4 Ağustos 2013 Pazar

Unutulduğuna üzülüyor börülceler



Bilmiyorum anlayabilir misiniz. Yaz gelmiş ve markette börülce fasulyeler satılmaya başlanmış. Çok seversiniz börülce fasulyeyi, ince ince, her mevsim çıkmaz ortaya, anca yazın. Onları ayıklar, fırına atarsınız belki hiç yağ gezdirmeden üzerinde. Patates kızartması tadı gelir onlardan. Ayıklaması külfettir, düşünmek istemezsiniz ya üzerinize önlüğü takıp salondan müzik setinin açıl tuşuna bastınız mı ayıklama faslı uçar gider. Bir kısmını kaynar suda üç dakika haşlayıp kilitli poşetlere koyar buzluğa kaldırırsınız, kışın da ara sıra börülce fasulye yeme keyfini sürebilin diye.

Yaz gelmiş ve markette börülce fasulyeler satılmaya başlanmış, ne gün markete gitseniz orada bir kasa fasulye görüyorsunuz. Geçtiğimiz yazlar böyle değildi, mahalle marketinde satıldığı neredeyse hiç olmamıştı ve daha kalburüstü yerlerden alırdınız börülce fasulyeyi, o da niyeyse haftanın her günü bekler olmazdı. Geçen yaz börülce fasulye gördüğünüz an havalara uçar, hemen en aşağı yarım kilo alır pişirirdiniz. Bilmiyorum anlayabilir misiniz, ama börülce fasulyeler bu sene her gün ordaydı, bir kere bile pişirmediniz.

Sanki iddia olsun diye aldınız bir poşet, sonunda. Dolaba koydunuz. Çürüyecekler diye ödünüz kopuyor, ama bir pişiren olsa da yesek, dersiniz belki. Ben pişireceğim de ne olacak, dersiniz, yemek yemekten bıkmışsınız. Çok değişik tatlar denemişsiniz, çok. Hepsi birbirine benzer olmuş. Bilmiyorum anlayabilir misiniz, börülce fasulye kasası salatalıkların hemen önüne konmuştu ve ne zaman salatalık alsanız içiniz buruldu. Eliniz gitmedi. Yapamayacaktınız, üzüldünüz. İçinizde börülce fasulye pişirmeyi seven biri vardı ama sizin hareketlerinizle onun duyguları uyuşmadı. 

Anlarsınız, hayatı akışına bıraktınız. Ne olacak, bu yaz canım istemiyor dediniz. Ama börülce fasulyeleri susturamadınız. Vazgeçmemekten yoruldunuz, yorgunluğunuz vazgeçeceğiniz anlamına gelmedi. Vazgeçmemeyi bir süre birileri devralsın istediniz. Onlar vazgeçmezken siz nasiplenin, kumsala uzanın istediniz. 

Şimdi siz tam olarak ne istediniz, anladınız mı? Sanırım sevmek. Arkadaşınız dün okuduğu kitaptan söz ederken hevesle, kim bilir kaç aydır aynı kalın kitabı başucunuzda bıraktığınızı düşündünüz, tıpkı fasulyeler gibi. Okumasanız bile elinizde gezdirdiğiniz kitapları evde bıraktığınızın da anca farkına vardınız. Bir yere gidip rüzgarın içinde kitap okumayı unutmuşsunuz. Kitabı sevmek istediniz, kitabı seviyorsunuz; ama kana kana değil. Deliler gibi sevmek istiyorsunuz. Üzülmeden sevmek, içmeden sevmek istiyorsunuz. Müzik dinlemeden sevmek istiyorsunuz. Garnitür sevgi, serpilmiş sevgi, dağınık, paylaşılmış sevgi istemiyorsunuz.

Ne bileyim, bir ağlasanız mesela. Öyle temiz ağlasanız ki en aşağı yedi sekiz kilo daha ağır çekmiyormuşsunuz gibi hafifleseniz. Başka bir yerde uyansanız, habire saçlarınız okşanıyor olsa, tam da canınızın istediği noktalarda dursa, istediğiniz büyüklük ve şekilde, dolaşırken içinizde birkaç nota çalsa kendiliğinden. Güzel rüyalar görebilseniz. 

Börülcelere bakıp, onları neden pişirmediğinizi bir çözebilseniz, başka hayatlarda pişsinler umrunuz olmasa, hayatınızın tamamlığı içinde bir tabak börülcenin varlığı ya da yokluğu mesele olmasa artık.

30 Haziran 2013 Pazar

Hiç konuşmadan sevebilenler anlayacak beni


Bugün bütün gün seni düşündüm. Neden bilmem, hayır neden bilirim aslında, düşününce bildiğim pek çok neden çıkarabilirim, ne zaman dara düşsem, korksam, şüpheye düşsem hayatıma giren yenilerle ilgili, eskilerde tutunacak bir dal arasam sen gelirsin aklıma. Beni düşünen kimsenin aklına sen gelmezsin. Senin aklına ben asla senin benim aklıma geldiğin gibi gelmem. Ama senin ya da kimsenin düşünüp çıkaramayacağı şekilde, sen benim habire aklıma düşersin.

Başkaları için bu şekilde var olmuş musundur, hiç bilmem. Benim için var olduğun gibi kendin için de var olmamışsındır benim yanımda değilken. Nasıl da iddia etmek isterim, benim yanımda iken, benim için var olduğun gibi var oldun kendi içinde de, diye. Evimden çıkıp sokağa karıştıktan sonra sabahı eder etmez, bana ait bir ceket gibi, günün sıcağında yanına yük etmek istemez gibi, bir daha ne zaman bana teslim edeceğini bilemediğin gibi üstünden çıkarıp atmışsındır o kimliği, olur ya. Irgalamaz beni.

Burada değilken ne yaptığın ırgalamaz, kiminle olduğun, ne konuştuğun, ne düşündüğün. Burada değilken kim olduğunu nereden bileceğim, dahası neden bileceğim. Hangisi gerçek diye sorduklarında yanıtlamak için mi, yo; gerçek, benim yaşadığımdır. Yazık ki bir de zaman var, o zaman gerçek olanı bu zaman gerçek kılmaya yetmiyor ve elimizde eski gerçeklerimizin doğurduğu birtakım hislerle yaşamak durumunda kalıyoruz. Bu nedenle yazmaya koyuluyoruz. Yazıyoruz ki geçmişin gerçekleri boğazımızdan çıksın, kalbimizi sıkıştıran onca şey beyaz üstüne siyah boyasın, dağılsın, dönüşsün, anlatsın da rahatlatsın diye.

Birini sevmek ne başka şey, hele ki birini hiçbir şey konuşmadan sevmek ve hatta uzun uzun görüşmeden sevmek, öyle herkesin yaptığı şekilde tanışmadan, tanımadan sevmek, herkesin tanıdığından başka bir adam sevmek. Hiç konuşmadan sevmek burnumu sızlatıyor.

Hiç konuşmadan sevdiğim için hiç konuşmadan anlaşıldığımı düşünegeldim, hiç yargılanmadan.

Hiç konuşmadan sevince hiç konuşmadan uyunuyor. Hiç konuşmadığım sırada uykuma yenik düşmeden az evvel hiçbir şey söylememeyi sürdürerek yanımdaki yüzü seyrettim. Fazla uzatmadan uykuya daldım. Hiç konuşmadan severken uyku arasında hiç beklenmedik eller buluşuyor, hiç konuşmayan adam nasıl el tutar diye düşündürüyor uykuda, hem uyur hem düşünürken el tutmak ve konuşmamak üstelik, paha biçilemez bir uyku adeta.

İçim sızlıyor bu akşam. Defalarca konuşmadığım bir adama adanmış aşk için. Ne zaman rahatlasam, koyversem, yahut üzülsem, sevinsem, sertleştirdiğim bedenim biraz yumuşayıp asıl bana dair olanları yaşatmaya başladığı vakit, bir yerlerden çıkıp beni bulacakmışsın gibi. Tam öyle anlarda bana olmak istediğim insanı bilir ve yaşatırmışsın gibi, konuşmadan.

Herkes konuşuyor. Kimse senin gibi değil, kimse susmuyor. Sırf konuşmadığın için o kadar benimsin, ben de o kadar senindim ki. Hala senin değilim, konuşmam icap ediyor. Sen ise hala benimsin, aylar öncesinde konuşmadan oturduğumuz gibi kalmışsın içimde, evimde. Seninle konuşmamak-mamak beni ne büyük özlemlerle sıkıştırıyor, bilemezsin.


22 Haziran 2013 Cumartesi

Aidiyet




En sevdiğim romanlardan biri "Üç Silahşörler" idi. Fotoğraflar sayesinde bu romanı ne zaman, nerede okumuş olduğumu kesin olarak biliyorum. Üniversitedeki ilk yılımın sonunda, o zamanlar artık birbirimize iyi gelmediğimiz, ama gerek tecrübesizliğimizden gerek çocukluğumuzdan bunu pek de anlayamadığımız, yanında sıklıkla sinirlendiğim özel arkadaşımla çıktığım ufak yaz tatilinde, kendimle başbaşa kalmak istediğim anlarda çeviriyordum sayfaları. Şezlongda uzanırken, artık daha az sevdiğim yanımdaki şezlongda; artık daha az sevildiği için onu biraz daha uzaktan sevmek istiyorum, bir şezlong aralığı mesafeden. O mesafe olduğu zaman aramızda, kitabım da elimdeyken, onun da kitabı elindeyken, gün batımı huzurlu geliyor. Bana dokunmadığında, ben kitabıma dokunduğumda. Kaybolan bir aidiyet hissi var, şezlong arası mesafeler ile kitapların yerine koyabildiği, kitabın içine girebildikçe.

Üç Silahşörler, dedim, benim arkadaşlarım, aslında dört silahşör. Gözüpek, korkularını yaşarken davaları uğruna ileri atılmayı bilmiş, kendi seçtikleri yolda özgürce yürümesini bilmiş, kendilerine seçtikleri birkaç mühim kelimeyi başlarının üzerinden hiç indirmemiş arkadaşlarım bunlar. Öyle sevdim ki onları, her birini, ayrı ayrı. Evet pek uzun oldu onlarla çoğunluğun "görüşmek"ten anladığı şekilde görüşmeyeli. Şimdi hangi kişilik hangi isme aitti, kesin çizgilerle bilemem belki sorgulansam. Fakat ne zaman bu arkadaşlarımı düşünsem, beni nasıl sakinleştirdiklerini, içimi nasıl sevgiyle, coşkuyla kaplayıp beni kendime ait hissettirdiklerini bilirim. Gençliğinin yavaş yavaş farklılaşarak şekillenmeye başlayan ilk yıllarında bir kızın duygularındaki korkutucu dalgalanmaları nasıl yatıştırdıklarını, anlamlandırmaya yeni yeni başladığı özgürlük, saygı, dostluk, amaç gibi kavramların içini nasıl doldurduklarını bilirim. 

Aşağı yukarı iki senedir kaçıyorum kendimden, sokaklardan, gördüklerimden. Kaçarken arkanızda çok şey kalıyor. Hep dönüp arkaya bakmak, geri gitmek istiyorsunuz olmuyor. Hızlı koşmanız lazım. Bölük pörçük film kareleri gibi kaçmazdan evvekli kimliğiniz, mutluluğunuz, arzularınız, hırslarınız beş duyunuzdan dilediğini seçerek damlıyor üzerinize. Koşuyorsunuz, az ıslanıyorsunuz, ama az. 

Oysa silahşörler hep doğru bildikleri yolda ilerliyorlardı. Ne cesaret! Onlar için özgürlük, adalet, eşitlik, onur ve aşk vardı. Bunların üstünde de başka bir gerçek yoktu. Bir düellodan önce, az sonra ölümüne çarpışacağı rakibine reverans yapma vardı onlarda. Ne kibarlık! Ve ağızdan çıkan sözü her şeyin üstünde tutmak vardı; bana ne verebilirsin, diye sorulduğunda, size yalnızca sözümü verebilirim ve bir silahşörün bundan daha kıymetli bir şeyi yoktur, yanıtını verirler, karşı taraf da bunu mahcubiyetle karşılardı. Ben buna yaşamak derim.

Bu olmayınca da yaşamamak derim. Genel hatlarıyla şöyledir yaşamamak; vatansızlaşma, kendine de kaldırım taşlarına da yabancılaşma, saçının tellerine yabancılaşma, dolaptaki giysilere ve kitaplardaki sözlere yabancılaşma, arkadaş toplantılarında kahkaha atarken kendi sesine yabancılaşma, takı kutusundaki küpelere kolyelere yabancılaşma, çalışma odasındaki biblolarına yabancılaşma, bir bakmışsın daha da yaşlanmışlar sanki anne babana yabancılaşma, kim bu etrafımdaki insanlar diyerek arkadaşlarına yabancılaşma.

Tüm bu yabancılaşma çeşitlerinin birbirinden ayrı gibi görünen fakat dokunmuş bir işin farklı renklerdeki iplikleri kadar birbirini besleyip çevreleyen sebepleri var elbet. Hangi iplik çözülürse en büyük sebep oymuş gibi algılanıyor bir süre, en azından daha başka bir ip çözülene dek. 

Üç hafta önce toplumsal iplik çözüldü. Vaktiyle öyle de yanlış dokunmuş ki çözülmesi pek güzel oldu. Bundan evvel, korku ve ümitsizlik içinde sinmiştim. Ne kadar sindiğimin de farkında değilim; gözbebeğinin gerisindeki damarları göre göre duyarsızlaştığı gibi gözlerin, sanki hep böyle olagelmişim gibi nedensiz ve nedensiz olduğu ölçüde çaresiz. Özlediğim çok şey vardı, ama elle tutulur bir yitirme nedenim olmadığından onları geri getireceğim yoktu, başlayacak yerim yoktu. 

Yolda gördüğüm insanların kim olduğunu anlamıyordum. Eski televizyon programlarını özlüyordum. Pembe dizileri özlüyordum. Sokaklarda oynadığımız zamanları özlüyor ve şimdi neden eski evimin sokağında bizim gibi dizi dizi çocuklar olmadığını anlayamıyordum. Eskiden paten kaydığımız zemini yumuşacık apartman garajlarının neden şimdi kepenkle kapatıldığını anlamıyordum. Neden kimsenin çimlere basmadığını anlayamıyordum. 

Televizyonda neden tuhaf insanların eksik konuştuğunu anlamıyordum. Günbegün milletçe nasıl uyuduğumuzu anlayamıyordum. Okuyacak gazetem kalmamıştı. Eskiden her pazar koltuğumun altına sıkıştırdığım gazetemle sahile iniyordum. Her pazar her pazar, artık beni tanıyorlar ve bana çay ısmarlıyorlardı. Orada okuduklarımı gelip burada yazıyordum çünkü şevkim vardı, dinleyenim vardı, paylaşacaklarım vardı. Zaman içinde beni anlayacak kimse kalmamış, herkes aynı şeyleri yazıp çiziyormuş ve daha fazla laf kalabalığının lüzumu yokmuş gibi hissettim. Kime neyi anlatmaya çalışıyordum, ne kendimi biliyordum artık ne muhatabımı. Yapayalnızdım. 

Günü kurtarmakla yaşamak çok farklı şeylerdir. Geleceğimin günü kurtarmaktan ibaret olduğuna iyiden iyiye inanır olmuştum artık. Bu da zaten yaşamamak demektir.

Sonra bir şey oldu; kürtaj oldu, alkol oldu, Reyhanlı oldu, ve daha niceleri, ve iki ayyaş oldu, ve ben elimde bayrağımla yıllardır söylemekten neredeyse utanacak hale geldiğim şeyleri haykırır buldum kendimi. Meğer ne üzgünmüşüm, meğer ne haldeymişim! Sanki bir yalanı yaşamakta, üstümü kat kat örtülerle kapatmakta imişim. Buraların yabancısı imişim, buralar da hep bana yabancı imiş. Tüm tanıdıklarıma yabancılık bulaşmış. O örtüler bir kalktı ki, ah bugüne kadar özlemini çektiğimi anca özlemim dinince anlayabildiğim bir aidiyet; işte buralar benim arkadaş, şu solumdaki ağaçlar da benim, bu oturduğum kafenin diğer masalarında hoşbeş edenler de benim. Evim, pencere pervazlarım, caddelerim benim şimdi. İnan ekranlarda, platformlarda süprüntüler konuşanlar bile benim, çünkü kaçmıyorum artık onlardan, çünkü kapatmıyorum kulaklarımı ve korkmuyorum ağzımı açmaktan. Dahası ağzımı öyle her şeye açmıyorum, ne basmakalıbım ne tahammülsüz; zira yalnız değilim artık.

Dört akşamdır her akşam, geçen yazımı orasında burasında kitap okuyup yürüyerek, nafile çabalarla kendimi bulmaya çalışarak gerçidiğim mahalle parkına gidiyorum. Benim gibi düşünen, bazen o kadar da benim gibi düşünmeyen, ama nihayetinde gidişattan benim gibi sıkılmış, sindiği kabuktan çıkmış insanlarla konuşuyorum, adımı yazdırıp söz alıyorum, dinliyorum. Evime gelip çelik kapımı kapatmak her akşam, dibini anca ertesi sabah hissettiğim bir kuyuya atlamak olmuştu öncesinde. Her akşam aynı kuyu, her akşam. Sabahın da tadı kalmamıştı ki bu kandırmacada. Arkadaş çemberlerinde memleketi kurtarma derdi çok evvelden bitmişti; sonunda insanlığın, komşuluğun, muhabbetin, vatandaşlığın akıbeti de benzer olmuştu. Herkes birbirine karşıydı üç hafta öncesine kadar, ve afallatan bir ivedilikle bu karşıtlık bozuldu. Sancılı oldu, yaşaması da, anlaması da, anlamlandırması da. 

Nihayetinde bugüne geldik, bugün dediğim, gece eve dönerken durakta oturan taksiciye gülümseyerek iyi geceler, demek, isim sormak isim öğrenmek, dinlemek, bu pazar piknik yapalım, demek, daha çok insana ulaşalım demek, espri yapıp koca park amfisinde beraberce gülmek, beraberce sokaklara dökülmek, yaz meltemini şöyle hep beraber hissetmek, ama kapalı bir grup gibi de değil öyle, ne olursan ol gel yeter ki konuşalım, demek, kimseyi görüşünden ötürü aforoz etmemek, neredeydiniz bunca zamandır aydınlık insanlarım, ben evde çok yalnızdım, sırf evde mi ya ben en sevdiklerimleyken de nasıl yalnızdım bilseniz, ben nasıl aidiyetsizdim sizin yokluğunuzda, denemediğim yol kalmadı artık seçeneğim yoktu sanki boynuma taş bağlayıp atlamaktan başka, neyse ki şimdi buradasınız.

Konuşulanları, kararları, üslupları ve geleceğe ilişkin yaklaşımları ayrı bir yazının konusu etmek ve sıklıkla paylaşabilmek isterim. Fakat diyeceğim odur ki iki senedir doğayı özlerim, yazlıktan daha bir ağlayarak dönerim hem gözlerim hem içim. Yazlıkta çok odalı bir konakta yaşar gibiyizdir de bu şehre dönünce bıçak gibi sessizlik yok mu uyanır uyanmaz odaya doluşan, onu hisseder hissetmez içim sıkışır. Neden hep aynı şeyleri yapar, neden hep aynı yüzlere ve fikirlere sıkışırız diye kahrolurum. Hiçbirimizde yeni bir şey üretecek derman kalmamıştır ya bunu da iki senedir kendime yediremeye yediremeye yaşar giderim, ona yaşamak denirse. Ben de kendime haritadan yer seçerim ama bu kaçışı hele hiç yediremem. İki senedir hakka hukuka inancımı yitiririm, iki senedir kendimden geçerim. Çok şükür birleştik arkadaş. Üzerine ne dense acısı dinmeyecek kayıplar verdik, ama boşuna olmasın bak çok şükür birleştik arkadaş. Bak yazıyorum, kelimelerimin anlamı var artık. 

Ben, Taksim'de piyano dinlerken ağladım bir akşam. Ben ne zaman piyano çalmayı bıraktım, deyiverdim ve ağladım. Kendime dair bir şeyleri böylesine somut aklıma getirip içimde bir telin çekildiğini iki yılı var hissetmedim.

Kendime, ülkeme, silahşörlerime aidim.





4 Mayıs 2013 Cumartesi

Ankara.


Burası Ankara.

Burada sıcak yapıyor ara sıra, akşamüstüne kadar, ama gölgede yine esinti ve ferahlık oluyor, sonra ağaçların altları oluyor. Öyle çok kaliteli bir ses vermeyen, hatta eni konu kulak tırmalayabilen bir radyodan, bütün gün güneş aldığı için kademe kademe cehennem sıcaklarına çeviren önü yanı camlı mutfağa aşağı yukarı hep aynı şarkıları çalan kanalın tanıdık ezgileri doluşuyor. Dışarda ufak çocuk bahçesinde çocuklar oynuyor, sayıca az refakatçilerinin sesi çıkmıyor. Çocuklar istedikleri gibi bağırıyor.

Burada mı yoksa bir süredir mi bilinmez, hayat kendini daha bir hissettirerek yaşanıyor. Korkular yok, huzursuzluklar yok, çekinceler ve güvensizlikler pek kalmadı. Umutsuzluklar var mı, neden olmasın, bazen hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi tüm kağıtlar buruşturulup atılmak, tüm yemekler dökülmek, tüm kapılar çarpılmak isteniyor. Eşya yalnız, eşya mutsuz.

Burada her şeyin dili var; masaların, gölgelerin, güneşin, ana caddedeki dükkanların, sokakların. Herkesin birbiriyle konuştuğu bir yer burası. Yalnızca hayal kurmam yetiyor başkalarına kavuşmama, başka insanlara ve başka yerlere. Yine burada, diğer mahallelerde, geçmişimden izler bıraka bıraka gezip dolaştığım, güldüğüm onca yer; koltuğumda rahat rahat otururken, bir melodiye yahut bir kokuya bile ihtiyaç duymadan seyahat edebiliyorum.

Gerçekten nasıl yalnız olunur, bilmem. Yalnızlık nedir, onu da pek bilmem. Çok farklı şekillerde kendini gösterebilir, onun için şu yalnızlıktır ama böylesi değildir, denmez. Fakat burada yalnızlık olmaz, hayır. O yalnızlıklar burada barınmaz. Burası bunaltmaz; sarar, güldürür.