26 Şubat 2010 Cuma

Jinkies!




Yeni bir odam var artık sanki. Aslında her şey eskiden olduğu gibi, son birkaç aya nazaran gözle görülür farklar raflarımdaki birkaç kitap değişikliği ve odamın temizlenip paklanmışlığı. Arada bir top top süzülen tozlarla ve camdaki su damlacıklarıyla mecburi bir ilişkim vardı; sevmiyordum onları, ama gitsinler diye uğraşamamak bir yana, sihirli bir el değip onları gönderecek olsa bile umursamazdım. Bir zamanlar çok takıntılı olduğundan yakınan; temizlik, dersler, görünüş ve diğer bir sürü incik boncuk işi kafasında ince ince işleyen ben, şimdi hepsinden tamamen kurtulmuş ve bu şekilde kaçırmıştım ölçüyü. Takıntılı yapımın belgelendiği gün, onlardan tamamen vazgeçmek istemediğimi söylemiştim hemen. Evet, bana bir noktada iyi gelmedikleri ortadaydı, ama neticede beni ben yapan da onlar değil miydi? Yatmadan önce her yeri toplamak, koltuk örtülerini çizgiler dümdüz inecek şekilde düzeltip yastıkları pufpuflamak, bulaşıkları yıkamadan rahat bir oh diyememek, yediğine içtiğine dikkat göstermek, içime günlerce çöreklenip beni geceleri ağlatacak kadar zorlasa bile derslerime sırt çevirmemek... Hayır, bunları bırakırsam içimde bir yerlerde kalan o tek memnuniyeti de terk etmiş olacaktım. Bir yandan hayattan aldığım tüm zevki belki de onlar içine çekmişti, ama bir yerde de aynaya baktığımda kendimi sevmemi ve yeni güne tutunmamı onlar sağlıyordu. O zaman zaten hepsini bir kenara atmayacağım, sadece bana gereksiz olan kısımlarını kendimden uzaklaştıracağım söylenmişti bana. Yönergeleri takip etmeye zamanım olmadı ve bir anda, keskin bir hareketle çözdüm ipleri. Gerisi çorap söküğü gibi geldi işte.

Tam tersinden düşünülürse, elime bir yerlerden düşen keteni dokumaya başladım. Önceleri görmemiş bir heyecanla oyuncak ettim onu kendime. İğneyi oradan oraya götürürken kendime yasak ettiğim yanılgısına kapılmış olduğum abartılı bir dünya çiziyordum, en canlı sandığım renkleri kullanmaya çalışıyordum. Moda reklam sayfalarındaki gibi bir şey olacağı sanrısına kapılmıştım; gerçekte tonla ışık oyununun, küplerce makyajın ve profesyonel bir koreografinin birleşimi olacak bir yaratıyı sade ipliklerle ve beceriksizce taklit ediyordum. Yarım yıl sonra cahil bir devinimle ketenin arka yüzünü çevirdiğimde karmaşaya düştüm. Yaratmaya çalıştığım görüntünün izlerini birbirini boğazlayan ipliklerin arasında bulmaya çalıştım, ve tabii ki kayboldum.


Ön yüzünü bir daha hiç çevirmeden, gün geldi sıkıldım keten bezle oynamaktan; büyüyüp odamıza el atmaya karar verdiğimiz ve bahar temizliği ya da daha geniş çapta restorasyonlara gittiğimizde atmaya kıyamayıp üst dolaplara kaldırdığımız oyuncaklara dahil ettim onu.

Tanıdık, bildik hayatıma kaldığım yerden devam edebilmek için geldim odama, dönmedim. Dönüp geldiğimse yalnızca kendim.


Buzdolabı öyle canlıydı ki kendisi kapıyı açıp beni içeri buyur edebilirdi. Odam gerçekten toz içinde kalmıştı, yıkanacaklar da birikmişti. Masa lambam ampulünün patlayışına tanıklık etmemiş olmama rağmen çalışmıyordu, bakabildiğim ilk ve tek bitkim upuzun bambumun yaprakları sapsarı kesilmişti, en büyük sorun ise kablosuz ağ bağlantısının artık olmayışıydı ve sorun adaptörden de olabilirdi, aletin kendisinden de - ki router bozulmuşsa o zaman tamiri için kim bilir kaç zaman beklemek gerekecekti. Hem alınması gereken elzem şeyler de vardı: bir kere içimdeki aşçı tekrar kendini göstermişti çok şükür, onun ikinci bir buzdolabına ve ikili ocağa, bolca da yiyeceğe ihtiyacı vardı. Sonra tekrar film izleyebildiğime göre birkaç DVD edinsem hiç fena olmazdı! Odadaki temizlenmeyen dört delikli diş fırçalıktan da kurtulmanın zamanı gelmişti, böyle fırçalıkların pislenmeye ve temizlenmemeye yatkın olduğunu sabitlemiştik. Mis çaylar için Ceylon almalıydım!

Kahramanca bir edayla temizlediğim buzdolabının ardından odamı da köşe bucak döktüm, içgüdüsel bir şevkle mutfak dolaplarına ve çekmecelerine de bana rahat bir oh çektirecek temizliği ve o simetrik düzeni yerleştirdim. Büyük alışveriş öncesi iki "Ya olmazsa!" korkulu denemenin ardından kablosuz ağı ve diğer elektrikli işleri (çalışmayan prizler gibi) hallettim ve koşturmaca uçsuz bucaksız reyonlarda tüm eksikler tamamlanana dek sürüp gitti.



Arkamdan kaynağını tam çözemediğim kokular geliyordu -sonradan waffle olduğunu öğrendim- ama öyle enfesti ki onu yemek değil yalnızca koklamak istiyordum; o kadar bir dolu şeydi ki, ağzıma bir lokma atsam burnumun hissettiklerini dilimle paylaşmam gerekecekti ve buna yanaşamazdım bile. Aynı anda Cumhuriyet'in Pazar ekinde tam da önceki gün yaşadığım koşuşturmacanın yoruculuğunu okuyordum: "Sade mi meyveli mi? Organik mi normal mi? İkili paket mi dörtlü mü? İnek sütünden mi koyun sütünden mi? Cam mı plastik kap mı? Bugüne dek beynimizin elimizin nihayetinde dörtlü pakette frambuazlu yoğurda uzanana kadar kaç soruya yanıt verdiğini kimse hesaplayamadı."

Basit bir alışverişin bile ayrıntılarında boğulabilen mizacım, iş hayatı seçmeye geldiğinde de beni epey yormuştu ki: "Bize sunulan seçim şanslarının sonsuzluğu ve omuzlarımıza yüklenen ezici sorumluluk bazen hiçbir konuda karar veremememize neden oluyor."

Bu bitkin süreçte sevdiklerimin bana hep hatırlatmaya çalıştıklarını Sartre'dan duydum: "Seçmek ya da seçmemek, bu bile bir seçim." , ve bir dayanağım daha sağlamlaştı: "'Yanılmak, hayatı ziyan etmek değildir' diyor Hefez."



Öğleden sonra Pera Müzesi'nde Picasso'nun "Suite Vollard Gravürler" sergisini görmeye gittik -orada karşılaşacağımızdan habersiz olduğumuz "Hipodrom - İstanbul'un Tarih Sahnesi" sergileri ile "Oryantalist Resim", "Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri" ve "Kütahya ve Çini Seramikleri" koleksiyonlarını da gezdik-. Sergilerde kafamı zorluyorum biraz, bir şeyler yakalayabilmek için dört köşeden ayrı ayrı bakmaya ve düşünmeye çalışıyorum. Picasso'dan yaratılmışlığına aşina olduğum tabloların aksine bu sefer çok eskiden, ama yanı başımda çizilmiş gibilerdi; sanki birkaç saat ve onlarca yıl önce buralarda bir atölyeden çıkmışlardı. Picasso'nun böyle yan odalardan birinde, capcanlı gezinen görüntüsü; "Heykeltıraşın Atölyesi"nde sürekli heykel, heykeltıraş, model ve dekoru sarmaşık dallarıyla birbirlerine bağlaması, -insan başlı hayvanlara daha bir alışkındım ama- boğa başlı ve kuyruklu bir insanı içeren "Minotor" efsanesiyle ilgilenip bir de üstüne onu kör edişi ve dışlanmış, mağrur, ama hep başı yukarda yürütmesi,


hele baskıda daha koyu renkler elde etmek için yaptığı vernik ve mürekkep deneylerinden birinde verniğin çatlamasıyla giriştiği anlamsız karalamalar ardından Rembrandt'ın başının ortaya çıktığını iddia ederek sevimli mi sevimli dört gravür yaratmasının sıcak ve pek doğal bir sonucuydu.



Pazartesi dersim yoktu, ama ben yine de bölüme uğramak istedim, bölümü koklamak falan istedim galiba, yani bir anlamda azıcık ışık serpmek, üstüne üstüne gitmek gibi, yüzleşmek tam değil ama yüzümü dönmek gibi. Sakız ve lastik gibi olmuş işlerimi bir kez ve son kez daha ve bu sefer geleceği de aralayabilsin diye yüklenebilmek istedim. Kendi renksizliğinin üstüne bir de benim yapış yapış sıvadığım koridorları, karoları diğerleri gibi bir bina işteye döndürecektim. Değiş tokuşla halledilebilirliği vardı bunların, içten özür çiçekleri saçar gibi gezinince yüreklendirildiğimi hissettim. Ayaküstü karşılaştığım danışmanımın "Makyajın ne kadar yakışmış!" diyip kocaman gülmesi, altında çalıştığım hocamın bütün dönem başına ekşiyeceğimi bildirmemin üstüne "Hadi bakalım!" diyip çoğu zaman mimiklerden uzak tuttuğu yüzünde keyifli devinimler yaratması, bir Avrupa beyefendisi koruyucumun onu bademler çiçek açmadan önce de ziyarete gideceğimi duymak istemesi; ne yaparsak yapalım yıkılıp tekrar inşa edilmedikçe soğuk kalacak binanın ortasına romantik komedi ruhunu böyle kondurmuştuk beraber.




Salı sabahı ilk ders günüydü, ben de bile bile heyecanlanmak istedim. Defterlerimi seçerken pek bir özenirim, yine birkaç defter arasında kaldım ve kendime tam bir okula başladım defteri aldım. İlk dersten de hiçbir şey anlamadım (gerçi neredeyse hiçbir şey işlemedik galiba), sonradan öğrendiğime göre zaten ders zormuş ve master derslerini öyle hemen anlamak da pek olası değilmiş. Felsefe dersimiz de yapılmadı, civciv bir hocamız var, biraz dersin özü üzerine konuşup bölüm öğrencisi olmayanları yolladı ve sonraki ders için kitabın birinci bölümünü okumamızı istedi. Kitabı aldım, yirmi beş sayfa ödev, hemen ürktüm sonra dedim yahu ne seçersen seç zaten okuyacaksın, sus işte mis gibi felsefe. Hem zaten okudum, gayet de uçup gitti.


Perşembe günü, yine ayaklarım geri giderek ama bu sefer ben ayaklarımı öne öne sürüklemeye derman bulmuş halde laba girdim. İşinde gücünde, kodlarına gömülmüş çalışma arkadaşlarımı yargılamıyordum, bazılarının mizacının selamlaşmaya bile müsaade etmediğine tanıklık etmişliğimden gocunmuyordum. Pozitif enerji sanrılarına gereksiz bir önem yüklemek yanlışına düşmüştüm, çünkü kendi başıma ayakta durabileceğime hiç ihtimal vermiyordum önceden. İlle de bir yerlere, birilerine tutunmam, pışpışlanmam gerekiyordu. Herkes benim derinliklerime inebilmeliydi ve her şeyin yolunda olduğunu falan söylemeliydi, sonra beni alıp dondurma yemeye götürmeliydi. Ha, buna yanaşmıyorlarsa o zaman cehenneme kadar yolları vardı. Yerin dibinden çıkardığım ordularımı yerlerine bırakabildim; çünkü sabitlenmiş kararlarım, kendimce izleyecek bir yolum, konuşurken sağdan soldan fikirsizliğimi vurgulayan fikirler çalmak yerine "bence"lerin üstüne basabilecek bir kimliğim vardı.


Artık konuşabildiğim ve hatta rahatça kahve içmeye çıkabildiğim için Egecan'la Bebek'e indik ve hayatı budadık. Alışık olduğumuz düzen çok fazla şeyi bir arada yürütmeye elverişli görünmüyor. Örneğin bizim bölümde, tutturduğu çizgide mutlu mutlu ilerleyen ve bende öyle ya da böyle bir saygı uyandırabilen bir sürü insan var, ama ben onlar gibi olmak istemem. Çoğunluğun yanı sıra bir de daha çok yönlü olduğunu gözlemlediğim kimseler var ki asıl onlar koltuklarımı kabartıyor. Medikalde hem kendime hem hayata bir şeyler verip arada insanı iğneye oturmuşçasına zıplatan tatminler yaşamak istiyorum, ama bugünkü standardımı da idame ettirmek istiyorum, öte yandan yazmaya ve piyano çalmaya devam etmek istiyorum, ateşli ateşli savunacağım düşünceler, gezmeye ayrılmış haftasonları, festivaller istiyorum. Birbirinden kopuk görünen bir sürü şeyi istediğim için hevesim kırılıyordu, o zaman derslerden aldığım mazoşistçe zevk de buruşuyordu, akademik olmayan tatlı uğraşlarım da. Fark ettim ki bugünlere gelebilmek için hepsini sorunsuzca harmanlamıştım ben, Rachmaninoff çaldığı için Boğaziçi'nde Elektrik Elektronik okuma hakkını kazanmış bir istisnaydım zaten! Böylece ortaya çıktı budanmış yeni ağaç ve sandığımın aksine her kelime kesilemez bir dal değildi, yalnızca kurulardan kurtulduk ve ana hatlarda hayatın olmazsa olmaz tüm güzellikleri kaldı, hiç zıtlaşmadan.



Hiç yorum yok: