29 Ekim 2011 Cumartesi

29 Ekim



Bugün Cumhuriyet Bayramı. 

Ağzımdan çıkacakların anlaşılmayacağı, hiç anlaşılamayacağı endişesini taşıyorum. Bu endişe içinde konuşamıyorum.

Cumhuriyet Bayramı'nda bombalar patlıyor.

Herkesin sarsıldığı şu günlerde cumhuriyet bilinci nasıl bu kadar geri plana atılıyor? Toprak bir sallanıyor, memleket beş - hep de cumhuriyete sahip çıkmayan şu adamlar yüzünden. 

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

28 Ekim 2011 Cuma

Liste


Geçen hafta cep telefonuma birtakım notlar almışım üzerine bir şeyler yazmak için, yazmak değil daha doğrusu "söylemek" için, ya da diyebiliriz ki yazıp geçmek için; zira öyle üzerine uzun uzun yazılıp çizilecek şeyler değil. Öyle olmamaları bir yana, altı gün önce mutlaka bir heyecanla yazmışım bunları fakat şimdi bunlara ilişkin ne yazabilirim bilmiyorum: 

Akmerkez'e giderken makyaj yapmamışım. Ee, evet ne var bunda? Şöyle bir şey var yalnız, ne zaman makyaj yapmayasım tutsa, ne zaman üstüme alelade bir şeyler geçirip şurdan iki markete falan gidecek olsam o zaman çok mühim biriyle, herhangi biriyle ya da bir durumla karşılaşırım ve içimden hep, keşke bu kadar da boşvermiş çıkmasaydım evden, derim. Mesele makyaj ya da doğallık değil, bunların ötesinde bir üşengeçlik, sıkıntı, bezginlik meselesi aslında. Öte yandan bu seferki farklıydı. Evet evde biraz yayılmıştım ve hiç de çıkasım yoktu, ama kalkıp giyindim, bana da iyi geldi; fakat makyaj yapmaktan çok sıkılmıştım! Devamlı fıtı fıtı fondöten sürmekten, üstünde pıt pıt allık sürmekten ve elimle bunları dağıtmaktan, sonra fondöten ve allığa bulanmış ellerimi lavaboda yıkayıp turuncu damlacıkları seyretmekten gına gelmişti içime. Diyeceğim odur ki paspal olmadım ama makyaj da yapmadım. Kimseyle de karşılaşmadım. Hah.

İkinci notum: reçel kavanozunu karıştırmak lazım. Bunu da süper gözlem gücümü ortaya koymak adına açıyorum. Sevgili yeni yaban mersini reçeli kavanozumda şöyle mikroskobik bir yazı dikkatimi çekti: "Daha iyi bir lezzet için meyveleri kavanozun dibine doğru karıştırın." Şaşırdım, çünkü diğer ananas-mango reçeli kavanozunda böyle bir öneri hiç dikkatimi çekmemişti onca sene. Ananas-mango kavanozuna baktım ve zaten onun üzerinde böyle bir öneri bulunmadığını gördüm. Yaban mersini reçelinin böyle bir dalavereyle hazırlanmış olduğunu çok geç fark etmiştim oysa. Tam o sıralar, kavanozu açıp resmini çektiğim o minik yaban mersinlerinin nereye kaybolduğunu ve koca kavanozun yarısından fazlasının neden "meyve pektin" olduğunu tahmin ettiğim o içinde yaban mersini boncukları bulunmayan jölemsi reçelden ibaret kaldığını merak ediyordum. Bu haliyle bile yine de çok lezzetli olduğu için yaban mersini reçelini affettim. Hatta bitirdim. Hatta yenisini aldım.

Üç: ev kokusunu açtım. Bu kısa sürecek. Aylar aylar önce, içine soktuğunuz bir sürü çubuk sayesinde evi güzel kokutan kokulardan almıştım, beyaz yasemin kokulu. Çok da pahalıydı ve iki buçuk ay dayanacağını söylediler alırken. Mağazaya girdiğimde kokudan mest oluyor, evimin de böyle kokmasını inanılmaz istiyordum. Ve kokuyu bir türlü açamadım. Ciddiyim, on ay falan açamadım kokuyu. Kokuyu açmam için bir parti falan vermem gerekiyordu. Ey ahali, işte bakın, hayatım o kadar tamam, o kadar güzel ki, bu güzelliği taçlandırmak için kokuyu paketinden çıkarıyor ve evime yerleştiriyorum! O sıra flaşlar patlamalı ve kadehler tokuşturulmalıydı. Hem dur bakalım, ben evimin böyle kokmasını sahiden çok istiyor muydum? Evimin kendi kokusu var mıydı acaba - evet evet vardı öyle bir koku, eve gelince alıyordum ve seviyordum. O koku mu, bu koku mu? Ya bu çubuklu koku çok yoğun olursa ve fenalık geçirirsem? İnsanın kafası rahatsız olmayagörsün. Birkaç hafta önce hiç özel bir şey yapmadan, herhangi bir kutlamaya girişmeden kokuyu açtım, sehpaya koydum. Kokuyor çok şükür. İlk günler daha bir çok kokuyordu, şimdi daha az kokuyor ama sahiden kokuyor yani, çok da kararında bir koku. Evet, bu kadar.

Dört: Pazar günü de Issey kokmaya devam etmişim, bilgilerinize. Evet çok tatlı bir duyguydu. Önceki gün giydiğim hiçbir şeyi giymediğim halde burnuma aynı parfüm kokusu geldiği için biraz şaşırdım. Sonra düşündüm ki muhtemelen alışveriş yaparken giydiğim uzun kollu hırkanın parfüm kokusu sinmiş sol bileğini, pazar günü evde giydiğim hırkanın üzerine denk gelecek şekilde katlayıp kaldırmıştım dolaba. Ondan oldu herhalde, mystery solved.

Beş: Ertuğrul Özkök ve spermler. Bu konu çok ciddi. Adamın derdi ne bilmiyorum. Adamı pek sevmiyorum zaten, neden sevmiyorsun derseniz çok detaylı ve yerinde bir açıklama yapamam - zaten burada "sevmek"ten söz ediyoruz yani son derece öznel bir şey, ne diye savunayım ki niye sevmediğimi, sevmiyorum işte. Geçen geçen geçen haftalarda birden fazla kere, en az iki kere, spermlerle ilgili bir şeyler yazdığını gördüm. Öyle çok uzun uzadıya okumayı tercih etmediğim için, ne diye böyle saçma sapan şeyler yazıyor, boyu mu uzadı yazınca falan diye düşündüm herhalde. Sanki o da tam öyle bir havada yazıyordu, hani ne oluyor işte yazınca, ne var bunu yazmakta ya da yazamamakta, büyütülecek bir şey mi, havasında da olabilir yani. Fakat öyle demek istiyorduysa bile çok çiğ bir üslupla yazıyor gibi geldi bana, ne yapsa doğal olmuyordu sanki. Sonra, geçen geçen haftalarda bir yazısını okudum pazar ekinde ve bunun öyle seksle üremeyle ilgisi yoktu pek, hatta buraya "Evet sapıksınız, çünkü insansınız." alıntısını aktarmıştım, o yazıda geçiyordu. İşte o yazının içinde bir yerlerde, beynin çalışması ve hormonlarla ilgili birtakım şeylerden söz ediyordu. Tutmuş oraya da, ha yani benim beynim şöyle çalışıyorsa spermler de şöyle oluyor, gibisinden bir şeyler sıkıştırmıştı. Takmış kafaya bu adam, demiştim kendi kendime. İşin bir hikayesi ya da özellikle ispatlamaya çalıştığı bir şey yoksa şayet, çocukçaydı şu devamlı yazdıkları. Sonra geçen hafta tekrar yazmış, "İstiridyenin spermi ne kadar". Mehmet Barlas'a bir şey söylemiş hemen, "Biliyorum sizin sperm alerjiniz var..." diye - ha anlıyorum, bir derdi var, tamam; ama yok yani olmuyor işte. Adamın kendi köşesi yeri var güzel; üç haftada bir sırf bahsi geçsin diye sağdan soldan spermler iliştirmek - uymuyor yani, uyduramıyor ki yerli yerine. Aman.

Altı: Kurtlu cevizler. Güya en kalitelisinden alıyorum ama aldığım gün kurtluydu cevizlerim geçen sefer. Geçen dediğimin de üstüne dünyanın cevizini aldım ama çaktırmıyorum. Hani böyle cevizin üstünde bir tüylenme, sanki cevizler örümcek ağı bağlamış gibi bir şeyler olur bazen. O zaman bilin ki aldığınız ceviz bayat, yahut bayatlıyor. Sanki bir abiyogenez örneği gibi, tertemiz almış olduğunuz cevizler gel zaman git zaman böyle tuhaf bir yapıya sahip olmaya başlayabilir. Bunun bir ileri seviyesi, inşallah karşılaşmazsınız, kurtlu ceviz sendromudur ki ben karşılaştım. İki tane cevizin üstünde kurt vardı, sanki kelebek olmak için kozaya girmiş tırtıllar gibi şeffaf bir örtüyle sarılıp ölmüşlerdi. Canlısıyla henüz karşılaşmadım neyse.

Geçenlerde marul almıştım, of çok tuhaftı. Dıştaki birkaç yaprağın üstünde çamur topu gibi minik şeyler vardı. Birkaç yaprak ayırdıktan sonra bunlar sıklaşmaya başladı. Üç beş yaprak daha attım ki ne göreyim, marulun her tarafı minik minik kurt! Hiç böyle şey görmemiştim. İki poşete daha koyup derhal kapının önüne attım marulu tabi. Ertesi gün marulu aldığım yere gittim, dedim sizden marul aldım dün bakın kurtlu çıktı, hani diğer müşterileriniz mağdur olmasın diye söylüyorum. Adamcağız hemen yeni bir marul verdi bana, fakat arada "Aa, keşke getirseydiniz efendim!" deyiverdi. Ha sahi, getirip göstermek için o marulu kurtlu kurtlu geri dolaba koysaydım değil mi ama.

Laf lafı açıyor, böyle iade deyince de turuncu kazağım geldi aklıma. Pamuklaşmıştı ya hani bir kere giymeyle. Neyse ben bunu götürdüm, dedim böyle böyle, işte buyrun bakın. Faturamı ve kazağımı aldılar, efendim dediler biz bunu incelemeye göndereceğiz, bir hafta on gün içinde sonucu size bildiririz, sorun üründen kaynaklanıyorsa da yenisiyle değişim yaparız. Ha? İnsan bir tuhaf oluyor ki. Konuştuğum kadın da mağaza müdürü, bunun daha ötesi üstü yok yani. Peki dedim siz bunu inceleyip bakarken ürün biterse bana yenisini nasıl vereceksiniz, neyse ayırdılar bir tane; ama benim derdim o değil. Ne saçma yani, ben bir kere giymişim ürünü, faturamın daha ayı dolmamış ve kazağın önü pamuklaşmış. Burada "ürün hatalıysa" gibi bir yaklaşım ne oluyor? Mağaza müdürü şöyle dedi, "Hani belki bir kolye ya da çapraz bir çantayla giydiyseniz..." (Bunu söylediği sırada arkasında boy boy, uzun kolyeler sıralanmış) Dedim herhalde öyle giyeceğiz? Hangimiz bir kazak giyip put gibi oturuyoruz? Canımın istediği çantayı kolyeyi takacağım tabi, diğer kazaklarda niye böyle şeyler olmuyor, dedim. İyice bir sinirlendim ama içimden yani, dışımdan köpürmedim. Çıktım mağazadan, turuncu kazağımı bıraktım "incelesinler" bakalım. Birkaç dakika sonra geri döndüm. Dedim ki bakın, sizin gibi bir firmadan böyle bir şeyi hiç beklemezdim. Müşteri ürününüzle ilgili bir sorun iletiyor, derhal yenisini çıkarıp vermeniz lazımken kim hatalı diye uzun uzun incelemeye gönderiyorsunuz. Külçe altın değil ki bu, kazak. Ben müşteriniz olarak bu davranışınızı saygısız ve kırıcı buluyorum ve bu şikayetimi yazılı olarak iletmek istiyorum, lütfen bana cevap alabileceğim bir e-posta adresi verin, dedim. Vay be. Ondan sonra eve geldim, bir güzel mail döşendim ki aklınız durur. Hatta şu kısmını aynen aktarmak istiyorum, havam olsun: "Herhangi bir ürününüzü tabii ki kolyelerimizle ve çantalarımızla kullanacağız, satın aldığımız üründen beklediğimiz kalite de kullandığımız hiçbir aksesuar nedeniyle ürünün deforme olmamasıdır. Aksi bekleniyorsa ürünlerinizin üzerinde konuya açıklık getiren uyarılar bulunmalı yahut satmakta olduğunuz kolye ve çantaların trikolarınızla kombinlenmemeleri gerektiği vurgulanmalıdır." Hafif ağdalı mailime karşılık biraz mahcup ama yine biraz da mağrur bir yanıt geldi ertesi gün, değişim talebimin onaylandığı bildirildi - hadi tamam azıcık gururunuzu kırdık, ben onayıma bakarım şekerim.

Ya işte tüm bunlar geçen pazar aklıma gelmişti.
Bir anda bambaşka bir hafta oluverdi, aklıma gelenleri geçen haftaya sığdıramadım.

23 Ekim 2011 Pazar

İdeal abajur kaç watt?


Aylık kültür sanat dergimi aldım ve sevgili kırmızı koltuğuma uzanıp okumaya başladım. Salonumda iki tane abajur var ve sanki ışıkları fazla geliyor. Ben kırk watt diye biliyorum ama belki de daha fazlalar, bir de bu yeni "gün ışığı" renginde olduklarından belki, sarı ışığın içime işleyen romantizmini tam alamıyorum sanki. Ya da ben saçmalıyorum şu anda.

Okudukça içim hareketlendi, aylardır gitmediğim sergilere gitmek istedim; fakat galerilerin çoğunun pazar ve neredeyse hepsinin pazartesi kapalı olması hevesimi kırıyor! Pazartesi günleri Nişantaşı'nda oluyorum. Taksim'deki galeriler pazartesi açık olsalar metroyla bir durak daha gidip gezineceğim ne güzel. Pazar günleri de gidebilirim hadi, pazarları kendime ayırmayı seviyorum ve illa ki çıkıyorum evden öğleden sonraları. Fakat cumartesi olmasın yahu, yani bugün spordan sonra gideyim diyordum ama cumartesi kalabalığını çekecek halim yoktu. Keyifli olması gereken bir şeyi zorunluluğa döküp istemeye istemeye, yorgun argın sergi gezmek de ne oluyor? Hazır yolum düşmüşken gitmeye bayılıyorum da Taksim'e yolumu gündüz vakti düşürmeye pek gelemiyorum nedense. Yolum hep buralara düşsün istiyorum.

Bugün bütün günümü müzik dinleyip bir şeyler yazıp çizerek geçirdikten sonra altı gibi akşam yemeği alışverişine gittim. Parfümeriden saç spreyi aldım, ödeme yaparken parfümlerin yanına gittim ve sol bileğime Issey Miyake sıktım. Eskiden bir koca şişe vardı bu parfümden bende. İngiltere'den almıştım, Sera ve Burçin'le gittiğimiz kamp gezisinde - sanırım havaalanından falan değil, şehri gezmeye gittiğimiz bir gün mağazalardan kendi kendime beğenip almıştım. Birkaç sene kullandım sonra, birkaç defa yeniden aldım. 

En son yurt dışından dönerken parfümümden alıyordum kendime, bundan da mı alsam diye çok düşündüm. Koklar koklamaz eskilerden huzur dolu bir yerlere gitmiş gibi oluyordum. Kokladıkça koklayasım geliyordu. Sonra pek baharlı, kış günlerine pek yakışabilecek bir kokusu vardı. Boğazlı kazaklarıma sindiğini hayal ediyordum. Öte yandan kendi kokumu yıllardır öyle benimsemiş, öyle kanıksamıştım ki başka bir parfüm sürme fikri çok eğreti geliyordu. Kazaklarımı geçtim tenime sinmişti artık bu koku ve üstüne başka bir şey sürmek, sahiden bir şeyler sürünüp gezmek gibi olacaktı. Benim kokum olmayacaktı sanki ve hayır, bunu istemiyordum. Belki Issey'i alıp arada sırada evime, odama sıkardım? Bilemedim. Almadım havaalanından.



Bugün ise zaten almak gibi bir düşüncem yoktu - sadece sıkmak istedim bileğime, arada sırada burnuma götürüp koklamak istedim. Parfümeriden çıkıp biraz yürüdüm çorap almak, bir şeyler bakınmak için. Çorapçıdan çıktım, karşımda "Genç Karma" sergisi! Nasıl da güzel bir sergiydi üstelik, hiç beklemediğim bir anda ne şahane bir piyango vurmuştu başıma! Şunu da yapayım, bunu da göreyim, şu gün şu tiyatroya gitsem saat kaçta bilmem nerde nasıl olabilirim diye kendi kendime planlar yapmaya çalışırken çarpıntılar geçiren ben, akşam yemeği için deniz ürünleri alışverişine çıktığım sırada, bileğimde çiçekli baharlı kokular eşliğinde, ufak ve adeta o anım için yaratılmış bir sergiye konuvermiştim.



Sonra karides ve midye aldım diğer malzemelerle beraber. Yüz gram da ceviz aldım. Dün akşam cevizleri birer birer götürürken, bir sonraki ceviz partisini yememek için stratejiler geliştirmeye koyuldum. Cevizleri bir yere kilitleyebilecek olsaydım keşke, ya da sadece sabah kahvaltıda bir bütün ceviz ve hadi belki akşamları da bir bütün ceviz alabileceğim şekilde bir düzenek olsaydı. Bir ara cevizleri arabada mı saklasam diye düşündüm, fakat çok abes geldi. Sonra şöyle bir şey düşündüm, sabahları sosa karıştırmadan önce minik minik parçalıyorum cevizleri - toptan hepsini rondoda bir iki defa basıp ufalarsam bala batırıp yeme durumunu ortadan kaldırabilirim. 

Öte yandan çok da içim elvermedi inanır mısınız cevizleri hepsini ufalamaya. Arada bir de bala batırıp yenesi şeyler canım bunlar. Gerçi rondoda çeksem sahiden sabahları da doğrama işinden yırtmış olurum. Bir kısmını çekip bir kısmını bala batırayım en iyisi. O kadar da iznim olsun.

Çünkü şunu bugün artık res-men sabitledim: eve günlük meyve almak durumundayım. Her gün iki elma almalıyım örneğin, hadi diyelim iki elma bir nektarin falan olsun. O gün ne kadar meyve yiyeceğimi hesap edip ona göre alışveriş yapmak durumundayım kısaca, çünkü bu işi be-ce-re-mi-yo-rum! Bugün markette parmak kadar Amasya elmaları vardı, o kadar tatlı ve miniklerdi ki sanki kaçıyorlarmış gibi hissettim ve altı tane falan aldım onlardan. İki yeşil, iki sarı elma, iki de nektarin aldım. Şöyle en az üç gün gider bunlar diye umuyordum, işte ümit fakirin ekmeği şekerim. Dolabımın meyve bölümü an itibariyle tamtakır kuru bakır.

Yine de bir tebriği hak ediyorum sayın seyirciler, iki ya da üç paket kuru meyve ve yüz elli gram ceviz duruyor mutfakta. Yanlış duymadınız, yüz elli gram ceviz. Kuruyemiş bölümündeki çocuğa yüz gram dedim, elli gram da bonus koymuş sağ olsun. Cevizle savaştığımı nereden bilecek? Onun için ufak bir sapma, benim içinse savaşmam gereken bir üç yüz kalori daha demek. Ah ah. Neyse, meyveleri saymazsak bugün ben kazandım galiba.

Giuseppe'yi tanıyorsunuz - mutfağımın otoritesi.

Ayrıca domates ve nohutlu midye-karidesim çok güzel, çok gurme bir şey oldu. Spagettiyle yedim. Üstüne de parmesan ektim.

Yani bunun üzerine oturup kasayla meyve yemek şu yemeğin güzelliğine, lezzetine hakaret resmen ama naparsın, obura lezzet mi dayanır? 

22 Ekim 2011 Cumartesi

Atölye



Evimi temizliyordum Radyo Eksen dinleyerek. Son zamanlarda Radyo Eksen, Lounge FM ve Açık Radyo arasında gidip geliyorum. Radyo Eksen bazen öyle bir işliyor ki içime, hani geçen haftalarda kapalı ve soğuk günler geçirdik ya biraz, hele öyle zamanlarda. Burnumun direği sızlıyor sanki. Üzücü ve üzücü olduğu kadar keyifli, tanıdık, bildik hislere kapılıyorum bir anda. Ne olduğunu bilmiyorum, adlandıramıyorum, inanın sözcüklerle tanımlayamıyorum. Hüzün diyeceğim, ama içine gizlenmiş o keyfi nasıl açıklayacağım? Belki de hüzün zaten budur benim için? Üzüntü başka, hüzün başka şey. Belki hüzün demeyi tercih ettiğimde içine keyifler gizlenmiş, özlemli bir duygu halini anlatmaya çalışıyorum.

Evimi temizliyordum müzik dinleyerek. Salonu bitirmiştim sanırım, girişteki aynalı dolabın aynasını ve yanını siliyordum. Bir şarkı çalıyordu o sırada ki hüznümü de, içine sinmiş keyfi de olabildiğince büyütüyordu. Bana bir şeyler hatırlatıyordu ve ne hatırlattığını bilmiyordum. Bir şeyler hatırlıyordum ama anlatabileceğim şeyler değil. Geçmişte bana eşlik ettiğini bildiğim, ama o zaman bana neler hissettirdiğini bugüne taşıyamadığım, yine de aşinalığından ötürü tüm kalbimle sevdiğim şeyler. Ne olduğunu bilmediğim, ama benim olmuş olduğunu bildiğim için yakaladığımda bırakmak istemediğim şeyler.

O şarkıyı günlerce aradım ve sonunda pes ettim. Bir ara bir daha hiç duyamayacağımı düşündüm, ve bu sabah kahvaltı ettiğim sırada çalmaya başladı. The Republic Tigers'dan "Buildings and Mountains"mış içime bu kadar işleyen şarkı, özellikle sonu.

Neden böyle oluyordum? Metroda giderken bir şarkı geçiyordu aklımdan ve gözlerim doluyordu durup dururken. Sabah kahvaltı yaparken bir başka şarkı duyuyordum ve yine burnum acıyordu. Marketten aldığım sebze meyve torbasını arabaya götürürken yüzüme tatlı bir rüzgar çarpıyordu ve havanın kokusunu içime çektikçe ağlayasım geliyordu. Güneşin açılarını ölçüp biçmek ve her bir ışını kalbime sokmak istiyordum. Gördüğüm her şeyi kollarımla sarmalamak istiyordum; bugünü ve bir türlü bırakamadığım geçmişimi. Hepsine sarılmak istiyordum. Yaşamış olduğum tüm "ev"lerin manzaralarını kollarımın arasına almak istiyordum.

"Dokunsam ağlayacak gibisin, ne oldu?" diye sordu. Sahiden dokunsa ağlayacak gibiydim! Ne olduğunu bilmiyordum işte, bir şeyler devamlı boğazımda düğümleniyordu. Nasıl çocuk olmak istiyordum yine, nasıl! Her şeyin çözümü çocukluğumdaymış gibi. Her şeyin çözümü mü? Çözülmesi gereken bir şey yoktu ki. Ben neden böyle devamlı ağlamaya meraklıydım peki?

Şöyle söyledi bana, çocukluğumu bu kadar özlememin ve göz pınarlarımı habire doldurup doldurup boşaltmamın nedeni, çocukluğumla bugünüm arasına çok katı sınırlar çizmemden kaynaklanıyormuş. Şu çocuklukta yapılırdı ve bitti, şimdi yapılmaz ve şimdi bunu yapmak makbuldür, gibi bir bakış açısı benimsemişim. 

Kendimi katı sınırları olmayan bir insan sanırdım. Hadi onu geçtim, kendimi mütemadiyen çocukluğumu düşünüp hüzünlenirken bulduğumdan, çocukluğumla bugünümü "kesin sınırlar"la ayırmış olduğumu hayatta getiremezdim aklıma. 

Bir anda nasıl mantıklı geldi oysa. Çocuk olmamak için nasıl uğraş veriyordum ve çocukluğum dönüp dolaşıp bir kokuyla, bir melodiyle ya da bir renkle karşıma çıktığında içim nasıl sızlıyordu! 

Gözüme "Donald Amca" dergisi çarptı bir gün. Aldım bir tane; evet tabii ki farklıydı. İçeriği, düzeni hatırladığımdan farklıydı; yaşadığımız çağ farklı bir kere, en başında benim bakış açım farklı artık. Yine de çizgiler, yaşasın, hala çok tanıdık! Sanki maceralar daha uzundu ben çocukken, sayfalarca akıp gidiyordu adeta. Şimdi bir kareden diğerine çabucak geçiyorum - bir yandan frenlemeye çalışıyorum kendimi, daha yavaş okumaya çalışıyorum. 


Bir akşam, bir kafede ödeme yaparken kasanın arkasında ipe asılmış bir sürü resim gördüm. Çocuklar pastel boyayla yapmış. "Pastel boya!" diye yankılandı kafamın içinde. İlkokulda resim yaptığımız atölyeler geldi gözlerimin önüne, burnuma pastel boyaların kokusu ve MonAmi kutuları. İlk açıldığında üstüne jelatin örtülü, ellerimi, bazen yüzümü, eteğimi boyayan pastel boyalar; kokuları gözlerimi yaktı bu sefer.

Resim yapmayalı ne çok olmuştu ve oysa çocukken ne çok resim yapardım.

Kırtasiyeye gittim. Kitapçılar ve kırtasiyeler ağlatıyordu beni en çok. Onlara şöyle uzaktan bir bakış atmam yetiyordu bazen burnumun sızlamasına, boğazımın acımasına. Kendime büyüklü küçüklü resim kağıtları ve kalemler aldım - kalem dediklerim de her tarafı kalem, kömür olanlardan; bir tutmayla insanın her tarafını boyayanlardan, sanki bir ressammışım gibi beni havaya sokanlardan. Bir iki sepya, iki üç siyah. 


Yapıştırmalar aldım kendime, renk renk çıkartmalar. Çocukken arkadaşlarıma yazdığım mektupların kenarlarına yapıştırırdım minik minik, yazdığım şeyle ilgili bir şeyler bulur buluştururdum. Kekle ilgili bir cümlenin yanına kekli çıkartma, telefonla ilgili bir şey yazmışsam telefonla konuşan cadaloz bir kızın olduğu bir çıkartma. Bir sürü, bir sürü çıkartma aldım kendime.

Kırtasiyelerde görüp bayıldığım defterlerden aldım. İçine hiçbir şey yazmayacak bile olsam aldım o defterleri. Kullanma zorunluluğum bulunmadan, yalnızca benim olmalarını çok istediğim için, onları görünce içim eridiği, sıcacık hissettiğim için, onlara bakmaktan ve onlara dokunmaktan müthiş bir zevk duyduğum için kendime bu iyiliği yaptım ve o defterlerden aldım.



Aslan Kral'ı izledim. Yeniden.

Henüz resim yapmadım ve çıkartmalarımı kullanmadım, ama kitaplığımda olduklarını ve istediğim zaman onlara dokunabileceğimi biliyorum. Gözlerim daha az doluyor artık. Çocukluğumla arama çektiğim setleri kaldırıyorum. Geçmişte ayrı, şu zaman ayrı ve bu zaman farklı bir insan olmayı bir yana bıraktım. Tek bir insanın evrilip çevrilmiş, her zamandan başka izler taşıyan halini yaşamanın tadına varmayı deniyorum.


Bir pembe dizi olsa, nasıl bayıla bayıla izlerdim, diyordum. Geçenlerde kanallar arasında gezinirken bir pembe diziye rastlamamın üstüne iyice kabardı bu hislerim. Abuk subuk sabah programlarından, evlenme parodilerinden sıra gelmiyordu artık pembe dizilere. Bir gün gelip pembe dizileri özleyeceğim söylense gülerdim herhalde. Pembe dizilerin o tanıdık seslendirmeleri kulağıma gelince nasıl mest oldum - benim tarzım bir pembe dizi değildi üstelik, çiftliklerde büyük sombrerolar eşliğinde bir pembe diziydi. Bir "Vahşi Güzel" olsa diyordum kendi kendime, ortaokuldaki gibi televizyona yapışıp izlesem koltuğun ucuna yerleşip, günler kısalmaya başlayıp hava daha erken kararır olduğunda kimi günler ışığı yakmaya bile kalkmadan, karanlığı unutup izlesem. İnternette "Vahşi Güzel"i buldum, bütün bölümleri değil tabii ama birkaç bölüm bir şey koymuşlar işte. On iki yaşımda hissettiklerimi bugün ne ölçüde hissedebilirim bilmem, ama o tanıdık seslendirmeleri işitmek bile başka bir devri ayaklarımın altına seriyor. Bugün hiçbir yerde duyamadığım tek bir "Ah!", on yılı devirip bambaşka bir boyuttaymışçasına hissetmeme yetiyor. 

Çocuklarım olsaydı evin içinde, anne olsaydım, her tarafım oyuncaklarla bezeli halde, çocukça şeyler yapıyor oldurdum. Çocuk sahibi olmanın gerektirdiği muazzam sorumlulukları bir kenara bırakırsak, çocukluğa geri dönüp çocukluğu doyasıya yaşamanın bir şekli gibi ebeveyn olmak. Yani büyüyoruz, büyüyoruz, büyük olmayı yaşıyoruz bir güzel ve bir zaman geliyor artık çocukluğumuzu istiyoruz geri, ha? Çocuklarımızla çocuk oluyoruz, çocuk olmak için harika bir bahanemiz var. Hiç zorlanmadan çocuk olunuyor o zaman, "otomatikman" hani. Kimse aslında çocukluğunu ne denli özlemiş olduğunun farkında değil, ama o çocuk ortaya çıkınca herkesin çocukluğu salona doluşuyor sanki. 

Zamanla mücadelemi yazarak gidermeye çalışıyorum. Her şeyi inanılmaz anlamlandırmaya yönelik müthiş bir istek var içimde. Anlarımı anlamlandırsın diye zincirleme sigara içişlerim de bu yüzdendi. Sigarayı bırakıp yazmaya döndüm yeniden. Yazdıklarımı sigara anlamlandırmıyordu ben çocukken, her şey çok da anlamlı olabiliyordu üstelik.

Bir yandan da her şeyi çok anlamlandırmamaya, "an"da kalmaya çalışıyorum. Bazen ne kadar zor oluyor. Güneş salonuma akşamın belli bir saatinde düşüyor, o saatlerde çoğunlukla evde olmadığım için farklı bir görüntü beliriyor gözlerimin önünde. O anları fotoğraflamak, ışınların açılarını ölçmek, onlarla dans etmek, boğuşmak istiyorum. Hiç unutmamak için. Işınları yemek ve içmek istiyorum. Oysa onları görmeliyim ve bu kadar. Akşamın o vakti evde bu yeni ışınları tecrübe etmeliyim sadece. Aklıma kazınmaları gerekmez geçmişi geleceğe aktarabileyim diye - geçmişi geleceğe aktarmadan da mutlu olabilmeye çalışmak, kolay değil her zaman. Anlamlandırmak yerine var olan anlamı o an hissetmek ve onunla yetinmek, hemen bir sonraki ana geçip onun tadını çıkarmak - çok doğal geliyor, oysa sanıldığı kadar kolay, doğal değil benim için.

İşte çocukluğum, bilgisayarın karşısında sabahtan akşama dek oyun oynarken, dizi izlerken, sağı solu gönlünce boyarken, uydurma yemekler yaparken, yatağa uzanıp saatlerce bacaklarını sallaya sallaya kitap okurken ve okurken uyuyup kalırken anı anlamlandırma telaşında değil idi. 

Ben de çocukluğumla bugünüm arasında var olmaması gereken tüm katı sınırları kaldırdım. Burnum daha az acıyor bugünlerde.

Açım.


Yani övünmek gibi olmasın, geçen hafta bir muhteşem yemek pişirdim aklınız hayaliniz durur. Bu kadar korkunç bir giriş cümlesi yapılamazdı herhalde. Üstümden başımdan kendini beğenmişlik akıyor resmen. Ama biliyorsunuz aslında durum bu değil, sadece benim boğazıma biraz aşırı düşkün olmamdan ve yemek pişirmeyi de yemekle ilgili her şey gibi çok sevmemden kaynaklanıyor. Anlayışınıza sığınıyorum yani.

Cumartesi akşamı kızlarla White Mill'e gittik. Sera bademli tavuk aldı, ben de keçi peynirli mercimekli salata aldım. Salatanın Sosa'daki salatalar gibi doyurucu, pek mercimekli bir şey olacağı yanılgısına nasıl kapıldım bilmiyorum. Bunları okuyun ki siz öyle bir hataya düşmeyin. Birkaç parça otun üzerine mercimek serpmişler, azıcık da peynir küpleri koymuşlar işte, güya salata olmuş. Tabi dişimin kovuğunu doldurmadı. Öte yandan Sera'ya tavuklar fazla geldi, yarısını yiyemedi. Derhal, der-hal çektim tabağı önüme. Tabi sordum son kez, bak yemiyorsan yiyeceğim, emin misin diye. Eminmiş. Mmm tavuklar çok, çok lezizdi. Yağı daha az olsa inanılmaz da hafif bir yemek olacaktı. 

Ertesi gün yemek yapacağım ve bademli tavuğun tadı gitmiyor aklımdan. Ben de onun bademsizini ama mantarlısını yapmayı tasarladım. Mantarı feci özlemiştim ve badem müthiş kaloriliydi. Bu aralar neler yediğim göz önünde bulundurulursa, ki ona birazdan geleceğiz, yemeğe tadı alınabilir ölçüde badem koymama imkan yoktu. Ben de sütlü, soya soslu, sebzeli, mantarlı ve bol sarmısaklı acayip şahane bir tavuk pişirdim. 

Bu aralar bana bir şeyler oldu, çok ciddiyim yalnız. Hayatta yapmaya tenezzül etmeyeceğim şeyler yapıyorum boğazımla ilgili. Bir kere tatlı seven biri değildim şu zamana kadar, şimdi ise tatlı tatlı diye çıldırıyorum. Yerimde duramıyorum! Çok garip, her sabah kahvaltılık biberli sosa karıştırmak suretiyle bir tane ceviz yiyorum ben - yiyorDUM yani ve cevizle günlük ilişkimizin sınırları bu şekilde belirlenmişti. Son iki haftadır evde olduğum tüm süreler zarfında dolaba gidip geliyor ve kavanozdan birer ikişer ceviz yiyorum. Cevizi tek başına yesem iyi, bala batırıp batırıp yiyorum. Bazıları ballı, bazıları balsız. Ceviz yahu bu, ceviz! Geçen bir gün abartıp tam yüz gram ceviz yedim bir günde. Ondan sonra her gün ellişer gram ceviz yemeyi sürdürdüm. Sanmayın ki bir ballı ceviz yiyorum, hadi kızcağızın bünyesi istiyormuş diyesiniz. Önceki yazımda sözünü ettiğim kuru meyveler hala hayatımda. Yahu bu kuru meyveler peynirle nasıl güzel oluyor biliyor musunuz? Bir ısırık üçgen peynirden, bir ısırık gün kurusundan mesela. Üçgen peynirin üstüne yaban mersini reçeli döküp bisküvisiz mini cheesecake'ler yaratıyorum ayaküstü. Nasıl salaş bir görüntü: buzdolabının önündeyim, kapak açık ve kabını soyup açtığım üçgen peynirin üstüne reçel döküp iki lokmada yiyiveriyorum. O kapağı kapatana dek akla karayı seçiyorum.


Akşamları kendime sıcak çikolata yapıyorum, içtikten sonra bile birkaç dakikalık tatlı ihtiyacımı karşılayabiliyor. Tek içimlik poşetlerde satılıyor, suyla ya da sütle karıştırıp hazır edilebiliyor - ben suyla karıştırıyorum malum bir de süt içip boşa yüklenmeyeyim şimdi. Reçelli peynirlerden yeterli proteini alıyorum zaten. 

Bugün evet hala pantolonuma girebiliyorum, ama karnım kocaman ve belimin alt kısmı koca bir çember halinde genişledi. Üst tarafım tam bir kütük gibi. Annem telefonda "Aman kızım yapma, etme!" diyor, ona da bu aralar acayip bir tatlı ihtiyacı gelmiş yalnız. Birimize olursa illa diğerimize de olmalı. 

Bu işe bir dur demem lazım benim. Bu ben değilim yani inanın şuraya bir kamera koysak izlerken çok utanırım herhalde halimden. Belki de bunu yapmalıyım aslında, ama kamera olduğunu bilmemeliyim canım. Bilirsem çok zarif zarif yerim şimdi. Bu da bir yöntem tabii, kamera var diye yememek; ama eğlenmek istiyorsak - bakın genelde öğleden sonraları evde olmuyorum. Kapıcıyla anlaşıp yapabilirsiniz bu işi. Korkacaksınız yalnız.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Hayır bu kadar boş değilim, aslında çok da meşgulüm ama...


Of şu dünyevi ve çok kişisel dertler bazen çok geriyor beni. Bazen diyorum ki üzerime tek bir yaprak geçirip doğaya bıraksam kendimi. Giysiymiş alet edevatmış uğraşmasam. Şimdi ne oldu biliyor musunuz dün, her hafta başka bir tarafı yırtılan pek eski ve çift yamalı kotumun dizinin alt tarafı pırtladı akşam akşam. Hakikaten atmam lazım benim bu kotu ama biraz daha bol ve rahat olduğundan atamıyorum. Yeni vücuduma tam alışamadığım için yeni bir kot almak da istemiyorum. Zaten kot almak yeterince can sıkıcı, fenalık getirici bir süreç. Şimdi düşündüm de bir de siyah kot almam lazım eskisinin rengi açıldı iyice. Ya, görüyor musunuz alınacaklar hiiç bitmiyor! Aslına bakarsanız pijama da almalıyım.

Sonra daha birkaç hafta önce aldığım turuncu bir triko kazak vardı. Bir kere giydim ve önü pamuklaştı. Yani o kadar bozuluyorum ki. Beynimde kazak büyüdükçe büyüyor. Tamam, götürüp derdimi söyleyeceğim ve bana yenisini verecekler - ellerinde varsa; ki yoktur, eminim kalmamıştır ve getirtemezler de, ben de önü pamuk pamuk kazağımla kalakalırım çünkü rengini ve şeklini o kadar sevdim ki hayatta iade etmem, pamuklarını söker söker giyerim. Bakın 3 satır boyunca hiç ara vermeden turuncu kazak üzerine türlü varsayımlarda bulunabiliyorum, beynimde kapladığı yeri siz düşünün. Kafamın içi tupturuncu.

Derken bir siyahlık beliriyor, zira eski siyah ve pek rahat botlarımın içine girmiş olan su vırt vızık yüzünden tuhaf ve çekilmez bir koku oluşmuş. Onları da ayakkabıcıya götüreceğim. Geçen hafta çok severek bir hırka aldım kendime ama hala giyemedim, ya hiç giymezsem acaba bu benim tarzım değil miydi diye düşüncelere daldım. Daha hiç giyemediğim topuklu pabuçlarım var. Bugün giyeyim diyorum sırf daha önceden giymedim diye, giyeyim ki almış olmamın hakkını vereyim ve daha önceden giymediğim için de ayaklarım mahvolsun.

Acılar içinde geçen altı seneden sonra şunu fark ettim ki ayaklarım acıdığında çok sinirli oluyorum. Ayaklarım rahatladığında sinirim geçiveriyor. Bu saptamayı yapabilmem için güzel görünen saçma sapan ayakkabıların yukarısında gergin bir beden ve sinir içinde bir ifade ile uzuuun yıllar geçirmem gerekti.

Bu sabah sporda daha önce girmediğim bir derse girdim ve koreografi eşliğinde boks hareketleri yaptık. Kaslı eğitmenin duruşu ve savurduğu yumrukların birkaç adım yanında benim kollarım kuru dallara benziyordu. Eğlendik ama, şarkıda arka arkaya bas sesi geliyor mesela hızlıca ve biz öne doğru üç minik yumruk savuruyoruz aynı hızda; sanki birinin kapısını tıklıyormuşuz ve açtığında yumruğu burnunun ortasına indirecekmişiz gibi. Yüz ifademi de uyarlamaya çalıştım, duruma ayak uydurup hırslanayım da hareketleri daha iyi yapayım diye.

Ondan sonra, burası çok mühim, kahvaltıda yaban mersini reçeli yedim! Off o kadar güzel ki tadı. Bu St. Dalfour zaten ne reçeli yaptı ki kötü olsun. Ben dolabımdan ananas ve mangolu olanı eksik etmiyorum. Nasıl da reklamcılar gibi konuşmaya başladım. Neyse, yapacak bir şey yok sahiden eksik etmiyorum. Geçen haftalarda bir gün kendime kuru yaban mersini aldım yemişçiden, aldığım akşam yedim hepsini. Görüyorsunuz ki son zamanlarda bana kuru yemiş ve meyveler dayanmıyor ve ben ısrarla dayanabilecekmişim gibi alıyorum. Alırken resmen tiyatro oynuyorum, bilmem kaç gram bilmem kaç günde yerim, evet, evet. Kimi kandırıyorsam. Neyse tabi bu yaban mersinleri o kadar güzeldi ki ben bunların reçelini almaya karar verdim. Domates reçeli bile olduğuna göre yaban mersini reçeli illa ki vardır diyordum, varmış. Yaban mersinleri minik minik içinde. Peynirin üzerine sürüp sürüp yiyorum. Ben reçeli peynirle yiyenlerdenim.


Bir de diyorum son nokta, petek balı alsam mı acaba? Cesaret edemiyorum ama. Koca bir petek bal alırım ve bir akşamda çatır çutur hepsini yerim diye korkuyorum. Yaparım da yani. Kavanoz baldan küçük küçük alabiliyorum ne de olsa, ama bunu daha büyük büyük kesip yemek gerekiyor. Şurasından burasından derken bir bakıyorum balın yarısı gitmiş. Geldi yani önceden başıma, oradan biliyorum. Belki de petek balı ev dahilinde bulundurulmaması ve dışarda karşılaşıldığında pek sevinip, her gün yediğimiz şey değil ya canım, rahatlığı ve hevesi içinde bol bol yenmeye devam edilmesi gereken bir şeydir.

Uzun süre, neden çam balı veya çiçek balı yazıyor da "arı balı" yazmıyor, diye kafa yordum küçükken. Arının balı değil miydi canım bu? 


15 Ekim 2011 Cumartesi

Tavşanlı terliğiniz yoksa yemek yiyin


Adam gibi yazmayalı bir ufak Ankara gezisi, Kuzguncuk'ta rengârenk bir gün; muhteşem, rüya gibi bir Kapadokya seyahati, iki ödev teslimi, evime farklı zamanlarda aldığım iki buket çiçek, bir kavanoz balkabağı reçeli, iki veya daha fazla ev temizliği, safranlı pilav, tikka masala soslu tavuk, Tiraje Teyze'min uydurduğu istiridye ve soya soslu tavuk, sade yasemin pilavı, kimyonlu domatesli et, bir şişe pembe şarap, evde bir konuk ağırlama, dışarda çok kez buluşma, üç sinema filmi, iki konser, bir sürü yeni hırka, kazak, bluz ve iki yeni çizme olmuş.


Kapadokya için "başka bir gezegen" diyor annem. Öyle. Kapadokya'da kömür kokuları bana çocukluğumu hatırlatıyor. 









Kuzguncuk








Kitapçıda geçirdiğim çok güzel bir gün vardı, o gün fotoğraflar da çekmiştim buraya koyayım diye. Livaneli'nin yeni romanını garip bir tesadüf sonucu almaya karar verdim. Henüz hiç Livaneli okumuşluğum yok. Türk yazarlarla da pek barışık olmadığım biliniyor, ama bu kitap, diyorum ya garip bir şekilde girdi hayatıma. Metroda yanımdaki kadın okuyordu ve açık olan sayfada "Profesör", "Wagner", "Agatha Christie" sözcüklerinin tamamı birden geçiyordu. İnanılmaz bir merak ve istek uyandı içimde, neymiş bu kitap dedim. Türk romanlarında profesörlere sık rastlamıyoruz sanki, şaşırdım.

Tikka masala soslu tavuğumla safranlı pilavımı ve ortada kimyonlu etimin yapılış sırasındaki pozlarını da görüyorsunuz yukarda. Safranda bir numara olmadığını resmen kanıtlamış bulunuyorum. Yukardaki safran ta Afganistan'dan geldi, çok feci hakiki bir safran. Evet, pilavın rengini değiştirdi, ama tadı yani öyle fiyatından beklenecek bir şey değil. Safran maceramız da nihayetine kavuştu çok şükür.



 Lamb'i ta ortaokul yıllarından beri dinlediğim için konserlerine gitmek gözümde böyle hayal gibi bir şeydi. O zamanlar dinlediğiniz birileri buraya ayağınıza gelince bir tuhaf oluyor. Lamb'in erkek üyesi kadar işini severek yapan bir başkasını gördüm mü bilmiyorum. Adam resmen kendinden geçti çalarken ve muhteşem bir sahneydi. Ben de işime böyle aşık olsam keşke! Sağ altta ise Emir Bey'in çimlerde verdiği çok güzel konserden bir görüntü koydum. Ondan başka da zöö zöö gezdik. (Bu annemin lafı, geçerliliği hakkında hiçbir fikrim yok ama sevdiyseniz kullanın, yaygınlaşsın. Zöğ zöğ gibi okunuyor hani.) 


Ayçiçeklerimle vazomu alırken dayanamayıp şu kedili kupayı da aldım.
Daha sonra bir gün minik çardak gülleri aldım.
Balkabağı reçellerim de kalp şeklindeydi. Hepsini yedim.


Yazmadığım sürenin özetini bu şekilde geçme düşüncesi dün akşam çalındı kafama; çünkü yazmadığım bu asırlık sürede başımdan geçen ve benim için önemi olan her şeyi yazabilmek istedikçe yine bir yazılacaklar yığını oluşturuyordum, dolayısıyla bir şekilde içimde kalmayacak bir özet, bir şey geçmek istiyordum. İfade şeklim feci hoşuma gitmişti ve bu duygu yaklaşık beş-altı saniye sürdü sanırım, zira hemen ardından orijinallikle uzaktan yakından alakam olmadığını ve Oğuz Atay'ın onlarca sene önce yaratmış olduğu bir kelimeler dizgesini farkında olmadan kopya etmiş bulunduğumu fark ettim. O da aynen, aynen böyle bir ifade kullanmıştı. Bu çalıntı halim pek hoşuma gitti yine de.

Dün sabah 7'de uyanıp Eminönü'ye gittim TOEFL almak üzere. Arabayı sınav yerinin bahçesine koyayım dedim, izin vermediler. Fırıl fırıl dönüp durduktan sonra çok katlı bir otoparka bıraktım arabamı ve sınav merkezine doğru yürümeye başladım. Yağmur yağıyordu, ama üşümüyordum neyse. Sol tarafıma bir baktım ki "Mısır Çarşısı"! Beş yıldır İstanbul'da olmama karşın Mısır Çarşısı'na hiç gitmemiş olmam meselesini masaya yatırmayalım şimdi. Eminim kendi açımdan mantıklı bir sürü neden sayıp dökebilirim. Saatime baktım, daha zamanım vardı. Gülüp girdim kapıdan içeri.


Yani o kadar güzeldi ki Mısır Çarşısı! Her tarafım lokum, kuru yemiş, kuru meyve, cevizli sucuk, baharat ve alabildiğine çayla çevrilmiş. Hepsinin ortasına dalıp yüzebilirim, hepsinden ve hepsinden çatlayana kadar tadabilirim. Lokumlardan ve meyvelerden daha tatlı olan, esnafın hali tavrıydı o sabah. Herkes yabancı sandı beni ve değişik dillerde "Günaydın!" demeye koyuldular sırayla. Gülüşleri, konuşmaları, bakışları öylesine sıcacıktı ki! Sanki hepsi tonton tonton uyanmışlar, "Oooh ben lokum satıyorum, şeker satıyorum, mis gibi çaylar satıyorum!"un mutluluğu içinde, beraber aynı çatı altında aynı işi sürdürmenin keyfini çıkarır gibiydiler. Bana lokumlar ikram ettiler, ayaküstü sohbetler ettik önünden geçtiğim başka başka dükkanlarda. Sınavdan önce lokum yemek de ne iyi geldi. Çıkarken bir amca, bir çay karışımının arasından minik bir çiçek verdi bana, bir dolu iltifatla süsleyip. Ağzım kulaklarımda çıktım Mısır Çarşısı'ndan.

Sınavdan sonra, bir şeyler alsam mı, diye tekrar yöneldiğimde içerisi insanla dolup taşmıştı, aynı deneyimi tekrar yakalamam olanaksızdı. İçeri girmedim, bir şey almadım oradan. Mısır Çarşısına ilişkin tüm anılarım, prensesler gibi karşılandığım sıcacık bir şeker koridor olarak kaldı.

Sabahları her şey ne kadar güzel olabiliyor, değil mi? Sabah güne başlama saatlerini çok seviyorum ben. Geçen bir sabah dört saatlik uykunun ardından okula gittim dokuzda, yine ödev teslimi vardı. Bir amca yerleri süpürüyordu. Bir kızla oğlan sabah sporundan dönüyorlardı, havanın yağmurlu olmasına rağmen. Böyle sahiden film gibi birtakım sahneler dönüyordu yani önümde, herkesin güne başlama hikayesini gözlerim çekiyordu. Herkesin sabahına bir fon müziği olmalı, diye düşündüm. O sabahki gibiyse hele, yani kuşlar pek ötmüyorsa, hava az biraz karanlıksa. Bu paragrafımı da pek havada uçar buldum şimdi.

Dün akşam tavşanlı terlikler giyip patlamış mısır yemek istiyordum. Tavşanlı terliklerim yok, ama olsa dün akşama pek uygun olurdu. Tavşanlı terliğim olmadığındandır belki, inanılmaz bir yeme krizine tutuldum. Yüz gram ceviz ve yüz yirmi gram kuruyemiş - kuru meyve karışımı yedim. İki elma, on iki yuvarlak dilim de ananas yedim. Bir meyveli yoğurt yedim. Ve bütün bunları normal akşam yemeğimin üstüne yedim. Ve bütün bunları yemiş olmama rağmen hala delicesine tatlı bir şeyler istiyordu canım. Yorgunluk mudur nedir bana bunu yaptıran bilmiyorum ama duramadım yerimde. Yemekten pilim bittiğinde yatağıma çekildim. On iki saat uyudum hepsinin üstüne.

Sabah evimi temizleyecektim, ama dolabımı düzenledikten sonra fark ettim ki ev temizliğini götüremeyeceğim bugün. Derhal giyinip spora gittim yoksa ikinci bir tavşanlı terlik atağı gelecekti, tavşanlı terliklerle hiç ilgisi olmadığı halde. 

Tatlı kız arkadaşlarımla sakin bir akşam geçireceğiz birazdan, yemek yiyip bir şeyler içeceğiz ve umuyorum bol bol da güleriz. 

Bir telefon konuşmasında "Öyle yaani!.." denmeye başlanmışsa o konuşma bitmiştir ve daha fazla uzatmadan telefonun kapatılması son derece yerinde bir davranış olur.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Oh, sabah sabah yazmanın keyfi başka.



Geçen hafta salı gecesi miydi neydi, saat yarım olmuş yatayım diyorum bilgisayara son bir bakış atarken. Çok lazımdı ya bilgisayara devamlı bön bön bakmak, neyse. Bir arkadaşımın GRE kitabı arandığını gördüm tesadüfen -bundan sonra küçük harflerle yazacağım, büyükler çok kocaman geldi kusuruma bakmayınız-. Altına birisi yorum yazmış, o da "Tutuştum abi!" gibi bir cümle iliştirmiş. Dedim bu adam ne diye tutuştu ki ta bu zamandan, ha ben de gireceğim çünkü sınava ama kafamda şöyle bir şey var: ekim boyunca ara ara çalışarak hazırlanır, kasımda da sınava girerim. Kendi kendime öyle planlar programlar yani baktım mı sayfasını açıp, yok. O gün de kendime gre kitabı falan almışım, öyle bir azimliyim planlarım doğrultusunda.

Hayırdır, deyip müthiş bir üşengeçlik ve çekingenlikle sayfayı açtım ki ne göreyim, 6 Ekim'e kadar sınava girmezsem sonuçlarımı 1 Aralık'ta alıyorum en erken. Bunu görünce başladım okulların başvuru tarihlerine bakmaya. Hangi okula başvuracağımı bile bilmediğim için aklıma ne okul geliyorsa o okula baktım, çat çat çat bütün sayfaları açmaya uğraşıyorum - lenslerim bile yok galiba gözümde, baya baya uykuya hazırlanmıştım halbuki! Gördüm ki bazı okullar 1 Aralık'ta bütün belgenizi pılınızı pırtınızı teslim edin diyor. Yapılabilir tabi, her şey yollanıp "gre sonucum yolda, az biraz daha sonra geliyor!" gibi bir mektup atılabilir, aranıp konuşulabilir, neden olmasın; ama ben zaten bu başvuru sürecinden çok tırsıyorum, bir de böyle kem küm etmeye hiç gelemem. Öte yandan herkes de pek çalışıyor ediyor yani şimdi ayıp olacak çalışmadan girmek, hem tekrarı yok bunun yani öyle girip rezil bir sonuç alırsan kalakalırsın. Gecenin bir vakti böyle düşünceler içindeyim, o arkadaşla da yazışıyoruz ne yapsak ne etsek diye; dedim 4 ve 6 Ekim var, "Demin 5 Ekim de vardı, demek artık yok!" deyince işin bir de yarışsal boyutu olduğu ortaya çıktı. 

Tamam hayatta öyle çirkin hezeyanların yeri yok falan gibi yeni ve güzel felsefelerin peşinde yaşıyoruz ama insan tam yatmaya hazırlandığında böyle dallı budaklı seçimlerle yüz yüze kaldığında da müsaade edin afallasın. Neyse derin bir nefes alıp en sevdiğim hocama çok panikli birkaç mail yollayıp epey bir monolog döktükten sonra yatıp uyudum. Ertesi gün de kendi görüşlerim doğrultusunda cart diye kaydoldum 6 Ekim'e, neyse hocam da benimle aynı fikirdeymiş yaparsın edersin dedi sağ olsun. Öte yandan sınava girmeme vesile olan arkadaş "Ben girmeyeceğim, çalışır sonra girerim, öbür okullara da durumu bildiririm!" diye posta koydu. Sanki göbek bağımız bir kesilmiş de sınava mutkala ve mutlaka beraber gireceğimizi belgeleyen gizli bir pakt varmış gibi (pakt demeyi çok istedim) bir garip oldum, hani yarı yolda bırakılmış ya da kendi kendine gaza gelmiş gibi. Üç saniye sonra ise sınava erken girip kurtulmanın epeyce hayrıma olduğu düşüncesini kanı, sav olarak benimseyip rahat ettim.

Perşembe günü ta Bakırköy'de gireceğim sınava. Onun için bu hafta başlıyor zamansızlıklar. Zamansızlık ilk başladığı sıralar insanın canını sıkıyor, sonra adapte olununca kendini hissettirmez oluyor. Onun için bir iki hafta zamansızlık hezeyanları yaşayacağım sanırım. Zamansızlık hezeyanları içinde yazmaya falan da vaktim olmuyor tabi, derken, vay niye vaktim olmasınmış, deyip böyle çalakalem yazmaya koyuldum.

Geçen haftadan bu yana okuduğum bazı güzel şeyler oldu, onları kafam not ettim hep. Buyrun: Tanımadığım bir oyuncu kadın şöyle demiş: "Pılımı pırtımı toplayan bir kız olmadım hiç, kitaplarımı alıp giden bir kadın oldum her zaman." Yine bir oyuncu, Orhan Kılıç, Berlin Yüksek Sanatlar Akademisi'ne girmek için yapılan son elemelerde jürinin "Bize öyle bir şey yapın ki isimlerinizi aklımıza kazıyalım!" buyurmasına karşılık jüri masasının üzerine çıkarak jürideki herkese tek tek, yüksek sesle "Orhan!" dedirtmiş ve sonunda da koro halinde tekrarlatmış (tabii ki almışlar adamı)! Kürşat Başar bir yazısında, bir kitabında şöyle yazdığını yazmış: "Birini sevmek için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu gerçekten seviyorsun demektir." Ve son olarak, "Evet, sapıksınız çünkü insansınız." diye minik bir şey (Ertuğrul Özkök'ü tercih etmiyor olmam "Dopamin Nehri'nin kenarında" başlıklı yazısını merak edip okumama engel değildi bu pazar sabahı). Bunu yazmamla aklıma geldi, "P.S. I Love You" filminde kız "Artık hata yapmak istemiyorum" gibi bir şey söylediğinde adam ona "Yanlış türdesin sevgilim, ördek olmalıydın." diye cevap veriyor, süperdi ("Welli you're in the wrong species, love. Be a duck." diye dilinde yazınca hatta daha da süper geliyor bana, bir de aksan ekleyeceksiniz buna). 

Evet makyajımı yapıp okula gidiyorum bir deneme çözmek için. İyi geldi.