Of şu dünyevi ve çok kişisel dertler bazen çok geriyor beni. Bazen diyorum ki üzerime tek bir yaprak geçirip doğaya bıraksam kendimi. Giysiymiş alet edevatmış uğraşmasam. Şimdi ne oldu biliyor musunuz dün, her hafta başka bir tarafı yırtılan pek eski ve çift yamalı kotumun dizinin alt tarafı pırtladı akşam akşam. Hakikaten atmam lazım benim bu kotu ama biraz daha bol ve rahat olduğundan atamıyorum. Yeni vücuduma tam alışamadığım için yeni bir kot almak da istemiyorum. Zaten kot almak yeterince can sıkıcı, fenalık getirici bir süreç. Şimdi düşündüm de bir de siyah kot almam lazım eskisinin rengi açıldı iyice. Ya, görüyor musunuz alınacaklar hiiç bitmiyor! Aslına bakarsanız pijama da almalıyım.
Sonra daha birkaç hafta önce aldığım turuncu bir triko kazak vardı. Bir kere giydim ve önü pamuklaştı. Yani o kadar bozuluyorum ki. Beynimde kazak büyüdükçe büyüyor. Tamam, götürüp derdimi söyleyeceğim ve bana yenisini verecekler - ellerinde varsa; ki yoktur, eminim kalmamıştır ve getirtemezler de, ben de önü pamuk pamuk kazağımla kalakalırım çünkü rengini ve şeklini o kadar sevdim ki hayatta iade etmem, pamuklarını söker söker giyerim. Bakın 3 satır boyunca hiç ara vermeden turuncu kazak üzerine türlü varsayımlarda bulunabiliyorum, beynimde kapladığı yeri siz düşünün. Kafamın içi tupturuncu.
Derken bir siyahlık beliriyor, zira eski siyah ve pek rahat botlarımın içine girmiş olan su vırt vızık yüzünden tuhaf ve çekilmez bir koku oluşmuş. Onları da ayakkabıcıya götüreceğim. Geçen hafta çok severek bir hırka aldım kendime ama hala giyemedim, ya hiç giymezsem acaba bu benim tarzım değil miydi diye düşüncelere daldım. Daha hiç giyemediğim topuklu pabuçlarım var. Bugün giyeyim diyorum sırf daha önceden giymedim diye, giyeyim ki almış olmamın hakkını vereyim ve daha önceden giymediğim için de ayaklarım mahvolsun.
Acılar içinde geçen altı seneden sonra şunu fark ettim ki ayaklarım acıdığında çok sinirli oluyorum. Ayaklarım rahatladığında sinirim geçiveriyor. Bu saptamayı yapabilmem için güzel görünen saçma sapan ayakkabıların yukarısında gergin bir beden ve sinir içinde bir ifade ile uzuuun yıllar geçirmem gerekti.
Bu sabah sporda daha önce girmediğim bir derse girdim ve koreografi eşliğinde boks hareketleri yaptık. Kaslı eğitmenin duruşu ve savurduğu yumrukların birkaç adım yanında benim kollarım kuru dallara benziyordu. Eğlendik ama, şarkıda arka arkaya bas sesi geliyor mesela hızlıca ve biz öne doğru üç minik yumruk savuruyoruz aynı hızda; sanki birinin kapısını tıklıyormuşuz ve açtığında yumruğu burnunun ortasına indirecekmişiz gibi. Yüz ifademi de uyarlamaya çalıştım, duruma ayak uydurup hırslanayım da hareketleri daha iyi yapayım diye.
Ondan sonra, burası çok mühim, kahvaltıda yaban mersini reçeli yedim! Off o kadar güzel ki tadı. Bu St. Dalfour zaten ne reçeli yaptı ki kötü olsun. Ben dolabımdan ananas ve mangolu olanı eksik etmiyorum. Nasıl da reklamcılar gibi konuşmaya başladım. Neyse, yapacak bir şey yok sahiden eksik etmiyorum. Geçen haftalarda bir gün kendime kuru yaban mersini aldım yemişçiden, aldığım akşam yedim hepsini. Görüyorsunuz ki son zamanlarda bana kuru yemiş ve meyveler dayanmıyor ve ben ısrarla dayanabilecekmişim gibi alıyorum. Alırken resmen tiyatro oynuyorum, bilmem kaç gram bilmem kaç günde yerim, evet, evet. Kimi kandırıyorsam. Neyse tabi bu yaban mersinleri o kadar güzeldi ki ben bunların reçelini almaya karar verdim. Domates reçeli bile olduğuna göre yaban mersini reçeli illa ki vardır diyordum, varmış. Yaban mersinleri minik minik içinde. Peynirin üzerine sürüp sürüp yiyorum. Ben reçeli peynirle yiyenlerdenim.
Bir de diyorum son nokta, petek balı alsam mı acaba? Cesaret edemiyorum ama. Koca bir petek bal alırım ve bir akşamda çatır çutur hepsini yerim diye korkuyorum. Yaparım da yani. Kavanoz baldan küçük küçük alabiliyorum ne de olsa, ama bunu daha büyük büyük kesip yemek gerekiyor. Şurasından burasından derken bir bakıyorum balın yarısı gitmiş. Geldi yani önceden başıma, oradan biliyorum. Belki de petek balı ev dahilinde bulundurulmaması ve dışarda karşılaşıldığında pek sevinip, her gün yediğimiz şey değil ya canım, rahatlığı ve hevesi içinde bol bol yenmeye devam edilmesi gereken bir şeydir.
Uzun süre, neden çam balı veya çiçek balı yazıyor da "arı balı" yazmıyor, diye kafa yordum küçükken. Arının balı değil miydi canım bu?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder