13 Şubat 2010 Cumartesi

Fortune Cookie


Az önce valizlerimi topladım. Hesapta olmayan kayak montu ve diğer dağ ıvır zıvırları yüzünden acaba her şeyi sığdırabilecek miyim diye ailece endişeye kapıldık. Bir ara montların, çantaların ve henüz dolaptaki yerini koruyan pek çok eşyamın bavulların içine kesinlikle erişemeyeceğini düşünüp pes etme noktasına geldiğim oldu, ama yılmadım ve sonunda iki valizi de üstlerine oturmak suretiyle rahatça kapatabildim. Belirtmeliyim ki artık eskisi gibi dikdörtgen değil, yuvarlaklar.

AnkaMall seansında kaleci eldiveni kabalığında olmayan kayak eldivenleri beğenmiştim. Aynı eldivenleri birkaç gün önce Panora'da da görmüştüm, ama iki alışveriş merkezinde de küçük bedeni yoktu ve ben de başka eldiven bakmaya takatimin kalmadığını hissederek eldiven alma işini ta bugüne ertelemek durumunda kalmıştım. Bugün söylene söylene Panora'nın yolunu tuttum. Hayır, madem uygun bedeni yok, al başka eldiven gitsin, kurtul! Yoo efendim, ertelerim ben işte böyle her işi son güne değin ittirir dururum. Bir kuyruk, bir kalabalık, kendime iki kere kızdım girişte. İlla bir kere daha bakacağım diye aynı mağazaya tekrar girdim, koca koca eldivenlerin arasında umutsuzca gezinmeye başladım. Satıcı kadın bana normal bir eldiven alıp üzerine de bunları geçirmemi tavsiye etti ki büyüklüklerini böyle geçiştirebileymişim (yok artık). Sonra bir karambole geldik falan, kadın tuttu benim yığının içinden minik bir çift eldiven çıkardı, eminim sonuncusuydu. Acayip sevindim bu işe, hiç olmazsa bu kalabalığı ve trafiği boşuna çekmemiş, isteğime kavuşmuştum! Kös kös dönmeye şartlamışken kendimi, mis gibi bir dopingim oldu. Pek önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir, ama ben epey tadını çıkardım, bir aklımı seveyim havasına kapıldım.

Bir yılı aşkın süredir ilk defa bugün saçlarımı kestirdim. Kestirdim dediğim de en az dört yıldır ilk defa yalnızca kırıklarını aldırdım. Hep kat, hep kâkül. Bir avuç saçım kesimden sonra kalırdı bir parmak. Ben de bir yıl hiç dokunmadım, zaten bir yıldır herhangi bir şeye dokunmuşluğum yoktu fazlaca. Uzadı, katlar uzadıkça saçın daha gür olduğu yanılsaması da ortaya çıkar gibi oldu, ben de kapıldım bu duyguya. Birkaç haftadır taraktan düşen kısacık kırık saç parçaları beni ürküyordu yalnız. Korktuğum an gelmişti, gün risk alma günüydü. Saçlarımı dokuz yıldır Ali keser. Yalnız bir defa, nerden estiyse, değişiklik olsun diye başka bir adama kestirmiştim ve üç-dört gün sonra koşa koşa Ali'ye gidip mecburiyetten başka bir şehirde (başka bir dünyada da diyebilirdim) saçlarımı kestirmek zorunda kaldığım yalanını uydurmuş, böylece aynada yeniden kendimi görmeye devam edebilmiştim. Kuaförlere genelde böyle söylenmelidir, diğer alanlarda da müşteriyle çalışan arasında gizli bir bağlılık anlaşması bulunsa da, saç bakım sektöründe bu anlaşmanın ihlâli kuaförün küsmesiyle sonuçlanmaya daha bir yatkındır. Ali diğer pek çok kuaför gibi alıngan, yapış yapış, fazla samimi ya da kırık bir adam değildir yalnız, öyle kuaförlere de hepten sinir olurum. Tanımadığım etmediğim ve profesyonel olmaları beklenen insanların beni teyzelerinin kızıymışım gibi karşılamalarından bazen tuhaf bir elektrik alıyorum.




Dün, bu akşam için bizim birkaç kez gitmiş bulunduğumuz balıkçımız Trilye'de yemek yemeyi kararlaştırmıştık, sonra bu sabah ben bu fikri benimseyemedim. Trilye çok güzel, yalnız biraz ağır bir yer. Böyle iş adamları, yabancılar falan oluyor, fırıl fırıl garsonlar dönüyor. Pek bir kibarlık, şıklık kokuyor yani. Son gecemde değil ilk gecemde gitmek isteyebileceğim türden bir yer olduğu düşüncesi yer etti kafama. Bu gece için daha sevimli, renkli, rahat bir yer istiyordum. Ben böyle düşününce annemlerin de aklına yattı, ya ne gidecez dedik şimdi iki dirhem bir çekirdek. Ben kazan kazan suşi yiyebilirim, annem her ne kadar gitmiş olduğumuz her restoranda çok yağlıydı, çok tuzluydu diye ağlasa da çin yemeğine itiraz etmez pek. (Babamla ben de annemden hiç farklı değiliz gerçi, ama daha az yaygaracıyız. Biz biraz dışarda pek yemesinler ailesiyiz). Babam hiç sevmez yalnız, benim çiğ yumurtayı bile buzdolabının kapağının önünde lop diye yutabilen her-şeyi-yer babam, orada aç bile kalır. Nasıl oldu bilmem, annemin Quick China önerisi babamın da hoşuna gitti ve akşam için orada yer ayırttık. Baltimore'da yediğim efsanelerin ardından burdakiler biraz sönük geliyor, ama taze yosuna taze balığı sarıp pirinçliyorsan, suşi suşidir.




Uzun zamandır böylesi bir akşam yaşamamıştım. Ecem'le çıktığımız gün bir, bugün iki. Dışarda yenmiş yemeklerin arkasından vay neden bunu yedim, şunu niye içtim, ay çok mu yedim falan gibi insanüstü tavırlar takınmadığım, iki lokma yiyip çatalı bir kenara atmak ya da tabağı da götürecek kadar yumulup üstüne de tatlı börek çörek ısmarlamak gibi anoreksik veya oburesk uçlarda gezinmediğim, son derece normal ve bu nedenle çok da normal bir akşam geçirdim ailemle. Güleyim mi ağlayım mı bilmiyorum; (şu son bir iki hafta hariç) en son ne zaman dışarda, keyifli ve rahat bir şekilde yemek yediğimi gerçekten hatırlayamıyorum çünkü. Bodrum'da yarım ekmek sucuklu kaşarlı tost vardı, bir o geliyor aklıma, istisnai. Beyaz ekmek falan da yemeye başladım ben bu aralar. Takıntılarımın esiri olmaktan kurtulmaya başladığımın sinyallerini veriyorum yani yavaş yavaş. Her şey bir anda olmuyor tabi, ama kontrolün elimde olduğunu hissediyorum. Sınırlarımı sınıflandırıyorum: gerekli ve gereksiz olanlar. Hayatın tadını ben de çıkarıyorum - bu sefer bilerek üstelik!







Bugün yemekte kadehlerimizi kaldırırken, yeni döneme, dedim, ve bir daha böyle kötü günler görmeyelim. Daha önce böyle bir şey dilememiştim. Hep çabalamıştım her şey eskisi gibi olsun diye, ama bir daha böyle günler yaşamayalım deyip yoluma devam edebilecek kadar çıkamamıştım demek ki o "böyle günler"in içinden.

Quick China'ya son gidişimiz Ankara'ya daha önce gelişlerimden birinde babamın seyahatte olduğu bir akşama denk düşmüştü. Ne zaman gerçekleşeceğinin bilinmezliği içinde beni daha bir ürküten sebepsiz sinirim nüksetmişti. Bir şeyler yemek şöyle dursun, gözümün önünü göremiyordum adeta. Kendimce, yanlış üstüne yanlış yaptığım, daha doğrusu kendimi çok salıverdiğim ve ipimi tutamadığımdan kendimi de tanımazdan geldiğim bir dönemdi; bu yüzden müthiş değişken, ama genellikle kara duyguların esiri oluyordum. Bu sis beni hesaplaşmaktan ve silkelenmekten kaçırıyordu. Boyuna kaçıyordum gerçeklerden. Birkaç saat önce ise, diğerinden üç beş masa ötede ne gerçeklerle yüzleşmek yapıyordum ne dört nala koşmak. Oturduğum yerde oturuyor, yediğimi yiyor, konuştuğumu konuşuyordum işte. Yüzleşmek diye ağır bir etiket yapıştırdığım tek şeyin, sadece "an"ın kendisi olduğunu gördüm. Ve o "an", şimdi bu "an", son derece yumuşak bir şeymiş.

Biraz sudan çıkmış balık halim var. İlkokula başlayacakmış gibi hissediyorum kendimi. Bir senedir okulla ilgim yoktu (bunu itiraf ederken kendim de şaşırıyorum), şimdi öğrencilik hayatıma kaldığım yerden devam edecek olmanın heyecanı, az da korkusu var içimde. Bir şeyler öğrenmeyi, derslere girip çıkmayı, yeni şeyler gördükçe "Vay be adamlar neler bulmuş!" demeyi, saygı ve gurur karışımı kabarık duygulara kapılmayı özledim. Bunları duyumsadığımda bir zorlanma korkusu çörekleniyordu içime. Kaç, diyordu. Şimdi bağır, çağır, ağla, yakın, tepin; ama kaçma. Ne yapıyorsan yap, tıpkı eskisi gibi. İşin içinden çık.

Bir şeyi iki kere düşünür olmuştum. Eskiden bir defa düşünmek yetiyordu. "Şunu severim." Bitmiştir. Düşüncelerin yarışması, bunu ikiye çıkardı. "Neden?" ve "ama..." geldi işin içine. Neden böyle yapıyorum, ama şöyle de olabilir - ben mi yanlış düşünüyorum, ben mi göremiyorum, diye aklımdan geçen her şeyin arkasına bir cümle daha ekleyerek yüklemelerin en gereksizini yapıyordum. Kendimi iki kat sorguluyordum. Yorum yapmak zaten bir iç sorgulama demekti, devamı geldikçe kendime olan inancım zedeleniyordu. Her şeye bir ama getirerek kafamda kocaman bir ağaç yarattım, her düşünceden en az iki dal filizleniyordu. Bu karışık odun kümesinin hoşgörü, edinim, yeniliklere açıklık ya da fikir teatileriyle ilgisi yoktu anlaşıldığı üzere. Büyük bir yanılgı, boş ve tehlikeli bir felsefe dağarcığı büyüttüm onca zaman.

Hayatta tek başına yükselmesi gereken dallar olmalı artık, ve evet, zamanı geldiğinde belki apansızca kırılacak bunlar. Onlarcasını yaratıp birinin kazanmasını beklemek; bir ton olasılığın sancısıyla boğuştuktan sonra gerçek hariç tüm farazilere gitmiş emeğin kaybettirdiklerini görmek akılcı değil. Gerçek buna değmeyecek bile! Bir tanesini seçeceksin; kalırsa kalır, kırılırsa da hayat bu. Büyük yanlışlar yapacak kadar köksüz olduğuma inanmıyorum - ve bunu ikinci kez sorgulamıyorum.

Bir yandan baharın gelmesini beklerken diğer yandan havanın güzel ve sıcak olmasından korkuyorum, evet, ama sırf tadını çıkaramamaktan, hakkını verememekten. Ben, hava güzel olduğunda bunu çekememekten korkuyorum, bahar havası bile ezmiş beni. Saniye farklarıyla amansız bir narsist ve bir toz tanesi oldum uçlarda. Hiçbir şey kaçmıyor oysa, bense ne tozum ne odak. İkinci bir düşünceye yer vermeyecek şekilde, beni ben yapan her şey "ben"im; havadan bağımsız. Beni üşüten, kısıtlayan derecelerin artmasına bel bağlamışken şimdi gerçekten artmalarının zamanı geldiğinde, eyvah, diye kaçışacağım sözde. Hayır, sadece her şeyden biraz. Gün saatlere bölünmüş, zaman neden zorluklara ve serbestliklere paylaştırılamasın? Böyle bir hayatın içine doğdum ve başka türlüsünü de istemezdim zaten.



Yemekten sonra fortune cookielerimiz geldi. Önceki gidişimizde annem kurabiyenin tamamını kaşla göz arasında ağzına attığından ayrı bir eğlenmiştik, aman ne yaptın onda fal var falan dedim de bir çaresine baktık. O günkü sinir bulutunun arasından annemle bana bir fallar çıkmıştı; bugün hatırlayamadık ama, huşu içinde hayretlere düşmüştük. Birilerine o aylarda yaşadıklarımızı anlatsak da bir cümleyle bize nasihat etmesini istesek anca o kağıtları alırdık. Azametli kurabiyeler bugün bize denk gelmedi, yalnız babam kucaklaşmalardan ilk ayrılan olmamalı, annem yalnız uyumak istemiyorsa horlamamalı ya da eşini değiştirmeliymiş, bense en iyisi benim demek için her gün üretmeliymişim.




...and the cookies have spoken.

2 yorum:

Emir Bey dedi ki...

"Suşi suşidir" bunu okurken bile zorlandım söylemek ise yürek ister belli ki =)

pın dedi ki...

acayip cesurumdur :)