, haybeye yazıyorum, aslında harbiden yazsam başka olurdu. Forum Bornova'yı seviyorum. Geçen sene nasıl da güzeldi orda gezmek, bu seneki versiyon biraz alelacele oldu. Ben daha ikinci mağazada kabinde bir şeyler denerken annem "Hadi gidiyoruz!" diye tutturdu. Yine de ordan burdan bir şeyler kapıp torbalara doluşturdum. Sonrasında Alsancak yaptık tabii, bu sefer yalnızca çay içmek için, o bizim sokaktaki (artık adı neyse) Sir Winston Tea'ye oturduk. Yahu niye bu kadar yorgunum, giderken de dönerken de uyudum arabada. Hakikaten uykum var şimdi de, nasıl olacak böyle bilmiyorum. Burda şimdi sevdiğim şey huzur ve sakin hayat, kendimle başbaşa kalabilmek. Yalnızca iki gün sonra Ankara'ya dönüyor olacağız ve orda on günlük bir zamanım olacak ilk başta. O zaman kendimi daha çok dinleyebilmek, daha çok dinlenebilmek ve kendime dönebilmek istiyorum. Burda da hayat güzel, ama burda sanki ben kendimi tam yaşayamadım bu sene. Kendimi yaşayamadığım bir yaz tatili başlangıcının, bomboş bir stajın ardından bu duyguları hissediyor olmam normal sanırım. Sevgilimi ve arkadaşlarımı özledim, herkes burnumda tütüyor. Bir bağrıma basabilsem hepsini, sanırım sonunda ben de normale dönebileceğim.


*28 Ağustos 2008 - Perşembe


1 yorum:

Emir Bey dedi ki...

28 ağustos =)