Evimi temizliyordum Radyo Eksen dinleyerek. Son zamanlarda Radyo Eksen, Lounge FM ve Açık Radyo arasında gidip geliyorum. Radyo Eksen bazen öyle bir işliyor ki içime, hani geçen haftalarda kapalı ve soğuk günler geçirdik ya biraz, hele öyle zamanlarda. Burnumun direği sızlıyor sanki. Üzücü ve üzücü olduğu kadar keyifli, tanıdık, bildik hislere kapılıyorum bir anda. Ne olduğunu bilmiyorum, adlandıramıyorum, inanın sözcüklerle tanımlayamıyorum. Hüzün diyeceğim, ama içine gizlenmiş o keyfi nasıl açıklayacağım? Belki de hüzün zaten budur benim için? Üzüntü başka, hüzün başka şey. Belki hüzün demeyi tercih ettiğimde içine keyifler gizlenmiş, özlemli bir duygu halini anlatmaya çalışıyorum.
Evimi temizliyordum müzik dinleyerek. Salonu bitirmiştim sanırım, girişteki aynalı dolabın aynasını ve yanını siliyordum. Bir şarkı çalıyordu o sırada ki hüznümü de, içine sinmiş keyfi de olabildiğince büyütüyordu. Bana bir şeyler hatırlatıyordu ve ne hatırlattığını bilmiyordum. Bir şeyler hatırlıyordum ama anlatabileceğim şeyler değil. Geçmişte bana eşlik ettiğini bildiğim, ama o zaman bana neler hissettirdiğini bugüne taşıyamadığım, yine de aşinalığından ötürü tüm kalbimle sevdiğim şeyler. Ne olduğunu bilmediğim, ama benim olmuş olduğunu bildiğim için yakaladığımda bırakmak istemediğim şeyler.
O şarkıyı günlerce aradım ve sonunda pes ettim. Bir ara bir daha hiç duyamayacağımı düşündüm, ve bu sabah kahvaltı ettiğim sırada çalmaya başladı. The Republic Tigers'dan "Buildings and Mountains"mış içime bu kadar işleyen şarkı, özellikle sonu.
Neden böyle oluyordum? Metroda giderken bir şarkı geçiyordu aklımdan ve gözlerim doluyordu durup dururken. Sabah kahvaltı yaparken bir başka şarkı duyuyordum ve yine burnum acıyordu. Marketten aldığım sebze meyve torbasını arabaya götürürken yüzüme tatlı bir rüzgar çarpıyordu ve havanın kokusunu içime çektikçe ağlayasım geliyordu. Güneşin açılarını ölçüp biçmek ve her bir ışını kalbime sokmak istiyordum. Gördüğüm her şeyi kollarımla sarmalamak istiyordum; bugünü ve bir türlü bırakamadığım geçmişimi. Hepsine sarılmak istiyordum. Yaşamış olduğum tüm "ev"lerin manzaralarını kollarımın arasına almak istiyordum.
"Dokunsam ağlayacak gibisin, ne oldu?" diye sordu. Sahiden dokunsa ağlayacak gibiydim! Ne olduğunu bilmiyordum işte, bir şeyler devamlı boğazımda düğümleniyordu. Nasıl çocuk olmak istiyordum yine, nasıl! Her şeyin çözümü çocukluğumdaymış gibi. Her şeyin çözümü mü? Çözülmesi gereken bir şey yoktu ki. Ben neden böyle devamlı ağlamaya meraklıydım peki?
Şöyle söyledi bana, çocukluğumu bu kadar özlememin ve göz pınarlarımı habire doldurup doldurup boşaltmamın nedeni, çocukluğumla bugünüm arasına çok katı sınırlar çizmemden kaynaklanıyormuş. Şu çocuklukta yapılırdı ve bitti, şimdi yapılmaz ve şimdi bunu yapmak makbuldür, gibi bir bakış açısı benimsemişim.
Kendimi katı sınırları olmayan bir insan sanırdım. Hadi onu geçtim, kendimi mütemadiyen çocukluğumu düşünüp hüzünlenirken bulduğumdan, çocukluğumla bugünümü "kesin sınırlar"la ayırmış olduğumu hayatta getiremezdim aklıma.
Bir anda nasıl mantıklı geldi oysa. Çocuk olmamak için nasıl uğraş veriyordum ve çocukluğum dönüp dolaşıp bir kokuyla, bir melodiyle ya da bir renkle karşıma çıktığında içim nasıl sızlıyordu!
Gözüme "Donald Amca" dergisi çarptı bir gün. Aldım bir tane; evet tabii ki farklıydı. İçeriği, düzeni hatırladığımdan farklıydı; yaşadığımız çağ farklı bir kere, en başında benim bakış açım farklı artık. Yine de çizgiler, yaşasın, hala çok tanıdık! Sanki maceralar daha uzundu ben çocukken, sayfalarca akıp gidiyordu adeta. Şimdi bir kareden diğerine çabucak geçiyorum - bir yandan frenlemeye çalışıyorum kendimi, daha yavaş okumaya çalışıyorum.
Bir akşam, bir kafede ödeme yaparken kasanın arkasında ipe asılmış bir sürü resim gördüm. Çocuklar pastel boyayla yapmış. "Pastel boya!" diye yankılandı kafamın içinde. İlkokulda resim yaptığımız atölyeler geldi gözlerimin önüne, burnuma pastel boyaların kokusu ve MonAmi kutuları. İlk açıldığında üstüne jelatin örtülü, ellerimi, bazen yüzümü, eteğimi boyayan pastel boyalar; kokuları gözlerimi yaktı bu sefer.
Resim yapmayalı ne çok olmuştu ve oysa çocukken ne çok resim yapardım.
Kırtasiyeye gittim. Kitapçılar ve kırtasiyeler ağlatıyordu beni en çok. Onlara şöyle uzaktan bir bakış atmam yetiyordu bazen burnumun sızlamasına, boğazımın acımasına. Kendime büyüklü küçüklü resim kağıtları ve kalemler aldım - kalem dediklerim de her tarafı kalem, kömür olanlardan; bir tutmayla insanın her tarafını boyayanlardan, sanki bir ressammışım gibi beni havaya sokanlardan. Bir iki sepya, iki üç siyah.
Kırtasiyelerde görüp bayıldığım defterlerden aldım. İçine hiçbir şey yazmayacak bile olsam aldım o defterleri. Kullanma zorunluluğum bulunmadan, yalnızca benim olmalarını çok istediğim için, onları görünce içim eridiği, sıcacık hissettiğim için, onlara bakmaktan ve onlara dokunmaktan müthiş bir zevk duyduğum için kendime bu iyiliği yaptım ve o defterlerden aldım.
Aslan Kral'ı izledim. Yeniden.
Aslan Kral'ı izledim. Yeniden.
Henüz resim yapmadım ve çıkartmalarımı kullanmadım, ama kitaplığımda olduklarını ve istediğim zaman onlara dokunabileceğimi biliyorum. Gözlerim daha az doluyor artık. Çocukluğumla arama çektiğim setleri kaldırıyorum. Geçmişte ayrı, şu zaman ayrı ve bu zaman farklı bir insan olmayı bir yana bıraktım. Tek bir insanın evrilip çevrilmiş, her zamandan başka izler taşıyan halini yaşamanın tadına varmayı deniyorum.
Bir pembe dizi olsa, nasıl bayıla bayıla izlerdim, diyordum. Geçenlerde kanallar arasında gezinirken bir pembe diziye rastlamamın üstüne iyice kabardı bu hislerim. Abuk subuk sabah programlarından, evlenme parodilerinden sıra gelmiyordu artık pembe dizilere. Bir gün gelip pembe dizileri özleyeceğim söylense gülerdim herhalde. Pembe dizilerin o tanıdık seslendirmeleri kulağıma gelince nasıl mest oldum - benim tarzım bir pembe dizi değildi üstelik, çiftliklerde büyük sombrerolar eşliğinde bir pembe diziydi. Bir "Vahşi Güzel" olsa diyordum kendi kendime, ortaokuldaki gibi televizyona yapışıp izlesem koltuğun ucuna yerleşip, günler kısalmaya başlayıp hava daha erken kararır olduğunda kimi günler ışığı yakmaya bile kalkmadan, karanlığı unutup izlesem. İnternette "Vahşi Güzel"i buldum, bütün bölümleri değil tabii ama birkaç bölüm bir şey koymuşlar işte. On iki yaşımda hissettiklerimi bugün ne ölçüde hissedebilirim bilmem, ama o tanıdık seslendirmeleri işitmek bile başka bir devri ayaklarımın altına seriyor. Bugün hiçbir yerde duyamadığım tek bir "Ah!", on yılı devirip bambaşka bir boyuttaymışçasına hissetmeme yetiyor.
Çocuklarım olsaydı evin içinde, anne olsaydım, her tarafım oyuncaklarla bezeli halde, çocukça şeyler yapıyor oldurdum. Çocuk sahibi olmanın gerektirdiği muazzam sorumlulukları bir kenara bırakırsak, çocukluğa geri dönüp çocukluğu doyasıya yaşamanın bir şekli gibi ebeveyn olmak. Yani büyüyoruz, büyüyoruz, büyük olmayı yaşıyoruz bir güzel ve bir zaman geliyor artık çocukluğumuzu istiyoruz geri, ha? Çocuklarımızla çocuk oluyoruz, çocuk olmak için harika bir bahanemiz var. Hiç zorlanmadan çocuk olunuyor o zaman, "otomatikman" hani. Kimse aslında çocukluğunu ne denli özlemiş olduğunun farkında değil, ama o çocuk ortaya çıkınca herkesin çocukluğu salona doluşuyor sanki.
Zamanla mücadelemi yazarak gidermeye çalışıyorum. Her şeyi inanılmaz anlamlandırmaya yönelik müthiş bir istek var içimde. Anlarımı anlamlandırsın diye zincirleme sigara içişlerim de bu yüzdendi. Sigarayı bırakıp yazmaya döndüm yeniden. Yazdıklarımı sigara anlamlandırmıyordu ben çocukken, her şey çok da anlamlı olabiliyordu üstelik.
Bir yandan da her şeyi çok anlamlandırmamaya, "an"da kalmaya çalışıyorum. Bazen ne kadar zor oluyor. Güneş salonuma akşamın belli bir saatinde düşüyor, o saatlerde çoğunlukla evde olmadığım için farklı bir görüntü beliriyor gözlerimin önünde. O anları fotoğraflamak, ışınların açılarını ölçmek, onlarla dans etmek, boğuşmak istiyorum. Hiç unutmamak için. Işınları yemek ve içmek istiyorum. Oysa onları görmeliyim ve bu kadar. Akşamın o vakti evde bu yeni ışınları tecrübe etmeliyim sadece. Aklıma kazınmaları gerekmez geçmişi geleceğe aktarabileyim diye - geçmişi geleceğe aktarmadan da mutlu olabilmeye çalışmak, kolay değil her zaman. Anlamlandırmak yerine var olan anlamı o an hissetmek ve onunla yetinmek, hemen bir sonraki ana geçip onun tadını çıkarmak - çok doğal geliyor, oysa sanıldığı kadar kolay, doğal değil benim için.
İşte çocukluğum, bilgisayarın karşısında sabahtan akşama dek oyun oynarken, dizi izlerken, sağı solu gönlünce boyarken, uydurma yemekler yaparken, yatağa uzanıp saatlerce bacaklarını sallaya sallaya kitap okurken ve okurken uyuyup kalırken anı anlamlandırma telaşında değil idi.
Ben de çocukluğumla bugünüm arasında var olmaması gereken tüm katı sınırları kaldırdım. Burnum daha az acıyor bugünlerde.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder