Aylık kültür sanat dergimi aldım ve sevgili kırmızı koltuğuma uzanıp okumaya başladım. Salonumda iki tane abajur var ve sanki ışıkları fazla geliyor. Ben kırk watt diye biliyorum ama belki de daha fazlalar, bir de bu yeni "gün ışığı" renginde olduklarından belki, sarı ışığın içime işleyen romantizmini tam alamıyorum sanki. Ya da ben saçmalıyorum şu anda.
Okudukça içim hareketlendi, aylardır gitmediğim sergilere gitmek istedim; fakat galerilerin çoğunun pazar ve neredeyse hepsinin pazartesi kapalı olması hevesimi kırıyor! Pazartesi günleri Nişantaşı'nda oluyorum. Taksim'deki galeriler pazartesi açık olsalar metroyla bir durak daha gidip gezineceğim ne güzel. Pazar günleri de gidebilirim hadi, pazarları kendime ayırmayı seviyorum ve illa ki çıkıyorum evden öğleden sonraları. Fakat cumartesi olmasın yahu, yani bugün spordan sonra gideyim diyordum ama cumartesi kalabalığını çekecek halim yoktu. Keyifli olması gereken bir şeyi zorunluluğa döküp istemeye istemeye, yorgun argın sergi gezmek de ne oluyor? Hazır yolum düşmüşken gitmeye bayılıyorum da Taksim'e yolumu gündüz vakti düşürmeye pek gelemiyorum nedense. Yolum hep buralara düşsün istiyorum.
Bugün bütün günümü müzik dinleyip bir şeyler yazıp çizerek geçirdikten sonra altı gibi akşam yemeği alışverişine gittim. Parfümeriden saç spreyi aldım, ödeme yaparken parfümlerin yanına gittim ve sol bileğime Issey Miyake sıktım. Eskiden bir koca şişe vardı bu parfümden bende. İngiltere'den almıştım, Sera ve Burçin'le gittiğimiz kamp gezisinde - sanırım havaalanından falan değil, şehri gezmeye gittiğimiz bir gün mağazalardan kendi kendime beğenip almıştım. Birkaç sene kullandım sonra, birkaç defa yeniden aldım.
En son yurt dışından dönerken parfümümden alıyordum kendime, bundan da mı alsam diye çok düşündüm. Koklar koklamaz eskilerden huzur dolu bir yerlere gitmiş gibi oluyordum. Kokladıkça koklayasım geliyordu. Sonra pek baharlı, kış günlerine pek yakışabilecek bir kokusu vardı. Boğazlı kazaklarıma sindiğini hayal ediyordum. Öte yandan kendi kokumu yıllardır öyle benimsemiş, öyle kanıksamıştım ki başka bir parfüm sürme fikri çok eğreti geliyordu. Kazaklarımı geçtim tenime sinmişti artık bu koku ve üstüne başka bir şey sürmek, sahiden bir şeyler sürünüp gezmek gibi olacaktı. Benim kokum olmayacaktı sanki ve hayır, bunu istemiyordum. Belki Issey'i alıp arada sırada evime, odama sıkardım? Bilemedim. Almadım havaalanından.
Sonra karides ve midye aldım diğer malzemelerle beraber. Yüz gram da ceviz aldım. Dün akşam cevizleri birer birer götürürken, bir sonraki ceviz partisini yememek için stratejiler geliştirmeye koyuldum. Cevizleri bir yere kilitleyebilecek olsaydım keşke, ya da sadece sabah kahvaltıda bir bütün ceviz ve hadi belki akşamları da bir bütün ceviz alabileceğim şekilde bir düzenek olsaydı. Bir ara cevizleri arabada mı saklasam diye düşündüm, fakat çok abes geldi. Sonra şöyle bir şey düşündüm, sabahları sosa karıştırmadan önce minik minik parçalıyorum cevizleri - toptan hepsini rondoda bir iki defa basıp ufalarsam bala batırıp yeme durumunu ortadan kaldırabilirim.
Öte yandan çok da içim elvermedi inanır mısınız cevizleri hepsini ufalamaya. Arada bir de bala batırıp yenesi şeyler canım bunlar. Gerçi rondoda çeksem sahiden sabahları da doğrama işinden yırtmış olurum. Bir kısmını çekip bir kısmını bala batırayım en iyisi. O kadar da iznim olsun.
Çünkü şunu bugün artık res-men sabitledim: eve günlük meyve almak durumundayım. Her gün iki elma almalıyım örneğin, hadi diyelim iki elma bir nektarin falan olsun. O gün ne kadar meyve yiyeceğimi hesap edip ona göre alışveriş yapmak durumundayım kısaca, çünkü bu işi be-ce-re-mi-yo-rum! Bugün markette parmak kadar Amasya elmaları vardı, o kadar tatlı ve miniklerdi ki sanki kaçıyorlarmış gibi hissettim ve altı tane falan aldım onlardan. İki yeşil, iki sarı elma, iki de nektarin aldım. Şöyle en az üç gün gider bunlar diye umuyordum, işte ümit fakirin ekmeği şekerim. Dolabımın meyve bölümü an itibariyle tamtakır kuru bakır.
Yine de bir tebriği hak ediyorum sayın seyirciler, iki ya da üç paket kuru meyve ve yüz elli gram ceviz duruyor mutfakta. Yanlış duymadınız, yüz elli gram ceviz. Kuruyemiş bölümündeki çocuğa yüz gram dedim, elli gram da bonus koymuş sağ olsun. Cevizle savaştığımı nereden bilecek? Onun için ufak bir sapma, benim içinse savaşmam gereken bir üç yüz kalori daha demek. Ah ah. Neyse, meyveleri saymazsak bugün ben kazandım galiba.
Ayrıca domates ve nohutlu midye-karidesim çok güzel, çok gurme bir şey oldu. Spagettiyle yedim. Üstüne de parmesan ektim.
Yani bunun üzerine oturup kasayla meyve yemek şu yemeğin güzelliğine, lezzetine hakaret resmen ama naparsın, obura lezzet mi dayanır?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder