27 Şubat 2010 Cumartesi

California Roll


Dün "Koloni"yi okumaya başladım ve ilk birkaç sayfada romanın baş karakterini kafamda canlandıramama sorunuyla yüz yüze geldim. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, altmış üç yaşında emekli bir Ermeni başkomiser yaratamıyordum! İlk önce çok tonton ve hantal oldu, göbeğini biraz küçültüp mesleğine yakışır bir atletiklik kazandırmaya çalıştığımda da efemine bir hale büründü! Çaresizce orta yaşın üzerindeki film yıldızlarını düşünmeye başladım, okuduğum ilk birkaç sayfaya uyanlar vardı, ama bu yüzlerin de beni kitabın sonuna kadar götüremeyeceklerini biliyordum! Aklımın gerisinde sürekli adamı gözümün önüne getirmeye çalışa çalışa epey bir sayfa okudum, ama o eksikliği dolduramadım işte!

Lionel Kasdan'ımın aynadaki aksini bugün spor salonunda koşarken gördüm ve kendimi zorlaya zorlaya bandın üstüne atışımın beklenmedik ödülünü alır almaz ter atarken taktığım çatık kaşlarımı aşağı indirdim!

Salon bugün neredeyse boştu, Çarşamba günü insan kalabalığından resmen hezimete uğramıştım. Yanımda koşmaya başlayan zibidi tipli genç herhalde banyo, deodorant falan gibi şeylerden bihaberdi. Burnumun direği kırık, aletlere geçmişken biraz öteden gelen korkunç seslerle irkildim, aynı delüğanlı boyundan büyük ağırlıkları hayvansal seslerle hareketlendirmeye özenmişti! - Beyler, lütfen spor salonlarında garip gurup sesler çıkararak çalışmayın, öyle itici oluyor ki bu kendine hakim olamama durumları. Hepimiz iki ık mık ediyoruz, ama kimse insan içinde böyle derin inlemelere hasret değil! - Yanımdaki Converse'li çocuk ise hip abduction'da kaldırdığı ağırlığı her seferinde müthiş bir acemilikle pat küt indiriyordu. İki sene önce ve hayatımda ilk defa bir spor salonuna adım attığım gün ben bile anlamıştım onların öyle bırakılmaması gerektiğini, ve hayır bu adam ısrarla bu seste bir gariplik olabileceğini geçirmiyordu aklından. İt-girl görünüşlü birkaç kız da gülüşe gülüşe boş boş geziniyorlardı, ter atacak gibi durmadıklarından neden boyunlarında havlu vardı kestiremedim. Neyse bugün birkaç kişi vardı da işimizi yaptık çıktık. Dönerken simit de aldım! İstanbul simidini özlemişim gerçi, ama sanırım ben de babam gibi Ankara simidini daha bir seviyor olabilirim? İkisinin ayrı yerlerde olmasını çok seviyorum. Her mevsim güllaç ve Ramazan pidesi yiyebilmek de istemezdim.

Dün gece Melekler Korusun'a küstüm. Duygularımızı neden böyle sömürüyorlar, anlayamıyorum. Tamam her dakika çiçek böcek şeyler göstermeyeceksiniz tabi, ama karakteri korkunç ve dramatik bir gerçeklikle küt diye ne diye öldürürsünüz?! Şimdi ne yapacağız, istisnasız her çözümün önüne çıkardığınız ve artık sevimsizleşmiş küçük engelleriniz yetmiyormuş gibi bir de cenaze merasimleri mi izlemeye koyulacağız yani? Ya da beni asıl etkileyen, sahnelerin darbeleyen aşinalığı olabilir mi? Geliyorum diye bas bas bağıran, ama öyle çığırtkan ki kaale bile alınmayan bir ölüm. Bunu bir de ekranda görmeme hiç gerek yoktu.




Birkaç hafta önce gece yarısını çoktan geçmiş, odamda yazı yazıyordum. Annem sekizinci, babam üçüncü uykularında, evde çıt çıkmıyor; ama en ufak ses yok, gürültücü-uykucu anneme çok ters düşecek bir sessizlik. Annem bir anda, son derece beklenmedik ve en az bir o kadar net bir sesle, ve iliklerime kadar hissettiğim bir asabiyetle: "Konuşşma benimle!" diye bağırdı! Öncesinde ne bir mırıltı, ne bir kâbus görüyorum işareti, ne de sonrasında bir uyanış ya da ne oluyor tesellileri. Sanki odaları başka bir boyuta taşınmış da orada bizim algımızın ötesinde bir tartışma yaşanıyormuş gibi bir duygu, ya da annemin yatağının başında eciş bücüş bir şey bekliyormuş da annem sırtını doğrultup ona sesleniyormuş gibi. Korkunç ve çok gülünç, yatağımda büzülüp kaldım ve yazmaya dönene kadar bir süre kaskatı bekledim!



Masallarla uyuduğum zamanlarda geceleri sokak köpeklerinin havlamalarını duyardım, bugün dışardan benzer bir ses gelse yine gözümün önüne annemin iliştirdiği aynı sahne belirir. Korkulacak bir şey kesinlikle yoktur, çünkü köpekler ellerinde fileleriyle pazardan dönüyorlardır sadece!



İlk kez ailece suşi yemeye gittiğimiz gün, "wasabi"nin ne olduğundan habersizdik ve babamın tabaktaki yeşil şeye verdiği tepki, kıkırdayıp "Aşçı sakızını kenara yapıştırmış!" demek oldu.


26 Şubat 2010 Cuma

Jinkies!




Yeni bir odam var artık sanki. Aslında her şey eskiden olduğu gibi, son birkaç aya nazaran gözle görülür farklar raflarımdaki birkaç kitap değişikliği ve odamın temizlenip paklanmışlığı. Arada bir top top süzülen tozlarla ve camdaki su damlacıklarıyla mecburi bir ilişkim vardı; sevmiyordum onları, ama gitsinler diye uğraşamamak bir yana, sihirli bir el değip onları gönderecek olsa bile umursamazdım. Bir zamanlar çok takıntılı olduğundan yakınan; temizlik, dersler, görünüş ve diğer bir sürü incik boncuk işi kafasında ince ince işleyen ben, şimdi hepsinden tamamen kurtulmuş ve bu şekilde kaçırmıştım ölçüyü. Takıntılı yapımın belgelendiği gün, onlardan tamamen vazgeçmek istemediğimi söylemiştim hemen. Evet, bana bir noktada iyi gelmedikleri ortadaydı, ama neticede beni ben yapan da onlar değil miydi? Yatmadan önce her yeri toplamak, koltuk örtülerini çizgiler dümdüz inecek şekilde düzeltip yastıkları pufpuflamak, bulaşıkları yıkamadan rahat bir oh diyememek, yediğine içtiğine dikkat göstermek, içime günlerce çöreklenip beni geceleri ağlatacak kadar zorlasa bile derslerime sırt çevirmemek... Hayır, bunları bırakırsam içimde bir yerlerde kalan o tek memnuniyeti de terk etmiş olacaktım. Bir yandan hayattan aldığım tüm zevki belki de onlar içine çekmişti, ama bir yerde de aynaya baktığımda kendimi sevmemi ve yeni güne tutunmamı onlar sağlıyordu. O zaman zaten hepsini bir kenara atmayacağım, sadece bana gereksiz olan kısımlarını kendimden uzaklaştıracağım söylenmişti bana. Yönergeleri takip etmeye zamanım olmadı ve bir anda, keskin bir hareketle çözdüm ipleri. Gerisi çorap söküğü gibi geldi işte.

Tam tersinden düşünülürse, elime bir yerlerden düşen keteni dokumaya başladım. Önceleri görmemiş bir heyecanla oyuncak ettim onu kendime. İğneyi oradan oraya götürürken kendime yasak ettiğim yanılgısına kapılmış olduğum abartılı bir dünya çiziyordum, en canlı sandığım renkleri kullanmaya çalışıyordum. Moda reklam sayfalarındaki gibi bir şey olacağı sanrısına kapılmıştım; gerçekte tonla ışık oyununun, küplerce makyajın ve profesyonel bir koreografinin birleşimi olacak bir yaratıyı sade ipliklerle ve beceriksizce taklit ediyordum. Yarım yıl sonra cahil bir devinimle ketenin arka yüzünü çevirdiğimde karmaşaya düştüm. Yaratmaya çalıştığım görüntünün izlerini birbirini boğazlayan ipliklerin arasında bulmaya çalıştım, ve tabii ki kayboldum.


Ön yüzünü bir daha hiç çevirmeden, gün geldi sıkıldım keten bezle oynamaktan; büyüyüp odamıza el atmaya karar verdiğimiz ve bahar temizliği ya da daha geniş çapta restorasyonlara gittiğimizde atmaya kıyamayıp üst dolaplara kaldırdığımız oyuncaklara dahil ettim onu.

Tanıdık, bildik hayatıma kaldığım yerden devam edebilmek için geldim odama, dönmedim. Dönüp geldiğimse yalnızca kendim.


Buzdolabı öyle canlıydı ki kendisi kapıyı açıp beni içeri buyur edebilirdi. Odam gerçekten toz içinde kalmıştı, yıkanacaklar da birikmişti. Masa lambam ampulünün patlayışına tanıklık etmemiş olmama rağmen çalışmıyordu, bakabildiğim ilk ve tek bitkim upuzun bambumun yaprakları sapsarı kesilmişti, en büyük sorun ise kablosuz ağ bağlantısının artık olmayışıydı ve sorun adaptörden de olabilirdi, aletin kendisinden de - ki router bozulmuşsa o zaman tamiri için kim bilir kaç zaman beklemek gerekecekti. Hem alınması gereken elzem şeyler de vardı: bir kere içimdeki aşçı tekrar kendini göstermişti çok şükür, onun ikinci bir buzdolabına ve ikili ocağa, bolca da yiyeceğe ihtiyacı vardı. Sonra tekrar film izleyebildiğime göre birkaç DVD edinsem hiç fena olmazdı! Odadaki temizlenmeyen dört delikli diş fırçalıktan da kurtulmanın zamanı gelmişti, böyle fırçalıkların pislenmeye ve temizlenmemeye yatkın olduğunu sabitlemiştik. Mis çaylar için Ceylon almalıydım!

Kahramanca bir edayla temizlediğim buzdolabının ardından odamı da köşe bucak döktüm, içgüdüsel bir şevkle mutfak dolaplarına ve çekmecelerine de bana rahat bir oh çektirecek temizliği ve o simetrik düzeni yerleştirdim. Büyük alışveriş öncesi iki "Ya olmazsa!" korkulu denemenin ardından kablosuz ağı ve diğer elektrikli işleri (çalışmayan prizler gibi) hallettim ve koşturmaca uçsuz bucaksız reyonlarda tüm eksikler tamamlanana dek sürüp gitti.



Arkamdan kaynağını tam çözemediğim kokular geliyordu -sonradan waffle olduğunu öğrendim- ama öyle enfesti ki onu yemek değil yalnızca koklamak istiyordum; o kadar bir dolu şeydi ki, ağzıma bir lokma atsam burnumun hissettiklerini dilimle paylaşmam gerekecekti ve buna yanaşamazdım bile. Aynı anda Cumhuriyet'in Pazar ekinde tam da önceki gün yaşadığım koşuşturmacanın yoruculuğunu okuyordum: "Sade mi meyveli mi? Organik mi normal mi? İkili paket mi dörtlü mü? İnek sütünden mi koyun sütünden mi? Cam mı plastik kap mı? Bugüne dek beynimizin elimizin nihayetinde dörtlü pakette frambuazlu yoğurda uzanana kadar kaç soruya yanıt verdiğini kimse hesaplayamadı."

Basit bir alışverişin bile ayrıntılarında boğulabilen mizacım, iş hayatı seçmeye geldiğinde de beni epey yormuştu ki: "Bize sunulan seçim şanslarının sonsuzluğu ve omuzlarımıza yüklenen ezici sorumluluk bazen hiçbir konuda karar veremememize neden oluyor."

Bu bitkin süreçte sevdiklerimin bana hep hatırlatmaya çalıştıklarını Sartre'dan duydum: "Seçmek ya da seçmemek, bu bile bir seçim." , ve bir dayanağım daha sağlamlaştı: "'Yanılmak, hayatı ziyan etmek değildir' diyor Hefez."



Öğleden sonra Pera Müzesi'nde Picasso'nun "Suite Vollard Gravürler" sergisini görmeye gittik -orada karşılaşacağımızdan habersiz olduğumuz "Hipodrom - İstanbul'un Tarih Sahnesi" sergileri ile "Oryantalist Resim", "Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri" ve "Kütahya ve Çini Seramikleri" koleksiyonlarını da gezdik-. Sergilerde kafamı zorluyorum biraz, bir şeyler yakalayabilmek için dört köşeden ayrı ayrı bakmaya ve düşünmeye çalışıyorum. Picasso'dan yaratılmışlığına aşina olduğum tabloların aksine bu sefer çok eskiden, ama yanı başımda çizilmiş gibilerdi; sanki birkaç saat ve onlarca yıl önce buralarda bir atölyeden çıkmışlardı. Picasso'nun böyle yan odalardan birinde, capcanlı gezinen görüntüsü; "Heykeltıraşın Atölyesi"nde sürekli heykel, heykeltıraş, model ve dekoru sarmaşık dallarıyla birbirlerine bağlaması, -insan başlı hayvanlara daha bir alışkındım ama- boğa başlı ve kuyruklu bir insanı içeren "Minotor" efsanesiyle ilgilenip bir de üstüne onu kör edişi ve dışlanmış, mağrur, ama hep başı yukarda yürütmesi,


hele baskıda daha koyu renkler elde etmek için yaptığı vernik ve mürekkep deneylerinden birinde verniğin çatlamasıyla giriştiği anlamsız karalamalar ardından Rembrandt'ın başının ortaya çıktığını iddia ederek sevimli mi sevimli dört gravür yaratmasının sıcak ve pek doğal bir sonucuydu.



Pazartesi dersim yoktu, ama ben yine de bölüme uğramak istedim, bölümü koklamak falan istedim galiba, yani bir anlamda azıcık ışık serpmek, üstüne üstüne gitmek gibi, yüzleşmek tam değil ama yüzümü dönmek gibi. Sakız ve lastik gibi olmuş işlerimi bir kez ve son kez daha ve bu sefer geleceği de aralayabilsin diye yüklenebilmek istedim. Kendi renksizliğinin üstüne bir de benim yapış yapış sıvadığım koridorları, karoları diğerleri gibi bir bina işteye döndürecektim. Değiş tokuşla halledilebilirliği vardı bunların, içten özür çiçekleri saçar gibi gezinince yüreklendirildiğimi hissettim. Ayaküstü karşılaştığım danışmanımın "Makyajın ne kadar yakışmış!" diyip kocaman gülmesi, altında çalıştığım hocamın bütün dönem başına ekşiyeceğimi bildirmemin üstüne "Hadi bakalım!" diyip çoğu zaman mimiklerden uzak tuttuğu yüzünde keyifli devinimler yaratması, bir Avrupa beyefendisi koruyucumun onu bademler çiçek açmadan önce de ziyarete gideceğimi duymak istemesi; ne yaparsak yapalım yıkılıp tekrar inşa edilmedikçe soğuk kalacak binanın ortasına romantik komedi ruhunu böyle kondurmuştuk beraber.




Salı sabahı ilk ders günüydü, ben de bile bile heyecanlanmak istedim. Defterlerimi seçerken pek bir özenirim, yine birkaç defter arasında kaldım ve kendime tam bir okula başladım defteri aldım. İlk dersten de hiçbir şey anlamadım (gerçi neredeyse hiçbir şey işlemedik galiba), sonradan öğrendiğime göre zaten ders zormuş ve master derslerini öyle hemen anlamak da pek olası değilmiş. Felsefe dersimiz de yapılmadı, civciv bir hocamız var, biraz dersin özü üzerine konuşup bölüm öğrencisi olmayanları yolladı ve sonraki ders için kitabın birinci bölümünü okumamızı istedi. Kitabı aldım, yirmi beş sayfa ödev, hemen ürktüm sonra dedim yahu ne seçersen seç zaten okuyacaksın, sus işte mis gibi felsefe. Hem zaten okudum, gayet de uçup gitti.


Perşembe günü, yine ayaklarım geri giderek ama bu sefer ben ayaklarımı öne öne sürüklemeye derman bulmuş halde laba girdim. İşinde gücünde, kodlarına gömülmüş çalışma arkadaşlarımı yargılamıyordum, bazılarının mizacının selamlaşmaya bile müsaade etmediğine tanıklık etmişliğimden gocunmuyordum. Pozitif enerji sanrılarına gereksiz bir önem yüklemek yanlışına düşmüştüm, çünkü kendi başıma ayakta durabileceğime hiç ihtimal vermiyordum önceden. İlle de bir yerlere, birilerine tutunmam, pışpışlanmam gerekiyordu. Herkes benim derinliklerime inebilmeliydi ve her şeyin yolunda olduğunu falan söylemeliydi, sonra beni alıp dondurma yemeye götürmeliydi. Ha, buna yanaşmıyorlarsa o zaman cehenneme kadar yolları vardı. Yerin dibinden çıkardığım ordularımı yerlerine bırakabildim; çünkü sabitlenmiş kararlarım, kendimce izleyecek bir yolum, konuşurken sağdan soldan fikirsizliğimi vurgulayan fikirler çalmak yerine "bence"lerin üstüne basabilecek bir kimliğim vardı.


Artık konuşabildiğim ve hatta rahatça kahve içmeye çıkabildiğim için Egecan'la Bebek'e indik ve hayatı budadık. Alışık olduğumuz düzen çok fazla şeyi bir arada yürütmeye elverişli görünmüyor. Örneğin bizim bölümde, tutturduğu çizgide mutlu mutlu ilerleyen ve bende öyle ya da böyle bir saygı uyandırabilen bir sürü insan var, ama ben onlar gibi olmak istemem. Çoğunluğun yanı sıra bir de daha çok yönlü olduğunu gözlemlediğim kimseler var ki asıl onlar koltuklarımı kabartıyor. Medikalde hem kendime hem hayata bir şeyler verip arada insanı iğneye oturmuşçasına zıplatan tatminler yaşamak istiyorum, ama bugünkü standardımı da idame ettirmek istiyorum, öte yandan yazmaya ve piyano çalmaya devam etmek istiyorum, ateşli ateşli savunacağım düşünceler, gezmeye ayrılmış haftasonları, festivaller istiyorum. Birbirinden kopuk görünen bir sürü şeyi istediğim için hevesim kırılıyordu, o zaman derslerden aldığım mazoşistçe zevk de buruşuyordu, akademik olmayan tatlı uğraşlarım da. Fark ettim ki bugünlere gelebilmek için hepsini sorunsuzca harmanlamıştım ben, Rachmaninoff çaldığı için Boğaziçi'nde Elektrik Elektronik okuma hakkını kazanmış bir istisnaydım zaten! Böylece ortaya çıktı budanmış yeni ağaç ve sandığımın aksine her kelime kesilemez bir dal değildi, yalnızca kurulardan kurtulduk ve ana hatlarda hayatın olmazsa olmaz tüm güzellikleri kaldı, hiç zıtlaşmadan.



23 Şubat 2010 Salı

Palette



Tuvalime tiner damladı, daha çok boya almaya gidiyorum!


13 Şubat 2010 Cumartesi

Fortune Cookie


Az önce valizlerimi topladım. Hesapta olmayan kayak montu ve diğer dağ ıvır zıvırları yüzünden acaba her şeyi sığdırabilecek miyim diye ailece endişeye kapıldık. Bir ara montların, çantaların ve henüz dolaptaki yerini koruyan pek çok eşyamın bavulların içine kesinlikle erişemeyeceğini düşünüp pes etme noktasına geldiğim oldu, ama yılmadım ve sonunda iki valizi de üstlerine oturmak suretiyle rahatça kapatabildim. Belirtmeliyim ki artık eskisi gibi dikdörtgen değil, yuvarlaklar.

AnkaMall seansında kaleci eldiveni kabalığında olmayan kayak eldivenleri beğenmiştim. Aynı eldivenleri birkaç gün önce Panora'da da görmüştüm, ama iki alışveriş merkezinde de küçük bedeni yoktu ve ben de başka eldiven bakmaya takatimin kalmadığını hissederek eldiven alma işini ta bugüne ertelemek durumunda kalmıştım. Bugün söylene söylene Panora'nın yolunu tuttum. Hayır, madem uygun bedeni yok, al başka eldiven gitsin, kurtul! Yoo efendim, ertelerim ben işte böyle her işi son güne değin ittirir dururum. Bir kuyruk, bir kalabalık, kendime iki kere kızdım girişte. İlla bir kere daha bakacağım diye aynı mağazaya tekrar girdim, koca koca eldivenlerin arasında umutsuzca gezinmeye başladım. Satıcı kadın bana normal bir eldiven alıp üzerine de bunları geçirmemi tavsiye etti ki büyüklüklerini böyle geçiştirebileymişim (yok artık). Sonra bir karambole geldik falan, kadın tuttu benim yığının içinden minik bir çift eldiven çıkardı, eminim sonuncusuydu. Acayip sevindim bu işe, hiç olmazsa bu kalabalığı ve trafiği boşuna çekmemiş, isteğime kavuşmuştum! Kös kös dönmeye şartlamışken kendimi, mis gibi bir dopingim oldu. Pek önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir, ama ben epey tadını çıkardım, bir aklımı seveyim havasına kapıldım.

Bir yılı aşkın süredir ilk defa bugün saçlarımı kestirdim. Kestirdim dediğim de en az dört yıldır ilk defa yalnızca kırıklarını aldırdım. Hep kat, hep kâkül. Bir avuç saçım kesimden sonra kalırdı bir parmak. Ben de bir yıl hiç dokunmadım, zaten bir yıldır herhangi bir şeye dokunmuşluğum yoktu fazlaca. Uzadı, katlar uzadıkça saçın daha gür olduğu yanılsaması da ortaya çıkar gibi oldu, ben de kapıldım bu duyguya. Birkaç haftadır taraktan düşen kısacık kırık saç parçaları beni ürküyordu yalnız. Korktuğum an gelmişti, gün risk alma günüydü. Saçlarımı dokuz yıldır Ali keser. Yalnız bir defa, nerden estiyse, değişiklik olsun diye başka bir adama kestirmiştim ve üç-dört gün sonra koşa koşa Ali'ye gidip mecburiyetten başka bir şehirde (başka bir dünyada da diyebilirdim) saçlarımı kestirmek zorunda kaldığım yalanını uydurmuş, böylece aynada yeniden kendimi görmeye devam edebilmiştim. Kuaförlere genelde böyle söylenmelidir, diğer alanlarda da müşteriyle çalışan arasında gizli bir bağlılık anlaşması bulunsa da, saç bakım sektöründe bu anlaşmanın ihlâli kuaförün küsmesiyle sonuçlanmaya daha bir yatkındır. Ali diğer pek çok kuaför gibi alıngan, yapış yapış, fazla samimi ya da kırık bir adam değildir yalnız, öyle kuaförlere de hepten sinir olurum. Tanımadığım etmediğim ve profesyonel olmaları beklenen insanların beni teyzelerinin kızıymışım gibi karşılamalarından bazen tuhaf bir elektrik alıyorum.




Dün, bu akşam için bizim birkaç kez gitmiş bulunduğumuz balıkçımız Trilye'de yemek yemeyi kararlaştırmıştık, sonra bu sabah ben bu fikri benimseyemedim. Trilye çok güzel, yalnız biraz ağır bir yer. Böyle iş adamları, yabancılar falan oluyor, fırıl fırıl garsonlar dönüyor. Pek bir kibarlık, şıklık kokuyor yani. Son gecemde değil ilk gecemde gitmek isteyebileceğim türden bir yer olduğu düşüncesi yer etti kafama. Bu gece için daha sevimli, renkli, rahat bir yer istiyordum. Ben böyle düşününce annemlerin de aklına yattı, ya ne gidecez dedik şimdi iki dirhem bir çekirdek. Ben kazan kazan suşi yiyebilirim, annem her ne kadar gitmiş olduğumuz her restoranda çok yağlıydı, çok tuzluydu diye ağlasa da çin yemeğine itiraz etmez pek. (Babamla ben de annemden hiç farklı değiliz gerçi, ama daha az yaygaracıyız. Biz biraz dışarda pek yemesinler ailesiyiz). Babam hiç sevmez yalnız, benim çiğ yumurtayı bile buzdolabının kapağının önünde lop diye yutabilen her-şeyi-yer babam, orada aç bile kalır. Nasıl oldu bilmem, annemin Quick China önerisi babamın da hoşuna gitti ve akşam için orada yer ayırttık. Baltimore'da yediğim efsanelerin ardından burdakiler biraz sönük geliyor, ama taze yosuna taze balığı sarıp pirinçliyorsan, suşi suşidir.




Uzun zamandır böylesi bir akşam yaşamamıştım. Ecem'le çıktığımız gün bir, bugün iki. Dışarda yenmiş yemeklerin arkasından vay neden bunu yedim, şunu niye içtim, ay çok mu yedim falan gibi insanüstü tavırlar takınmadığım, iki lokma yiyip çatalı bir kenara atmak ya da tabağı da götürecek kadar yumulup üstüne de tatlı börek çörek ısmarlamak gibi anoreksik veya oburesk uçlarda gezinmediğim, son derece normal ve bu nedenle çok da normal bir akşam geçirdim ailemle. Güleyim mi ağlayım mı bilmiyorum; (şu son bir iki hafta hariç) en son ne zaman dışarda, keyifli ve rahat bir şekilde yemek yediğimi gerçekten hatırlayamıyorum çünkü. Bodrum'da yarım ekmek sucuklu kaşarlı tost vardı, bir o geliyor aklıma, istisnai. Beyaz ekmek falan da yemeye başladım ben bu aralar. Takıntılarımın esiri olmaktan kurtulmaya başladığımın sinyallerini veriyorum yani yavaş yavaş. Her şey bir anda olmuyor tabi, ama kontrolün elimde olduğunu hissediyorum. Sınırlarımı sınıflandırıyorum: gerekli ve gereksiz olanlar. Hayatın tadını ben de çıkarıyorum - bu sefer bilerek üstelik!







Bugün yemekte kadehlerimizi kaldırırken, yeni döneme, dedim, ve bir daha böyle kötü günler görmeyelim. Daha önce böyle bir şey dilememiştim. Hep çabalamıştım her şey eskisi gibi olsun diye, ama bir daha böyle günler yaşamayalım deyip yoluma devam edebilecek kadar çıkamamıştım demek ki o "böyle günler"in içinden.

Quick China'ya son gidişimiz Ankara'ya daha önce gelişlerimden birinde babamın seyahatte olduğu bir akşama denk düşmüştü. Ne zaman gerçekleşeceğinin bilinmezliği içinde beni daha bir ürküten sebepsiz sinirim nüksetmişti. Bir şeyler yemek şöyle dursun, gözümün önünü göremiyordum adeta. Kendimce, yanlış üstüne yanlış yaptığım, daha doğrusu kendimi çok salıverdiğim ve ipimi tutamadığımdan kendimi de tanımazdan geldiğim bir dönemdi; bu yüzden müthiş değişken, ama genellikle kara duyguların esiri oluyordum. Bu sis beni hesaplaşmaktan ve silkelenmekten kaçırıyordu. Boyuna kaçıyordum gerçeklerden. Birkaç saat önce ise, diğerinden üç beş masa ötede ne gerçeklerle yüzleşmek yapıyordum ne dört nala koşmak. Oturduğum yerde oturuyor, yediğimi yiyor, konuştuğumu konuşuyordum işte. Yüzleşmek diye ağır bir etiket yapıştırdığım tek şeyin, sadece "an"ın kendisi olduğunu gördüm. Ve o "an", şimdi bu "an", son derece yumuşak bir şeymiş.

Biraz sudan çıkmış balık halim var. İlkokula başlayacakmış gibi hissediyorum kendimi. Bir senedir okulla ilgim yoktu (bunu itiraf ederken kendim de şaşırıyorum), şimdi öğrencilik hayatıma kaldığım yerden devam edecek olmanın heyecanı, az da korkusu var içimde. Bir şeyler öğrenmeyi, derslere girip çıkmayı, yeni şeyler gördükçe "Vay be adamlar neler bulmuş!" demeyi, saygı ve gurur karışımı kabarık duygulara kapılmayı özledim. Bunları duyumsadığımda bir zorlanma korkusu çörekleniyordu içime. Kaç, diyordu. Şimdi bağır, çağır, ağla, yakın, tepin; ama kaçma. Ne yapıyorsan yap, tıpkı eskisi gibi. İşin içinden çık.

Bir şeyi iki kere düşünür olmuştum. Eskiden bir defa düşünmek yetiyordu. "Şunu severim." Bitmiştir. Düşüncelerin yarışması, bunu ikiye çıkardı. "Neden?" ve "ama..." geldi işin içine. Neden böyle yapıyorum, ama şöyle de olabilir - ben mi yanlış düşünüyorum, ben mi göremiyorum, diye aklımdan geçen her şeyin arkasına bir cümle daha ekleyerek yüklemelerin en gereksizini yapıyordum. Kendimi iki kat sorguluyordum. Yorum yapmak zaten bir iç sorgulama demekti, devamı geldikçe kendime olan inancım zedeleniyordu. Her şeye bir ama getirerek kafamda kocaman bir ağaç yarattım, her düşünceden en az iki dal filizleniyordu. Bu karışık odun kümesinin hoşgörü, edinim, yeniliklere açıklık ya da fikir teatileriyle ilgisi yoktu anlaşıldığı üzere. Büyük bir yanılgı, boş ve tehlikeli bir felsefe dağarcığı büyüttüm onca zaman.

Hayatta tek başına yükselmesi gereken dallar olmalı artık, ve evet, zamanı geldiğinde belki apansızca kırılacak bunlar. Onlarcasını yaratıp birinin kazanmasını beklemek; bir ton olasılığın sancısıyla boğuştuktan sonra gerçek hariç tüm farazilere gitmiş emeğin kaybettirdiklerini görmek akılcı değil. Gerçek buna değmeyecek bile! Bir tanesini seçeceksin; kalırsa kalır, kırılırsa da hayat bu. Büyük yanlışlar yapacak kadar köksüz olduğuma inanmıyorum - ve bunu ikinci kez sorgulamıyorum.

Bir yandan baharın gelmesini beklerken diğer yandan havanın güzel ve sıcak olmasından korkuyorum, evet, ama sırf tadını çıkaramamaktan, hakkını verememekten. Ben, hava güzel olduğunda bunu çekememekten korkuyorum, bahar havası bile ezmiş beni. Saniye farklarıyla amansız bir narsist ve bir toz tanesi oldum uçlarda. Hiçbir şey kaçmıyor oysa, bense ne tozum ne odak. İkinci bir düşünceye yer vermeyecek şekilde, beni ben yapan her şey "ben"im; havadan bağımsız. Beni üşüten, kısıtlayan derecelerin artmasına bel bağlamışken şimdi gerçekten artmalarının zamanı geldiğinde, eyvah, diye kaçışacağım sözde. Hayır, sadece her şeyden biraz. Gün saatlere bölünmüş, zaman neden zorluklara ve serbestliklere paylaştırılamasın? Böyle bir hayatın içine doğdum ve başka türlüsünü de istemezdim zaten.



Yemekten sonra fortune cookielerimiz geldi. Önceki gidişimizde annem kurabiyenin tamamını kaşla göz arasında ağzına attığından ayrı bir eğlenmiştik, aman ne yaptın onda fal var falan dedim de bir çaresine baktık. O günkü sinir bulutunun arasından annemle bana bir fallar çıkmıştı; bugün hatırlayamadık ama, huşu içinde hayretlere düşmüştük. Birilerine o aylarda yaşadıklarımızı anlatsak da bir cümleyle bize nasihat etmesini istesek anca o kağıtları alırdık. Azametli kurabiyeler bugün bize denk gelmedi, yalnız babam kucaklaşmalardan ilk ayrılan olmamalı, annem yalnız uyumak istemiyorsa horlamamalı ya da eşini değiştirmeliymiş, bense en iyisi benim demek için her gün üretmeliymişim.




...and the cookies have spoken.

11 Şubat 2010 Perşembe

Gulp!


Her Perşembe aynı terane, anlamıyorum buna ne sebeple katlanıyorum. Basiretim bağlanıyor herhalde. Konuştuğum herkes rahatsız, kimse herhangi bir zevk ya da heyecanla izlemiyor artık Aşk-ı Memnu’yu. Her hafta bilumum köşe yazarı tarafından topa tutuluyor, çünkü dizide hiçbir şey ol-mu-yor! Bazen bir şeyler oluyor gibi oluyor, mesela bugün güya Adnan Bey biraz şüphelenmeye başladı; ama artık öyle uzadı öyle yapış yapış bir kıvama geldi ki bu dizi, her şey ortaya dökülüp kıyametler kopsa bir bölüm (yirmi sene sonra falan), yine de kılımı kıpırdatmam. Adnan her şeyi öğrenip delirse, tuhaf tuhaf hareketler falan yapsa, hani biraz güleriz bari. Hayır ben her Perşembe akşamı salak yerine koyulduğumu hissediyorum ve hakikaten salaklık bende herhalde bu gidişata bir dur da diyemiyorum! Biliyoruz, bir şey olmayacak. Sadece günde beş defa kıyafetlerini değiştirecekler, o galeri senin bu dernek benim dolaşacaklar, bol sıfırlı fiyata sahip her şeyden biraz bahsedecekler işte. Dakikalarca gıy gıy gıy bir fon müziğinin önünde -hınnn!- o ona bakıyor, bu buna bakıyor; boşluğa bakanlar, çerçevelere bakanlar, hayırdır inşallah, neler dönüyor bakanlar -hınn!- ne demek istedi bakanlar… Tüm hareketler ağır çekim, koca yalıyı sokmuşlar akvaryumun içine herkes suda hareket ediyor (aslan babamın özlü yorumu). İyi de neden izliyorum o halde? Sıkılıyorum izlerken, ellerimle falan oynuyorum sürekli. Benimle resmen dalga geçiyor koca kadro. Yine hiçbir şey yapmadık; sadece giyindik, süslendik, birbirimize uzuun uzun baktık, havadan sudan iki sohbet ettik, biraz gergin birkaç da nota koyduk aralara - ve seni yine kandırdık! Akvaryum dizisi işte!..

Hayatta zaten o kadar çok sıkılarak katlandığımız, ama zorunluluktan sesimizi çıkaramadığımız durum oluyor ki, bari zorunlu olmadıklarımızı saf dışı edebilsek. Zor ama. Nedenini bilmiyorum, ama bazen yapamıyoruz. Bunaldığım bir ortamı anında terk edebilmek isterdim, ya da istemediğimi bildiğim bir şeyi hayatımdan anında çıkarabilmek. Kurtulamıyor işte insan bazen. Kendine artık yakıştıramadığı, ama hayatında geçmiş vesilesiyle yer etmiş öğelerden bıktığında harekete geçmekte zorlanıyor. Başka her konuda ne istediğini bilen, tuttuğunu koparan, istemediği şeyleri yapmayan biri oluyoruz da iş yararsız ve beklentisiz alışkanlıkları sürdürmeye gelince sinip kalıyoruz. Ya bencillikten, ya da tam zıddından, kendine yeterli saygıyı duymamaktan. Tabii ki nezaketsizlikten, hoşgörüsüzlükten, tamamen ben merkezci bir felsefeyle çevresini hiçe sayıp gönlünden o an ne geçiyorsa patavatsızca uygulayan bir insan olmaktan bahsetmiyorum. Sadece zarar verdiğini, hatta bazen zehirlediğini bildiğimiz şeyleri hayatımızdan bir anda söküp atabilecek bilinçte, ya da güçte demek daha doğru, olabilseydik, biz bazen olamayanlar.

Neyse canım, iki saat televizyonun önünde kafaya alınmakla zehirlenmiyorum.

Dün yatmadan az önce çook yorgundum, ama birkaç sayfa okuyup öyle uyumaya ba-yı-lı-yo-rum! Hangisini okuyacağımı bilmiyordum yalnız. O kadar uykuluydum ki karar vermek için oturup düşünemeyecektim. Bulaşıklıkta tek sayıda çatal varsa Johnny Panik, çift sayıdaysa Nick Hornby dedim ve iki çatal vardı. Buna resmen üzülmüş olduğumu fark ettim ve çatalları boşverip Johnny Panik okumaya başladım.

“Altıkırkbeş Yayın” şöyle diyor ilk sayfanın arkasında:

Bu çevirinin yayın haklarını sahiplendik. Tanıtım alanları dışında -makul boyutlarda- izinsiz çoğaltılması ahlak kurallarına ve yasalarımıza göre suç sayılmaktadır. Böyle bir harekete kalkışmak istediğinizde önce bize sorarsanız uygar dünya adına seviniriz. […] Okurlarımızı yasal dergileri değil ‘fotokopi fanzinleri’ izlemeye çağırıyoruz. Onlar sizi uçurumdan aşağı itecek güce sahiptirler ve uçmayı öğrenmenin zamanı geldi […].

ALTIKIRKBEŞ YAYIN
bir Kaybedenler Kulübü tribidir.

Almam gereken bir şeyler vardı, AnkaMall’e gittim.




Uzunca bir süredir kafayı Şirinler’e taktım ben. İtalya’da bir gece otelimize dönebilmek için epeydir gelmeyen bir otobüsü bekliyorduk, hafif hafif sıyırmaya da başlamıştık ve oturup bilinen kaç tane Şirin olduğunu saymaya çalıştık. Verimli bir çalışma oldu. Öyle arada bir Şirinler’i düşünüyorum nedense. Boşuna değil, yeni sezonu hazırlayanlar da Şirinler’i düşünüyormuş demek!















Şu çok çok çiçekli, eski basma entarilerin desenleriyle bezeli parçalara bayılıyorum ve askıda ya da birinin üzerinde her görüşümde mest olup imrenerek bakmaktan alamıyorum kendimi. Git kendin de al bir tane, olmuyor işte. Ben bir türlü giyemiyorum onları ya, bana olmuyor! Kader!










Erkekler kazaklarını çıkarırken enseden çekiştiriyor, kadınlarsa önce kollarını çıkarıyor. Giyinirken, yine erkekler önce kafayı sokuyor, biz kadınlar ise kolları. Nedendir ki bu? Neden erkekler ayaklarından birini öbür dizlerinin üzerine atıp havada bir üçgen oluşturabilir de kadınların sadece bacak bacak üstüne atmaları uygundur?




Altıkırkbeş’in üçüncü sayfasında, “kişisel toplantı notları” adı altında kısa bir yazı:

"en güçlü balık bile, sudan çıkarıldığında, açılıp kapanan bir ağız haline gelir.
hepsi bu ve daha fazlasını istiyorsan, emin olduğun her şeyi terk etmelisin."
japon kale futbol kılavuzundan.

bir erkek oyunu olarak futbol ya da "ertuğrul sendromu": kendini tanımaya başladığı günlerden beri futbol oynuyordu. yavaş yavaş, önce mahallesinde sonra şehrinde küçük oyunlar çıkarmaya başladığında çevrenin beğenisini toplamıştı. uzunca sayılan boyunun verdiği avantajları topa yükselme ya da zamanlama antrenmanları yaparak arttırmaya çalışıyordu. güçlü ve amaçsızdı. doğru yolda olduğunu hisseden birinin gerginliği içinde, genellikle kaldırımın yola bakan kısmından yürürdü, sanki her an yolunu değiştirmesi, hatta bir dömivoleye ya da en azından kornere hazır olması gerekliydi. sırtını kaleye dönük oynayanlar için yaşamın acımasız olduğu inancıyla sürekli alan boşaltıyordu. kadınların üzerlerine ani dalışlardan ya da onlarla uzun sohbetler yapmak için yağmurda ıslanmaktan asla korkmazdı. en büyük hatası da buydu: yağmurun onun yanında olduğuna inanıyordu. derken bir gün, yağmurun verdiği rahatlıkla, gülümsediği bir gün, kadını oyununu çok beğenip onu defansa aldı. önce durumu anlamadı, sonra orta sahayı geçmemesi konusundaki sayısız uyarının ardından mutsuz günler geliyordu. tribünlerin bir kısmının hâlâ adının çevresinde dönen ağıtlar söylemesi, adamın kulaklarına ve kaslarına asitborik etkisi yapıyordu. sahip oldukları en iyi golcülerini defanslarına koymanın bir kadın geleneği olduğunu anladığında, o sezonu ve diğerini kapatmıştı [...].


10 Şubat 2010 Çarşamba

ZencefilliKekAdam


Gülümseyerek uyanmak çok, çok güzel ve biraz çocukça bir şey. Bu sabah başıma gelmiş olabilir. Bugün sıcak tesadüflerle perçinlenip beklentilerin üzerine çıkmış değildi, aksine planlarımda beklenmedik değişiklikler oldu - ve tasarladığı çizelgenin dışına birazcık bile çıkılsa afallayıp somurtan ben, oh yeni şekillendirmeler yaptım!

Babam sabah İstanbul'a gitti, akşam uçağıyla dönmek üzere. Tonton'un gezdirilmesi gerekiyor spordan önce, ancak tam da benim kardiyo zamanımla çakışıyor. Kahvaltımı yaptım, biraz oturdum ve işte o boşluk hissi, ne yapsam ne yapsam... Bir karınca olsaydım evin içinde gezinmek daha zevkli olabilirdi. Bütün günümü alırdı. Tontişi kaçta gezdirsem? Şu kadar sürse sonra onu eve bıraksam kaçta çıksam? İkiler, üçler, beşler kafamda. Ardından düşüncelerin yarışması sendromu; geçmiş, gelecek hepsi birbirine karman çorman. Dehşet hızlı çağrışımlar, aklıma düşen her kelime yeni bir şey anımsatıyor, ve o yeniler başkalarını, yumak gittikçe büyüyor. Dur, düşünme diyorum, hayır uğraşacak başka bir şey yok, yarış gittikçe ivmeleniyor. İçimde ölmez bir enerji, ama eylemsizlikten gözlerim kapanıyor, enerji ters tepiyor. Silkelen, silkelen... demekle olmuyor? Sonra bir baktım, birkaç nefes, aynanın karşısında şöyle bir poz. Giyinmiş, aşağı inmişim bile! İçimdeki son eylemsiz Pınar kırıntısı koşmamı engellemeye çalışıyor, kovuyorum onu. Önceden hareketliliğimi bozacak diye endişelendiğim soluksuzluk da, karanlık düşünceler de uğramıyor o andan sonra!


Tonton'la gezmek çok zamandır yapmadığım bir şeydi. Keşke boş bir bahar günü olsaydı, o zaman parka gidip koşturabilirdik. Bugün hava eskisine göre bahar gibiydi gerçi, yine de yetmiyor bana. Kuru dalları istemiyorum. Tonton ne kadar çok kokluyor öyle. Bankalardan birinin önündeki küçük ağaççığın çevresinde sekiz tur attı, çalıları didik didik etti burnuyla. Aynı ağacın önünden tekrar geçtiğimizde yine tutamadı kendini, birkaç kez daha döndü. Ailece yürürken en güzeli oluyor; annem babam ve ben onun arkasından yürüyoruz diye arada bir kafasını çevirip bize bakıyor, üçümüz gülüşüyoruz. Bizi görüp içini rahatlatınca neşeli neşeli zıpzıp sekmelerine kaldığı yerden devam ediyor.


Hâlâ vaktim var, evde yeni boşluklara düşmek istemiyorum. Hülya'cığımıza yürürken anneme eşlik edeyim diyorum, yerimde duramıyorum yani.

Yolda bıcır bıcır bir şeyler konuşuyoruz.


Parlıyordu bugün Hülya, yeniden. Sanki bir süredir biraz farklı, eskisinden daha cansız gibiydi, tabi Hülya bizim için ne kadar cansız olabilirse o kadar; çünkü o "o insanlar"dan, hani çevresine içtenlik saçan, öylece dursa bile mutluluk veren, hele bakışlarıyla ya da gülümsemesiyle karşılaşırsan hayatın güzelliğini üst bedeninde hissetmeni sağlayan insanlar. Hülya'yı öyle bir seviyoruz ki, yanında oflaya puflaya geçirdiğimiz bir saatin her dakikasında onca zorlanmaya rağmen sürekli gülüyoruz. "Kibar kibar" yapıyoruz sporumuzu, "bööyle kurbağa gibi" hareketler yapmıyoruz. İyiiice uzuyoruz, yukarı, yukarı, bütün kaslarımızı hissediyoruz. Bir on daha yapabiliyor muyuz, "hadi kızlaar", aa yapıyoruz bir on daha. Deriin bir nefes alıyoruz, ve bitiriyoruz. Geride bugün Yann Tiersen çaldı son nefeslerimize yakın.


Bu fotoğraf çekilirken makinelerle çok içli dışlı olmayan hanımlar nedeniyle dakikalarca aynı pozda beklemiyormuş gibi görünmeye özen gösterdiğimiz hiç de belli olmuyor, hem halimizden oldukça memnunuz.



Topları kullanmayı denemiştik zamanında, "pilates topu" pek bir moda olduğundan Pazartesi dersleri topla yapmaya başlamışlardı, ama oy birliğiyle topsuzluğun daha sıkılaştırıcı olduğuna karar verilmiş sene içerisinde. Toplar ağın gerisinde çok sevimli.

Evde yalnız olduğumuzdan annemle ikimiz televizyonu kapatıp azıcık sohbet ettik babam gelene kadar. Max FM açtık, küçük mumu yaktık. Ben küçükken mumu yakınca ışığı kapatırdık, ama böyle şey oluyor bir sıkıntı geliyor sade cılız mum ışığını düşününce.

***

Evimizde,


Salonda bir kırmızılı kadınımız var | Saat babama hediyem


Sağ üst Venedik'ten, sokak ressamından


ve kendimi böyle serpiştiriyorum.


***

Sevdiklerime yalanlar söylesem bir gün, ne garip olurdu! Ama ne yalanlar, mesela büyük ihanetler ettiğimi, aldattığımı uydursam kafadan. Olmuşları çarpıtsam ve başka formlara soksam; kandırdığımı, saman altından su yürüttüğümü söylesem ve korkunç kahkahalarla tamamlasam sahneyi. Ağzımdan birkaç kelime dökülmesi yeterli - ve hayatım tepetaklak olabilir birkaç dakikada. Bağlandığım yakınlarımın nezdinde bir hataya, aptal- yerine-koyan bir haine dönüşebilirim göz açıp kapayıncaya dek! Peki ben ne olurum o zaman? Söylediklerimin hiçbirini aslında yapmadığımı bilmeme rağmen dünya yapmış olduğumu düşündüğünde... Kelimelerin yaşanmamışları yaşanmış kılabilecek, sıfırdan yapıcı ve bir o kadar da tepeden mahvedebilecek güçte olması; ürpertici, değil mi?



***


Bir benzeri varsa tanışmak isterim: babam süper normal her türlü markete ve yiyecek alışverişine tapıyor. İstanbul'a her gidişinde bir şey getiriyor ve burada bulamadığımız şeylerden söz etmiyorum. Örneğin bugün İstanbul kuruyemişi buyrun, dedi ve çantasından paket paket kuruyemiş çıkardı (ben yine de olur da ıslak hamburgere falan denk gelirse diye kendimi hazırlamıştım). Peynir meynir de getirdiği oluyor arada, hadi onu tek bir yerden çok sevdiği için ve burada bulamadığı için alıyor, tamam; ama ta Almanya'dan bavuluna koyduğu iki elma ve bir portakalı, "Buyrun bunlar da Alman Gala'sı!" diye bize sunması unutulacak şey değil!





***

Yıllar önce Ecem'in babasının Britney Spears'ın "I Was Born to Make You Happy" şarkısına çok değişik bir yaklaşımı olmuştu: "Türk yapınca hiç olmazsa 'Seni Anan Benim İçin Doğurmuş' diyor!"

***


Bir sağlık probleminden kaynaklanmadığı halde sağlıklı yaşam takıntısını şişirip şişirip sade omleti yumurtanın yalnızca beyazından yapacak kadar ileri gidenleri anlayamamaya devam etmeyi diliyorum.

***

Bugün bir sanatçı hakkında kısa bir bilgi okurken "singer-songwriter"ı "ginger-songwriter" okudum, süper bir duyguydu!


9 Şubat 2010 Salı

09/02


Atmosfer önemli şey. Işık, renkler, müzik. İnsan, enerji. Örneğin abajur ışığı - tavandan gelen ışık bombardımanı huzur için biraz tekdüze kalıyor böyle akşamlarda.

Bugün çocukluğumun, gençliğimin ve bugünümün bir parçasıyla, Ecem'le buluştum ve saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım, saatime bakmadım bile. Böyle keyifli buluşmalar yaşamayalı çok olmuştu. Son zamanlarda ikili sohbetleri çekemediğimi fark etmeye başlamıştım, kiminle olursam olayım yirminci dakikada kıpırdanmaya, saatimi kontrol etmeye yelteniyor, elimi ağzımı oyalayacak bir şeylere müthiş ihtiyaç duyuyor ve çaydan kahveden ayrı kalamıyordum. Arada bir denk gelen akıcı buluşmaların ardından da dehşet bir yorgunluk ve ağrının içinde buluyordum kendimi, kaslarım gerilmiş ve başım zonklar halde ayrılıyordum masanın başından. Filmlerde gördüğüm teketek sohbetlere, gülüşmelere baktığımda içimde bir inanamazlık, şaşırma beliriyordu.



Önce Tunalı D&R'a gittim ve kitapsızlığıma bir son verdim. Sanırım bütün bir dönem beni götürebilecek bir koleksiyon toparladım, zira dersler başladığında aynı tempoda okuyamayacağım bir gerçek (ama bu gerçek beni korkutmuyor). Kimdir bu Nick Hornby, bilmiyorum. Çağlar'ın odasında futbolla ilgili olduğunu söylediği İngilizce bir romanını görmüştüm, kapağı ve yazı tipi çok sıcak ve ilgi çekici görünmesine karşın o zaman aklımın köşesinde bile denemeye dair herhangi bir kırıntı oluşmamıştı. Bugün bir Nick Hornby aldım. Kapılarımı aşka kapatmışlığımı deşebilecek bir roman olur belki. Aşk romanlarını oldum olası sevemedim, romantik olmayışımdan kaynaklanıyor olabilir. Bu biraz daha esprili bir dilde karşı cinsi anlatıyor gibime geldi. Öyle erkekleri anlatan şeylere hepten uyuz olurum; erkekler nasıl düşünür, neden onları anlamayız, bir erkeğin dünyası falan gibi şeyler. Kafamız ve analiz gücümüz, anatomik ve dolayısıyla da psikolojik yönden bizlerden farklı olan canlıları anlamaya yetmezmiş gibi bir havada, yazar bu aşılmaz soruyu cevaplama ve inceleme onuruna erişmişçesine üstten üstten, güya algılayamadığımız gerçekleri kalıplaşmış cümlelerle anlatmaya kalkar... Erkek ya da kadın, birini tanımak değil mi işte asıl mesele? Modayı ve yenilikleri görmek, biraz cıvıldamak için aldığım kadın dergileri de böyle, ortalarında bir yerlerde deli saçması üsluplarla erkeklerle ilgili "tavsiyeler" verildiğinde beynime vurulsa yankı yapacakmış bir topluluğun üyesi gibi hissediyorum kendimi. "Ölümüne Sadakat" ise daha bu yaşlarda, daha modern, daha gerçekçi bir romantik-komedi tadındadır umarım, yapış yapış aşk sözcüklerinden çook uzaklarda bir yerde.



Milan Kundera'nın bir sürü elde gördüğüm, ancak okumamış olduğum "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği"ne belli belirsiz bir önyargıyla yaklaşmıştım önceleri, daha doğrusu bilinçaltımda geliştirdiğim bir önyargı olduğundan farkında olmadan hiç yaklaşmamıştım. Geçen dönem o kitabı okudum ve beğendim. Kundera'nın üslubunu da beğendim. Aynı tarzda iki romanı daha olduğunu biliyordum, ama sanki biraz tekrar mı olur düşüncesi vardı kafamda, yine de birini edinmeyi planlıyordum ki karşıma "Yavaşlık" çıktı. Şöyle diyor kapakta: "Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır." Harika bir gözlem, burnumuzun ucunda -adeta bir refleks- olduğu için göz ardı ettiğimiz böylesi bir detayı kapağına taşıyabilmiş, üslubu tanıdık bir yazarın elinden (zira "Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi" pek tatmin edici olmamıştı); işte bu denemeye değerdi.




Sylvia Plath, bana hep tuhaf şeyleri çağrıştırıyor. Adını "Sylvia" adlı filmle duyduğum bir şair-yazardı ve -o filmle hissettiğim- taşıyamadığı düşünceleri yüzünden boğulduğu hayattan, daha keskin, daha alt edilebilir masumlukta bir şeyle boğularak kendini kurtarmayı seçmişti. Hakkında başka bir şey bilmiyordum, hiçbir eserini okumamıştım ve o filmden sonra da karanlıkları ve acıyı çağrıştıran bir karakter olmuştu benim için. Kendime yakın bulduğum tarafı, düşünceleri de düşünüyor olması ve bir şeye birden fazla anlam yükleyebilecek, normalden sapmış bir gözlem yeteneğinin oluşuydu. Bugün bir iki yapıtıyla karşı karşıya geldim, kafamı çevirdim, sonra bir başka rafta "Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı"na ilişti gözlerim. Johnny Panik... "Kırılmış bir oktan geriye kalan on karanlık öykü ve birkaç saptama". Dahası: "Sevilecek tek şey, Korku'nun kendisidir. Korku'nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır." Korkuları sevmek... Johnny Panik'le karşılaşmadan hemen önce, onun biraz sağında almamaya karar kılmış olduğum halde arkasındaki bir cümleyi telefonuma kaydetmekten geri duramadığım bir başka kitap incelemiştim: "Bir şeyi yapmaya cesaret edemediğimizde, bu onun zor olduğu anlamına gelmez, o şey cesaret edemediğimiz için zordur." İçimdeki korkular, cesaretsizlikten ileri geldiği söylenerek farklı bir konuma getirilmiş korkular, demek cesaretle yok edilebiliyordu. Şimdi ise sevilecek korkulardı bunlar, bunların üstüne giderken bunları sevmek de gerekebilirdi, ve bu çok düşünen sekiz-boyutlu-madde-kadın buna değinmişti, panikle.




Dün gece bitti Joanne Greenberg'ün "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim"i. On altı yaşında bir kızın şizofreni teşhisiyle kaldığı akıl hastanesinde verdiği dünyayı yeniden algılama mücadelesini anlatıyordu. Okuması yer yer zordu, zira biz pek çok sağlıklı insanlar(!) için algılaması kolay olmayan bir ikinci dünyayı canlandırabilmek gerekiyordu. Bir anda ortaya çıkan, ateşler içinde düşen tanrılar, Kuyu'lar, Koro'lar, başka diller ve deyişler. Yabancıydı. Daha tanıdık olabileceğini umdum zaman zaman, bazen de fazla tanıdık gelişinden endişe duydum. Grangé'a ihtiyacım olabilirdi tüm bunların üzerine, "Koloni"yi aldım, elbet alacaktım ondan bir şey.








"Düello" ve "Cave Canem", Pirinçci'nin okumamış olduğum, "Francis" ile "Salve Roma!" arasında kaleme aldığı iki Francis polisiyesi daha. "Salve Roma!" ile birlikte Pirinçci'den yalnız bu üçü vardı mağazada. Şimdi okumayacağımı bildiğim halde, Pirinçci romanlarıyla adım başı karşılaşmadığımdan, (başta, savurganlık mıdır bu, diye kafa patlatarak) zamanı gelince okumak üzere bunları da sepete attım (bana kırmızı bir sepet verdiler sonradan). "Felidae" ve "Francis"e gelince, orada olsalar onları da alırdım. Ortaokulda bir arkadaşım benden onları ödünç almıştı ve ömürlük bir ödünç oldu bu.






Altıncı kitapta Serra'yı evlendirmiş ve "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" serisine noktayı koymuştu İpek Ongun. Kimse bu vedayı kabullenmedi, diretildi, yedinci kitap basıldı, ardından sekizinci. Şimdi "Çok Satanlar"da dizilmişti dokuzuncu. Ecem'e bu yüce haberi vermeye hazırlanırken bana anında "Okudum!" dedi. Daha iki hafta önce yoktu bu kitap, meğer benden erken davranmıştı. İkimiz de eskisi gibi keyif almıyorduk aslında okurken, gerçi konu Serra olunca böyle bir cümle kurmak hiç de oturmamış gibi geliyor. Bir çok nedeni olabilirdi bu durumun. İlki, bizim değişimimiz. Eskiden daha çok kapılıyor, daha fazla heyecan duyuyorduk belki, henüz yaşamamış olduğumuz dönemlerde Serra ortaokulu, liseyi, üniversiteyi tecrübe ediyor, biz evimize okulumuza bakarken o yeni hayatlar keşfediyordu ve onun renkli dünyası bizi gezdirdikçe biz de alıp başımızı gidiyorduk. Önden gidiyordu Serra hep, yolumuzu açıyordu. İpek Ongun düşüncesi biraz kalıplı bir prenseslik kursu gibi gelse de kulağa, Serra'nın defterlerini defalarca, defalarca okuyordum. Garip bir his, öyle güzel bir his ki, gerçekti o ve biz oturup Serra'dan bahsediyorduk Ecem'le hep. Babamın teorisi doğru çıkmıştı, kız büyüyüp çoluğa çocuğa karışmıştı ve biz hâlâ onun gizli defterini okuyorduk. Serra'nın Oktay'la ilişkisinin ilk iki yılına, cicim aylarına tanıklık etmiştik ve aradan beş yıl geçtikten sonra ikisinin de farklı yönlere gitmiş oldukları gerçeğiyle, yedinci yıllarında ve bir anda yüz yüze getirilmiş, anlayamamıştık. Ayrılık Ecem'le bana çok ağır gelmişti. Böyle gerçekleri -hayatın gerçekleri- hiç tecrübe etmediğimizden bu masalın nasıl bitebildiğini ve kısa bir süre içinde yeni bir masalın nasıl başladığını kavrayamadık (sözde masal bile dedik içimizden), farklı zamanlarda ve uzamlarda bu ayrılığın resmen yasını tuttuk, ağladık. Ecem bu ayrılığı ve devamındaki yeni evliliği hâlâ içine sindirebilmiş değil, Serra'nın eşini içine bir mantık evliliği olarak gömdü ve altıncı kitaptan sonra şevki kırıldı biraz da olsa. İşte ikinci neden, altıncı kitapta bir evlilik yaşanmıştı, devamında herkes sıra sıra evlenmiş ve sonra yine sırayla çocuk sahibi olmuşlardı. Biz bunlardan çok uzakta hissettiğimizden bize belki biraz hızlı, hatta zorlama derecesinde hızlı bir hayat dersi gibi gelmeye başlamıştı kitaplar. Serra artık okulunda devrim niteliğinde güzelleştirmeler ve farkındalıklar yaratmıyor ya da üniversitenin renkleriyle sarılıp sarmalanmıyordu. İşi, eşi, evi, ve hatta çocuğu vardı, ve farklı bir dünyanın insanıydı artık; belki şimdi bize biraz renksiz gelen bu yeni hayatı ilerde anlayabilecektik ve henüz biraz yabancısıydık bu ara renklerin. Üçüncüsü ise -biraz yargılama gibi ama- belki de yazar gerçekten biraz ders verir gibi olmuştu; belki içindeki kesin vedanın ardından gelen isteklerle şevklenerek yazdığı devamlar, kesinliği kırmak için yeterli ilham perileriyle donatılmamışlardı, bu da bir olasılık. Eskisi gibi olmasa da, zaman tünelinin çok derinlerine değilse bile, bir yerlerine yine bırakıyor Serra bizi.



Ecem'le en son ne zaman buluşmuştuk?.. Tek hatırlayabildiğimiz Cafémiz'e gitmiş olduğumuzdu. Birer mini tavuk külbastı söylemiş ve küçük porsiyon yaratıcılığına çok sevinmiştik. Kesin nefis kurabiyeciklerden de yemişizdir. Şöyle bir buçuk sene olmuştu en azından. Dün gibiydi benim için bir bakıma, son bir buçuk sene biraz kayıp zamandı ne de olsa. Bu kadar süre ne aramış ne sormuştum onu, düşünsel (ve patlamasal) yolculuğum o günlerde çoktan filizlerini vermişti; ama onunla buluştuğum her zaman olduğu gibi sonsuz bir huzur bahşedebilmişti bana arkadaşım. Tıpkı bugünkü gibi saatlerin nasıl geçtiğini anlamamış ve deli gibi özlemini çektiğim bir huzurla kalkmıştım masadan - bugünkünden daha fazla yorulmuştum ki bu, bugünüm için daha da güzel bir olgu. Onun hayatında pek bir değişiklik olmamıştı bu geçen sürede. Makyajı olmaz ve inanılmaz da güzel bir cildi vardır, öyle ki zaten hiç makyaj yapmasın. Bugün yüzünde küçük bir değişiklik olarak allığın simleri seçiliyordu yalnızca. Sabah nereden başlayacağım, diye düşünmüştüm içimden, öyle biriydi ki benim için kafamdan geçmiş her türlü düşünceyi aktarabilmek isterdim, zira ilgileniyordu ve o da bilmek isterdi, ama hangi birini, neresinden? Dehşet bir kovalamaca olacaktı belki de bu, şişelerce su gideremezdi o zaman ağzımda oluşabilecek kuruluğu. Yorgunluk da cabası; ben anlatmaktan, o dinlemekten. Parça parça, o değindikçe döküldü ağzımdan kelimeler, tüm yaşananları ve düşünceleri ikimizi de yormadan, ağrıtmadan, sakin sakin anlatabildim. Aktı gitti konuşmamız, başa döndü, sona gitti, ortaya çalındı, tekrar, tekrar... Saat benim için hâlâ altıyı biraz geçiyordu.